Tevbe ve Enfal sureleri hangi konulardan bahseder?

Soru Detayı

- Tevbe ve Enfal sureleri hangi savaşlardan bahseder?
- Yani ayrı ayrı mı aynı mı ve isimleri nedir?
- Bu surelerde hangi konular üzerinden durulur?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Enfal Suresinde Bedir savaşından, Tevbe suresinde ise Tebük Seferinden bahsedilir.

Bununla beraber, Kur'an’da bir konudan birden fazla yerde bahsedilebilir. Ayrıca ilahi ilkeler, farklı yerlerde farklı durumlara göre geçebilir...

Soruda geçen konunun daha iyi anlaşılması için, her iki sureyi ve bahsettiği konuları özetlemekte fayda görüyoruz:

Tevbe Sûresi

Kur'an-ı Kerîm’in dokuzuncu suresidir.

Tamamı Medine’de nazil olan son suredir. 113. âyetle son iki âyetin Mekke’de indiği yolundaki rivayet çoğunluğun görüşüyle bağdaşmamaktadır. (İbn Âşûr, X, 6-7)

Sure, adını 117 ve 118. ayetlerde geçen “tevbe” kavramından almıştır. Bunun yanında sûrede müşrik ve münafıkların tuttukları yanlış yoldan dönerek tövbe etmelerinin gerekliliğinden söz edilmesi bu isimle anılmasına sebep teşkil etmiştir.

Sure, “hiçbir sorumluluk kabul edilmeyeceğine dair bildiri” anlamına gelen ilk kelimesi berâetten dolayı Berâe adıyla da anılmış, muhtevasında münafıklardan uzunca bahsedilerek iç yüzlerinin ortaya konulması ve taktiklerinin anlatılmasından dolayı onu aşkın başka isimlerle de adlandırılmıştır. (Âlûsî, X, 329-330; İbn Âşûr, X, 5-6; Elmalılı, III, 2442)

129 ayet olan surenin başında, besmele yer almamaktadır. Bunun sebebiyle ilgili;

- Enfal suresinin devamı olup ikisinin tek sure sayıldığı,
- Surede daha çok savaştan bahsedildiği, besmelenin ise rahmet ve şefkat özelliği taşıdığı için muhteva ile uyuşmadığı yönünde bazı açıklamalar yapılmıştır.

Kurtubî’nin de belirttiği gibi (el-Câmi, VIII, 40-41), Hz. Peygamber (asm) yeni nazil olan ayet ve surelerin hangi ayet ve surenin yanına konulacağını belirliyor, bu arada besmeleyi de zikrediyordu. Tevbe sûresinin Enfâl’den sonra kaydedilmesini emretmiş, fakat besmele yazılmasından söz etmemiştir. Resûlullah surenin nüzûlünden bir yıl sonra vefat etmiş ve Halife Osman döneminde Kur’an âyetleri mushaf haline getirilirken de Tevbe sûresinin başında besmele yazılmamıştır. (krş. Tirmizî, “Tefsîr”, 9/1)

Tevbe suresinin muhtevasını;

- Müslüman hâkimiyetinin ilân edilmesi,
- Münafıkların niteliklerinin anlatılması,
- Samimi müminlerin niteliklerinin anlatılması,

şeklinde üç bölüm halinde ele almak mümkündür.

8 (630) yılında Mekke’nin fethedilmesiyle Arabistan yarımadasında İslâm hâkimiyetinin sağlanmasında çok önemli bir merhale alınmışsa da yarımadanın çeşitli yerlerinde direnişler devam ediyor, Müslümanlarla aynı coğrafyada yaşayan ve kendileriyle antlaşmalar yapılan bazı müşrik grupları da bulunuyordu.

Mekke Fethinden yaklaşık on dört ay sonra (Zilkade-Zilhicce/Mart 631) Hz. Ebû Bekir yönetiminde düzenlenen ilk İslâmî haccın ifa edilmesi niyetiyle Müslümanların Medine’den yola çıkmasının ardından Tevbe suresi inmiş, Resûl-i Ekrem surenin özellikle müşrikleri ilgilendiren hükümlerinin tebliği için arkadan Hz. Ali’yi göndermişti.

Surenin ilk bölümünü oluşturan ayetler onun bu tebligatı çerçevesine girer. “Allah ve resulünden antlaşma yaptığınız müşriklere açık bildiri” diye başlayan surenin bu ayetlerinde Müslümanlarla puta tapanların dinî, siyasî ve sosyal konumlarının bundan böyle tamamen birbirinden ayrılacağı ifade edilir.

Buna göre aralarında antlaşma bulunan gruplarla antlaşma müddetince, diğer müşriklerle o günden itibaren dört ay süreyle barış hali devam edecek, antlaşma şartlarına uyup düşman saflarında yer alan kimselere destek vermemek kaydıyla müşriklere savaş açılmayacaktır.

Bunun yanında putperestlikten dönüp iman eden, namaz kılıp zekât veren herkes dokunulmazlığa sahip olacak, kendi inancına bağlı kalmakla birlikte Müslümanların ülkesine -seyahat amacıyla- girmek isteyenlere de güvence verilecektir. (ayet: 1-6)

Bu ayetlerin ardından müşriklerin Müslümanlara karşı samimi davranmadıkları, ahid ve antlaşma tanımadıkları belirtilir. Bununla birlikte tuttukları yoldan vazgeçip iman ettikleri, namaz kılmayı ve zekât vermeyi kabul ettikleri takdirde (Mâtürîdî, VI, 292-293, 302-303) Müslümanların din kardeşleri sayılacak, fakat antlaşmaları bozup İslâmiyet’e dil uzatanlara savaş açılacaktır.

Bu arada küfür ve inkârda ısrar eden putperestlerin camilerin ve Mescid-i Haram’ın hizmetinde bulunamayacakları, bu hakkın Allah’a ve ahiret gününe iman edip namaz kılan, zekât veren ve Allah’tan başka hiçbir kimseden korkmayanlara ait olduğu vurgulanır.

Daha sonra İslâmiyet’in yayılıp yerleşmesi ve gönüller üzerinde hâkimiyet kurması için elden gelen gayretin (cihad) sarfedilmesinin önemi üzerinde durulur, ebedî saadete bu nitelikleri taşıyanların erişeceği belirtilir. Bu idealin baba, oğul, kardeş, eş ve yakın akraba sevgisinden, servet, ticaret ve konforlu mesken arzusundan üstün tutulması gerektiği anlatılır. (ayet: 7-27)

Ardından müminlere hitap edilerek, manevî kire bulanmaları yüzünden müşriklerin bundan böyle Kâbe’ye yaklaşamayacağı bildirilir. Allah’ın birliğine ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram tanımamak suretiyle hak dini reddeden, Üzeyir’i ve Îsa’yı Allah’ın oğlu diye tanımlayan Yahudi ve Hristiyanlardan oluşan Ehl-i kitap’la da cizye vermeyi kabul etmelerine kadar savaşılması emredilir.

Bu iki zümrenin bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Îsâ’yı Allah’tan başka rab edindikleri, böylece şirke düşerek Allah’ın nurunu söndürmeye çalıştıkları, fakat bunu asla başaramayacakları, İslâmiyet’in bütün dinlere hâkim olacağı ifade edilir; Yahudi ve Hristiyan din adamlarından çoğunun haksız yere insanların mallarını yedikleri belirtilir.

Birinci bölümün sonunda savaşın yasaklandığı haram ayların ve dolayısıyla diğer zaman dilimlerinin takvimdeki yerlerinin değiştirilmemesinin gerektiği vurgulanır. (ayet: 28-37)

Hz. Ali’nin İslâm tarihinin ilk hacı adaylarına, ayrıca son defa Müslümanlarla birlikte kendi inançlarına göre hac yapan müşriklere tebliğ ettiği hükümler şunlardır:

a) Cennete sadece hak dine inananlar girecek;

b) Bu hac mevsiminin bitiminden itibaren Müslüman olmayan kimseler Mescid-i Harâm’a yaklaşmayacak;

c) Artık Kâbe çıplak olarak tavaf edilmeyecek;

d) Müslümanlarla antlaşması bulunanlara belirlenen sürenin sonuna kadar güvence verilecek, antlaşması olmayanlara da dört ay süre tanınacaktır. (Müsned, I, 79; Tirmizî, Tefsîr, 9; İbn Kayyim el-Cevziyye, III, 519-520)

Tevbe sûresinin ikinci bölümü, o zamanki Müslüman toplumun iç problemleri ve bu problemlerin başında yer alan münafıklar hakkındadır.

9 (630) yılında 40.000 kişilik bir Bizans ordusunun, Müslümanları imha etmek amacıyla hazırlığa başladığı yolundaki haberlerin ulaşması üzerine, Hz. Peygamber (asm) askerî harekât hazırlıklarına başladı.

Ancak bazı Müslümanlar bu zor sefere katılmakta isteksiz görünüyor ve işi yavaştan alıyordu. Bu bölümün ilk ayetlerinde sitem, tehdit ve özendirme unsurları taşıyan ifadelerle bu probleme temas edildikten sonra (ayet: 38-41), önceki yıllardan itibaren Müslüman görünmekle birlikte İslâmiyet’i gönülden benimsememiş ve Müslüman topluma ısınamamış münafıkların Tebük Seferi münasebetiyle sergiledikleri davranışlar ve onların ruhsal portreleri anlatılır.

Münafıkların Allah’a, Resulüne (asm) ve ahiret gününe inanmadıkları, namaza üşenerek geldikleri, toplum yararına yapılması gereken harcamaları istemeyerek yerine getirdikleri, meşrû mazeretleri bulunmadığı halde yalan söyleyip sefere katılmamak için izin istedikleri, esasen katılsalar da bozgunculuktan başka bir şey yapmayacakları bildirilir. (ayet: 42-54)

Münafıkların mal ve evlât sahibi olmalarına imrenilmemesinin gerektiği, bu dünya imkânlarının onlar için bir sıkıntı sebebi ve küfürle can vermelerine bir vasıta niteliği taşıdığı ifade edildikten sonra, onların zenginliklerine rağmen zekattan pay almak istedikleri, öte yandan Allah ile Resulü ile ve O’nun ayetleriyle alay ettikleri halde aksini ileri sürüp ant içtikleri belirtilir.

Burada münafık erkeklerle münafık kadınların aynı ruhî ve ahlâkî özelliklere sahip olduğu, kötülüğü özendirip iyiliğe engel olmaya çalıştıkları, sosyal harcamalarda cimri davrandıkları, dolayısıyla Allah’ı unuttukları, bu sebeple ebediyen cehennemde kalacakları haber verilir. (ayet: 55-68)

Buna karşılık mümin erkeklerle mümin kadınların ortak bir ruhsal yapıya sahip bulundukları ve iyiliği emredip, kötülükten sakındırdıkları, namaz kılıp zekât verdikleri, Allah’a ve Resulüne itaat ettikleri, bunun sonucunda Allah’ın rahmetine, cennet nimetlerine ve en büyük mutluluk olan Allah rızasına kavuşacakları anlatılır. (ayet: 71-72)

Hz. Peygamber (asm)’e ve Müslümanlara kâfirlerle münafıklara karşı cihad etmeleri, bu sırada onlara sert davranmaları emredilir; Resûlullah’tan münafıklar için hiçbir şekilde af dilememesi ve onlar için dua etmemesi istenir.

Hastalık veya güçsüzlüklerinden dolayı, ayrıca malî imkânları bulunmadığından Tebük Seferi’ne katılamayanların vebalinden söz edilemeyeceği belirtilir; Medine’de ve çevresinde oturanlar arasındaki münafıkların yanı sıra çeşitli bölgelerde bedevî Araplardan da münafıkların türediği bildirilir.

İslâmiyet’i ilk benimseyen muhacirlerin, ensarın ve bu iki zümreye güzellikle uyan bütün Müslümanların büyük nimetlere nâil kılınacağı beyan edilir. (ayet: 100)

Bu arada Tebük Seferi’ne tembellikleri yüzünden katılmayan ve günahlarını itiraf eden üç kişinin affedileceği müjdesi verilir. Nifak ehlinin Müslümanlara zarar vermek gayesiyle Kubâ Mescidi’nin karşısında yaptırdıkları mescide temas edilerek Resûlullah’a o mescide hiçbir şekilde girmemesi emredilir.

Üçüncü bölüm müminlere ve onların vasıflarına dair olup burada “alışveriş” kavramı kullanılarak, Allah ile müminler arasında yapılan bir anlaşmadan söz edilir. Buna göre;

- Müminler Allah yolunda gerektiğinde öldürme ve öldürülmeyi göze alarak cihad edecek,
- Allah da onları cennete koyacaktır.

Ayette bu anlaşmanın Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da yer aldığı belirtilir ve alışverişleri sebebiyle tebrik edilmeye lâyık görülen müminlerin nitelikleri şöyle sıralanır:

- İşledikleri hatalardan dolayı tövbe edenler,
- İbadetlerini samimiyetle yerine getirenler,
- Allah’a hamdedip şükürde bulunanlar,
- İslâmiyet’i yaymak için seyahat edenler,
- Rükûa ve secdeye varanlar,
- İyiliği yaptırmaya ve kötülükten sakındırmaya çalışanlar,
- Allah’ın koyduğu sınırları koruyup onları aşmayanlar.

Küfürle imanın hem düşünce hem realite bakımından bütün açıklığıyla birbirinden ayrılmasından sonra, ne peygamberin ne de müminlerin puta tapanlar için af dileyebileceği vurgulanır. Ardından Hz. Peygamber (asm)’in, muhacirlerin ve ensarın, sıkıntılı Tebük Seferi’nde Resûlullah’ın yanında yer alanların ve mazeretsiz sefere katılmadıkları halde dürüstlükten ayrılmayan, Müslümanların kendileriyle elli gün boyunca konuşmadığı üç sahabînin (Buhârî, Meġāzî, 79; Müslim, Tevbe, 53) affedildiği bildirilir.

Bu ilâhî beyanın bir tövbe yenilemesi ve bir veda özelliği taşıdığını söylemek mümkündür; zira Resûl-i Ekrem (asm)’in dünya hayatı bir yıl içinde nihayete ermiştir.

Daha sonra müminlere hitap edilerek Allah’a karşı saygılı davranmaları ve sadâkat sahibi kimselerden ayrılmamaları istenir. Medine’de ve çevresinde yaşayan Müslümanların seferden geri kalıp Resûlullah’ı yalnız bırakmalarının ve onun yanında yer alacağına kendi nefislerini düşünmelerinin doğru olmadığı ifade edilir.

Müminlerin İslâm’ı yayarken karşılaşacakları zorlukların, çekecekleri zahmetlerin, yapacakları malî fedakârlıkların Allah nezdinde salih amel kabul edileceği belirtilir.

Öte yandan müminlerin tamamının sefere çıkmaması ve bazı grupların geri kalıp dinî hükümleri öğrenmesi için kendilerini ilme adamalarının gerektiği vurgulanır.

Ardından yine münafıkların bazı tavırlarına işaret edildikten sonra, bütün Müslümanlara hitap edilerek kendi içlerinden kendilerine bir elçinin geldiği, onun Müslümanların özellikle ebediyet âleminde sıkıntıya düşmesinden büyük üzüntü duyduğu, herkesin hidayete kavuşmasını şiddetle arzu ettiği, müminlere karşı çok şefkatli ve çok merhametli olduğu ifade edilir.

Son ayette Resûl-i Ekrem (asm)’e bunca gayretlere rağmen bazı insanların gerçeği benimsemekten yüz çevirmeleri durumunda şöyle demesi emredilir:

“Allah bana yeter; O’ndan başka ilâh yoktur; yalnız O’na dayanıp O’na güveniyorum. Yüce arşın rabbi ve üstün hâkimiyetin sahibi O’dur.” (ayet: 111-129)

Tevbe suresinde iman, nifak ve şirkten doğan davranışlar anlatılarak bunları benimseyenler psikolojik tahlile tâbi tutulmuş, her birine ait hükümler belirtilmiş ve değerlendirmeler yapılmıştır.

Surede “cihad”, “kıtâl” ve “nefr” kavramlarıyla Müslümanlar savaşa teşvik edilmiştir. Bu da İslâmiyet’in Arabistan yarımadasına yayıldığı o dönemde yarımadanın içinde direnişlerin, dışında da Müslüman varlığına karşı tehditlerin mevcudiyetini gösterir. Nitekim Hz. Peygamber (asm)’in son günlerinde bazı hareketler ortaya çıkıp vefatının ardından devam etmiştir.

Tevbe sûresinin;

- Hz. Peygamber (asm)’e verilen ve Tevrat’ın muhtevasının tamamına denk gelen yedi sûreden (seb’i tıvâl) biri olduğu (Müsned, IV, 107),
- Hz. Ömer’in erkeklerin Tevbe sûresini öğrenmeleri, kadınlara da Nûr sûresinin öğretilmesi yönünde tâlimat verdiği (İbrâhim Ali, s. 224-225, 244-245) bilinmektedir.

Enfâl Sûresi

Kur'an-ı Kerîm’in sekizinci suresidir.

Sûrenin büyük bir kısmı doğrudan Bedir Gazvesi’yle ilgili olup, bu ayetler hicretin ikinci yılında savaşı takip eden günlerde nazil olmuştur.

Ancak surenin son ayetlerinde Müslümanlarla antlaşma yapmış olan müşrik kabilelerden ve onların arasında kalmış bazı Müslüman azınlıklardan söz edildiğine göre, bu ayetlerin daha sonraki yıllarda, muhtemelen Mekke fethi öncesinde veya sonrasında indiği tahmin edilebilir.

Bedir suresi adıyla da anılan sure yetmiş beş ayettir.

Sure adını birinci ayette geçen enfal kelimesinden alır. “Fazlalık” anlamındaki nefl kökünden gelen nefelin çoğulu olan enfâl “savaşta elde edilen ganimetler” mânasındadır.

Bazı âlimlere göre ise enfâl genel olarak ganimetler anlamına gelmez; ganimetlerden Allah ve Peygamber hakkı olarak ayrılması gereken beşte birlik hazine payı için (humus) kullanılmıştır.

Bununla beraber enfâlin, savaş söz konusu olmadan da müşriklerin elinden çıkıp Müslümanların eline geçen her çeşit vergi veya gelir anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur.

Bu surede söz konusu olan enfal Bedir Gazvesi’nde elde edilen ganimetlerdir.

Enfâl sûresi, Bedir Gazvesi’nde müşriklerden elde edilen ganimetlerin Allah ve Resulü’ne ait olduğunu, dolayısıyla Allah ve Resulü’nün koyacağı ölçülere göre paylaştırılacağını bildiren, ayrıca Müslümanlara Allah’tan korkmalarını, birbirleriyle iyi geçinmelerini, Allah’a ve Resulü’ne itaat etmelerini emreden ayetle başlar.

Surenin esas konusu Bedir Gazvesi ve ganimetler meselesi gibi görünüyorsa da gerçekte asıl maksat, Müslümanların her devirde düşmanlara karşı alacakları tedbirlerin temel ilkelerini belirlemektir.

Birinci ayette ortaya konan ilkeye göre İslâm’da savaş ganimet elde etmek için değil Allah yolunda yapılır. Esasen ganimet için “fazlalık” manasına gelen enfâl kelimesinin kullanılması da bu gerçeği ortaya koyar.

Genelde bütün Müslümanlar, özellikle de savaşa katılacak olanlar Allah’a olan sevgi ve güvenlerini gittikçe arttırarak korumalı, bedenî ve malî ibadetlerini hiçbir şekilde aksatmamalıdır.

Surenin giriş kısmı sayılan bu bölümden (ayet 1-4) sonra, Bedir Gazvesi öncesinde ve savaş sırasında meydana gelen bazı olaylara temas edilir. Aynı ayetlerde düşmana karşı uygulanan ve bir savaş taktiği niteliği taşımayan geri çekilişlerin, yani savaştan kaçmanın haram olduğu ifade edilir ve Bedir zaferinin Allah’ın yardımıyla kazanıldığı vurgulanır. (ayet 5-19)

Bunun ardından gelen ayetlerde, gerek savaşta gerekse barış zamanında kişiyi başarıya götüren ve ahiret saadetini sağlayan etkenler üzerinde durulur. Bunlar da Allah’a ve Resulü’ne itaat etmek, hem fertlere hem de toplumlara hayat veren ilâhî çağrıya olumlu ve samimi bir karşılık vermektir. (ayet 20-28)

Daha sonra, Allah’tan sakınmanın müminleri iyiyi kötüden ayırma anlayışına ulaştıracağından söz edilerek müşriklerin Hz. Peygamber (asm)’in hayatına yönelik planlarını Allah’ın boşa çıkaracağına dikkat çekilir. İnsanların, Resûl-i Ekrem (asm) aralarında bulunduğu ve tövbe ettikleri sürece helake maruz kalmayacakları hatırlatılır.

Bu arada müşriklerin Kâbe bekçiliğine lâyık bulunmadıkları, bu şerefin Müslümanlara ait olması gerektiği belirtilerek, ileride Kâbe’nin de Müslümanların eline geçeceği dolaylı olarak müjdelenmiş olur.

Ayrıca Bedir zaferinin önemi ve Müslümanların bu zaferi kazanmasındaki ilâhî tecelliler üzerinde durulur.

Diğer taraftan zaferin elde edilmesinde sayı çokluğunun değil inanç, azim, cesaret ve ilâhî yardımın önemli olduğu vurgulanır. Müslümanlar hangi şartlar altında olursa olsun Allah’ı unutmamalı, O’na ve Resulü’ne itaat etmeli ve hiçbir şekilde birbirleriyle çekişmemelidir. Aksi takdirde zaafa düşer, birlik ve dirliklerini yitirirler. (ayet 29-46)

Surenin devamında asıl zaafın riyakârlık, inançsızlık ve dünya nimetlerine aşırı düşkünlükten kaynaklandığı bildirilir. Geçmiş zamanlarda güçlü Firavun orduları bu yüzden nasıl yok olup gittiyse, şüphesiz ki onlara benzeyen müşrik güçler de yok olup gidecektir.

Milletleri ve orduları güçlü kılan şeyin dünya nimetlerine düşkünlük değil ilâhî ilkelere bağlılık olduğu belirtildikten sonra, kâfirlerin ve zalimlerin yeryüzündeki saltanatlarının uzun sürmeyeceği, Bedir’in benzeri zaferlerin ardarda geleceği, ancak bunun için Müslümanların bilinen ve bilinmeyen düşmanlarına karşı kuvvet hazırlamaları gerektiği ifade edilir. (ayet 47-64)

Son bölümde Hz. Peygamber (asm)’in Müslümanları savaşa teşvik etmesinin ve onları hazırlamasının önemi üzerinde durulur.

Bu kısımda surenin başlangıcı ile bağlantı kurularak İslâm’da cihaddan maksadın esir elde etmek değil, insanları hidayete kavuşturup ebedî saadete erdirmek olduğu bildirilir.

Allah yolunda yerini yurdunu terkedip hicret edenlerin ve Müslüman saflarına katılanların bundan böyle kardeş olduğu, bunların eskiden yaptıkları şeyler yüzünden birbirlerine kin ve nefret duymamaları gerektiği anlatılır.

Yine Müslümanların dayanışma içinde olmaları ve düşmana ait bölgelerde bulunan din kardeşlerine yardım elini uzatmaları, kardeşler arasında fitne çıkaracak ve Müslümanları zaafa uğratacak şeylerden sakınmaları emredilir.

Sure, İslâmiyet’i benimseyen bütün Müslümanların aynı haklara sahip olduğunu, ancak akrabaların kendi aralarında farklı hak ve vecibeleri bulunduğunu bildiren ayetle sona erer.

Enfal suresinde Bedir Gazvesi, “iyi ile kötünün, hak ile bâtılın biribirinden ayrıldığı gün” anlamındaki yevmü’l-furkān terkibiyle anılır. Buna göre Bedir zaferi İslâmiyet’in gelişmesinde önemli bir dönüm noktasıdır.

Enfâl sûresini Tevbe sûresinin bir mukaddimesi sayan, hatta Tevbe sûresinin başına besmele konulmayışını sırf bu sebebe bağlayan âlimler de vardır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
4.765 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun