Salik kâfir olmadıkça Müslüman olamaz, kardeşinin başını kesmedikçe Müslüman olamaz.. sözünü açıklar mısınız?

Soru Detayı

Soru-1: İmam Rabbani nin ''Salik kâfir olmadıkça Müslüman olamaz. Kardeşinin başını kesmedikçe Müslüman olamaz. Anası ile tezevvüc etmedikçe Müslüman olamaz.'' cümlesini açıklar mısınız?
Soru-2: İmam Rabbani nin 393. mektubunu açıklar mısınız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

İlgili Mektupta yer alan sözler İmam Rabbaniye ait değildir. Bu sözlerin sahibi İmam'ın yanında değerli biri olduğu anlaşılmaktadır. İmam Rabbani orada bu sözlerin ne anlama geldiğini soranlara cevap olarak özetle şu açıklamalar yapmıştır:

1. “Salik kâfir olmadan müslüman olmaz.” ifadesinde yer alan “küfür”den maksat tarikat küfrüdür. Bu küfür, seyru sülûk yolculuğunda yer alan “cem’ mertebesinde görülür. Bu makamda bulunan kimse iyi ile kötüyü fark etmediği gibi İslam ile küfrü de fark etmez. Ona göre, İslam kadar küfür de iyi bir şeydir. Çünkü her ikisi de Allah’ın isimlerinin bir tecellisidir.

İslam: HADİ isminin mazharı olduğu gibi, küfür de: MUDILL isminin mazharıdır. Bu makamda bulunan kişi bu her iki ismin tecellisinden de haz ve lezzet duymaktadır.

Hallac-ı Mansur’ın da benimsediği küfür bu küfürdür. Bir kısım ehl-i tarikın “Hak benim”, “Ben subhanım”, “Cübbemin altında bulunan Allah’tan başkası değildir.” şeklindeki şatahatın hepsi bu “CEM’” makamının ürünüdür.

Bu hal, oradaki kişiyi istila eden Allah’ın sevgisinden meydana gelen bir cezbe, bir istiğrak, kendinden geçeme vesilesiyle ortaya çıkan bir halet-i ruhiyeden kaynaklanır.

Sâlik bu makamı aşıp daha yüksek bir makama çıktığı zaman, bu iltibastan kurtulur ve artık iyi ile kötüyü birbirinden temyiz edip fark eder. Hz. Peygamber (asm)'in “Allah’ım! Senden, arkasında küfrün olmadığı bir imanı isterim.” manasındaki duasında seslendirdiği iman bu imandır.

2. “Sâlik, kardeşinin başını kesmeden Müslüman olmaz.” manasındaki ifadede yer alan “kardeş”ten maksat şeytandır. Çünkü kişi doğduğu andan itibaren kendisine refakat eden bir şeytan daima onun karinidir / akranıdır.

Sâlik, bir nevi karındaşı olan bu şeytanın başını kesmeden, onu manen yok etmeden, onun telkinlerinin atmosferinden kurtulmadan hakiki Müslüman olamaz. Çünkü şeytana teslim olmayı reddetmeden Allah’a ve İslam’a tam teslim olmak mümkün değildir.

Şeytanın nefs-i emmare ile olan dostluğu da düşünüldüğünde, bu kardeşliğin boyutu daha iyi anlaşılır.

3. “Sâlik, annesiyle evlenmeden Müslüman olmaz.” manasındaki sözde yer alkan “anne”den maksat: kişinin “ayan-ı sabite”de yer alan kendi “sabit aynı”dır.

Her insanın vücud mertebelerinde zuhur eden varlığı “sabit aynı” veya “taayyun-u vucubî” olarak değerlendirilir. Ve bu zuhur mertebesi bir nevi doğum kabul edildiği için bu mertebeye “üm / anne” adını vermişler.  

Hülasa: “Sâlikin annesiyle evlenmesi” ifadesi, kişinin zıl / gölge olan “vücud-u imkâni” mertebesi, “vücud-u vücubî” olan mertebesiyle birleşmeden bir insan olarak dünyaya gelemez.

(Her doğan İslam fıtratı üzerine doğduğuna göre, insanın varlığı aynı zamanda onun İslam fıtratı üzere doğması manasına geldiğine göre ve bu iki mertebenin birleşmesi olmadan vücud-u harici mertebesine varması mümkün olmadığına göre “kişi annesiyle evlenmesi” ifadesine yer verilmiştir.)

Şunu da not edelim ki: İmam Rabbani bu tevilleri yaparken, şu notu da düşmeden edememiştir: “Bu sözü söyleyen zat iyi bir insan olduğu için, bu yorumları yapmak zorunda kaldım. Yoksa bu tür sözler hakkında ağzımı bile açmazdım.”

Cevap 2:

İmam Rabbani, 393. mektupta bir zatın Allah ile Hz. Muhammed (asm) arasında bir fark görmediğine dair sözlerini açıklamaktadır. Böyle bir sözün “makam-ı cem” denilen bir sekir ve istiğrak halinden geldiğini anlatır.

Makam-ı cem, her şeyde Allah’ın isim ve sıfatlarını göre göre bütün varlıkları yok sayıp yalnız Allah’ı görmek manasına gelir. Bu tür sekir / tevhidin cazibesinden meydana gelen cezbe ile bir nevi sarhoşluk olduğu için onlar bu sözlerinden mesul değiller.

Fakat, bu sekr halinde olmayan / sahv halinde olanların böyle bir şey söylemleri küfürdür. Onun için İmam Rabbani de buna “tarikat küfrü” diyor. Yani gerçekte bir küfür değil, fakat tarikatın seyr u sülukunda meydana gelen cezbeden dolayı bir nevi “vahdetu’l-vücud” meşrebine kapılıyor ve bu tür şatahatlar yapıyorlar.

Tevhid denizine öyle bir dalıyorlar ki, Allah’tan başka bir şey görmedikleri için tevhidden ittihada giriyorlar. Ancak o haletten çıkıp sahv / yakaza haline girdikleri zaman her şeyin özel bir varlığı olduğunu görüp ittihaddan vazgeçiyorlar. Aksi takdirde yakaza halinde böyle bir şey söylemek tamamen şer-i şerife göre bir küfürdür.

Demek ki tarih içerisinde bazı ehl-i tarikin şeriat kılıcıyla idama mahkum olmaları, bu tür şatahattan ileri gelmiştir. Kadı efendi / hâkim şeriatin zahiri hükmünü icra etmiştir. Mahkum ise -eğer gerçekten istiğrak halinde bunu söylemişse- o da şehit olmuştur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR