Tasavvuf ve Tarikat Kategorisinde En Çok Okunanlar

1-) Hallac-ı Mansur "Ene'l-Hak" demesiyle ne demek istemiş ve bunu demekle küfre mi gitmiştir? Hallac-ı Mansur'u öldüren kimseler iyi bir şey mi yapmışlardır?

Allah Teâlâ'nın aşkı ile kendinden geçtiği bir sırada; "Ene'l-Hak" dedi. Bu sözün anlamı, (Ben Hakkım) demek ise de, (Haktan başka hiç kimse yok) demek istemişti.

Kalbin masivadan arınarak Hakk'ın esma, sıfat ve zılâl nûrlarına ayna olması sonucu meydana gelen şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle salik, akis ve gölgeleri Hakk'ın kendisi zanneder. Hallac'ın "Ene'l-Hak" dediği makam burasıdır. Elini ateşe sokan kişinin yandığında can havliyle: "Yandım, ateş oldum." demesi nasıl mecazi bir hakikati ifade ediyorsa ve bu söz; söyleyenin gerçekten ateş olduğunu göstermiyorsa "Ene'l-Hak" sözü de böyle bir mecazi idraktir. Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmez olup kendisinde olan fillerin Allah'a aid olduğunu idrak etmesidir.

"Sen çekilince aradan- Kalır seni Yaradan" bu anlamda söylenmiştir. Bu anlamda söylenmiş bir söz, elbette küfür değildir. Ancak iltibasa müsaid olduğundan bu tür sözleri, sadece beşerî sıfatlardan soyutlanıp ilahî sıfatlarla muttasıf olanlar söyleyebilir. "Ene'l-Hak" sözünün söylendiği makam Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarıyla idrak olunduğu makamdır. "Hak" ismi, esma ve sıfat tecellîsidir. Bu yüzden sûfîlerden "Ene'l-Hak" diyenler çıktığı halde "Enallah" diyenler çıkmamıştır.

* * *

Konunun Tahlili:

Hallâc-ı Mansûr, "Ene'l-Hak" sözünü söyleyince tasavvuf ilmine vâkıf olmayan zâhir ulemâ bu söze şiddetle karşı çıktı. Sözünü Halîfe Mu'tasım'ın yanına götürerek fesâd çıkardılar. O sırada vezir olan Ali bin Îsâ'yı ona karşı kışkırtarak aleyhine çevirdiler. Halîfe, Hallâc'ın bir sene zindana atılmasını emretti. Fakat halk yine ona gidip bâzı meseleler soruyordu. Daha sonra, insanların onu ziyâreti de yasaklandı. İbn-i Atâ'nın ve Ebû Abdullah bin Hafîf'in yaptıkları ziyâretler müstesnâ beş ay müddetle kimse onu ziyâret edemedi.

Nakledilir ki; bir gece Mansûr Hazretlerini zindanda bulamadılar. İkinci gece ne zindan vardı ne de Mansûr... Üçüncü gece, zindan da Mansûr da yerindeydi. Kendisine bunun hikmeti suâl edildiğinde; "İlk gece O'nunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi. Tâ ki mukaddes dînimizin emrini yerine getiresiniz. Beni idâm edesiniz diye." buyurdu.

Hallâc-ı Mansûr'un idâmına sebeb olan "Ene'l-Hak" sözü, onun tasavvuf yolunda sâhib olduğu kendi hal ve derecesine uygun ve kendi aşk sarhoşluğu içinde söylediği doğru bir sözdür. Zâhiren kelime mânâsı; "Ben Hakk'ım" demek olan bu sözün hakîki mânâsı: "Ben yokum. Hak vardır." demektir. Nitekim İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât kitabının 2. cild 44. mektûbunda bu husûsu şöyle açıklamaktadır:

"O büyüklerin "Her şey O'dur" demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır demektir. Meselâ, Hallâc-ı Mansûr Enel-Hak (Ben Hakk'ım) dedi. Böylece, ben Hakk'ım, Hakk Teâlâ ile birleştim, demek istemedi. Böyle diyen kâfir olur ve öldürülmesi lâzım olur. Onun sözünün mânâsı "Ben yokum, Hakk Teâlâ vardır." demektir. İşte sofiyye her şeyi Hakk Teâlânın isimlerinin ve sıfatlarının görünüşü, onların aynası bilir. Zâtın (kendisinin) bunlarla birleştiğini, zâtında değişiklik olduğunu söylemez. Meselâ, bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, o kimse ile birleşmiş, onun aynıdır veya o kimse o gölge şekline girmiştir, gibi şeyler söylenemez. O kimse, kendi kendinedir. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir. Yâni gölge yoktur, yalnız o insan vardır, der. Bundan anlaşıldı ki, sofiyye, eşyâya, Hakk Teâlâ'dan meydana gelmiştir. Hakk Teâlâ değildir, diyor. O halde, sofiyyenin; "Her şey O'dur." sözleri; "Her şey O'ndandır." demektir ki, âlimler de böyle söylemektedir. İki taraf arasında bir fark yoktur. Yalnız şu fark vardır ki, sofiyye, eşyâya, Hakk'ın görünüşü diyor. Âlimler bunu söylemekten çekiniyor. Eşyâ ile birleşmek, eşyânın içinde bulunmak anlaşılmasın diye, bu sözü söylemiyor."

BİR KISSA BİN HİSSE

Hallac-ı Mansur “Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!.. Ene’l-Hak!..” (Ben Hakkım!) diye diye inlerdi.

Halk ikiye bölündü. Bir kısmı zâhire göre hükmetti, Hallac-ı Mansur’u inkâr etti ve sözüyle dinden çıktığını ileri sürdü. Bir kısmı da Hallac-ı Mansur’un bu sözüyle benliğini reddettiğini ve Hakkı dilediğini savundu.

Hallac-ı Mansur mahkemeye çıkarıldı, hapse atıldı, kendisine işkence edildi. “Ene’l-Hak deme! Hüve’l-Hak (Hak Odur) de!” dediler.

Hallac, “Bizim için de Hak Odur!” dedi.

İbn-i Atâ haber gönderdi:

“Özür dile ki zindandan çıkarsınlar!”

Hallac, “Ben ne dedim ki özür dileyeyim? Ben Halık’ı bırakıp halka yalvarmam!” dedi. Bir yandan da “Ene’l-Hak! Ene’l-Hak!” diye feryat ediyordu.

Bağdat uleması Hallac’ın katledilmesi için fetva verdi. Nihayet fetva gereğince Hallac idam edildi.

Şiblî, Hallac-ı Mansur’u rüyasında gördü ve sordu:

“Sana azap eden ve seni asan halka Cenab-ı Hak nasıl muamele eyledi?”

Hallac:

“Benim hakkımda halk ikiye bölünmüştü. Bir kısmı benim hâlimi bilirdi. Bana şefkat ederdi. Bir kısmı da benim hâlimi bilmezdi. Şeriatı muhafaza ve Cenab-ı Hakk'ın emrini yerine getirmek için bana azap ederdi. Cenâb-ı Hak her iki bölüğe de rahmet eyledi. Çünkü her ikisi de masumdu!”

Bir derviş rüyada gördü ki, şeytan Hallac-ı Mansur’u görünce şaşırdı ve şöyle dedi:

“Sen ‘Ene’l-Hak’ (Ben Hakkım!) dedin. Ben ‘Ene’l-Hayr’ (Ben hayırlıyım!) dedim. Sana rahmet olundu, bana lânet edildi. Bunun hikmeti nedir?”

Hallac-ı Mansur şu cevabı verdi:

“Sen enaniyetine güvendin ve benlik eyledin. Ben ise enaniyetimi inkâr ettim, benliği kendimden uzak eyledim. Benliğimi Hak'ta gördüm!”

Kaynaklar:

1) Tezkiret-ül-Evliyâ; II/114
2) Kuşeyrî Risâlesi; s.28, 43
3) Nefehât-ül-Üns Tercümesi; s.199
4) Vefeyât-ül-A'yân; II/140
5) Târih-i Bağdâd; VIII/112
6) Hikâyetü'l- Mansur; IV/138
7) Hallâc-ı Mansûr; Ali Emirî, 1252
8) Tabakât-ı Ensârî; s.315
9) Tabakâtü'l-Evliyâ; s.187

İlave bilgi için tıklayınız:

Vahdet-i Vücut hakkında biraz bilgi verir misiniz?


2-) Üçler, yediler, kırklar şeklinde söylenen şeyin anlamı nedir? Şirk konusu ile bu hiyerarşiyi birlikte değerlendirir misiniz?

Hadis rivayetlerinde konuyla ilgili bilgiler vardır:

“Bu ümmetin Ebdalleri otuzdur. Hepsi de Halilu’r-Rahman gibidir (yani Allah’a olan sevgi ve dostluğunda çok samimidirler). Her ne zaman onlardan biri ölse, Allah onun yerine bir başkasını getirir.”(Mecmau’z-zevaid, X/62).

Diğer bir rivayet de şöyledir. Hz. Ali (ra) Irak’ta iken, bir gün yanında Şam halkından bahsedildi. Bazıları, onları lanetlemesini istediler. Bunun üzerine Hz. Ali (ra) Resulüllah (a.s.m)’tan şunları işittiğini söyledi:

“Ebdaller kırk kişi olup Şam’da ikamet ederler. Onlar sayesinde yağmur yağar, onlar sayesinde düşmana karşı zafer kazanılır ve onlar sayesinde Şam halkından azap uzaklaştırılır.”(Ahmed b. Hanbel, I/112).

Bu rivayetler, hadis otoriteleri tarafından sahih olarak değerlendirilmiştir.(bk. Avnu’l-Mabud, Ebu Davud’un ilgili hadis şerhi).

Ebdal; onlardan biri öldüğünde yerine başka birisi -onun bedeline- getirildiği için bu adı almıştır.(Avnu’l-Mabud,  VI/467-Şamile). Istılah olarak ebdal, bütün nefsanî arzularından tamamen sıyrılmış tertemiz veliler manasına gelmektedir.

Bu konuda Kütüb-ü Sitte'den yalnız Ebu Davud’da “Şam’ın Ebdalleri” ifadesi yer almıştır(Ebu Davud, Mehdi, 1).

Bu cemaatlerin varlığı, daha çok keşfî tecrübeye dayalı olarak bilindiği görünüyor.

Manevî alemleri velilerin idare etmesi diye bir şey olmaz. Çünkü, manevî alemlerde cereyan eden hadiselerin geneli, maddî alemlerde olduğu gibi, yaratmaya ihtiyaç duyan olaylardır. Yaratmak ise, yalnız Allah mahsustur.

Ebdallerin oluşturduğu kırk kişilik bir cemaat, küçük çapta manevî bir organize olduğu için, -hiyararşik bir düzen içerisinde- birbirlerini tanımaları mümkündür. Bu konuda -bu tarz bir düzende organize olmamış- sahabeye benzemez.

Genel olarak bazı evliyalar için söz konusu edilen, tasarruf, hiçbir zaman bir yaratma anlamında değildir. Yukarıdaki hadiste geçen, tam doğru bir ifadeyle “onların sayesinde yağmur yağdırılır, zafer kazandırılır” ifadesinden anladığımız şudur:

Allah, salih amelleri şefaatçi kabul ettiği gibi, salih amel sahiplerini de şefaatçi kabul eder. “Üç mağara arkadaşlarının iyi amellerini şefaatçi kılarak kurtuldukları”na dair sahih hadisler vardır.(bk. Buhârî,  Enbiya, 53, Büyû,98; Müslim, Zikr,100).

Yukarıda da ifade edildiği üzere, velilerin tasarrufu, yaratmaya ait olmayan işlerle ilgilidir. Onların Allah’a yalvarmasıyla bazı şeyler meydana geldiği gibi, Allah’ın izin ve inayetiyle, sevdiklerine yardım eder, onları himaye edebilirler. Kur’an’la sabit olan koruyucu meleklerin varlığı Allah’a şirk anlamına gelmediği gibi, insanlık camiasının bir çeşit melekleri olan velilerin himaye ve korumaları da şirk anlamına gelmez.

* * *

Bedel'in çoğulu olan "büdelâ", sofîler arasında ricâlullahtan yedi önemli kimsenin müşterek unvan-ı mahsusu olarak bilinmektedir. Bunlar, yerinde tayy-ı mekân eder ve yerinde de nûraniyet sırrıyla bir anda farklı bölgelerde bulunabilirler. Bu intikal ve bulunuşlar dublelerin ve misalî vücudların aksi mi, yoksa, bizzat vücudun "tayy-ı mekân" etmesi mi, konu net değildir.

Aslında, bazen büdelâ, kendileri bile böyle esrarlı bir intikalin farkına varamayabilirler. Fütühât-ı Mekkiyye sahibi büdelâyı yediler diye kaydeder ve yaklaşık olarak şu mütalâada bulunur: Büdelâ, yedi ayrı iklimde Cenâb-ı Hakk'ın icraatının nezâretçileridirler.

Bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın şuunât-ı Sübhaniyesini temâşâ eder ve insan ufku itibarıyla hem o icraata perdedâr görünürler hem de alkışlarlar. Bunların hepsi üveysiyyü'l-meşrebdir; dolayısıyla da herhangi bir pîrin daire-i irşadına girmeleri söz konusu değildir.

Sofîyeye göre ebdâl, velâyet mertebesini ihraz ettiği hâlde, çok defa görünüp bilinmeden hayır işlerinde koşan hak erleri demektir. Ve bunlar, birbirinden farklı iki grup teşkil etmektedirler:

Birinci grup itibarıyla ebdâl, bütün kötü hasletlerden sıyrılmış, mesâvi-i ahlâkını mehâsin-i ahlâka çevirebilmiş ve her türlü şekavete karşı duran süedâ zümresinin müdavimi olmuş hak erlerine,

İkinci grup itibarıyla da, üç yüzler ya da kırklar, yediler gibi "evliyâullah"dan muayyen bir misyonu olan belli sayıdaki kimselere denir. Bunların sayılarının, kırk, yedi ya da daha çok ve daha az olması hiç de önemli değildir; önemli olan onların Hak nezdindeki yerleri, pâyeleri, vazifeleri ve hususiyetleridir.

Ebdâldan biri vefat edince ondan boşalan yer, hemen alt tabakadan biri ile doldurulur. Bunlardan herhangi biri, bir hizmet münasebetiyle yerinden ayrılmak istediğinde, ya dublesiyle ayrılır ve kendi olduğu yerde kalır veya kendi gider dublesini bedîl olarak orada bırakır.

Parapsikolojide, insanın perispirisi veya dublesiyle alâkalı benzer şeyler nakledildiğini hatırlamakta yarar var... Konumuzun dışında olduğu için biz şimdilik o hususa temas etmeyeceğiz.

Bazıları, evtâd, iki imam ve kutbu bunlardan tamamen ayrı ve bir üst tabaka kabul ettiklerinden, ebdâla hâl ehli, ikincilere de makam sahibi nazarıyla bakmaktadırlar. Birincileri "seyr ilallah" yolcuları olarak görmekte, ikincileri de "seyr fillah", "seyr anillah" müntehîleri farz etmektedirler.

İlave bilgi için tıklayınız:

Gaybı bilmek, levh-i mahfuzdan haberdar olmak ve rical-i gayb hakkında bilgi verir misiniz?..


3-) Tarikat nedir?

Tarikat, tasavvufun sistemleşmiş şeklidir. Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır.(1)

Tarîkatlar, şeriatın birer delili, ab-ı hayat dağıtan bir kevser kaynağıdırlar.(2) Asırlardır nice ehl-i iman, bu menba’dan içmiş, bu muazzam hazineden istifade etmiştir.

Tarîkat, Resulullah’ın miracının gölgesinde kalb ayağıyla ruhanî bir seyrü sülûktur.(3)

Tarîkat, hakîkate giden bir yol olmakla beraber, tek yol değildir. Bütün hak tarikatlar, esaslarını Kur’ân'dan almışlardır.

Tarîkatı kabul etmek istemeyen bazı kimselerin, “Hz. Peygamber devrinde tarikat mı vardı?” şeklindeki soruları, bir cerbezeden ibarettir. Zira, tarîkatın bütün esasları, zaten Resulullah’ın tatbikatına dayanmaktadır. Yani, uygulama vardır, fakat adı tarikat değildir.

Tarikatın belli bir sistem içinde ortaya çıkması , hicri III. asra dayanır. Cüneyd-i Bağdadî, Bayezid-i Bistami gibi zatlar, tarîkatın ilk önderlerindendir. Daha sonraki dönemlerde gelen Şah-ı Nakşibend, Abdülkadir-i Geylanî, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi, İmam-ı Rabbani gibi zatlar ise, tarîkatın en meşhur kahramanlarıdırlar.

Kaynaklar:

1. Nursi, Sözler, s 464.
2. bk. Nursi, Mektubat, s. 444-445.
3. bk. age., s. 443.


4-) Hasan-ı Basri (r.a) kimdir? Hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

Hasan-ı Basri, Tâbiînin büyüklerinden. Zâhid, muhaddis, fakîh ve müfessir.

Adı, Ebû Sâid el-Hasan b. Ebi'l-Hasan Yesâr el-Basrîdir. Babası Yesâr, Irak'ın bir kasabası olan Meysânlıdır. Yesâr, Meysan'ın fethedilmesi sırasında esir düşmüş ve buradan efendisinin kendisini âzâd ettiği, daha sonra da Hasan-ı Basrî'nin annesi Hayrâ ile evlendiği Medine'ye götürülmüştür. İste, Hasan-ı Basrî, burada Hazreti Ömer'in halifeliğinin son ikinci yılı olan Hicrî 21 senesinde doğmuştur. (21/641).

Annesi Hayrâ, Peygamberimizin hanımı Ümmü Seleme'ye hizmette bulunmuştur. Bu arada, Ümmü Seleme'nin Hasan’ı emzirdiği ve ondaki hikmet ve belâgatın bundan dolayı olduğu söylenir. Ayrıca, Ümmü Seleme'nin, kendisini Ömer'e götürdüğü ve onun için şöyle dua ettiği de rivâyetler arasındadır; "Yâ Rabbi, onu dinde fakîh kıl ve insanlara sevdir. (İbn Sa'd, Tabakât, VII/I, 114).

Hasan, Vâdi'l-Kurâ'da büyümüş ve çocukluğu orada geçmiştir. Gençliğinde Doğu İran’ın fethine (43/663) katılmış, bundan kısa bir müddet sonra, Horasan vâlisi Rebi' b. Ziyâd'ın kâtipliğinde bulunmuştur. Bundan sonraki hayatının geri kalanını çoğunlukla Basra'da geçirmiştir. En son vefât edenleriyle birlikte üç yüz sahâbe ile görüştüğü rivâyet edilir. Bu bakımdan tâbiînin önde gelenlerinden olup ilim ve fazileti, zühd ve takvâsı ile meşhurdur. Ebû Tâlib Mekkî, Hasan-ı Basrî'nin tasavvuf yolunda imamları olduğunu söylemiştir. Enes b. Mâlik, kendisine bir mesele sorulduğunda, onun Hasan-i Basrî'ye de sorulmasını, onun derin ilim sahibi olduğunu söylerdi (İbni Sa'd, Tabakât, s. 128).

İnsan da bir irade hürriyetinin mevcudiyetini, buna bağlı olarak da hayır ve şerrin işlenmesinde kişinin tamamen hür olduğunu kabul eden zühd ve takvâ önderi Hasan-ı Basrî, perşembe akşamı vefat etmiş ve cuma günü defnedilmiştir (110/728). Halkın cenazesine katılması muhteşem olmuş ve rivâyete göre o gün camide ikindi namazı kılınamamıştır (Osman Karadeniz, Hasan el-Basrî ve Kelâmî Görüşleri, D.E. Ü.ilâhiyet Fak. Dergisi, II, İzmir- 1985).

Hasan-ı Basrî'nin çeşitli konulardaki görüşlerini şöylece özetleyebiliriz:

Hasan-ı Basrî, "Allah, mahlûkatı ve tabiatı yarattı. Her şey yaratılışına uygun olarak hareket eder" demekle kadere inancını açıklayıp, Kaderiyye gibi düşünmediğini belirtir ve günâhkâr mü'minin, münâfik olmadığını söyler.

İbâdet hayatında bütün kaide ve emirlerin sıkı sıkıya tatbik edilmesini ister. Nifak ve riyâya şiddetle düşman olup, amelde ihlâsın bulunması gerektiğini söyler. "Biz insanin dindarlığını sözleriyle değil, fiiliyatıyla anlarız" diyerek de uygulamaya önem verdiğini belirtir.

O'nu da "eski"ye özlem içinde görmekteyiz. "Eskiden dünya ehli fânî mallarını, ilimleri için âlimlere sarfediyorlardı. Bugün âlimler, ilimlerini ehl-i dünyanın menfaati, onların fânî malları için kullanıyorlar. Dünya ehli mallarıyla, alimlerden yüz çevirdi ve onların ilimlerinden mahrum kaldı. Çünkü alimlerin verdiği hükümlerde talihsiz sonlarını gördüler" der.

Gerçek fakîhin, takvâ sahibi olduğunu, kimseden himmet beklemediğini, kimseye hakaret nazarıyla bakmadığını, ilmine karşılık bir dal bile beklemediğini, çeşitli sözlerinde belirtmektedir.

Hasan-ı Basrînin zühd anlayışı, tefekkür, nefs muhasebesi, dünyadan uzaklaşma ve Allah aşkına dayanmaktadır. "Tefekkür, sana iyi ve kötü fiillerini gösteren bir aynadır";

"Mü'min, daima nefsinin hâkimidir. Onu Allah için inceler. Dünyada nefsini murâkabe edenlerin hesabı, âhirette kolay olacaktır. Kendilerini murâkabe ve muhâsebe etmeyenlerin hesabi da zor olacaktır" dediği bilinmektedir.

O, karsısındakileri eğitmek için sorular sorar, gerçekleri bizzat kendilerinin bulmasını isterdi. Çünkü kişilerin yalnız ölüp, yalnız gömüleceklerini, yalnız dirilip, yalnız baslarına hesap vereceklerini beyanla herkesin kendisine dönmesinin önemine işaret ederdi. Ona göre, düşüncesini âhiret üzerine yoğunlaştıranların, dünyadan ve fânî şeylerden sevgisini kesmeleri ve her işte Hazret-i Peygamber'in yolunu izlemeleri şarttır.

Hasan-ı Basrî, hüzünlü olmayı kendine şiâr edinen bir sûfi olarak temayüz etmiştir. Dünyadan kaçış, zahidane bir hayat, nefsinden hiçbir zaman emin olmama, iste bunların hepsi, O'ndan hükmün kaynağını teskil etmektedir. Hüznü savunan bir sözünde "uzun hüzün, iyi amellerin kaynağıdır" demektedir" "Yaptıklarının cezası olarak, bundan böyle az gülsünler, çok ağlasınlar" (et-Tevbe, 9/82) âyetinin işaret ettiği emir çerçevesinde fazla gülmemeyi öğütler, fazla gülmenin kalbi öldürdüğünü söylerdi. Kişi bir bütün olarak Kur'ân-ı Kerîm'e uygun hareket ederken, en küçük kötülükten çekinir, her konuda çok titiz olursa o, verâ sahibi olmuş olur. Bunu, Hasan-ı Basrî'de şu ifadelerle billurlaşmış görüyoruz.

"Amellerine bak, onları incele. Çünkü birbirinden kesin sınırlarla ayrılan hayır ve şer tartılacak. En küçük bir hayırı değersiz bulma, âhirette o sana fayda verecek. En küçük bir kötülüğü zararsız sayma, ahirette aleyhinde olacaktır." Hasan-ı Basrî'de Allah aşkı (muhabbettullah) zirvededir. Bunu, hadîsi kudsîden aldığı güçle sağlamıştır. "Bana, kendilerine farz kıldığım şeyleri edâ ettiği gibisi ile yaklaşanı yoktur. Eğer kul, bana nâfile ibadetlerle yaklaşırsa ben onu severim. Ben onu sevince de, onun kulağı, gözü, eli, dili ve ayağı olurum. Benimle duyar, benimle görür, benimle konuşur, benimle tutar ve benimle yürür" (Buhârî, Rikak, 38). O'na göre Allah aşkı manevî hayatin en yüksek noktasıdır. Çünkü bu aşk, Allah'a doğru yükselisin meyvesidir.

Cennette Allah’ın zâtinin ihatasız olarak görülebileceğini kabul eder. iyiliği emir kötülüğü nefyetmek kuralı, O'nun hareket noktasını oluşturmaktadır.

Tefsîr ve hadîste tenkid edici fakat gerçekçi bir görüşe sahiptir. Müslümanların ibâdetlerinde mevcut Israiliyyat'ı biliyor ve onları bu yanlış inançlardan kurtarmak için, korkusuzca mücâdelesini sürdürüyordu. Bunun yanında isyan etmeden, halifelere bile açıkça hatalarını söylemekle, cesaret örneğini göstermiştir. Haccâc b. Yûsuf'un zulmüne karşı, ona kafa tutmuştur. Rûhu şâd olsun..

Hasan-ı basri hazretlerinin hayatının sonları Basrada geçtiği, orada vefat edip, orada defnedildiği de bilinmektedir.


5-) Rabıta ne demektir? Bayanlar da rabıta yapabilir mi?

Rabıta, “bağ, münasebet ilgi, alâka, bağlılık, mensub olmak...” gibi anlamlara gelir. Kendi şahsiyetinden sıyrılıp, söz gelimi şeyhin veya Resulullah’ın şahsiyetiyle bütünleşme, bir bağ kurma şeklinde uygulanır.

Malum olduğu üzere, seven sevdiğini hayal eder. Onu kendine yakın hisseder. Hatta rüyalarında bile onunla olur. Onunla aynîleşmek ister. Usta-çırak, hoca-öğrenci münasebetleri de rabıtayla alakalıdır. Çırak ustasının hareketlerini, öğrenci hocasının söylediklerini hatırlamaya, sanki tekrar o ana dönmeye gayret eder.

İşte, bir müridin mürşidini hatırlaması da böyle bir rabıtadır. Bu rabıta, mürşidin suretine değil, o vücudda sergilenen İslamî özellikleredir. Daha doğrusu, öyle olmalıdır.(1) Böyle bir rabıta, mürşitteki kemâl vasıflarının müride yansımasına sebebiyet verecektir. Buna, “fena-fişşeyh” denir. Fakat mürid orada kalmamalı, “fena-firrasul” ve “fena-fillah” makamlarına yükselmeye gayret etmelidir. Yani, şeyhinde fâni olan bir mürid, ondaki güzel özellikleri kazanıp, ondan Peygamber'de fâni olmaya yönelmeli, daha sonra da Allah’ta fâni olmalıdır.(2)

Bu fena (fani olma) hâlleri zevkî birer mesele olmakla birlikte, herkes için şu manada uygulanabilir: Bir insan kendi reyini, fikrini bırakıp hocasının, üstadının yahut şeyhinin iradesini kendi iradesine tercih ederse, bu zatlarda fani olmuş olur. Aynı şekilde, bütün işlerini, hâllerini ve sözlerini Allah Resulünün sünnet çizgisine göre ayarlarsa Peygamberimiz'de fani olmuş olur. Allah’ın emir ve yasaklar manzumesini çok iyi kavrayıp, hayatının bütün safhalarının buna göre yönlendirdiği taktirde de fena-fillah makamından bir pay elde etmiş olur.

Bayanlar da rabıta yapabilirler.

Kaynaklar:

1. bk.. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 135-138.
2. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 384-385.

 


6-) Zikir nedir, nasıl çekilmelidir?

Kavram olarak "zikir"; Allah’ı anmak üzere söylenmesi ve yapılması tavsiye edilen, sözlü ve ameli eylemleri kapsayan davranışların tümüdür1.

Çok geniş bir anlam alanına sahip olan zikir kavramının manası, günümüzde daraltılmış ve sadece Allah'ın adını dil ile anmakla sınırlandırılmıştır. Oysa "zikir", insana sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır2. Çünkü "zikir", Allah’a itaattir. Bütün ibâdetlerin özü ve aslı, Allah Teâlâ’yı hatırlamak ve O’na itaat etmektir. Allah’a itaat ise, Kur’ân veya hadislerde yer alan bir takım güzel sözleri sadece söylemek veya tekrarlamak değil; bilakis her halükârda Allah’a kulluk şuuru içerisinde bulunmak ve tam bir teslimiyet göstermek, her hal ve şartta O’nun sürekli bizi gözetlediğini zihnimize yerleştirmektir.

Zikir, şükür kavramında olduğu gibi hem dil, hem kalb ve hem de bedenen yani amellerle olmalıdır.

1. Dil ile zikir: Allah'ı isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih etmek, Kur'an okumak, Kur’ân’ı dinlemek ve dua etmektir. Dil ile yapılan zikir, kalbi zikre yol açmalıdır.

2. Kalb ile zikir: Kalbi zikir, bedenin zikrine yani ameli zikre zemin hazırlamalıdır. Ameli zikirden kastımız, Allah’ın yapmamızı istediği kulluk vazifeleri, bir başka ifadeyle ibadetlerdir.

Kalb ile zikir, Allah'ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir:

a) Allah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Allah'ın varlığına delalet eden deliller, başta Kur’ân ayetleri ve kâinattır. Kur’ân’da ve kâinatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcıya götüren, O’nun varlık ve birliğini haykıran, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller mevcuttur.

b) İlahi hükümleri yani Allah'ın emir ve yasaklarını ve kulluk görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmek. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapmak gerekir. Ne ile mükellefim, neyi ne kadar yapmam gerekir? İlahi teklifler benim için ne ifade ediyor? Sorularının cevaplarına kafa yormak…

c) Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek, her zerrenin, "yücelikler âlemi”ne ve Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer ayna olduğunu görmek, idrak etmektir. Böyle bir zikirden alınacak zevkin bir göz açıp kapamak kadar olan zamanı bile cihanlar değer. İşte bu noktada insan kendinden ve âlemden geçer3.

3. Bedeni zikir: Vücudumuzdaki bütün organların, sorumlu oldukları vazife ile meşgul ve yasaklandıkları şeylerden de kaçınmalarıdır4. Bu noktada hem Allah ile ve hem de insanlarla olan muamelemizin dürüst ve samimi olması gerekir. Dolayısıyla yaptığımız her işi, ibadet şuuru içerisinde yapmalı ve aksi durumda hesaba çekileceğimiz endişesini taşımalıyız.

Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hal ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir.

Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple, ruhla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi, ruhu müsbet ya da menfî bir şekilde etkileyecektir. Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında bir ilişki vardır. Bu ilişki sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin, eylemin bedene birtakım etkileri olur. Aynı şekilde bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından da nefiste kuvvetli bir meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserler, etkilerdir... Bu yüzden insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek kadar dil ile zikir yapıldığı zaman, bu dil ile yapılan zikirden dolayı hayalde bir etki oluşur. Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar, ruhtan dile, lisandan hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son yoktur. Ma’rifet yolculuğu, işte bu nihayetsiz deryada Hakk’ın isteğine doğru yürümektir...5

Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hâl ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah'ı zikir için farz kılınan namazı gafletle edâ edenler kınanırken (Mâûn, 107/ 4-5), onu huşû içinde yerine getirenler övülmüştür (Mü'minûn, 23/1-2). Yine aynı şekilde

"Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rabb’lerine güvenip dayanırlar..." (Enfâl, 8/2)

âyeti, zikrin gönlü titretecek derecede bir şuur ve uyanıklık içinde yapılması gerektiğine dikkat çeker.

Mü’minler, inandıkları, her an tesbih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları Rablerini hiç bir zaman unutmaz ve O’ndan gafil olarak hareket etmezler. Yüce Allah’a karşı duydukları sevgi ve takva duygusu, sürekli onların içindedir. Onlar devamlı bir şekilde Allah’ı zikrederler. Bu zikir (anma), sadece unutulan şeyin tekrar akla getirilmesi değil, bilakis; sürekli kalpte ve benlikte olan Allah’ın varlığını tekrar hatırlamak, O’nun nimet verici olduğunu itiraf etmek, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini dile getirmek ve ibadeti yalnızca O’na yaptığını amelleriyle göstermektir.

Kur’ân, zikrin her durumda yapılabileceğini belirtmektedir:

“Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: 'Ey Rabbimiz! Sen bunlarıın hiç birini anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!' (Âl-i İmrân, 3/191).

Ayette görüldüğü gibi zikir, belirli bir zaman, mekân veya ibadete özgü değildir. Yüce Yaratıcı, her halimizde O’nunla birlikte olmamızı emretmektedir. Çünkü Allah'ı anmak demek, ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi ve denetimi altında yaşadığımızın farkında ve şuurunda olmaktır.

Ayetlere baktığımız zaman, en büyük zikir olarak Kur’ân’ın gösterildiğini görmekteyiz.

"İşte bu (Kur'ân), bizim indirdiğimiz bir zikirdir. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?" (Enbiya, 21/50).

“Hiç şüphesiz Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” (Hicr, 15/9).

Kur’ân, kendisine ‘zikir’ demektedir ki, O, baştanbaşa bir öğüt, hatırlatma, insanlarla ilgili her önemli şeyi açıklayan bir ilâhî bildiridir6. O, aynı zamanda sürekli Allah’ı hatırlatan ayetlerden meydana gelmektedir. Bu manada kalpler, Kur’ân ile huzur ve sükûn bulur. İnsanlar, onun ayetlerini tefekkür ve tedebbür7 etsinler ve dosdoğru yolda hidayet üzere yaşasınlar diye Kur’ân gönderilmiştir.

Allah’a gereği gibi kul olma inancıyla hareket eden kişinin, yaptığı her meşru iş ve söylediği her güzel söz nerede ve ne zaman olursa olsun zikirdir, ibadet niteliğindedir. Bize Allah’ı hatırlatan, O’na davet eden her şahıs, ders, faaliyet, gayret, konuşma ve çalışma da zikirdir. Caddede yürürken, ahlâki kurallara riayet eden, ticaretinde dürüst davranan, insani ilişkilerinde kul hakkına riayet edenler zikir halindedir ve onlar zikir ehlidirler… Çünkü onlar, “zikr”i benimsemiş ve ona uygun olarak hareket etmişlerdir.

İnsan her durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak hiçbir sebep olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve afiyette Allah’ı zikrettiği ve şükrettiği gibi; musibet, afet ve felâketler zamanında da Allah'a sığınmak, O’nun yardımını istemek mecburiyetindedir. Mü’minin bu sığınışı ve yapmakla Allah'ın rızasını kazanacağı her ameli, bir zikirdir.8

Kur’ân ayetlerine baktığımızda zikir kavramının oldukça geniş bir anlam sahası mevcuttur9. Bu çalışmada gördüğümüz gibi “zikir” kavramı ile “zikrullah” terimi, sadece dil veya kalple Allah’ı hatırlamak veya bazı zikir ifadelerini belirli sayılarda söylemek değildir. Zikretme ibadetini bu şekilde anlamak, Kur’ân’ın “zikir” ve “zikrullah” terimlerinin anlamını oldukça daraltmak olur.

Hakikate ulaşmak, cüz’î veya kısmî bakış açısıyla değil, ancak bütüncül olarak bakmakla mümkündür. Binaenaleyh, namaz kılmak, namazda ve namaz dışında Kur’ân okumak, Kur’ân’da ve evrende mevcut olan ayetleri tefekkür ve tedebbür etmek, Allah’a itaat etmek; Kur’ân’ın hükümlerini öğrenmek, öğretmek, yaşamak, yaşanmasına yardımcı olmak gibi dil, kalp ve bedenle yaptığımız ibadetlerin tümü zikirdir.

Kısaca her halimizde Allah’ı hatırlama ve hatırlatmaya yönelik olarak gerçekleştirdiğimiz bütün davranışlar, zikir kavramının anlam alanı içerisindedirler.

Dipnotlar: 

1. bk. Elmalılı, I, 540-543.
2. bk. Elmalılı, I, 540-543.
3. Elmalılı, I, 540-543.
4. Elmalılı, I, 540-543.
5. Elmalılı, IV, 2362-2363.
6. Kur’ân’ın zikir olduğunu ifade eden ayetlere ilişkin olarak bkz. Al-i İmran, 3/58; Maide, 5/91; A’raf, 7/63; Yusuf, 12/104; Hicr, 15/ 6, 9; Nahl, 16/43,44;Enbiya, 21/2,24,36,50; Tâhâ, 20/ 99;Furkan, 25/18,29; Şuara, 26/5; Yâsin, 36/11; Sad, 38/1,8,87;Fussilet, 41/41 Necm, 53/ 29; Zuhruf, 43/5,36,44; Kamer, 54/25; Kalem, 68/51,52; Mü'minûn: 74/71;Tekvir, 81/27; Talâk: 100/10.
7. Tefekkür, tedebbür ve diğer ilim ifade eden Kur’ânî kavramlar için bkz. Musa Bilgiz, Kur’ân’da Bilgi Kavramsal Çerçeve ve Bilgi Türleri, İnsan Yay. İst. 2003.
8. Ali Ünal, Kur’ân’da Temel Kavramlar, s. 21; Resul Bozyel, “Zikir Üzerine”, Haksöz Sayı: 8 (Kasım 91), s. 7.
9. Zikr kavramıyla ilgili bazı ayetler için bkz. (Bakara, 2/114,152, 231, 239; Âl-i İmrân, 3/41, 135, 190-191; Nisâ, 4/103; A'râf, 7/200-201, 205; Enfâl, 8/2, 45; Ra’d, 13/28; İsrâ, 17/44; Kehf, 18/24, 28; Tâhâ, 20/41-43, 124; Hacc, 22/34-35)

(Yrd. Doç Dr. Musa Bilgiz)


7-) Tasavvuf nedir?

İslâmiyet, ana hatlarıyla iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Kelâm ilmi imanı, fıkıh ilmi ibadeti, tasavvuf ilmi de ahlakı ele alır.

Tasavvuf, İslâmı derûnî bir şekilde yaşamaktır. Ruhî ve vicdanî bir duyuşun mahsulüdür. Şekilden mânâya geçmek, kabuktan öze ulaşmaktır. Kâlin hâl olmasıdır.(1)

İnsanın aklı, kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır. Nuranî bir cevherdir. Akl-ı selîm mertebesine ulaştığında, Rabbanî bir mürşittir. Hakikat güneşine açılan bir penceredir.

Kalb dahi, insanın manevî hayatının merkezidir. Binler âlemin manevî bir haritasıdır. Kâinatın hadsiz hakikatlerinin mazharı, medarı, çekirdeğidir.(2) Cenab-ı Hakk'a parlak bir aynadır. Gayb âlemlerine karşı bir penceredir. Rabbanî bir latifedir.

İşte, aklın işletilmesiyle pek çok ilimler ve fenler otaya çıktığı gibi, kalbin işletilmesiyle de tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştır.

İslâm tasavvufunun menşeini inceleyen bazı zâtlar, İslâm öncesi tasavvufî akımlarda da benzeri esasları gördüklerinden, onu ya Hint’te, ya İran’da, veya daha başka yerlerde aramışlardır. Halbuki, İslâm tasavvufunu doğrudan doğruya Kur’ân'da ve Resulullah’ın (asm.) hayatında aramak lâzım gelir. (3)

Çünkü tasavvufta yer alan “zikir, fikir, nefis terbiyesi” gibi esaslar, Kur’ân'da çokça bahsedilen konulardır. “Yaşayan Kur’ân” durumunda olan Resulullah ise, tasavvufî hayatın en zirve tatbikini göstermiştir.

Kaynaklar:

1. Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994, s. 85.
2. Said Nursî, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 443.
3. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat. s. 60.


8-) Tasavvufi anlamda aşk nedir?

Aşk, şiddetli sevginin adıdır. Tasavvuf dilinde, Allah’a muhabbet anlamında kullanılır.(1)

İnsan, aşkı ya mecazi kullanır ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah’ı sevmektir. Bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur.(2)

Bu konunun en çarpıcı misali, Leyla-Mecnun kıssasıdır denilebilir. Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla’ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaş olur. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir.” der. Neticede, Leyla’yla bir araya geldiğinde, hayır, der, Leyla sen değilsin. “Sen yürü Leyla ki ben Mevla’yı buldum.” der. Böylece kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka inkılap eder.

Yunus Emre’ye “Bana seni gerek seni” dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde “İlahî aşkı” kastederler. Bundan sonraki “aşk” ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.

Her şeyden evvel “aşk” fikrî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin, kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak hâen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir:

"Biri 'Aşıklık nedir?' diye sordu. 'Benim gibi olursan anlarsın.' dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek yarıldı. Akıl, aşkın şerhinde çamura batmış merkep gibi aciz kaldı."(3)

Mevlâna’nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz.

“Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr hâlinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah’ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuk mesabesindedir. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir.”(4)

Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır:

“O çocuklar bir kamışa binerler ve ‘Bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür.’ derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cehillerinden böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş vehmederler.”(5)

Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında “şarap-meyhane” gibi mazmunlara sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler, o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır.

Nitekim yüce Allah,

“Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarap takdim eder.” (Dehr, 76/21)

buyurmaktadır. Ayette geçen “şarab” kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız “içki” anlamında olmayıp, “temiz içecek” mânâsındadır.

Şu muhavere aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir:

İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami’ye şöyle der:

“Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mestoldum.”

Bayezid, şu anlamlı cevabı verir:

“Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti.”(7)

Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi “Mevla’nın diyarından” gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla’yı hatırladığı gibi; âşık da “Her şey bana seni hatırlatıyor.” der, varlıklardan Allah’ı bulur, Allah’ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip “Ene’l-Hak” bile derler.

Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hâle gelen demirin “ben ateşim” demesine benzetir.(8) Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez:

“Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!..”(9)

Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.

Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak... Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür.

“Vatan sevgisi imandandır.”(10)

hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı “Bezm-i Elest” olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir.(11)

“Aşık, gamdan da sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir.”(12)

Onun hâli, şu manaları terennüm eder:

“Hoştur bana Senden gelen
Ya gonca gül, ya da diken
Ya hil’atu ya da kefen
Narın da hoş, nurun da hoş.”

Aşık, Allah’tan gelen lütfu ve kahrı lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker: “Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir.” (13)

Kaynaklar:

1. Nursî, Mektubat, s. 450
2. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 203
3. Mevlana, I, 137.
4. Mevlana, V, 1583-1584.
5. Mevlana, V, 1588.
6. Mevlana, VI, 54 (İzbudak).
7. Tahiru’l-Mevlevi, 1, 72
8. Mevlana, VII, 436.
9. Mevlana, VII, 567.
10. Aclunî, I, 345.
11. bk. Mevlana, XI, 995.
12. Mevlana, III,, 907.
13. Mevlana, IX, 390-391.


9-) İmam-ı Rabbani Hazretlerinin hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

İmam-ı Ahmed Rabbani Hazretleri, Hindistan'da yetişen en büyük veli ve alim. "Silsile-i aliyye" denilen İslam alimlerinin yirmi üçüncüsüdür.

İsmi, Ahmed bin Abdülehad bin Zeynel'abidin'dir. Lakabı Bedreddin, künyesi Ebü'l-Berekat'dır. 1563 (H.971) senesinde Hindistan'ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu.

İmam-ı Rabbani ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbani, Rabbani alim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kamil, olgun alim demektir. Hicri ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı "Müceddid-i elf-i sani", ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, "Sıla" ismi verilmiştir.

Hazret-i Ömer'in soyundan olduğu için ,"Faruki" nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, "Serhendi" denilmiştir. Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, İmam-ı Rabbani Müceddid-i elf-i sani Şeyh Ahmed-i Faruki Serhendi'dir. (kuddise sirruh)

İmam-ı Rabbani Hazretleri ilk tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur'an-ı Kerimi ezberledi. Sesi güzel olduğundan, Kur'an-ı Kerimi bülbül gibi okurdu. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur alimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlana Kemaleddin Keşmiri'den ilim öğrendi. Mevlana Kemaleddin meşhur alim Abdülhakim-i Siyalkuti'nin de hocası olup, zamanının en yüksek alimi idi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Yakub-ı Keşmiri'den okudu. Kadı Behlul-i Bedahşani'den; hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet, diploma aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp, bütün ilimlerden icazet aldı. Tahsili sırasında, Kadiri ve Çeşti büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, talebelere ilim öğretmeye başladı.

Bu sırada; Risalet-üt-Tehliliyye, Redd-i Revafid, İsbat-ün-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup, fesahatı ve belagatı, sür'at-i intikali, zekasının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.

İmam-ı Rabbani Hazretleri, memleketinde ilim ve edep öğretmeye isteklileri yetiştirmeğe ve yükseltmeğe başladı. Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan aşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine Beydavi Tefsiri, Sahih-i Buhari, Mişkat-i Mesabih, Avarif-ül-Me'arif, Üsul-i Pezdevi, Hidaye ve Şerh-i Mevakıf gibi bazı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi. Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselamın dinini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının padişahlarını, vali, kumandan, alim ve hakimlerini, çok tesirli mektupları ile, dine, sünnetiseniyyeye teşvik ediyor, çok alim ve veli yetiştiriyordu. Allahuteâlâ ona öyle manevi ilimler ihsan etmişti ki hocası Baki-billah da bu yeni ilimlere kavuşmak için huzuruna gelir, hürmetle otururdu. Hatta bir gün geldiği zaman, İmam-ı Rabbani'yi kalbi ile meşgul görüp, odaya girmedi, hizmetçiye de haber verip; "Rahatsız etme!" dedi ve sessizce kapıda bekledi. Bir müddet sonra İmam-ı Rabbani hazretleri kalkıp; "Kapıda kim var?" deyince üstadı; "Fakir Muhammed Baki." dedi. Bu ismi duyunca kapıya koşup, edep ve tevazu ile karşıladı.

İmam-ı Rabbani Hazretleri, benzeri az yetişen, müstesna bir İslam alimi ve büyük bir mürşid-i kamildir. Peygamber Efendimiz (asv)'in vefatından bin sene sonra da İslam düşmanları dine, imana insafsızca saldırmışlardı. Allahuteâlâ kullarına acıyarak, İmam-ı Rabbani gibi bir müceddid yarattı. Ona derin ilimler ihsan eyledi. Onun vasıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısını durdurdu. Hakkı batıldan ayırıp, çok kalblerden batılı kaldırdı. Bu yüce İmam'ın mektup ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyaya ışık saldı. Yani Allahuteâlâ onu, Peygamber efendimizden bin sene sonra, din-i İslamı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin dine yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, ikna edici delillerle sapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehlisünnet itikadının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bid'atlerin kalktığını gören bazı sapık kimseler, ona cephe aldılar hased ve iftira etmeye başladılar.

Bunun için bazı kimselerin cefa oklarına, eziyet ve iftiralarına hedef oldu. Nice alimlerin, fadılların, kamillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, etrafına ve hizmetine koşuşmaları ise, hasedlerini daha da artırdı. İmam'ı tehlikeye düşürmek için, hilelere başladılar. Mesela, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bistami gibi büyük meşayihi aşağı görüyor diyerek, cahil tabakayı aldattılar.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin fıkıh meselelerinde ilmi çoktu ve her meseleye anında cevap verebilecek bir derecedeydi. Usul-i fıkıhta da tam bir maharet sahibiydi. Fakat ihtiyatının çokluğundan, çoğu zaman kıymetli fıkıh kitaplarına başvururdu. Seferde ve hazarda bazı kıymetli fıkıh kitaplarını yanında bulundururdu. Onların bütün gayreti, müftabih yani fıkıh alimlerinin üzerinde ittifak ettikleri fetvalara, daima uymaktı. Bazı fıkıh alimlerinin caiz dediği, bazılarının mekruh dediği bir işte, o kerahet tarafını tercih eder ve o işi yapmazdı. "Bir meselenin yapılmasında ve yapılmamasında, helal ve haram olmasında ihtilaf olursa, yapılmaması ve haram tarafını tercih etmeği mümkün olduğu kadar elden kaçırmamalıdır." buyururdu.

İmam-ı Rabbani Hazretleri 1615 (H.1024) senesinde, elli üç yaşlarında iken, talebelerinden çok sevdiklerine; "Benim ömrüm ve hayatım hakkındaki kaza-yı mübremin altmış üç sene olduğunu ilham ile bana bildirdiler." buyurdu. Ve buna çok sevindi. Çünkü Peygamber Efendimize (asv) tabi olmasının çokluğu, yaş bakımından da uymakla belli oluyordu. Aynı zamanda bu hususta Hazret-i Ebu Bekr'e, Hazret-i Ömer'e ve Hazret-i Ali'ye de uymuş oluyordu.

1623 (H.1032) senesinde Ecmir'de iken; "Vefat etmemin yakın olduğuna dair işaretler, alametler görülmeğe başladı." buyurdu. Serhend'de bulunan kıymetli oğullarına mektup yazıp; "Ömrümüzün sona ermesi yakındır." buyurdu. Babalarının hasreti ve ayrılığı ile yanan, evliyanın gözlerinin nuru kıymetli oğulları, bu mektubu alınca, babalarının bulunduğu yere hareket ettiler. Huzuruna kavuşunca, bir gün, bu yüksek oğullarını hususi odaya çağırdı. Buyurdu ki: "Kıymetli oğullarım, bu dünyaya hiçbir şekilde nazarım ve bağlılığım kalmadı. Öbür dünyaya gitmek icab ediyor, gitme ve yolculuk alametleri görünmeğe başladı."

 Vefatı 1624 (H.1034) senesi, Safer ayının yirmi sekizi, kuşluk vakti vaki oldu.


Eserleri:

1)
Mektubat: Mektubat, üç cild olup, beş yüz yirmi altı mektubunun toplanmasından meydana gelmiştir. Kelam ve fıkıh bilgilerini, tasavvufun marifetlerini açıklayan uçsuz bir derya gibi eşsiz bir eserdir.

Mektubat'ın birinci cildi 1616 (H.1025) senesinde talebelerinin meşhurlarından Yar Muhammed Cedid-i Bedahşi Talkani tarafından toplanmıştır. Birinci cildde üç yüz on üç (313) mektup vardır. Bu cildin son mektubu, Muhammed Haşim-i Keşmi'ye yazılmıştır. İmam-ı Rabbani Hazretleri birinci cildin son mektubunu yazınca; "Muhammed Haşim'e gönderilen bu mektupla resullerin, din sahibi peygamberlerin ve Eshab-ı Bedr'in sayısına uygun olduğundan, üç yüz on üç mektupla birinci cildi burada bitirelim" buyurmuştur.

İkinci cildi ise 1619 (H.1028) senesinde yine talebelerinden, Abdülhay Pütni tarafından toplanmıştır. Bu cildde Esma-i Hüsna yani Allahuteâlânın Kur'an-ı Kerim'de geçen doksan dokuz ismi sayısınca doksan dokuz (99) mektup vardır.

Üçüncü cild de İmam-ı Rabbani Hazretlerinin vefatından sonra 1630 (H.1040) senesinde talebelerinden Muhammed Haşim-i Keşmi tarafından toplanmış olup, bu cildde de Kur'an-ı Kerim'deki surelerin sayısınca yüz on dört (114) mektup vardır. Her üç cildde toplam beş yüz yirmi altı (526) mektup vardı. İmam-ı Rabbani Hazretlerinin vefatından sonra on mektubu daha üçüncü cilde ilave edilmiştir. Böylece toplam mektup adedi beş yüz otuz altı (536) olmuştur.

Mektubat'daki mektupların birkaçı Arabi, geri kalanların hepsi Farisidir. Çeşitli zamanlarda basılmıştır.

2) Redd-i Revafıd: Farisi olup, Rafızileri reddedeneserdir. Arapça'ya da tercüme edilmiştir.

3) İsbatün-Nübüvve: "Peygamberlik nedir?" adı ile Türkçeye tercüme edilmiştir Ayrıca Arapçası, İngilizceye ve Fransızcaya da tercüme edilmiştir.

4) Mebde' ve Me'ad,
5) Adab-ül-Müridin,
6) Ta'likat-ül-Avarif,
7) Risale-i Tehliliyye,
8) Şerh-i Ruba'ıyyat-ı Abd-il-Baki,
9) Mearif-i Ledünniye,
10) Mükaşefat-ı Gaybiyye,
11) Cezbe ve Süluk Risalesi.


10-) "İlm-i Ledün" nedir?

Ehl-i tasavvuf, duyu, akıl ve tecrübe dışında, bir de ilm-i ledün kabul ederler. İlm-i ledün, vehbî bir ilimdir. Hz. Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki “Ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir.(Kehf, 18/65). Böyle bir bilgi, özel bir bilgidir. Bu bilgi, olayların içyüzüne vukufiyeti sağlar. Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir.

İnsan kalbi, çok hassas alıcılar manzumesidir. Zikir, fikir, riyazet gibi esaslarla kalp şeffaflık kazanır, letafet kesb eder. Hakikatler âlemine parlak bir ayna haline gelir. Böylece, bir kısım hakikatler, sırlar o kalbe akseder. Hassasiyeti ve şeffafiyeti nispetinde bazı tecellilere mazhar olur. (1)

Fakat şu nokta unutulmamalıdır ki; insan kalbi, Rahmanî ilhamlara alıcı olduğu gibi, şeytanî vesveselere de açıktır. İkisini birbirinden ayırt edemeyen aldanır ve aldatır. “Keşfiyat te’vîle, rüyalar tabire muhtaçtır.”(2) esasını bilmeyen, bu vâdide çok yanılır. Kur’an hakikatlerine ters düşen rüyalarla amel edilmez, bu tür keşifler mutlaka tevil edilmelidir.

Sözgelimi, rüyada oğlunu kurban ettiğini gören birisi, rüyanın zahiriyle amel edecek olursa, evlat katili olur. Bu noktada, kendini Hz. İbrahim’e kıyas etse, yanlış bir kıyas yapar. Zira peygamberlerin rüyası vahiydir.(3) İlgili olaydaki murad-i İlâhi, Hz. İsmail’in kurban edilmesi değil, baba ve oğulun imtihan edilmesidir.

İlham yoluyla gelen bilgide şu özelliklerin tamamını veya bir kısmını görürüz:

1. Teselli.
2. Yönlendirme.
3. Gaybdan haber.

Bu tür bilgi, subjektif bir karakter arzeder. Başkasını bağlayıcı bir özellik taşımaz. Mazhar olan kişi açısından ise, bir kanaat verir. Sıkıntıda olanı ferahlatır. Darda olanı rahatlatır. Arayış içinde olana yol gösterir. Arif olanın marifetini artırır.

Kaynaklar:

1. İmam-ı Gazali, İhyau Ulûmi’d-Din isimli eserinin üçüncü cildinde yer alan “Acaibul- kalb” bölümünde, bu bilgi türüyle ilgili geniş açıklamalara yer vermiştir. Ayrıntılar oradan görülebilir.

2. Nursî, Kastamonu lahikası, s. 249.
3. Buharî, Vudu, 5.


11-) Mürşid-i kâmil nedir? Kimler mürşid-i kamil olabilirler? Mürşid-i kamilde olması gereken vasıflar nelerdir?

Mürşid-i kamil, Sırat-ı Müstakimi (dosdoğru yol, yani İslam’ı) gösteren, dalaletten hidayete sevkeden kişidir. Mürşid-i kamil, tasavvufta seyr-i sülûkunu tamamlayıp, irşada ehliyetli ya da icazetli olan kişiler için kullanılan bir tabirdir. Şeyh ile aynı manaya gelir.

Mutasavvıflara göre üç türlü şeyh vardır: Bunlara şeyh-i ta'lim, şeyh-i sohbet ve şeyh-i tarikat denir. Şeyh-i ta'lim, ilim sahibi bir öğretici, tasavvufi konularda bilgi verip, insanları aydınlatmakla yetinen mutasavvıftır. Şeyh-i sohbet, her isteyenin sohbetine katıldığı, sözlerini dinlediği, hâl ve hareketlerini örnek aldığı mutasavvıfa denir. Şeyh-i terbiye, şeyh-i irşad, şeyh-i taslik de denilen şeyh-i tarikat ise mürid ve müntesiblerini tasavvuf yolunda eğitip yetiştirerek Allah'a ulaştıran önderdir.

Şeyhin uyması gereken kimi kurallar da vardır. Her şeyden önce diğer şeyhler arasında sivrilmek, öne çıkmak için çalışmamalı, müridlerinin çoğalması için gösteriş yapmamalıdır. Nefsini bütünüyle altettiği, nefsinin tehlikelerini tamamen yok ettiği düşüncesine kapılmamalı; halkın arasına karıştığında tüm varlıklarla ilişkisini kesebileceği özel bir halvet yeri ve zamanı olmalıdır. Kendisine bağlanan müridlere iyi davranmalı, diğer şeyhlere saygı göstermelidir. Müridlerini sevmeli, onları sağlık ve hastalıklarında yalnız bırakmamalı, haklarını yerine getirmelidir. Nefislerine karşı verdikleri savaşta zaaf gösteren müridlere hoşgörülü davranmalı; müridlerinden gelecek herhangi bir fayda ve hizmete tenezzül etmemelidir. Müridlerin kusurlarını yüzlerine vurmamalı, onları dolaylı biçimde uyarmalıdır. Müridlerinde gördüğü değişiklikleri başkalarına açıklamamalıdır.

Tasavvuf kaynaklarında, tasavvufî hayata girmek, bir mürşide bağlanmak isteyenler için gerçek bir şeyhte aranması gereken niteliklerin dökümü yapılır. Bunların başlıcaları şöyle özetlenebilir: Şeyh ilim, irfan ve eserleriyle temayüz etmiş olmalıdır. Veli olması yeterli değildir, aynı zamanda mürşid olmalıdır. Günlük hayatı müstakim olmalıdır. Belli bir tarikatın kuralları doğrultusunda tasavvufi eğitimini (seyr ü süluk) tamamlamış olmalıdır. Müridlerini yetiştirmekteki yeteneği kabul edilmiş olmalıdır. Dini görevleri yerine getirmede ciddiyet sahibi olmalıdır. Tekelci olmamalı; kendi dışındaki şeyhleri kötülememeli, küçük görmemelidir. İnsanları eğitmek bir yetenek işidir. Öğretmek ve eğitmek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bu nedenle şeyh, Allah vergisi bir kabiliyete sahip olmalıdır.


12-) Tarikatta şeyhten tövbe (el alma) hakkında bilgi verir misiniz? O zamanki insanlar Efendimiz (asm)'in elinden tutup Allah'a tövbe eder miydi?

"El almak / el vermek" hadisesi tarikatlar ile ilgili bir adaptır. Şöyle ki: Bir havalide tarikatın bir kolunu temsil eden bir şeyh veya efendi olur. Bu zata intisap edip takip etmek ve ondan ve tarikatın feyizlerinden istifade etmek isteyenler olabilir.

Bu kişiler, şeyhin elini tutup hem tarikat alma hem de günahlarından tövbe / istiğfar etme ve bir daha günah işlememeye niyet etme anlamında bir manevi bağ teşkil ederler. Bu durumda şeyhin kuvvet ve dirayeti ne kadarsa, kendi müritlerine tasarruf eder. Mürit de “beni nezaret ve takip ediyor” diye şeyhinden çekindiği için, günah işlememeye azami dikkat eder.

Yüz yıllarca hükmünü bu şekilde icra etmiş olan tarikat ve el alma faaliyetleri, insanları Allah’a ulaştırmanın ve Allah’a sevdirmenin müessir bir yolu idiler. Fakat şimdiki zamanlarda, bu manada bir efendi ve müritlerine nezaret edecek kapasitede bir şeyh bulmanın biraz zor olacağı kanaatindeyiz. Çünkü, çoğunlukla bu zamanın insanlarına ve bu asrın ruhuna uygun bir hareket tarzı sergilenmemektedir.

Bu noktadan asrımızın ruhuna uygun bir İslamı yaşama tarzı olarak, ilim ve sohbet üzerine tesis edilmiş ve “birlikten kuvvet doğar” hakikatini ciddi bir şekilde tesis eden, cemaatleri daha müessir görmekteyiz.


13-) İslamiyet'te rabıta var mıdır? Şeyhe rabıta yapmak caiz mi? Bir de ölüm rabıtası var, bununla öldüğünü hayal ediyor ve ölümü hatırlamaya çalışıyorsun, bunların sakıncası var mıdır?

Bir insanın herhangi bir durumda Allah’ın, Peygamberimizin (asm) veya bir veli zatın huzurundaymış gibi ya da ölüm anı gelmiş gibi yapılan düşünce ve his alemine rabıta deniliyor. Bu işin esas gaye ve hedefi, her an Allah’ın huzurunda olma şuuruna ermek ve bu vesile ile Onun rızasına uygun yaşamaktır.

Peygamber Efendimiz (asm) sürekli bu hal üzereydi. O her an Allah’ın huzurunda olma şuurunda olarak yaşadı. Bu anlamda bir rabıta Peygamberimizin (asm) en büyük sünnetlerinden biridir.

Tarikattaki rabıtaya gelince: Tarikata giren bir mürit bazı durumlarda şeyhini düşünerek ve onun yanındaymış gibi kalp bağı kurmaya çalışarak İslam dinini daha iyi yaşamaya çalışmaktadır. Şeyh, müridini önce kendine, sonra Peygamberimize (asm) en son da Allah Teala’ya bağlamak istemektedir.

Bu düşünme ve rabıta Allah namına olduğundan ve insanları Allah’a yaklaştırma niyetiyle yapıldığından caizdir. Fakat Allah muhafaza etsin, şayet bu hareketi Allah namına değil de sırf şeyh efendi namına yapsa, o zaman yanlış bir hareket olur. Bütün hak tarikatlar Kur’an'dan alındığı için, bunların yaptığı rabıtaların da izahını Kur’an'a zıt olmayacak şekilde yapılması icap eder. Yoksa hak bir yol olmaz.

Eğer bu yola girmeden doğrudan Allah’a rabıta yapabilirsek en güzelini yapmış oluruz.

Ölümü düşünüp, "bir gün bende öleceğim" diye rabıta yapmak da güzeldir. Kabir, ahiret, haşir, sırat, cehennem gibi alemleri de rabıta yaparak daha dikkatli yaşamaya çalışmak da tavsiye edilebilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

RABITA


14-) Nakşi tarikatının silsilesi Hz. Ebu Bekir (ra)'e mi dayanıyor? Tarikat sahabe döneminden beri var mı?

Nakşibendîlerin, «Silsile-i Sâdâtı»

1- Hz. Ebubekr-i Sıddık (ra)
2- Selmân-ı Fârisî (ra)
3- Kâsım b. Muhammed (ra)
4- İmam Câfer'us-Sâdık (ra)
5- Ebu Yezîd-i (Bayezid) Bestâmî
6- Eb'ul-Hasan el-Harakânî
7- Ebu Ali Farmedî
8- Yusuf Hemedânî
9- Abdulkhâlık-ı Guncduvanî
10- Ârif-i Rîvegerî
11- Mahmûd-i İncirfağnevî
12- Aliy'y-i Râmitenî
13- Muhammed Baba Semmâsî
14- Emîr Kulâl
15- Muhammed Bahâuddîn Buhârî
16- Alâuddîn-i Attâr
17- Ya'kûb-i Çarhî
18- Nâsıruddîn Ubeydullah-ı Ahrâr
19- Kâdı Muhammed Zâhid Bedakşî
20- Derviş Muhammed Semerkandî
21- Muhammed Emkenegî
22- Muhammed Bâkı-Billâh
23- Ahmed Fârûkıy-i Serhindî
24- Muhammed Ma'sûm Fârûkı
25- Seyfuddîn Fârûkı
26- Nur Muhammed Bedevânî
27- Şemsuddîn Habîbullah Mirza Mazhar Cân-ı Cânân
28- Gulâm Ali Abdullah-ı Dehlewî
29- Halid Bağdâdî
30- Tâhâ-yi Hakkârî (Nehrili Seyyid Tâhâ)
31- Sıbğatullah Arvâsî (Kuşağı ve halefleri)

Tarikat, tasavvufun sistemleşmiş şeklidir. Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır.(1)  Tarîkatlar, şeriatın birer delili, abıhayat dağıtan bir kevser kaynağıdırlar.(2) Asırlardır nice ehl-i iman, bu menbadan içmiş, bu muazzam hazineden istifade etmiştir.

Tarîkat, Resulullah (asm)'ın Mirac'ının gölgesinde kalb ayağıyla ruhanî bir seyrü sülûktur.(3)

Tarîkat, hakîkate giden bir yol olmakla beraber, tek yol değildir. Bütün hak tarikatlar, esaslarını Kur'ân'dan almışlardır.

Tarîkatı kabul etmek istemeyen bazı kimselerin, "Hz. Peygamber devrinde tarikat mı vardı?" şeklindeki soruları, bir cerbezeden ibarettir.

Zira, tarîkatın bütün esasları, zaten Resulullah (asm)'ın tatbikatına dayanmaktadır. Yani, uygulama vardır, fakat adı tarikat değildir. Tarikatın belli bir sistem içinde ortaya çıkması, hicri III. asra dayanır. Cüneyd-i Bağdadî, Bayezid-i Bistami gibi zatlar, tarîkatın ilk önderlerindendir. Daha sonraki dönemlerde gelen Şah-ı Nakşibend, Abdülkadir-i Geylanî, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi, İmam-ı Rabbani gibi zatlar ise, tarîkatın en meşhur kahramanlarıdırlar.

Kaynaklar:

1. Nursi, Sözler, s 464
2. Bkz. Nursi, Mektubat, s. 444-445
3. Bkz. Nursî, Mektubat, s. 443.

(Şadi Eren, Doç. Dr.)


15-) İslamı yaşamak için bir tarikata girmek, bağlanmak şart mıdır?

Bir Müslümanın gerçek mürşid ve rehberi Kur’ân-ı Kerim ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Bir Müslüman bu iki mukaddesi kendisine rehber alıp kılavuz edinirse, sırat-ı müstakimi bulmuş, kendisine doğru bir yol çizmiş olur. Zaten bunları rehber almayan insanın olsa olsa rehberi ve yol göstericisi şeytandır. Çünkü, kâinatta iyi ve kötülerin temsilcisi vardır. Üçüncü bir yol yoktur. Bir insanın rehberi, ya iyi ve iyilerin temsilcisi olan Peygamber Efendimiz (asm)'dir; ya da kötü ve kötülüklerin temsilcisi olan şeytan ve onun fahrî yardımcılarıdır.

Bununla birlikte, başta sahabiler olmak üzere müçtehidler, veliler İslâm ulemâsı da insanlara hak ve hakikatı gösteren, doğru yolu işaret eden rehber ve kılavuzlardır. Bunlar zaten ilim ve irfanlarını Kur’ân’dan, Peygamberden (a.s.m.) almaktadırlar. Ve birçokları yüzlerce, binlerce insanın hidâyete ermesine vesile olmuş, hizmet etmiş, dünya ve âhiret saadetine ermesine yardımda bulunmuşlardır.

Mesela, İmam-ı Âzam,  İmam-ı Şâfii İmam-ı Gazâlî,  Abdülkadir Gaylânî İmam-ı RabbanîŞah-ı NakşıbendMevlâna ve asrımızda da Bediüzzaman Said Nursî bu mürşid ve rehber şahsiyetlerden bir kısmıdır. Bu mübarek zatların hayatları, hizmetleri incelenirse, büyüklükleri ve İslâm tarihindeki yeri kolayca görülecektir.

Evet, bir Müslüman bu zatların sözlerini, kitaplarını, hâl ve hareketlerini, devam etmiş oldukları zikir ve evradı okuyabilir, taklid edebilir ve böylece İslâmî yaşayışını zenginleştirip nurlandırabilir. Böylece bu zatlar insana mürşid olur, rehber olur.

Bu zatları kötü gören, bir peygamber mirasçısı oldukları için imkân nisbetinde taklid etmeyen, tanımayanların da olsa olsa yol göstericisi şeytan ve kötü kimseler olur. Çünkü, bir Müslüman onları Kur’ân’a ve Peygambere uydukları için sevmekte, kitaplarını okumakta, istifâdeye çalışmaktadır.

İnsanın illa da bir tarikata bir cemaate girmesi, bir şeyhe intisap etmesi şart değildir. "Bir tarikat şeyhine veya cemaate bağlı değilse, İslamiyeti yaşayamaz." diye iddiada bulunmak doğru değildir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Tarikat nedir?


16-) Sadat-ı Kiram ne demektir?

“Sadat” seyyid kelimesinin çoğuludur. Sözlükte; efendi, reis, büyük gibi anlamlara gelir. Şöhret bulmuş terim olarak, ehlibeytten olanlar,  tarikat büyükleri ve şeyhleri anlamında kullanılır. Kiram ise, kerim kelimesinin çoğuludur, cömert, şerefli, mümtaz şahsiyet anlamına gelir. Buna göre, “sadat-ı kiram” terkibi, şerefli büyükler anlamına gelir. Bu itibarla, bu terkip, belli bir tarikatın büyükleri için değil, herhangi bir tarikatın büyükleri, şeyhleri için kullanılabilen bir tamlamadır. Her grup kendi büyükleri için bunu kullanabilir ve kullanıyorlar..

- Şüphesiz, İslam’da Ehl-i beyt sevgisi çok büyük önem arz etmektedir. Nitekim, Kur'an’ı Kerim’de, Hz. Peygamber (a.s.m)’in -insanlara hitaben-:  “Ben peygamberlik hizmetime mukabil sizden bir ücret istemiyorum, yalnız sizden ehl-i beytimi sevmenizi bekliyorum.” (bk. Şura, 42/23) demesi istenmiştir.

- Zeyd b. Sabit, Hz. Peygamber (a.s.m)’in şöyle dediğini bildirmiştir: “Ben size iki halife (benden sonra benim görevimi devam ettiren iki şey) bırakıyorum. Bunlardan biri; gökten yere uzatılmış Allah’ın kitabı, diğeri de ehl-i beytimdir. Bu ikisi (kıyamet günü) (Kevser) havuz(u) başına gelinceye kadar birbirinden ayrılmazlar.” İmam Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği bu hadis hasendir. (bk. Mecmau’z-zevaid, 9/162).

Bununla beraber, ehl-i beytten olanlar sadece tarikattakiler değildir. Tarikatların dışında olanlar daha çoktur. Bu sebeple, onları yalnız belli bir kalıba oturtmak doğru değildir.

İlave bilgi için tıklayınız: SEYYİD.  ve   EHL-İ BEYT.


17-) Bekabillah makamının manasını ve ve hallerini açıklar mısınız?

Fena fillah, beka billah tabirleri genellikle beraber açıklanır. Bu açıdan ikisini beraber açıklamayı uygun görüyoruz.

Fenâ, yok olma, zevâl, bekâsızlık anlamlarına gelir. Tasavvufta ise, insanın kendinden ve bütün mâsivâdan geçip deryâ yı ehâdiyette müstağrak olmasıdır. (2)

Zâhirde fenâ, kuldan her türlü kötü huyun gitmesi, bekâ da her türlü iyi huyun kalmasıdır. Hakîkatte ise fenâ, kulun kendi sıfatlarından yok olup, Allah'ın kendisinden istediği şeyde bâkî olmasıdır. Fenâ, kulun kendi hâllerinden geçip, hâlleri evirip çeviren Allah ile bâkî olmasıdır. (Sülemî, Tasavvufun Ana İlkeleri, s.33.)

Fenâ,
kulun nefsânî ve behimî haz ve arzularından fânî olması, kendinden geçerek temyîz özelliğini kaybetmesi, daima içinde kendini yok ettiği varlıkla meşgul olduğu için eşyâdan da fânî olması manasına gelmektedir. Fenâdan sonra gelen bekâ, kulun nefsine ait şeylerden fânî, Hakk'a ait olan şeylerle bâkî yani nefsinden fânî, Hak ile bâkî olmasıdır. (2)

İnsânı kâmil, fenâ fillâh mertebesine eren insana denir. Fenâ fillâh olmak tabiri "başerî irâdeyi Yaratıcı'nın irâdesinde eritmek" manâsına gelir.

Cüneydi Bağdâdî (k.s.) fenâyı üç mertebeye ayırır:

Birincisi: Amellerini yaparak, cehd ve gayret sarfederek, nefsine muhâlefet ederek ve onu istemediği amelleri yapmağa zorlayarak kötü sıfatlardan, huylardan ve tabiî özelliklerinden fânî olmaktır.

İkincisi: Hakk'ın senden istediği şeye uymak, seninle onun arasında hiç bir vasıta kalmamak, her şeyden kesilip sırf O'na teveccüh etmek için ibâdet ve taatlardaki zevk alma düşüncelerinden fânî olmaktır.

Üçüncüsü: Vecdin mertebesinde Hak şahidi (nuru) galebe edince, artık Allah'ı müşâhedeye ermenin farkına varmaktan da fânî olmaktır. İşte o zaman sen fânî bâkîsin. Fizikî varlığın (resmin) kalır, ama ismin (ferdiyetin) kalkar, artık sen başkasıyla var olursun. (3)

Fenâ sâlikin noksanının zevâli, bekâ ise sâlikin kemâlinin kıyâmıdır. (İz, a.g.e., s.188.)

"Sizin yanınızda olan fânîdir, Allah'ın nezdinde olan ise bâkîdir." (Nahl, 16/96).

"Yeryüzünde olan her şey fânîdir. Zü'l celâl ve'l ikrâm olan Rabb'ının yüzü ve zatı ise bâkîdir." (Rahmân, 55/26, 27).

Fenâ, yokluk, hiçlik ve geçici olmaktır. Bekâ ise kalıcı ve daimî olmaktır. Fenâ kötü sıfatların zail olması, bekâ da iyi sıfatların kalmasıdır. Kötü fiilleri terk eden kimsenin şehevî ve nefsanî arzuları fenâ bulmuş, ihlâs ve hüsn i niyyet bâkî kalmış olur. Dünyâdan kalbî râbıtayı koparan kimsenin kalbi, dünyâ tutkusundan fenâ bulmuş demektir. Dünyâ tutkusu ve kötü niyyetler fenâ bulunca fütüvvet ve doğruluk bâkî kalır.

Fenâ kulun fâiliyyet şuurunu kaybetmesi, "abd"in yerine fâil olarak Allah'ın geçmesidir. Kulun fiilini görmemesi diye de ifâde edebileceğimiz; bu hâl'de, kulun yerine Allah kâim olur; Allah görür, duyar ve tutar. Bu suretle "Ben kulumu sevince onun gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum." (Buhârî, Rikak, 38) hadîsi kutsîsi gerçekleşmiş olur. Kul Allah ile o kadar meşgul olur ki nihâyet "benlik" şuûrunu kaybeder. O şuûrunun yerine yine Allah geçer. Bu hâle zikirle erişilirse buna: "el fenâ fi'l mezkûr"; muhabbetle erişilirse "el fenâ fi'l mahbûb" denilir. Fenânın en yüksek derecesi "fenâ ani'l fenâ"dır. Bu da fenâ hâline erme şuûrundan da fânî olmaktır. Bu hâle "fenâ ender fenâ" hâli de denir. Fenâ hâlindeki kul, bazı beşerî sıfatlardan kurtulursa da, beşeriyyet sıfatından tamamen çıkmaz. Böyle bir iddia yanlış olur, küfrü gerektirir.

Tasavvufta fenâ kavramı, değişik açılardan belli tasniflere tâbi tutulmuştur.

a. Fenâ yı zât: Bir kimsenin kendini yok kabul etmesi, kendinde varlık görmemesi, hakîkî varlığın Allah olduğunu düşünmesidir.

b. Fenâ yı sıfât: İnsanın beşerî sıfatlardan sıyrılmasıdır.

c. Fenâ yı efâl: Kulun fiil ve hareketlerinde adem-i şuûrdur. Bu sebepten tasavvuf kitaplarında fenâ, fakr kelimesiyle bir arada ve eş anlamlı olarak kullanılmıştır.

Fenânın bir de seyru sülûk sırasındaki eğitim sürecine göre sıralanan çeşitleri vardır.

a. Fenâ fi'l ihvân: Tarîkatta ihvân ve kardeşlik sevgisini gönüle yerleştirip arzu ve isteklerini kendi arzu ve isteklerinin önünde tutmak, onlarla sevgiyle kaynaşmaktır.

b. Fenâ fi'ş şeyh: Sâlikin şahsî irâde ve arzularını şeyhinin arzu ve iradâsinde yok etmesi, kendi arzu ve irâdesinin yerine şeyhinin arzu ve irâdesini koymasıdır.

c. Fenâ fi'r Rasûl: Sâlikin şeyhinde fenâyı yaşadıktan sonra Hz. Peygamber (asm)'in şahsında sevgi ve aşkla erimesi, onun şahsiyetinde fenâ bulmasıdır. Rasûlullah (asm)'ın sıfat ve ahlâkını benimseyip onunla bezenmesidir.

d. Fenâ fillâh: Sâlikin kendi sıfat ve vasıflarından sıyrılıp Allah'ın sıfatlarıyla bezenmesidir.(4)

Bu konu ile ilgili olarak Hucvirî şunları ifade etmektedir: Ma'lum olsun ki, fenâ ve bekâ ilim dilinde (zâhir uleması arasında) bir manâya, hâl dilinde (sûfiler arasında ) ise başka bir manâya gelir. Zâhir ehli bu tabirde hayret ettikleri kadar başka hiç bir tabirde hayrete düşmüş değillerdir.

Lügatin gereğine göre ve ilim dilinde bekâ kelimesinin üç manâsı vardır: Birincisi: Baş tarafı da son tarafı da fenada olan şeydir; bu dünyâ gibi. İkinci bekâ: İlk önce kesinlikle mevcut olmayan, fakat sonradan var olan ve hiç bir zaman fânî olmayacak olan varlıklar. Âhiret, cennet, cehennem ve orada bulunanlar gibi. Üçüncü manadaki bekâ: Mevcudiyeti hiç yok olmamış ve asla yok olmayacak olan varlık. Şânı yüce olan Hakk'ın ve sıfatlarının bekâsı böyledir. Fenâ ilmi dünyânın fânî olduğunu bilmen, bekâ ilmi de âhiretin bâkî olduğunu bilmendir. Zîrâ Hak Teâlâ "Âhiret daha hayırlı ve daha bâkîdir." (A'la, 87/17) buyurmuştur.

Hâldeki bekâ ve fenâ (tasavvufî manâdaki bakâ ve fenâya gelince) şudur: Cehâlet fânî olunca ilmin bekâsı zaruridir, bilgisizlik yok olunca, mutlaka bilgi var olur. Asilik hâli fânî olunca, itaat hâli bâkî olur. Kul için ilim ve taat hasıl olunca, o zaman zikrin bekâsı ile de gaflet fânî olur. Yani kul Allah katında ilim sahibi olur ve bu ilmi de bâkî ve daimî olursa, onunla cehâlet fânî olur. Gafletten fânî olunca O'nun zikri ile bâkî olur. Güzel vasıfların kâim olması ile kötü vasıfların iskatı budur. Ebû Saîd Harrâz (r.a) bu mezhebin sahibi olarak; "Fenâ, kulun ubûdiyeti görmesinden fânî olmasıdır, bekâ ise kulun, ulûhiyetin şahidi (ve tecellilerini temâşâ etmesi) ile bâkî olmasıdır." Fenâ ve bekâ hâlinden ilk önce bahseden odur. (5)

Fenâ-fillâh: Kulun kendi fiil ve davranışlarını görmekten fanî olup gerçek kul olma noktasına ulaşması anlamında bur tasavvuf terimidir. (Mustafa Kara, "Fenâ", DİA., XII, 333) Bekâ-billâh ise: Kötü huy ve sıfatlardan arınan salikin iyi huy ve sıfatlar edinmesi, kendisinden fanî olup Hak ile beraber olması anlamına gelen bir tasavvuf terimidir. ("Bekâ", DİA., V, 359)

Allah'ta yok olma anlamında tasavvûfi bir tabir. Fenâ; yok olma, varlığın sona ermesi manalarına gelir. Tasavvufta fenâ, Allah'ın zatî hariç onun bütün sıfatları ile muttasıf olmak anlamına gelir. Kul, kulların sıfat ve fiillerini terkettikçe Allah'ın sıfatlarıyla yani Allah'ın görme, işitme vs. gibi sıfatlarıyla muttasıf olur. Kul Allah'a yönelip ona teslim olunca "Ben onun gözü ve kulağı olurum..." hadis-i şerifinde belirtildiği gibi olaylara Allah'ın nazarı ile bakmaya başlar.

Ayrıca fenâ; kötü huy ve özelliklerin terkedilip güzel olan sıfat ve özelliklere sahip olmak demektir. (Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Funûn, İstanbul 1984, I, 1157).

Ebu Saîd Harrâz'a göre "Fenâ fillah; kulun kulluğunu görmekten fânı olması, bekâ billah ise; kulun Allah'ın huzurunda bâki ve var olmasıdır."

Fenâ'yı mahv, bekâ'yı da isbat ile yakından alâkalı görmek mümkündür. Bunlar, Kur'an-ı Kerîm'de:

"Yeryüzünde bulunan her canlı yok (fânı) olacak. Ancak, azâmet ve ikrâm sahibi Rabbinin zatî bakî kalacaktır." (Rahman, 55/26-27).

Fenâ hali, bekâ halinin varlığıyla sona erer. Buna Fenâü'l-Fenâ denir.

Kaynaklar:

(1) bk. Şemsettin Sâmî, Kâmûs u Türkî, İkdâm Matbaası, İst., 1318; Ofset 3. bs., Çağrı Yayınları, İst., 1989, s.1005.

(2) bk. Ebûbekir Muhammed Kelâbâzî, et Ta'arruf li Mezhebi Ehli't Tasavvuf, Tahkîk, Mahmûd en Nevâvî, 2. bs., Mektebetü'l Külliyyâti'l Ezheriyye, Kahire, 1400, s.147; a.mlf., Doğuş Devrinde Tasavvuf: Ta'arruf, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, 2. bs., İst., 1992, s.182 183.

(3) bk. Süleyman Ateş, Cüneyd i Bağdâdî (k.s) Hayatı, Eserleri ve Mektupları, Sönmez Neşriyat, İst., 1969, s. 154.

(4) bk. H. Kamil Yılmaz, Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İst. 1994, s.226-229.

(5) bk. Ali b. Osman el Hucvirî, Keşfü'l Mahcûb, İngilizceden Arapçaya trc. İsmail Mâzî Ebu'l Ğarâim, Tah. İbrahim Düsûkî, Daru't Turasi'l Arabî, Kahire, 1974, s.290 293; a.mlf., Keşfü'l Mahcûb: Hakikat Bilgisi, haz. Süleyman Uludağ, Dergâh Yayınları, İst., 1982, s.363 370.


18-) Cemaatler ve tarikatlar İslam'da gerekli olan müesseseler mi? Yoksa Kitap tek, Peygamber tek diye böyle şeylere kalkışmamak mı gerekir?

Dünyadaki birlik ve beraberlikleri bir gözden geçirelim. İnsanın her tarafı göz olsa faydasız olur. Farklı farklı uzuvlar bir araya gelmiş ve hayat denen mu'cize ortaya çıkmıştır. Şimdi göz dese: "Gelin hep benim gibi olun." Bu söz hem zarardır, hem de imkânsızdır. O halde bütün organların “Hedefimiz bir olsun. Herkes kendi gücü nisbetinde vücuduna ve hayatının devamına hizmet edelim.” demesi en uygunudur.

Ayrıca toplumdaki farklı meslekler; ordudaki hava, kara, deniz gibi farklılıklarla aynı şekilde değerlendirilebilir.

Cemaat, tarikat, mezhep farklılıkları da bunun gibi düşünülebilir. Hepsi vücudun farklı azaları gibidir. Ama tek amaçları olmalı: "Allah rızası için şu insanlığa hizmet etmek." Hedef bir olunca isimlerin farklı olması önemli değildir.

Diğer önemli bir husus da birbirimizi tenkit etmek meselesi. Hani sorsanız birisine: "Dünyanın en iyi annesi kimdir?" Şüphesiz "Benim annem." diyecektir. Kendine göre bu cevapta haklıdır. Ama bu cevap dünyada başka annelerin güzel olmadığı manasına gelmez.

Bize de "En güzel meslek, meşrep ve mezhep hangisidir?" diye sorulsa, "En güzel benimkidir." diyebiliriz. Diğerleri de böyle düşünebilir. O zaman aradaki ayrılıklar düşmanlıklar kalkar.

Cemaatler toplumun manevi hayatını devam ettirmeye çalışan uzuvlar gibidir. Hedefleri bir olduğu müddetçe, bu vazife taksiminden inşallah Allah’ın rızası çıkacaktır.

Bizim hayatımız Allah’tan olduğu gibi hayatımızın istikameti de yine Allah tarafından belirlenir. Yani insanın insan olması için ne gerekli ise yine Allah tarafından ortaya konulur. Bunun için ayrı bir otoriteye ihtiyaç yoktur. Bu nedenle Allah’ımızın koyduğu kaideleri sistemleştiren ve mücessemleştiren peygamberlik müessesesi de elbette Allah tarafından kurulmakta ve idare edilmektedir.

Demek ki, başta Kur’an sonra sünnet-i Peygamberi bizim önderimizdir. Bu iki menbadan istifade eden hak mezheplerimizde yine bizi Allah’a yaklaştıran dini müesseselerdir. Bunların ortaya koyduğu esas ve prensipler, tamamıyla Kur’an ve hadis kaynaklıdır. Bundan dolayı bunlarda dinin ve İslam'ın vazgeçilemez unsurlarıdır. Çünkü bir müçtehid bir söz söylediği vakit kendi namına değil, tamamıyla “Ben Kur’an'dan şunu böyle anladım.” dengesi üzerinde kurduğundan, Allah namına konuşur ve fetva verir.

Cemaatlere gelince, bunlarda tamamıyla ihlası ve rıza-i ilahiyi esas tutmak şartıyla, yine dinden kabul edilmektedir. Zira bunların başında bulunan alim büyüklerimiz hayatlarının her safhasında “Ben Allah’ın rızasını nasıl kazanırım? Bu insanları nasıl Allah ile barıştırabilirim?” muhasebesi hakimdir. Bu yüzden bu gibi insanların verecekleri her talimatta, Allah’ın koyduğu prensipler doğrultusunda Allah rızası olduğundan bunları da yine dinden kabul etmek gerekir.

Çünkü anlattıkları şeyler, genellikle Kur’an ve hadis kaynaklıdır. Madem bu gibi insanlar ve cemaatler kendilerinden değil dinden konuşuyorlar. Elbette şefkat tokatları gibi mü’minleri lakaytlıktan kurtaran ve ciddiyete sevk eden bazı ilahi kanunlardan bahs edecekler. Ve insanların başına gelen musibet ve sıkıntıların bazılarının, din hizmetindeki tembellikten kaynaklandığını ifade edecekler.

Zaten Kur’an ve şeriatın bir kısmı mükafatı anlatırken, bir kısmı da yapılan günahlara karşı mücazatı, yani cezayı anlatmaktadır. Bunu bir İslam alimi anlatsa ve dindarların tembelliklerinden dolayı, musibetlere giriftar olacağını belirtse ve haber verse, bu tamamıyla şeriatın tarzı olur...


19-) Zikir ne demektir?

Zikir, Allah’ı anmaktır. Kur’ân’ın sarih emirlerindendir.

“Beni anın, ben de sizi anayım.”(Bakara, 2/152),

“Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz.”(Enfal, 8/45)

ayetleri, bu konudaki pek çok ayetten sadece ikisidir.

Zikir iki türlü olur: 1. Lisan ile. 2. Kalb ile.

Asıl olan kalbin zikretmesidir; dil buna sadece bir tercümandır. Yalnız dilde kalan evrad, kalbe intikal etmedikçe, zikir sayılmaz.(İz, Tasavvuf, 243) Tarlada çalışan çiftçinin, dairede çalışan memurun, fabrikada çalışan işçinin Allah’ı hatırlaması, bir zikirdir. Kur’ân-ı Kerîm bu kimseleri şu şekilde metheder:

“Öyle insanlar vardır ki, ne bir ticaret, ne bir alışveriş onları Allah’ı zikirden, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoyamaz.”(Nur, 24/37)

Bunlar, “dışı sahra-yı kesrette, içi umman-ı vahdette” olan kimselerdir. Dış dünya ve bununla meşguliyet, onların gönül âlemlerini bulandırmaz. İç âlemlerinde vahdet ile teneffüs ederler.

Bütün tarîkatların üssü’l-esası olan zikir, kalbi şeffaflaştırır. Ona letafet kazandırır. O kalbi, ilham esintilerine duyarlı bir alıcı haline getirir.

İlave bilgi için tıklayınız:

ZİKİR

Allah katında en iyi zikir nedir?

Kur'an-ı Kerimde “Kalpler ancak Allah'ın zikriyle tatmin olur.” buyrulmaktadır. Zikirden kasdedilen nedir? Kalbi nasıl tatmin eder?

Bir ayette namazın zikir olduğu haber verilmektedir. Namaz nasıl zikir olur?


20-) Cezbe nasıl olur? Sahabeler Peygamber Efendimiz (asv)'in yanında cezbe hali yaşıyorlar mıydı?

Cezbe hali, genellikle aklın hakimiyetini kaybettiği, kişinin coşkun duygu seline kapıldığı, dolayısıyla da bazen aklıselimin dışına çıkılabildiği, kişinin kendinden geçtiği bu ruhî dengesizliğin sonucu olarak, fizikî organlarda da anormal hareketlerin görüldüğü bir durum şeklinde algılanmaktadır. Sahabelerde bu anlamda bir cezbenin olmadığını söyleyebiliriz.

Fakat cezbe sözlük anlamı itibariyle bir şeye kapılmak, onun cazibesinin etkisine girmek, bütün benliğiyle onda hemhâl olmak anlamına gelir. Bu manadaki cezbe, sahabelerde de vardı. Bu hususu, Hz. Peygamber (a.s.m)’in vahiy kâtiplerinden Hz. Hanzala’nın şu ifadelerinden kolaylıkla anlayabiliriz:

Hz. Hanzala, Hz. Peygamber (a.s.m)’in yanında iken bulunduğu ruh haliyle, ondan ayrı olduğu zamanki ruh halinin farklı olmasından rahatsızlık duyar, bu durumun bir münafıklık alameti olabileceğinden endişe eder. Böyle bir halet-i ruhiye içerisinde evinden dışarı çıkıp Hz. Ebu Bekir (ra) ile karşılaşır ve ona “Hanzala münafık oldu.” demeye başlar. Konuyu açıklayınca da, Hz. Ebu Bekir aynı şeylerin kendisi için de söz konusu olduğunu söyler. Nihayet Hz. Peygamber (a.s.m)’in huzuruna gider ve aynı şeyleri orda da tekrarlar. Gerekçe olarak da

- “Ya Resulallah! Sizin huzurunuzda olduğumuz zaman bize cennet ve cehennemi hatırlatıyorsunuz, biz de her şeyi gözle görür gibi oluyoruz. Yanınızdan çıkıp gittiğimizde, çoluk çocuğa, dünyaya karışır da çok şeyleri unutuveririz.” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (a.s.m):

- “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer yanımda iken içinde bulunduğunuz ruh haletinizi  ve zikri dışarıda da devam ettirseydiniz, muhakkak ki, melekler yataklarınızda ve yollarınızda sizinle musafaha ederlerdi…” buyurur. (bk. Müslim, Tevbe, 12-13)

İlave bilgi için tıklayınız: CEZBE


21-) Bazı evliyaların kerametleri neredeyse sırrı teklifi kaldıracak derecededir. Bu kerametler imtihan sırının bozulmasına neden olmaz mı?

İmtihan sırrının bozulması, ancak aklın iradesini elinden alacak şekilde bir atmosferin oluşmasıyla mümkündür. Bu da süreklilik arz eden harikaların varlığıyla olur. Örneğin; gök yüzünde “La ilahe illalah”ın yazılması imtihan sırrına aykırıdır. Çünkü, böyle sürekli, başka bir ihtimale imkân bırakmayacak şekildeki harikalıklar, aklın özgür iradesini elinden alır, zorunlu bir istikamet göstermiş olurlar.

Peygamberlerin gösterdiği mucizeler, evliyanın gösterdiği kerametler, imtihan sırrını bozacak seviyede değildir. Çünkü,  bunlar süreklilik arz eden şeyler değildir. Yalnız belli birkaç kişinin göreceği şeylerdir. Sonra, başka ihtimalleri ortadan kaldıracak durumları yoktur. Nitekim, Ay’ın ikiye bölünmesini gören müşrikler bunun bir sihir olduğunu söylemişlerdir. Kerametler için de aynı şeyler söz konusudur.

Ayrıca insanın içinde, görülen harikaları başka yöne çekebilecek alternatif dürtüler vardır. Bizzat kerameti gösteren kişi bile bazen bu gördüklerinde şüpheye düşecek telkinlere maruz kalabilir. Bunlar da imtihan sırrının bozulmamasına hizmet eden unsurlardır.

Diğer taraftan, mucize ve kerametlerin -zannedildiği gibi- çok değil, nadir olarak gösterilmesi de bu sırr-ı imtihana uygunluğunu sağlamaya yöneliktir.

Mucize ve kerametlere, alternatif olacak şekilde, sihir gibi değişik gözbağcılığı türünden harikaların ortaya konmasına izin verilmesi de bu sırr-ı imtihana hizmet etmektedir. Onun içindir ki, alimler kerametlere değil, istikamete önem vermişlerdir. “Bir tek istikamet, bin kerametten daha kıymetlidir” demişlerdir.


22-) Bazıları “şeyhi/mürşidi olmayanın şeyhi şeytandır” diyorlar. Bu sözü nasıl anlamak gerekir?

Bazı tarîkat kahramanlarına nispet edilen bu söz, zaman zaman yanlış kullanılmaktadır. Şöyle ki:

Bu söz, bir mürşide bağlanmayı ifade eder. İnsan o sınırlı aklıyla gerçekler aleminin bütünüyle kavrayamaz. Kendisinin bir yaratıcısı olduğunu bilse bile, o yaratıcının kendisinden neler istediğini, emir ve yasaklarının neler olduğunu, önündeki ölüm yolculuğunun ötesinde ne gibi alemler bulunduğunu, hangi hâllerin, fiillerin ve sözlerin onu cennete, hangilerin cehenneme götüreceğini bilemez. Bu noktada Kur’an'ın ve o İlâhî fermanı insanlara tebliğ eden Resulullah’ın irşadına muhtaçtır.

“Âlimler peygamberlerin varisleridir.” (Aclûnî, II/64)

hadisinin hükmünce, âlimler mürşittirler. Onlara uymayıp derslerini dinlemeyen bir kişi, hocadan uzak duran bir öğrenciye benzer. Bu öğrencinin cahil kalması ve kötü yollara düşmesi kaçınılmazdır.

Nefsin terbiye edilmesi ve kalbin tasfiyesi, yani bütün kötülüklerden arındırılması için de büyük mürşitlerin keşfe dayalı olarak ortaya koydukları bir takım esaslar vardır. Bir kişi o büyük zatları dikkate almadan bu yola kendi başına girdiği taktirde, bir takım yanlışlıklar yapabilir ve kendisine bilmeyerek zarar verir. Tıpta bir kişi nasıl diyeti kendi aklınca yapmıyor, onu bir doktorun gözetimi altında ve belli kurallara uyarak icra ediyorsa, bir kişi tarikat yoluna kendi başına girmemeli ve o yolun bir safhası olan riyazeti de kendi kendine uygulamaya kalkışmamalıdır.

Bu gerçeğe ters hareket eden bazı kimselerin "riyazet yoluyla kalben terakki edeyim" derken, bir takım ruhî hastalıklara maruz kaldığı çok görülmüştür. Yukarıdaki sözü, gerek cehaletten, gerekse tarikat yolundaki bu gibi tehlikeli sonuçlardan kurtulmak için “insanın kendi aklına güvenerek yalnız başına hareket etmekten kaçınması, alimlerin ve mürşitlerin tavsiyelerine uyması” gerektiği şeklinde anlamak lazımdır. Yoksa, bu ifadeyi “İlla bir tarikat şeyhine bağlanmak lazım. Yoksa, şeyhin şeytandır.” şeklinde kullanmak, çok yanlış olur.


23-) Günümüzde evliya ya da veli var mıdır?

Her dönemde olduğu gibi günümüzde de evliyalar bulunmaktadır.

Allah Teala bir ayette:

“Allah inananların dostudur,” (Bakara, 2/257)

buyurarak her mü’minin veli olduğunu bildirir. Veli, dost, yani Allah dostu demektir. Her mü’min için velilik kapısı açıktır. Bu sebeple Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle onun emir ve yasaklarını yerine getiren herkese veli diyebiliriz.

Allah, peygamberlerini insanlar içinden o makama layık olanlarını kendi seçer. Bu sebeple hiç kimse çalışarak veya ibadet ederek o makama çıkamaz. Ancak veli olmak her mü’min için mümkündür. Ayrıca bir peygamberin kendini gizlemesi caiz olmadığı hâlde, bir veli kendini gizleyebilir. Hatta Allah’ın en makbul velisi insanlar içinde gizli olarak kalmıştır.

Bununla beraber bir insanın çocukluğundayken ileride Allah’ın sevgili bir kulu olacağı bilinebilir. Ancak bunu bilenler de yine Allah’ın sevgili kullarıdır. Bu sebeple özel işaretlerin neler olduğunu bilmek ve söylemek veli işidir. Bizim vazifemiz, her mü’mine veli olması ihtimaliyle saygı ve sevgi göstermektir. Kalplerin içinde olanları en iyi Allah bilir.

Şunu kesin olarak bilmek lazımdır: Bir mü’min imanına ve ameline güvenip gurura düşmemelidir.

Sonumuzun ne olacağını bilemeyiz. En büyük alim ve evliyalar, imansız ve amelsiz ölmekten korkup Allah’a sığınmışlardır. Bu yüzden önceden iyi ve değerli bildiğimiz birisinin sonu kötü ve bozuk olabilir.

Bizim görevimiz, iyi bildiklerimizi sevip saymak, dualarını almak; kötü bildiklerimizin ise zamanla düzelip Allah’ın sevgili kulları arasına girebileceğini ümit ederek asla dışlamamak, ilgi ve alakayı kesmemektir.


24-) Tasavvufa göre "şeyh" ve "mürid" kavramlarına açıklık getirir misiniz?

Şeyh, yol gösteren arif kişi,(1) mürid ise, şeyhe bağlı kimse anlamındadır.(2) Şeyh (mürşid), insanları halktan Hakka ulaştırmada bir rehber, bir kılavuzdur. Okulda hoca ne ise, dergâhta mürşit de odur. Hoca, daha çok akla hitap eder. Mürşit ise, ruhla meşgul olur. Mürşidin yüzü nuranî, sözü Rabbanîdir.(3)

Mürşide, şu zâviyeden bakmak isabetli olacaktır:

“Üstad ve mürşid, masdar ve menba telakki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma’kes olduklarını bilmek lazımdır. Mesela, hararet ve ziya, sana bir ayine vasıtasıyla gelir. Sende, güneşe karşı minnettar olmaya bedel, ayineyi masdar telakki edip, güneşi unutup, ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, ayine muhafaza edilmeli, çünkü mazhardır."

"İşte, mürşidin ruhu ve kalbi bir ayinedir. Cenab-ı Hakk'tan gelen feyze ma’kes olur. Müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lazımdır.”(4)

“Vesile” kelimesi üzerinde kısaca durmakta yarar görüyoruz. “Allah’a bir vesile arayın.”(Maide, 5/35) ayeti vesileyi emreder. Vesile, Allah’a kurbiyete (yakınlığa) sebep olacak şeylerdir. Mesela, İlâhi emirleri yapmak, günahları terk etmek gibi... (5) Keza, salavat Resulullah’a ulaşmaya bir vesile, Resulullah ise, Rahman’ın rahmetine bir vesiledir.(6)

Doktor, nasıl şifaya vesiledir, fakat şifa Allah’tandır. Onun gibi, mürşid dahi İlâhi feyiz ve hidayete bir vesiledir. Hidayet Allah’tandır.(7) Müridin şeyhine kalbini bağlaması, onda fâni olması, tasavvufî ifadesiyle fena fiş-şeyh; fena fir-resul ve fena-fillaha vasıta olmalıdır.(8) Yani mürid, şeyhinde fani olmak halinden Resulullah’ta fani olmaya yükselmeli, o makamdan da Allah’ta fani olma derecesine çıkmalıdır.

İlim ehli insanlardan istifade, irfan sahibi mürşitlerden ise, istifaza edilir, feyz alınır. Kâmil mürşitlerin huzurunda duyulan huzur, bir feyz tecellisinden ibarettir.

“Onların nefesi, gayb âleminin baharındandır. Onun tesiriyle, gönülde ve canda yeşillik ve tazelik husule gelir.”(9)

Bir üstada merbutiyet, bir şeyhe bağlılık güzel olmakla beraber, bu bağlılık insanı, “şeyhim beni kurtarır” şeklinde bir tembelliğe sevk etmemelidir. Nitekim, peygamber hanımı olmak Hz. Nuh ve Hz. Lut’un hanımlarına yetmemiş (Tahrim, 66/10), peygamber oğlu olmak Nuh’un oğullarından birisi için fayda sağlamamıştır.(Hud, 11/45-46). Cenab-ı Hak, Nuh’un oğlu için “O senin ehlinden değil.” demektedir. Şüphesiz bu, neseb itibariyle değil, inanç yönündendir.

Hz. Peygamberin, kızı Fatıma’ya, 

“Ey Fatıma! Amelinle kendini ateşten kurtar. Yoksa ben de seni kurtaramam!”(10)

şeklindeki hatırlatması, cidden anlamlıdır.

Beyazid-i Bistami, “Kürkünüzden bir parça verseniz de, teberrüken üzerimde taşısam.” diyen müridine şöyle der:

“Evladım, sen adam olmazsan, değil Bayezid’in kürkü, belki derisini yüzüp de içerisine girsen, yine fayda etmez.”

Verilen bu örnekler, şefaati reddetmek anlamında değildir. Peygamberlerin, kâmil mürşitlerin elbette şefaati olacaktır. Fakat buna layık olabilmek için, belli bir amel ve ihlas seviyesini yakalamak lazımdır.(11)

Kaynaklar:

1. İz, Tasavvuf, s 100.
2. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 114.
3. Eraydın,Tasavvuf ve Tarikat, s. 116-1191.
4. Nursî, Lem’alar, s. 129-130.
5. Alûsi, Ruhu’l- Meâni, Vl, 124-125.
6. Nursî, Lem’alar, s. 97.
7. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 114-115.
8. Eraydın,Tasavvuf ve Tarikat,. s. 384.
9. Mevlana, IV, 1008.
10. Müslim, İman, 348.
11. Tahiru’l-Mevlevi, VII, 692.


25-) Kenan Rifai kimdir? Bir belgeselde kadın müritlerinin başları açıktı, eğer muteber bir zât ise bu nasıl olur?

Verilen bilgilere göre, 1867 tarihinde Selanik'te dünyaya gelen Kenan Rifai, Filibe hanedanından Hacı Hasan Bey'in oğlu Abdülhalim Bey'le Hatice Cenan Hanım'ın oğludur.

İstanbul'da Galatasaray Lisesini bitirdikten sonra Babıali Hariciye Kaleminde vazife almıştır.

Onun ilk mürşidi annesidir. Kendisine manevi dünyanın, Allah yolunun kapılarını açan annesi Hatice Cenan hanım, daha sonra O'nu kendi mürşidi Şeyh Ethem Efendi'ye teslim etmiş, bu suretle Kenan Rifai'nin manevi şahsiyeti bu iki mürşid tarafından oluşturulmuştur.

Madde ve mana dünyasını et ve tırnak bilen Kenan Rifai, günün birinde kendini maarif çatısı altında bularak sırası ile Balıkesir İdadisi, Adana, Manastır, Üsküp, Trabzon Maarif Müdürlükleri, daha sonra Numune-i Terakki ve Medine-i Münevvere İdadi-i Hâmidi Müdürlükleri yapmıştır. Tekrar İstanbul'a döndükten sonra Erkek Muallim Mektebi Fransızca hocalığı, Tedkikat-ı İlmiye Encümen Azalığı, Darüşşafaka Müdürlüğü ve Meclis-i Maarif Azalığı vazifelerinde bulunmuş, emekliliğinden sonra da on üç sene Fener Rum Lisesi'nde Türkçe hocalığı yapmıştır.

Medine-i Münevvere'de İdadi-i Hamidi müdürlüğü yaptığı dört sene zarfında Şeyh'ül Meşayih Seyyid Hamza Rifai’den -dört sene hizmetlerinde bulunduktan sonra- icazet almıştır.

İstanbul'a döndükten sonra, annesi Hatice Cenan Hanımefendi'nin inşa ettirdiği Altay Dergah-ı Şerifi'nde irşad vazifesine başlamıştır.

Rivayete göre, Kenan Rifai, Fransızca, Almanca, İngilizce (80 yaşından sonra öğrenerek), Arapça, Farsça, Rumca, Çerkezce'yi ana dili gibi biliyordu.

Şunu belirtelim ki, İslam’ın hükümleri şahısların tutum ve davranışlarına bağlı olarak şekillenmez, Kitap ve Sünnet çerçevesinde şekillenir. Bu çerçeveyi bize anlatan kaynak ise, Asfiya makamında olan mezhep imamları ve onları takip eden Ehl-i sünnet alimlerinin cumhurudur ki buna ümmetin icmaı da denilir. Bu alimlerin bildirdiğine göre, bazı sufi meşreplerin müsamaha gösterdiği erkek-kadın karışımına İslam şeriatı izin vermez.


26-) Bir tasavvuf kavramı olarak "çile" ne demektir?

Tasavvuf yolu, bir çile yoludur. Kaba demir kızgın ateşe sokulmadan şekillendirilemez. Öyle de, çilesiz nefsi arıtmak mümkün değildir. Saadet sarayına meşakkat yolundan varılır.

Tasavvuftaki “çile” ifadesi “kırk gün” anlamında Farsça bir kelime olup, Hz. Musa’nın Tur-i Sina’da Tevrat’ı almak için kırk gün riyazette kalmasından alınmıştır. (Resulullah’ın nübüvvet öncesi Hira’da itikafı da bu tarz bir durumdur.) (Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 139)

Tefekkürde, tezekkürde yoğunlaşmak için böyle bir uzlete ihtiyaç vardır. Aslında her talib-i hakîkatin, her sene hiç olmazsa bir ay münzevî kalması ve bu bir ayı tefekkür, tezekkür, nefis muhasebesi, ilim gibi yüce şeylerle değerlendirmesi, son derece yerinde olacaktır.

Çile dönemi, aynı zamanda bir riyazet dönemidir. Riyazet, şehvetlerle ve nefs-i emmâre ile mücadele planı, az yemek, mideyi doldurmamak ve bu suretle ruhu inceltmek ve rahat çalışabilmek için yapılan beden ve ruh terbiyesidir.(İz, Tasavvuf, s. 10)

Tasavvufta, “kıllet-i taam, kıllet-i menam, kıllet-i kelâm” (az yemen, az uyumak, az konuşmak), riayet edilmesi gereken esaslardandır. Bunlara riayet, ruh sultanının beden ülkesinde hâkimiyetini sağlayacaktır. Yoksa, çok yiyen, çok uyuyan ve lüzumsuz çok konuşan bir kişide, ruh sultanı zindanda kalacaktır.

Maddiyatın kanunları olduğu gibi, maneviyatın da kanunları vardır. Mesela, cılız bir insan halter çalışmakla güçlü bir hale gelir. Onun gibi, riyazete riayet eden bir kişi de, ruhen güçlenir. Hemen her mistik akımda riyazet temel bir esastır. Öyle ki, bu riyazete riayet eden Hint fakirlerinde, şeklen keramete benzeyen harika haller görülebilmektedir.

Çilelere sabredenler, Allah’tan gelen her şeyin güzel olduğunu görürler. Şu dörtlük, onların dünyasını güzel tasvir eder:

"Hoştur bana senden gelen.
Ya gonca gül ya da diken.
Ya hil’atu ya da kefen.
Narın da hoş, nurun da hoş."


27-) Kur'an-ı Kerim'de "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle tatmin olur." buyrulmaktadır. Zikirden kastedilen nedir? Kalbi nasıl tatmin eder?

Günlük hayatımızda, yer yer, “falanın kalbi bozuk” yahut,“filânca kalp ameliyatı geçirmiş” gibi sözler ederiz. Bu konuşmalarımızda, kalbi, iki ayrı mânâsıyla kullanırız. Bunlardan biri maddî, diğeri ise mânevîdir. Bir başka ifadeyle, biri zâhirî, diğeri bâtınî...

Her ikisinin de aynı isimle yâd edilmesine değişik açıklamalar getirilmiş. Bunlardan birisine göre, insan ruhunun bedenle ilk alâkası kalpte başlıyor. Bir diğerine göre, kalbe bu ismin verilmesi mecazdır: “Maddî kalbin bedendeki rolü ne kadar önemli ise, mânevî kalbin de insanın ruhî hayatında öyle büyük bir vazifesi vardır.” Bazı zâtlar da, kalbi, ruh mânâsında kullanmışlardır.

Maddî kalp, bedenin her yanına kan ulaştıran ve dakikada ortalama beş kilo kadar kan pompalayan harika bir cihaz. Bu kalp bütün bir kâinata muhtaçtır. Kâinat fabrikasında kan üretilecek ki kalp de o kanı bedenin her köşesine pompalasın. Kâinattan insanı süzen ve insan fabrikasında gıdaları ete, kemiğe, kana, iliğe çeviren bir kudret, o kalbi çalıştırmakta ve o kanı bedenin her köşesine sevk etmektedir.

Evet, kalbin zâhiri bütün kâinata muhtaç. Ve kalp bu hâliyle Allah'ın Samed ismine âyine. Maddî kalbin kâinata ve içindeki eşyaya olan ihtiyacını, ancak her muhtacın ihtiyacını gören ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah yerine getiriyor, Samed isminin tecellisiyle... Kalp bu yönüyle bir ağaçtan, bir çiçekten pek fazla ileri değil. Onlar da kâinatın her şeyine muhtaç. Onlar da bu ihtiyaçlarının görülmesiyle Samed ismine ayna oluyorlar.

Kalbin bâtınına gelince, samediyete asıl âyine o... 

“Bâtın-ı kalp âyine-i sameddir.”

Bu hakikati:

“... Kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur.”(Ra'd, 13/28)

âyet-i kerimesi ders verir.

Bedendeki her organın kendine göre bir çeşit tatmini söz konusudur. Göz görmekle, kulak işitmekle tatmin oluyor. Dilin tatmini tat ile, mideninki gıda ile. Kalbin ise en büyük ihtiyacı, iman.

Ben kimin mahlûkuyum? Şu âlem kimin mülkü? Bu dünyada kimin misafiriyim? Daha sonra nereye gideceğim? Beni misafir eden zât, benden ne istiyor? 

İşte kalbin bâtını, bu gibi soruların cevaplarıyla tatmin oluyor. Onun talebi marifetullah (Allahı tanıma) olunca, elbette, Samediyete en büyük âyine o olacaktır. Diğer mahlûklar bu kâinatın maddesine muhtaç. O ise, bu âlemin sahibini tanımaya, bilmeye, Ona iman ve itaat etmeye muhtaç.

Bunu anlamayan ve kalplerinin gıdasını ihmal eden insanlarda, bu ihmâlin peşin cezası olarak, hemen huzursuzluk, sıkıntı, tatminsizlik, korku, endişe gibi hastalıklar kalbi sarar.

Midenin açlığını elbisenin güzelliği, yahut gömleğin kalitesi gideremiyor; o ancak rızık istiyor. Kalbin boşluğunu da hiçbir rütbe, hiçbir içtimaî makam, hiçbir beşerî teveccüh ve hiçbir fâni hedef doyuramıyor.

Kalbin Rabbi, onun ancak zikirle tatmin olacağını bildiriyor bize.

- Nedir zikir?

Kelime mânâsıyla hatırlama. Allah'ı hatırlatan her hâdise, her levha, her ilmî eser birer zikir vesilesi. Kalp, bir fabrika, bir saray, bir misafirhane olan şu muhteşem kâinatın ancak Allahın emir ve iradesiyle var olduğunu bilmekle tatmin olur.

Beden ruhun hanesi ise, kâinat da onun şehridir. Kalp hem bu haneyi sever, hem de o şehri. İkisini de Allah'ın mülkü bilir. Onun kutsi sıfatlarının bütün eşyayı ihata ettiğine inanmakla hem bedende rahat yaşar, hem kâinatta. Bedeni de huzurla terk eder, kâinatı da. Çok iyi bilir ki, bunların ikisi de kendi mülkü değildir. Böylece ikisinden de geçer, onların hakiki sahibine iltica eder. Dileyeceğini Ondan diler. Hiçbir hâdiseden sarsılmaz, hiçbir musibetten korkmaz. Çok iyi bilir ki, mutlak kudret ve irade ancak Allah'ındır. Onun izni olmadan ne karınca bir adım atabilir ne hava deprenebilir ne kan deveran edebilir ne güneş ışık saçabilir.

İşte kalp bu iman ve bu marifet ile tatmin olur.

Yediğimiz bir meyvenin ne rengi ne güzelliği ne kokusu ne tadı kalbe ulaşır. Ve kalp bunların hiçbiriyle tatmin olmaz. Ama, insan o renge hayran kaldı mı, o nimete minnettarlık hissetti mi, o tada meftun oldu mu, işte o zaman bu mânâlar kalbe yerleşir. Bu hayret, şükrü getirirse kalp gıdasını almaya başlamış demektir.

Kalp, bu kâinatın özüyle beslenir, mânâsıyla ilgilenir. Onun işi bu âlemle değil, onda tecelli eden ilâhî isimlerledir. Göz elmaya bakarken, kalp onda tecelli eden Allahın isimlerine nazar eder ve ancak böyle bir nazarla tatmin olur.


28-) Hz. Mevlana hakkında bilgi verir misiniz?

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan'ın Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı.

Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'l-Ulemâ ve ailesi burada yedi yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayının Gül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlâna, Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna, 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! / Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir."

Her türlü kemale erişi aşkta gören Mevlana'nın bütün eserleri aşka dairdir. Zira aşk hayatın aslıdır, özüdür. Kainatın yaratılış sebebi aşktır. 'Sen olmasaydın bu gökleri yaratmazdım.' kudsi hadisiyle; varlık alemlerinin yaratılmasındaki yegane maksadın, Cenab-ı Hakk'ın Hazreti Peygambere (asm) duyduğu sevgi olduğu belirtilir. Mademki varlığın mayası aşktır, aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve muhabbeti her şeyin üzerinde değere sahiptir. Mevlana bu düşünceden hareketle, binlerce beyitte ilahi aşkı söylemiştir. Onun aşka dair düşüncelerini dört grupta toplamak mümkündür. Akıl ve aşk mukayesesi, aşkın üstünlüğü ve değeri, fanilere duyulan aşkın geçersizliği, aşktan nasibi olmayanların zavallılığı ...

Mana Padişahı Mevlana'ya göre akıl ve ilim, gayb aleminin gerçeklerini kavramada yetersizdir. Bunlar insanı bir noktaya kadar götürür, ancak hedefe ulaştıramaz. Fakat insan aşktan kanatlara sahipse , ilim ve aşkın hayal edemeyeceği kadar yücelir. Tıpkı Miraç Gecesi olduğu gibi. O kutlu gecede Hazreti Peygamber (asm) ve Cebrail (as) gök katlarında yükselirken, Sidre-i Müntehaya gelince; Cebrail (as) "Bir parmak ucu daha ilerlersem, yanarım." diyerek kalmış, Hazret-i Peygamber (asm) ise Sidre'yi geçerek Cenab- Hakk'a yakınlığın son derecesine ulaşmıştır. Sidre-i Münteha denen yer; gerek melek gerekse peygamber, bütün varlıkların ulaşabildiği son noktadır. Bir başka deyişle emr-i İlahiden başka her şeyin son bulduğu yerdir. Mutasavvıflar buradan hareketle, Cebrail (as)'i beşer idrakin , ilim ve aklın sembolü, Hazret-i Peygamber (asm)'i ise gönül ve aşkın timsali olarak görürler.

Hazret-i Mevlana bu hususa işaret eder:

"Gerçi başlangıçta akıl muallimdi. Sonra akıl üstatken ona talebe olur.
Akıl, Cebrail gibi ; ' Bir adım daha gitsem; bu kol, kanat yanar.
Sen bana bakma, yürü, geç! Benim için daha ileri yer yok."
der. (Mesnevi,I/ 1112-1114)

Bu yüzden Mevlana; aşkı, her sufinin yaşaması gerekli bir hal olarak görür. Ona göre ancak aşkla sevgiliye, Hakk'a bağlanan gönül muteberdir. (Mesnevi,I / 1853). Cebrail (as) gibi, akıl ile insan Allah'a ulaşamaz; yarı yolda kalır. İnsanla Allah arası bir deniz mesafesi ise; akıl bu denizde bir yüzücü, aşk ise bir gemidir. Yüzmek güzeldir, ama uzun bir yolculuk için yeterli değildir. İnsan yüzerken yorulabilir, boğulabilir. Ama gemiye binen hedefine ulaşır. (Mesnevi IV/ 1423-27)

Bu aşkın mahiyeti ise sözle anlatılmaz, satırlara sığmaz. Ancak tadanlar bilir:

"Birisi sordu: 'Aşıklık nedir ?' Dedim ki : " Benim gibi olursan bilirsin!.." (Mecalis-i Sab'a, 82)

Yüce Sultanın "Ben ol da bil!" sözü Cenab-ı Hakk'a ulaşma yolundaki , "bilmek, bulmak, olmak merhalelerinin son derecesinin aşk ile gerçekleştiğini ifade eder. İlim ve akıl ise sadece bilmeyi sağlar. Yine Mesnevide:

"Aşk ; her ne şekilde açıklasam da, anlatsam da onu tarifte insan dilsiz kalır.
Kalem, gerçi her şeyi yazar ama , aşka gelince başı döner."

"Akıl, aşkı anlatmada çamura batmış eşek gibidir. Aşkı ve aşıklığı yine aşk izah eder."

"Güneşe delil, yine güneştir. Sana delil lazımsa, güneşten yüzünü çevirme." (Mesnevi, I/ 117-121)

beyitleriyle aşkın tarife sığmadığı söylenilirken , aklin acizliği bir kere daha dile getirilir.

Aşk yüzünden elbisesi yırtılanın, hırstan ve ayıptan temizlendiğini, aşkın bütün hastalıkların hekimi, kibir ve azametin ilacı olduğunu, topraktan yaratılan bedenin aşkla yüceldiğini (Mesnevi, I/22-25) söyleyen Mevlana; insanların hırs, tamah, kibir, kıskançlık ve kin gibi kötü huylardan ancak İlahi aşk ile arındığını belirtmek ister. Toplumda İlahi sevgi ile manevi alemi tanıyanlar çoğunlukta olursa aksaklıklar düzelir, huzur hakim olur. Diğer yandan insanın dünyadaki geçimi için bir sanat öğrendiği gibi, ahireti kazanmak için de bir sanat öğrenmesi, bu din sanatının, kazancının da aşk olduğu öğütlenir. (Mesnevi, II/2618-27)

Mevlana şöyle diyor;

"Anam aşk, babam aşk,
Peygamberim aşk, Allahım aşk,
Ben bir aşk çocuğuyum,
Bu aleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim."

Buradan anlaşılan şudur ki , yalnızca dinin kurallarına uymakla yetinenler, dinin özünü tanımayıp , kabukta kalanlardır. Asil olan insanin ibadetlerine Allah aşkını katması, tam bir ihlas ve samimiyetle kulluk etmesidir.

Hazret-i Mevlana, Allah aşkının dışındaki sevgilere aşk denemez;

"Aşk, renge ve kokuya bağlı olursa, o aşk değildir, kişiye bir utançtır." (Mesnevi, I/224)

"Faniye olan aşk ebedi değildir. Çünkü insan bu düzenin hükmüne, ebediliğe müsait değildir.
Her an gönüle feyizler veren, goncadan daha taze olan, gözün ve ruhun safası olan İlahi aşk bakidir.
Daima diri ve ebedi olana aşık ol, Sırrını o nura kavuştur.
Onun aşkını iste, çünkü bütün peygamberler, veliler bu aşkı, iksirin ta kendisi bildiler.
'Bu aşka bende kabiliyet yok' deme. Kerem sahibinin ihsan etmediği bir nesne yoktur."
(Mesnevi, I/226-230)

"Külle aşık olanlar, cüz' e itibar etmez. Cüz' e meyleden, küllün isteyicisi değildir." (Mesnevi,I/ 2903)

beytiyle Mevlana, Allah aşıklarının Cenab-ı Hak dışında, başka hiçbir şeye değer vermediğini, sevgisini fani unsurlara yöneltenin ise Allah aşkından yoksun olduğunu belirtir. Ancak bazen istisnai durumlar olabilir. İnsan faniye duyduğu aşkta kararlı, vefalı ve sadık ise, bu mecazi aşk onu gerçek sevgiye, ilahi aşka götürebilir:

"Vehme, hevese aşık olan sadıksa ; bu mecaz onu hakikate götürür." (Mesnevi, I /2861)

Mecnun, Leyla'nın aşkıyla yola çıkmış, neticede Mevla'nın aşkına ulaşmıştır. Ama insanın ne mecazi, ne hakiki aşktan nasibi yoksa Hazret-i Mevlana, bunlara sert bir dille çatar:

"Mademki aşık olmuyorsun, git yün ör, iplik eğir.
Yüz işin var, yüz renge boyanmışsın, yüz rengin var, yüz alacan...
Mademki kafatasında aşk şarabı yok,
Var, geliri bol kişilerin mutfağında kase yala..."
(Rubailer, s.126)

"Her kim aşk ile yanıp tutuşmamışsa; o, uçmayan, kanatsız kuş gibidir." (Mesnevi, I/31)

Yaradılışın özünü ve insanın fani benliğinden yükselişini aşkta bulan Mevlana; aşksız geçen ömrü, ömür saymaz:

"Baht sana yar olur, yaver kesilirse;
Aşk, seninle işe güce girişir.
Aşksız ömrü hesaba sayma;
O sayıdan dışarda kalacaktır çünkü..."
  (Mecali-i Saba, 43)


29-) "Ah minel aşki ve hâlâtihi, / Ahraka kalbî bi-harârâtihî." beyti kime aittir, ne demektir?

“Âh mine'l aşkı ve hâlâtihî,
Ahraka kalbî bi-harârâtihî.”

“Âh(lar olsun)! Hararetiyle kalbimi yakıp kavuran aşkın elinden ve onun (türlü) hâllerinden (çektiklerim)...”

Âh mine'l aşk “Âh aşkın elinden…" anlamına gelir.

Bu söz Arap edebiyatında meşhur bir ibaredir. Edebiyatımızda da Fatih Sultan Mehmet (ö. 1481, Avnî) ’in benzer kullanımına şahit oluyoruz:

"Âh min azmatin bi-gayr-i iyab,
Âh min hasretin ale’l-ahbab."
[Muhammed Nur Doğan, Fatih (Avnî) Divanı ve Şerhi, (Metin, Nesre Çeviri ve Şerh) , Eminönü Belediyesi, 2004, s.250, 251]

Bu beyit de “Ah, dönüşü olmayan gidişten! Ah, dostlara hasret çekmekten!” anlamına gelmektedir.

Âh mine'l aşk “Ne gelmişse aşktan gelmiştir.” gibi bir anlamla sözü kısaca anlatmak için kullanılır.

Buradaki aşkı mecazi alabileceğimiz gibi, ilahi olarak da düşünebiliriz. O zaman “Cenab-ı Hakk’ın sevkiyle olmuştur.” şeklinde bir anlamla “Ne yapalım, takdir-i Huda!” deyip işin içinden çıkılmış olur.

Söz “Ah minel aşk ve minel garaib" veya “Ah minel aşk ve’l-garaip” (Ah, aşkın elinden ve garipliklerden) şeklinde de kullanılır.

Âh mine'l aşk adıyla Prof. Dr. İskender Pala'nın ve Ada Yayınevi yayınlarından Ferit Edgü'nün 1970-1976 yıllarındaki şiirlerinin olduğu birer kitabı vardır.

“Mine’l-aşk” sözü Şeyh Galip (ö. 1799)’in bir terci-i bent’inin vasıta beyti olarak (Âh mine'l aşkı ve hâlâtihî / Ahraka kalbî bi-harârâtihî) şeklinde geçmektedir. Bu terci-i bent altı bentten oluşmaktadır. Her bentte sekizer beyit (16 mısra) bulunmakta, her bendin ilk altı beyti hane beyti, son iki beyti ise vasıta beytidir. Vasıta beyti terci-i bentlerde dekrarlanır. Dolayısıyla Galip Dede’nin terci-i bendinde bu beyit altı kez tekrarlanmıştır.

Bahsi geçen terci-i bent Hazret-i Mevlana’nın bulunduğu yere atfen kaleme alınmıştır. Şeyh Galip Mevlevi’dir ve post-nişin olduktan sonra ölünceye kadar Galata Mevlevihanesi şeyhliği görevini ifa etmiştir.

“Ah” sözü gerek Osmanlı alfabesi ile gerekse Latin alfabesi yazımında “Allah” lafzının ilk ve son harfleridir...

Şeyh Galip’in altı bentlik terci-i bendinin ilk ve son bendiyle ikinci bendi şöyledir:

Terci-i bent

Terci-i Bend-i Beyt-i Şerif-i Meşhur li-Cenab-ı Hazret-i Pir

I
"Ey ruh-ı pâkinde ayân nûr-ı zât
Sînesi âyîne-i vech-i sıfât
Pertev-i hüsnünde nümâyan tamâm
Sırr-ı Hudâ mâ hasal-ı kâinat
Sen urıcak vakt-i semâ' içre çarh
Şem'ine pervâne olur şeş cihât
Şevk ile cân tâzelenir ben desem
Nutk-ı safâ-bahşına rûhü’l-hayât
Pertev-i envârı cemâlin senin
Aşk ile verdi dü cihâna sebat
Doldu tecellî-i Hudâ'dan sivâ
Şems-i muhabbet edicek iltifât
Yandı o âteşle dil ü canımız
Etti cemâlin velî keşf-i simât
Âh mine'l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî."

Bu bendi şu şekilde anlamlandırabiliriz:

"Ey tertemiz yanağında Cenab-ı Hakk’ın nurunun açıkça görüldüğü, göğsünde Cenab-ı Hakk’ın vechine dair sıfatların bulunduğu; senin güzellik ışıltında Huda’nın sırrı, kâinatın özü tastamam görülmektedir."

"Sen semaa başlayıp da döndüğünde, altı cihet senin mumunun pervanesi olur. Ben, mutluluk veren konuşmanla, hayatın ruhuyla, coşku içinde canlar tazelenir desem, yeridir. Senin güzelliğinin nurlu ışıltısı iki cihanı aşk ile sabit kıldı."

"Muhabbet güneşi, Şems’i iltifat edince Allah’tan gayrı olanlar Huda’nın tecellisiyle doldu. O ateşle gönlümüz ve canımız yandı, yüz güzelliğin her tarafı açıklığa kavuşturdu (Bilinmeyenleri bildirdi.)."

"Âh(lar olsun! )! Hararetiyle kalbimi yakıp kavuran aşkın elinden ve onun (türlü) hâllerinden (çektiklerim)..."

II
"Görmeği istersen eğer mahşeri
Çerhte seyreyle o meh-peykeri
Aşk ile galtîde olup mihr-veş
Salmada âlemlere nûr u feri
Etmede nüh kubbeyi envâra gark
Düpdüz edip bâhter ü hâveri
Kûy-sıfat pey-rev olup sen dahi
Düş yola fark eyleme pâ vü seri
Def ü celâille semâ’ et hemân
Alma kola bu felek-i çenberi
Tutma kulak devrine ahkâmına
Serserîdir serserîdir sirserî
Be hele gayb eylemişim kemidimi
Âteş-i sevdâya düşelden berî
Âh mine'l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî."

VI
"Çeşmi elâ gamzesi mestânedir
Yâ da biliş âşıka bîgânedir
Bâz-ı nigeh sayddan etmez ferâğ
Cân evi hâlâ ki ona lânedir.
Her ne kadar nâza çekerse sezâ
Bahtı yüce meşrebi şâhânedir
Söz tükenir kim diye Monla Celâl
Şems dahı şem’ine pervânedir
Hakk bu ki memnûnuyum ihsânının
Âlemin ikrârı o sultânadır
Sâye-i lütfunda neler gördüğüm
Ben bilirim ellere efsânedir
Gâlip eğer eylese dâvâ-yı aşk
Kim inanır kavline dîvânedir
Âh mine'l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî."


30-) Şeyh nedir, peygamber varisi midir? Rabıta, mürşid, evliya hakkında bilgi verir misiniz? Rabıta yapmak neden önemli?..

Her mümin Peygamberimizin (asm) varisidir. Peygamber varisliğini bazı isim ve sıfatlar altında sınırlamak yanlıştır. Bu tür konularda ölçümüz, kişinin İslami yaşantısı olmalıdır. Bir kimsenin yaşantısı, söylemleri İslamiyete muhalif ise, o kimseye itimat etmemek gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tasavvufa göre “şeyh” ve “mürid” kavramlarına açıklık getirir misiniz?

İslamiyette rabıta var mıdır? Şeyhe rabıta yapmak caiz mi?


31-) "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır." sözü doğru mudur?

“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” diye bir hadis mevcut değildir. Bu ifade ileriden beri duyulan ve söylenegelen bir sözdür; bir esasa, bir hakikate dayanıyor değildir. Şayet ifadede yer alan “şeyh”, mürşit, rehber ve kılavuz olarak düşünülürse, mesele daha iyi anlaşılabilir. Bir Müslümanın gerçek mürşid ve rehberi Kur’ân-ı Kerim ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Bir Müslüman bu iki mukaddesi kendisine rehber alıp kılavuz edinirse sırat-ı müstakimi bulmuş, kendisine doğru bir yol çizmiş olur.

Zaten bunları rehber almayan insanın olsa olsa rehberi ve yol göstericisi şeytandır. Çünkü, kâinatta iyi ve kötülerin temsilcisi vardır. Üçüncü bir yol yoktur. Bir insanın rehberi, ya iyi ve iyilerin temsilcisi olan Peygamber Efendimizdir, ya da kötü ve kötülüklerin temsilcisi olan şeytan ve onun fahrî yardımcılarıdır.

Bununla birlikte başta sahabiler olmak üzere müçtehidler, veliler İslâm ulemâsı da insanlara hak ve hakikatı gösteren, doğru yolu işaret eden rehber ve kılavuzlardır. Bunlar zaten ilim ve irfanlarını Kur’ân’dan, Peygamberden (a.s.m.) almaktadırlar. Ve birçokları yüzlerce, binlerce insanın hidâyete ermesine vesile olmuş, hizmet etmiş, dünya ve âhiret saadetine ermesine yardımda bulunmuşlardır.

Meselâ İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfii, İmam-ı Gazâlî, Abdülkadir Gaylânî, İmam-ı Rabbanî, Şah-ı Nakşıbend, Mevlâna ve asrımızda da Bediüzzaman Said Nursî bu mürşid ve rehber şahsiyetlerden bir kısmıdır. Bu mübarek zatların hayatları, hizmetleri incelenirse, büyüklükleri ve İslâm tarihindeki yeri kolayca görülecektir.

Evet, bir Müslüman bu zatların sözlerini, kitaplarını, hal ve hareketlerini, devam etmiş oldukları zikir ve evradı okuyabilir, taklid edebilir ve böylece İslâmî yaşayışını zenginleştirip nurlandırabilir. Böylece bu zatlar insana mürşid olur, rehber olur.

Bu zatları kötü gören, bir peygamber mirasçısı oldukları için imkân nisbetinde taklid etmeyen, tanımayanların da olsa olsa yol göstericisi şeytan ve kötü kimseler olur. Çünkü, bir Müslüman onları Kur’ân’a ve Peygambere uydukları için sevmekte, kitaplarını okumakta, istifâdeye çalışmaktadır.

Yukarıda sözü edilen cümle bu mânâ çerçevesinde anlaşılırsa yanlış olmaz. Yoksa "insan illa bir tarikata girmelidir, bir şeyhe intisap etmelidir; eğer bir tarikat şeyhine bağlı değilse, onun şeyhi şeytandır" şeklinde anlamak, insanı izahında güçlük çekeceği bir duruma sokar.

(Mehmed Paksu, Aileye Özel Fetvalar)


32-) Emir Sultan Hazretleri hakkında bilgi verir misiniz?

EMİR SULTAN                 

Bursalı meşhur sûfî, Yıldırım Bayezid'in damadı. Buhara'da doğdu. Asıl adı Şemseddin Muhammed'dir. Emîr Sultan'ın 770 (1368-69) yılı civarında doğduğu tahmin edilmektedir. Çocukluk yılları hakkında bilgi bulunmamakla birlikte iyi bir tah­sil gördüğü söylenebilir. Bizzat kendi ifadesine dayanılarak yazıldığı söylenen menâkıbnâmelerin birçoğuna ve onlara da­yanan tarih ve biyografi kitaplarına gö­re, soyu yedinci kuşakta On İkinci İmam Muhammed el-Mehdî el-Muntazar'a ula­şır.

On yedi on sekiz yaşlarında iken ba­bası vefat eden Şemseddin Muhammed, muhtemelen bir süre çömlekçilik yaptıktan sonra Seyyid Usûl, Seyyid Nasır, Sey­yid Ni'metullah, Ali Dede, Baba Zâkir gi­bi mutasavvıflarla hacca gitmek üzere Buhara'dan ayrıldı. Birkaç yıl Medine'­de kaldıktan sonra Bağdat'a uğrayarak tezkire müellifi Âşık Çelebi'nin ceddi Sey­yid Muhammed en-Nattâ'nın misafiri ol­du. Ardından onunla birlikte Anadolu'­ya geçti. Karaman, Niğde, Hamîd-ili, Kü­tahya ve İnegöl yoluyla Bursa'ya gitti. Kafileye yol boyunca kandil şeklindeki bir nurun rehberlik ettiği, bu nurun söndüğü yere defnedileceğinin kendisine bildirildiği rivayet edilir.

Bursa'ya Yıldı­rım Bayezid zamanında geldiği biliniyor­sa da tarihi kesin olarak belli değildir. Menâkıbnâme müellifi Hüsâmeddin ile tarihçi Âlî, Niğbolu Muharebesi sırasın­da (798/1396) Bursa'da bulunduğu ke­sin olan Şemseddin Muhammed'in ev­lenmesinden bahsederken Yıldırım Ba­yezid'in bu sırada Eflak seferinde oldu­ğunu söylerler ki bu takdirde 1394'ten önce Bursa'ya gelmiş olmalıdır. Bursa'­da ilk olarak Pınarbaşı'na veya Gökdere civarındaki bir mağaraya ya da bir savma(ibadet yeri, hücre)aya  yerleştiğine dair farklı rivayetler vardır. İlk ikamet yerinin türbesinin bulunduğu mahal olduğu da söylenir.

Bursa'da şöhreti kısa zamanda yayılan Şemseddin Muhammed giderek şehrin en çok saygı gören şahsiyetlerinden biri ha­line gelir; Emîr Sultan veya Emîr Seyyid adlarıyla anılmaya, ulemâ ve meşâyih arasında da itibar görmeye başlar. Za­hir ilimleri sahasında kendisini imtiha­na çekmek isteyen Molla Fenârî, Molla Yegân, Alî-i Rûmî gibi âlimlerin onun ma­nevî gücü karşısında bir süre ağız aça­madıkları ve onlarla giriştiği tartışma­dan başarıyla çıktığı şeklindeki rivayet­lerden, onun bu âlimlerle yakın müna­sebeti olduğu anlaşılmaktadır. Emîr Sul­tan bu yıllarda Molla Fenâri'den Sadreddin Konevî'nin Miftâhu'l-ğayb'ını oku­yup istinsah etmiş ve bu nüshaya Molla Fenârî bir icazetname yazmıştır.(Taşköprîzâde, s. 55)

Emîr Sultan'ın Yıldırım Bayezid'in kızı Hundi Hatun ile evlenmesi kaynaklarda farklı şekillerde anlatılmaktadır. Menâkıp kitaplarına göre Hundi Hatun rüya­sında gördüğü manevî işaretler üzeri­ne, Rumeli taraflarında seferde bulunan babasının rızâsını almadan Emîr Sultan ile evlenmiş, dönüşte durumu öğrenen padişah gazaba gelerek kızıyla damadı­nı öldürmek üzere Süleyman Paşa mai­yetinde kırk kişilik bir kuvvet göndermiş, ancak Emîr Sultan'ın kerametiyle bun­lar birer "kadîd" kesilmiştir (kurumuş et gibi hareketsiz kalmışlar). Bursa'nın Yıldırım semtindeki Kaditler Mezarlığı'nın adının bu olaydan kaynaklandığı ri­vayet edilmektedir.

Bunun üzerine Mol­la Fenârî Yıldırım'a, öldürülmesini em­rettiği zatın peygamber soyundan bir ki­şi olduğunu, Anadolu'ya şimdiye kadar böyle değerli bir zatın ayak basmadığı­nı, onun kayınpederi olmasının kendisi için büyük bir şeref vesilesi olduğunu, kendisini öldürmek için gönderdiği adam­ların bir anda kadîde dönüştüğünü be­lirten, kendisine bir daha tecavüz edilir­se bütün şehrin helâk olacağını bildiren bir mektup göndermiştir. (Metni için bk. Baldtrzâde, Ravza-i Evliya, vr. 9b- 10d; Mehmed Şemseddin, s. 6). Molla Fenâriyi Emîr Sultan'ın kerametine şahit göstermek isteyen bu mektubun tarihî bir vesika olma ihtimali zayıf bulunmakla birlikte, onunla münasebetlerinin iyi olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Öte yandan Mecdî ve Belîğ, padişahın çok sevip saydığı Emîr Sultan'la kızını kendi rızasıyla evlendirdiğini söylerler de vardır ki doğ­rusu da bu olmalıdır.

Molla Fenârî gibi bazı büyüklerin de yardımıyla Emîr Sultan, Yıldırım Bayezid'in Timur tarafından gönderilen elçi­leri öldürtmesine engel oldu. Ankara Savaşı'nın ardından Bursa'nın Timur ordu­su tarafından işgali sırasında Molla Fe­nârî ve İbnü'l-Cezerî ile birlikte Emîr Sul­tan da Kütahya'da bulunan Timur'un hu­zuruna götürüldü. Bir süre sonra ser­best bırakılarak yine Molla Fenârî ile bir­likte Bursa'ya döndü. II. Murad'ın, am­cası Mustafa Çelebi'ye karşı sürdürdü­ğü mücadelede hükümdarın yanında yer aldı. Mustafa Çelebi büyük bir kuvvetle Bursa'ya yaklaşırken padişahın Emîr Sultan'a başvurup amcasına karşı yürüttü­ğü mücadelede onun sözlerinden cesa­ret aldığı, olaydan sonra kendisine da­ha çok bağlandığı, huzurunda diz çöküp oturduğu rivayet edilir.

II. Murad tarafından 1422de yapılan İstanbul kuşatmasına Emîr Sultan da katıldı. Bu kuşatmanın tarihini yazan Bi­zans tarihçisi loannec Kananoc, Emîr Sul­tan'ın 500 kadar dervişiyle birlikte bü­yük bir debdebeyle padişahın ordugâhı­na geldiğini, hücum vakti olarak tayin ettiği 24 Ağustos Pazartesi günü öğle­den bir saat sonra dervişlerinin başın­da at üstünde kılıç ve kalkanıyla surla­ra yaklaşıp kılıcını çekerek üç kere sal­ladıktan sonra hücuma geçtiğini, bu işa­ret üzerine Türk ordusunun taarruza kalktığını anlatır.

Emîr Sultan'ın vefat tarihi kesin ola­rak bilinmemektedir. Bu konuda 831, 832. 833 ve 837 yılları verilmekteyse de en kuvvetli ihtimal 833 (1429) tarihidir. Bursalı Ahmed Paşa'ya ait olduğu söy­lenen

"İntikâl-i Emîr Sultân'a / Oldu tâ­rih İntikâl-i Emîr"

beytindeki "intikâl-i Emîr" terkibi 833 (1429) yılını vermekte­dir. Ancak bu beyit Ahmed Paşa'ya ait ise Emîr Sultan'ın vefatından oldukça sonra yazılmış olacağından 833 yılının kesin olarak Emîr Sultan'ın vefat tarihini gösterdiği söylenemez. Emîr Sultan'ın vefat tarihi hakkında bilgi vermeyen es­ki kaynaklar, onun Bursa'da çıkan bir veba salgınında öldüğünü kaydetmekle yetinirler. Cenaze namazı o sırada Bur­sa'da bulunan Hacı Bayrâm-ı Velî tara­fından kıldırılan Emîr Sultan bugün tür­besinin bulunduğu yere defnedildi.

Bütün kaynaklar Yıldırım Bayezid, Çe­lebi Mehmed ve II. Murad'ın Emîr Sultan'a saygı gösterdiklerini, sefere gider­ken onun eliyle kılıç kuşanıp duasını al­dıklarını belirtir. Padişahlara kılıç kuşat­ma geleneği, Emîr Sultan'ın Hammer'e göre Yıldırım Bayezid'e, Atâ Bey'e göre ise II. Murad'a kılıç kuşatmasıyla başla­mıştır. Osmanlı padişahları Emîr Sul­tan'ın vefatından sonra da ona hürmet göstermeyi sürdürmüşler, Bursa'ya gel­diklerinde türbesini mutlaka ziyaret etmişlerdir. II. Bayezid ile Yavuz Sultan Selim'in Emîr Sultan'ın sandukasının örtüsü altına girip uzun süre dua ettikleri bilin­mektedir. Menâkıbnâme müellifi Ni'me-tullah'ın "eimme-i ma'sümîn"den "is­met-i kesbiyye" sahibi olarak tanıttığı ve muhtemelen İmâmiyye mezhebine mensup olan Emîr Sultan'ın Sünnî Os­manlı muhitinde bu kadar büyük itibar kazanması üzerinde durulması gereken bir husustur.

Emîr Sultan'ın mensup olduğu tarikat konusunda kaynaklarda verilen bilgiler oldukça çelişkilidir. Bazı kaynaklarda Halvetiyye'nin (Mehmed Şemseddin, s. 4), bazılarında da Nakşibendiyye'nin Nurbahşiyye (Mecdî, s. 77) koluna mensup olarak gösterilirse de, Nakşibendiyye'nin Nurbahşiyye adlı bir kolu bulunmadığın­dan son bilgi yanlıştır. Halvetiyye'nin ise silsilesi Kübreviyye'ye ulaşan Nurbahşiy­ye adlı bir şubesi vardır. Ancak bu şube­nin kendisine nisbet edildiği Seyyid Mu­hammed Nurbahş'ın Emîr Sultan'ın ve­fatından yaklaşık otuz beş yıl sonra (869/ 1465) öldüğü bilindiğine göre (Harîrîzâde, III, vr. 205b) ona mensup olması da çok uzak bir ihtimaldir. Atâî'nin Zeyl-i Şekâik'te kaydettiği silsileyi dikkate ala­rak Emîr Sultan'ın babası Seyyid Ali'den, onun da Hâce İshak-ı Huttalâniden (ö. 826/1423) tarikat aldığını ve tarikatın Ali el-Hemedânî (ö. 786/1384), Muham­med Mazdekânî, Alâüddevle-i Simnânî (ö. 736/1336), Nûreddin İsferâyînî, Ah­med Zâkir-i Curfânî, Ali Lala şeklinde yü­rüyerek Necmeddîn-i Kübrâ'ya (ö. 618/ 1221) ulaştığını ve dolayısıyla Emîr Sul­tan'ın Kübreviyye tarikatına mensup ol­duğunu söylemek mümkündür. Öte yandan halifelerinden Hasan Efendi Mûzî-lü'ş-şükûk, Lutfullah Efendi de Cenâhu's-sâlikîn adlı eserlerinde, bizzat ken­disinden işitmiş olduklarını söyleyerek şeyhin tarikat silsilesini babadan oğula intikal ettirip On İki İmam kanalıyla Hz. Ali (ra)'e ulaştırırlar.

Kaynaklarda uzun boylu, güzel yüzlü, seyrek sakallı olarak tanıtlan Emîr Sultan'ın on iki terkü taç üstüne yeşil ima­me sardığı, ömrünü derin bir zühd ve takva içinde ibadet ve irşadla geçirdiği rivayet edilir. Şöhreti Bursa'dan sonra Osmanlı hâkimiyeti altındaki topraklar­da giderek yayılmış ve hakkında birçok menkıbe teşekkül etmiştir. Bunların en meşhuru, Bursa'da Yıldırım Bayezid ta­rafından Emîr Sultan'ın tavsiyesiyle yap­tırılan Ulucami ile ilgili olanıdır.

Vefatından sonra Emîr Sultan'ın ye­rine halifelerinden Hasan Hoca şeyh ol­muş ve XIII. Halife İbrahim Efendi'ye kadar (ö. 1178/1764-65) dergâhta Emîr Sultan'ın silsilesi devam etmiştir. İbrahim Efendi'den sonra Emîr Sultan Dergâhı'nın şeyhliği Celvetî meşâyihinden Selâmı Ali Efendi'ye intikal etmiş­tir. Dergâh 1225 (1810) yılına kadar Cel­vetî olarak faaliyet göstermiş, bu tarih­te Hacı Ahmed Efendi'nin şeyh olmasıy­la Nakşibendî dergâhına dönüşmüştür. Emîr Sultan'ın takip ettiği irşad usulü bilinmemektedir. Kaynaklarda dergâhta "Usûl-i Emîr" üzere âyin yapıldığı söylenmekteyse de bu âyinin uygulama tar­zı hakkında bilgi verilmemiştir.

Emîr Sultan'ın halifeleri daha şeyhin sağlığında Bursa, Balıkesir, Edremit ve Mihaüç'e, Karaman sınırlarına, Aydın ve Saruhan sancaklarına kadar yayılmışlar­dı. Kendisine mensup şeyh ve dervişler Rumeli yakasına geçip mürşidlerinin âdet ve menkıbelerini Gelibolu'dan başlayarak sınır boylarına kadar götürmüşlerdir. Os­manlı ordusunun bazı seferlerine bizzat katıldığı gibi mürldlerini de gazaya teş­vik eden Emîr Sultan'ın öldükten sonra da asırlarca Osmanlı ordusundan him­metini esirgemediğine inanılmıştır. Hak­kında yazılan menâkıbnâmelerin çoğun­da, sağlığında gösterdiği kerametler yanında vefatından sonra da özellikle dar­da kalmış askerlere himmeti hakkında anlatılanlar geniş yer tutmaktadır. Bü­tün bunlar Emîr Sultan'ın Türk halkı üze­rindeki tesirini göstermesi bakımından önemlidir.

Türk edebiyatında Emîr Sultan hak­kında yazılmış birçok manzume bulun­maktadır. Bunlardan, şiirleri Yûnus Emre'nin şiirleriyle karıştırılan Yûnus adlı bir şairin manzumeleri Emîr Sultan hak­kındaki menâkıbnâmelerde yer almak­tadır. Emîr Sultan'a dair yazılan şiirlerin en meşhuru Bursalı Ahmed Paşa'nın,

"Ey âlem-i velayete sultân olan Emîr / Vey mülk-i Rûm'a rahmet-i rahman olan Emîr"

mükerrer beytini ihtiva eden ter­ciibendidir.

Emîr Sultan'ın sağlığında Bursa'dan uzak yerlerde oturan dervişler yılda bir defa kafile halinde yola çıkarak mürşidlerini görüp duasını almaya gelirlerdi. Bu ziyaretler ölümünden sonra bir ge­lenek halini alarak asırlarca devam et­miştir. Bursalılar'ca bir bereket vesilesi sayılan bu gelenek XX. yüzyılın başların­da terkedilmişse de Ramazan ve Kurban bayramlarının ikinci günlerinde Eşrefî şeyh ve dervişlerinin zikrederek Emîr Sultan türbesine yaptıkları ziyaret ve Eşrefıyye usulüne göre icra ettikleri âyin şeklindeki geleneği bir süre daha devam etmiştir. Emîr Sultan'la birlikte Anado­lu'ya gelen sûfîlerin bir kısmı Bursa'nın çeşitli yerlerinde zaviyeler açmışlardır. Bunlardan Seyyid Nasır Bursa Pınarbaşı'nda, Ali Dede İncirli Hamamı civarın­da, Seyyid Usûl Kuruçeşme mahallesin­de, Seyyid Nattâ da Ebû İshak Kâzerünî zaviyesinde tarikat faaliyeti göstermiş­lerdir.

Yakın zamanlarda yayımlanan bir ma­kalede, Emîr Sultan'ın Alaşehir'de fa­aliyet gösteren halifesi Şeyh Sinan ile meşhur Osmanlı şairi Şeyhinin aynı kişi olduğu öne sürülmüştür.(Bilgin, s. 123-139). Ancak sağlam delillere dayanma­yan bu iddianın doğru olma ihtimali ol­dukça zayıftır.

Emîr Sultan hakkında çeşitli menâkıbnâmeler kaleme alınmıştır. Bunların iki­si, kendisinden sonra dergâhına şeyh olan Hasan Efendi'nin Müzîlü'ş-şükûk'ü ile(Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Ktp., Ulucami, nr. 168) üçüncü şeyh Lut­fullah Efendi'nin Cenâhu's-sâlikîn ad­lı eserleridir. Diğer menâkıbnâmelerin önemlileri şunlardır: İbrahim b. Zeynüddin. Vesîletü'l-metâlib fî cevahiri'l-menâkıb (Emîr Sultan'ın on yedi menkıbesini ihtiva eden Arapça eserin [Keşfü'z-zunûn, II, 1841] Türkçe tercümesi Millet Kütüphanesi'ndedir [Ali Emîrî, nr. 1060]); Yahya b. Bahşî, Menâkıb-ı Cevahir (Ha­cı Selim Ağa Ktp., Kemankeş, nr. 410/1): Ni'metullah. Menâkib-ı Emîr Sultan (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud, nr. 4564); Müdâmî, Dîvân-ı Müdâmî der Vasf-ı Emîr Sultan(İÜ Ktp., TY, nr. 5520); Hüsâmeddin, Târih-i Emîr Sultan (Millet Ktp., Pertev Paşa, nr. 457); Senâî, Menakıb-ı Emîr Sultan (İstanbul 1290). Emîr Sultan hakkında bazı müstakil kitaplar da yayımlanmıştır. (Gazalî Saltık. Bursa'­da Emîr Sultan ve Kerametleri, Bursa 1959; Şinasi Çoruh, Emîr Sultan, İstanbul, ts. ; Hüseyin Algül, Bursa'da Medfun Osmanlı Sultanları ve Emîr Sultan, İstanbul 1981)

(Diyanet İslam Ansiklopedisi, Emir Sultan Md.)


33-) Letaif-i Aşere nedir; nelerden oluşur (kalp, ruh, sır, hafa, hafıza, beş duyu,..)? Neden farklı kaynaklarda farklı farklı isimlendiriliyor? Bunların tanımları nelerdir?
Ayet ve hadislerde doğrudan kalbin mertebelerini ifade eden bir bilgi bulunmamakla birlikte ayet ve hadislerde geçen kalbin niteliğine dair ifadeler tasavvuf ehli tarafından yorumlanmıştır. Kalbin çeşitli mertebelerinden, bu mertebelerden her birinin nitelik ve hükümlerinden bahseden mutasavvıflar böyle bir ayırım yaparken âyet ve hadislerden esinlenmişlerdir. Müminlerin kalblerinin ihlâs, amel, ibadet ve yeteneklerine göre farklı mertebelerde olduğunu söyleyen mutasavvıflar bunlara atvâr-ı dil veya atvâr-ı seb‘a adını vermişlerdir. Nakşibendiyye’de ise letâif-i hamse denilen bu tavırlar kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ olarak sıralanmaktadır.

İnsanda bulunan çeşitli latifelerden on tanesi değişik tasniflerle zikredilmektedir. Bir kısım âlimler beş duyu ile birlikte ayrıca; kalb, ruh, sır, hafi ve ahfa diye beş latifeyi de ilave etmek suretiyle ona tamamlamışlardır.

Aynı şekilde Bediüzzaman Said Nursi de bu on latifeyi şu şekilde saymaktadır: Vicdan, asab, his, akıl, heva, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye, kalb, ruh ve sır.

“Aziz, sıddık, meraklı kardeşim Refet Bey"

"Mektubunda letâif-i aşereyi sual ediyorsun. Şimdi tarikati ders vermek zamanında olmadığımdan, tarik-i Nakşî muhakkiklerinin letâif-i aşereye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise, istihrac-ı esrar olduğundan, mevcut mesaili nakil değildir. Gücenme, tafsilât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki:"

"Letâif-i aşere, İmam-ı Rabbânî kalb, ruh, sır, hafî, ahfâ, insanda anâsır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münasip bir lâtife-i insaniye tâbir ederek, seyr-i sülûkta her mertebede bir lâtifenin terakkiyatı ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiştir."

"Ben kendimce görüyorum ki, insanın mahiyet-i câmiasında ve istidad-ı hayatiyesinde çok letâif var; onlardan on tanesi iştihar etmiş. Hattâ hükemâ ve ulemâ-yı zahirî dahi, o letâif-i aşerenin pencereleri veyahut nümuneleri olan havass-ı hamse-i zahirî, havass-ı hamse-i bâtına diye, o letâif-i aşereyi başka bir surette hikmetlerine esas tutmuşlar."

"Hattâ avâm ve havas beyninde teâruf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarikin letâif-i aşeresiyle münasebettardır. Meselâ vicdan, âsab, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letâifi, kalb, ruh ve sırra ilâve edilse letâif-i aşereyi başka bir surette gösterir. Daha bu letâiften başka sâika, şâika ve hiss-i kablelvuku gibi çok letâif var. Bu meseleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur. Vaktim de kısa olduğundan, kısa kesmeye mecbur oldum.”
(Barla Lahikası, 270. Mektup, s.347)

Bediüzzaman, İmamı Rabbani'ye dayanarak şu on latifeyi nazara verir:

1. Kalp
2. Ruh
3. Sır
4. Hafi
5. Ahfa
6. Heva
7. Anasır-ı Erbaa [1. Nur (Akıl ), 2. Hava (İrade), 3. Su (Rahmet), 4. Toprak (Hıfz ve Himaye)]

Bu dört unsurdan da bunlara münasip ve mümasil, insandaki mahiyet ve özelliklere işaret edilmiştir.


34-) Seyr-u sülûk ne demektir?

Seyru sülûk, tasavvufta bir terbiye disiplinini ifade eder. Okumadan âlim, gezmeden seyyah olunamadığı gibi, mücadele ve murakabe olmadan tasavvufta yol alınamaz.(Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 30) Talebelik, ilimde bir seyru sülûktur. Sekiz yıl ilk öğretim, üç yıl lise ve dört yıl üniversite tahsilinden sonra öğrenci, belli bir alanda yetişmiş olur. Bu on beş yıllık tahsil, ona hayli seviye kazandırır.

Onun gibi, tasavvuf yolunda ilmî, fikrî, riyazî bir seyru sülûktan geçen mürid, zamanla bir mürşit hâline gelebilir. Bu seyru süluk, kişiden kişiye farklılık arzeder. Bazıları kırk günde hakîkate ulaşır. Bir kısmı ise, kırk yılda... Elindeki demire şekil vermek isteyen birisi, hafif bir ateşte onu yumuşatmaya kalksa, belki de yıllarca bekleyecektir. Fakat bir başkası, o demiri altı bin derecelik fırına attığında, hemen ona şekil verebilecektir.

Akıl ve kalbin seyru sülûkleri çok mühimdir. Bu ikisi birbirine yardımcı olsalar, hakîkate çabuk ulaşırlar. Fakat, sadece birisinde ileri gidilse, hakikatin semasına kolayca kanat açamazlar.

Seyru sülûkun en ileri mertebelerine Peygamberimiz mazhar olmuştur. Onun mi’racının hakîkati, kemâlat mertebelerinde seyru sülûktan ibarettir.(Nursî, Sözler, s. 528) Bütün evliyaullahın seyru sülûkleri, Resulullah’ın mi’racının gölgesinde ilerlemek ve Onun mazhar olduğu İlâhî isimlere, bir derece mazhar olmaya çalışmaktır.


35-) Mevlana Celaleddin'in, sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası, huzur ise ibadetin karşılığıdır, sözünü yorumlayabilir misiniz?

“Kim bir kötülük işlerse, onun karşılığını görür.”(Nisa, 4/123),

“Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlar (ihmal ve kusurlarınız) sebebiyledir, hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder.”
(Şura, 42/30)

Meallerini verdiğimiz ayetlerde ifade edildiği gibi, yapılan her kötülüğün -hatta her işin- bir karşılığı vardır. Bu ümmetin yaptığı kötülüklerin karşılığı -genellikle- bu dünyada -çeşitli sıkıntılar, ağır imtihanlar, musibetler şeklinde- verilir. Genel kural budur, ancak bazıları da ahirette cezalarını çekecekler.

“Ümmetim, merhamete uğramış bir ümmettir. Ahirette azap görmeyecektir. Onun azabı/cezası, dünyada başına gelen fitneler/ağır imtihanlar, depremler, masum yere öldürülmeler gibi felaketler şeklinde verilir.”
(Ebu Davud, Fiten, 7) mealindeki hadis-i şerife göre “sıkıntı ve huzursuzluk mutlaka bir günahın cezası”dır.

Alimlerin bildirdiğine göre, hadiste yer alan “Onlar için ahirette azap yoktur” sözünde gizli bir benzetme ve bir kıyaslama vardır. Yani: “Onlar için ahirette -diğer ümmetlerin azabı gibi ağır- bir azap yoktur.” demektir. Yoksa bu ümmetten de cehenneme gidip azap çekecek kimselerin olduğu bilinmektedir.

Hadiste asıl verilmek istenen mesaj, bu ümmetin diğer ümmetlerden daha fazla Allah’ın lütuflarına mahzar olduğu, dünyada başlarına gelen her musibetin, hatta ayaklarına bir diken bile batsa onun da günahlarına kefaret olacağı hususudur. Buna göre, eğer bir kimse bu dünyada -günahlarına karşılık- sıkıntılar çeker, musibetlere uğrarsa, artık  ahirette ceza çekmez.

Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu: 

“Bir Müslümana herhangi bir musibet, bir sıkıntı, bir keder, bir üzüntü, bir eziyet, bir gam dokunursa, hatta kendisine bir diken bile batarsa, mutlaka Allah bunları onun günahlarına kefaret yapar.” (Buharî, Marda,1; Müslim, Bir, 52)

Özetlersek; Allah’a itaat etmekte kalbin ve ruhun huzuru vardır. Bu huzur, itaatin mükâfatı olan cennetten haber vermektedir. Allah’a isyan edip günah işlemek ise kalbin ve ruhun sıkıntı çekmesine sebeptir. Bu sıkıntı ise, Allah’a karşı gelmenin cezası olan cehennemden haber vermektedir.

“İman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyet yalnız İslâmiyette ve imandadır.” (Nursi, Sözler, İkinci Söz)


36-) Mevlana'nın mezhebi nedir; hangi mezhebe göre amel etmiştir?

Dini yaşantı olarak bakıldığında Hz. Mevlana bir Hanefi'dir. İtikatta ise Maturidiliği kendine ilham kaynağı olarak alıyordu. Yani Mevlana'nın mezhebi amelde Hanefi, itikadda ise Maturidi idi.

İslam’da hak olan mezhepler arasında bir ayrım yapılmaz. İslam’ın hiçbir döneminde aşırı derecede mezhepler arası sürtüşmeler, hatta savaşlar yaşanmamıştır.

Bir kimse İslam’da hangi hak mezhebe göre amel ederse etsin, o mezhebin kurallarına uyduğu zaman Müslümanlığı sahih bir Müslümanlıktır. Hiçbir şekilde aralarında seviye farkı olmamıştır, olamaz da.

Hakka giden yolların farklılığına takılıp kalmak, aynı gayedeki insanların birbirinden ayrılmalarına, birbirini ötekileştirmeleri, dışlamaları ve hatta düşman görmelerine kadar gidebilmektedir. Oysa farklılıkların öne çıkarılması ikiliği, ikilik de zayıf düşmeyi ve hatta yok olup gitmeyi doğurabilmektedir. Mevlana’nın ifadesiyle,

“Sırçaya bakarsan yiter gidersin; çünkü sırça yüzündendir ikilikle sayıya sığış.” (Mesnevî, 3/158, 1252-59)

Peki sırçaya, kandile, fitile, yani yolun biçimindeki farklılıklara takılmak; ikilik, ayrılık, düşmanlık, kavga ve savaş doğuruyorsa, ne yapmak gerekir? Cevap bellidir! Sırçaya değil ışığa bakmak, kaplar ve yollardaki farklılıklara değil, kaynaklar ve hedeflerdeki benzerliğe bakmak gerekir. Böyle baktığımızda önceden ötekileştirdiğimiz insanları ayrı değil bir görür, düşman değil dost görürüz. Mevlâna’nın deyimiyle, yollara değil de 

“... gayeye, maksada bakacak olursan hepsi birleşmiş, hepsinin kalbi Kâbe hakkında anlaşmış ve orada bir olmuştur.” (Mevlânâ, Fîhi Mâfih, çeviren: Meliha Ülker Tarıkâhya, (İstanbul: M.E.G.S.B. Yayınları, 1985, s. 152)

Doğru yere bakmanın getirdiği bu birleşme ve anlaşma hâli de ikiliği, zayıflığı ve yok olma tehlikesini ortadan kaldırıp, sonu gelmez kavgalar ve savaşlardan kurtulmayı sağlar:

Nitekim Mevlâna, bu düşüncelerine pratik hayatında da uymuş ve aslında Şafii mezhebinden olan Çelebi Hüsameddin’in Mevlâna’nın mezhebi olduğu için Hanefiliğe geçmek isteyişini gerekli ve uygun görmeyip, sevgi ve aşk yolunu takip edip insanları da bu yola sevk ettiği sürece, kendi mezhebine uyup onu takip etmesinin daha uygun olacağını belirtmiştir. (A. Selahaddin Hidayetoğlu, Mevlana Mohammed Jelaleddin Rumi,  Konya Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları, 2006, s. 42)

Görüldüğü gibi Mevlana -kendi kararından da anlaşıldığı üzere- belli bir gruba değil tüm Müslümanlara seslenmektedir. Hz. Mevlana Hanefilerin de Şafilerin de Mevlana’sı olduğu gibi, aynı zamanda Sünnilerin de Şiilerin de Mevlana’sıdır.


37-) Tarikatlarda başlarını sallayarak zikrediyorlar, bu yanlış mıdır? Sebeb-i hikmeti nedir?

Tasâvvuf ehline göre, Hz. Muhammed (s.a.s) dört halifeye ayrı ayrı zikri öğretip tavsiye etmiştir. Hz. Ebu Bekir (r.a)'a hafî (gizli) zikri, Hz. Ömer ve Hz. Ali'ye'cehrî (sesli) zikri ve Hz. Osman'a da kalbî zikri öğretmiştir. (Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, 1340,198 vd). Ancak sahih hadis kaynaklarında böyle bir rivayet bulunmamaktadır. Sesli ve başı sallayarak zikretmenin de bir mahsuru yoktur.

Kur’an-ı Kerim ibadetlerin en câmii olan namaza zikir demektedir. Namaz kılan bir mü’min Allah’ı anmakta, zikretmektedir. Bu zikir abdestle başlar. O’nun huzuruna çıkacağının şuuru içinde, O’nun sevgili Habibinin (a.s.m.) öğrettiği biçimde hazırlık yapan insan, Allah’ı yâd etmekte O’nu zikretmektedir.

Kâbe’ye teveccüh ettiğinde zikirdedir. Niyet ve tekbir zaten zikirdir. Derken Allah’ı tesbih ile, hamd ile, O’ndan başka ilâh olmadığını ifade ile zikir sürdürülür. Namaz kılan bir mü’min bir taraftan da okuduğu sûrelerin mânâlarını düşünür. Kalbi okuduğu sûreye göre halden hâle girer.

Lisanen zikir namazdadır, kıraat sûretiyle. Kalben zikir namazdadır; tefekkür, haşyet, ümit, muhabbet sûretiyle.

İnsan, beden ve ruhtan ibaret olduğu gibi, âlem de şehadet ve gaybdan ibaret; yâni, görünen ve görünmeyen âlemler. İnsanın maddesi bu âlemin maddesinden süzüldüğü için, bedenen yaptığı zikir de kâinatın zikrini temsil eder.

Gök gürlemesinden şimşek çakmasına, yaprak hışırtısından kuş cıvıltısına kadar, bu âlemi dolduran bütün sesler bir nev’i kıraattir. Kudretin söylettiğini duyururlar bize. Ve biz namazda Kur’an okumak suretiyle bu cehrî zikirlere hem iştirak eder, hem de hepsinin önüne geçeriz.

Ehl-i tarikat kendilerinin mesleğini Hz.Ebu Bekir (ra)'e, dolayısıyla sahabelere dayandırıken, bazılarıda sahabe mesleği tarikat değildi diyor. Bu meselenin şerhini yapar mısınız?

Peygamberimiz (a.s.m)’da mevcut olan iki kanat vardı.

1. Risalet cenahı (kanadı). Bu vecihle Peygamberimiz (a.s.m) Allah’ın emirlerini tebliğ eder, ilim dersi verir, talebe yetiştirirdi. Bu kanadına alimler varis olmuşlardır.

2. Velayet cenahı. Bu kanat ile Allah’a yaklaşacak ibadet, zikir ve tesbihat yapardı. Bu kanadına da veliler ve ehl-i tarikat varis olmuştur.

Peygamberimizin (a.s.m) bu iki hali her sahabede cüz’i külli vardı. Bilkhassa bu hususta Peyganmberimize (a.s.m) en fazla benzeyen Hz. Ebubekir-i sıddık idi. Fakat sahabelerin umumen tuttukları ve takip ettikleri yol; Peygamberimizin (a.s.m) risalet yönü idi.

İşte “tarikat ehlinin yolu sahabe mesleği değildir” diyenlerin sözü ile “tarikatın piri Hz. Ebubekir (r.a)’dır” diyenlerin sözü burada birleşmiş olur. Çünkü, tarikat Peygamberimizin (a.s.m) risalet yönünü değil, velayet yönünü esas almasıyla, genel anlamda sahabe mesleği değildir. Fakat Hz. Ebubekir (ra)'in tesbih, zikir ve ibadet şeklini esas tutup ona göre davrandıklarından Hz. Ebubekir (ra)’in dolayısıyla Hz. Peygamberin (a.s.m) yolundan gitmiş oluyorlar. Bu yönüyle tarikatın piri ve başı Hz. Ebubekir (r.a)’dır denilmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

ZİKİR...


38-) Hiçbir velinin sahabelerin derecesine çıkamadığı yer yer tartışma konusu oluyor. Bu konuya açıklık getirir misiniz?

Her insanın dünyaya gelmesi, bir takdir ve hikmet iledir. İnsanlar kendi zamanlarını kendileri belirlemez. Allah bizim hakkımızda hangi zamanı takdir buyurmuşsa, bizim için en hayırlı zaman odur. Çünkü sahabeler döneminde gelmek mutlaka sahabe olacağımız anlamına gelmez ve gelemez. O günün Ebu Cehilleri olmak ihtimali de vardır. Acaba ayaklarından açılarak ikiye ayrılan Yasir Ailesi gibi olsaydık, ona sabredeceğimizin ve imanla öleceğimizin garantisi var mıdır?

Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in ahir zamanda gelecek bazı kimselere "kardeşim" demesi ve onları övmesi ahir zamanın dehşetli fitnelerine dikkat çekmek ve o fitneler içerisinde imanını muhafaza edenleri övmek içindir. Sahabeleri geçme konusu ise bazı hususi fazilet hakkındadır. Yoksa külli fazilette sahabeler geçilemez.

Sahabelere külli fazilette neden yetişilemediğine gelince:

1. Risalet sohbetinin tesiri açısından sahabeler geçilemezler.

Evet, Rasulüllah'ın kendileri ile sohbet etmesi noktasından onlara yetişilemez. Çünkü Rasulullah'ın (s.a.v) nübüvvet sohbeti, nebi olmayan hiç kimsede bulunmayan bir özellik taşır. Rasulüllahın sohbeti bir iksirdir. Bir dakika o sohbeti dinleyen ve ona mazhar olan bir kimse, o iksirle değişir.(1) Sahabeleşir. Kömürken elmas olur. Senelerce seyr-u sülûkla kazanılacak hakikat nurlarına mazhar olur. Nübüvvet Güneşinin nuru ile renklenir. Çünkü her sohbette renk vurucu bir özellik vardır.

Rasulüllahın talebeleri olan sahabelerine, manevi rütbe bakımından, velayeti ve Peygamberliği ciheti ile peygamberlerin en büyüğünün manevi boyası vurulmuştur. Bu cihetten o manevi boya, o tarzda ve o özellikte risalet asrından sonra vurulamaz. Daha sonra gelenler mümin ve Müslüman da olsalar o özellikte olamazlar.(2) O özellikle kazanılan fazilette onlara yetişemezler.

Ayrıca, Rasulullah'ın sohbeti onların kalp aynalarında aksetmiş, O Güneş, perdesiz onlara, onların kalplerine, manevi latîfelerine sirayet etmiştir. Burada ilki yansıyan, ikincisi kendisinde yansıma tezahür eden iki taraf vardır. Yansıyanın özellikleri mazhar ve aynalarına geçmiştir. O Şems-i Risaletle onlar da bir nevi güneşleşmişler, peygamberlik güneşinin ışıklandırması ile aydınlanan yıldızlar, hakikat ışıkları hâline gelmişlerdir. Bu mazhariyetle, ayinedarlıkla, ona yüzünü dönüp tabi olmakla ve Nübüvvetin en büyük nuru ile sahabeler en büyük mertebelere çıkmışlardır.

Rasulüllah'ın vefatından sonra, Celaleddin Suyûti gibi bazıları, uyanık halde Rasulüllah'ı görmüşler, onunla konuşmuşlardır. Fakat bu konuşmaları nübüvvet itibarıyla değil, Velayet-i Ahmediye yönüyledir. Rasulüllah onlara velayeti ciheti ile temessül etmiş, görünmüştür. Çünkü Rasulüllah'ın ölümü ile vahiy bitmiş nübüvvet sona ermiştir. Ölümünden sonra onu nübüvvetle görmek, sahabe olmak mümkün değildir.

Şu halde nübüvvetin derecesi velayetin derecesinden ne kadar yüksekse, bir nebiyle sohbet ile bir veliyle sohbet arasında da o kadar fark vardır.

2. Risalet sohbetindeki meziyyet ve fazilet çok yüksektir.

Rasulüllah'ın ashabının en hayırlı oluşu Zeydilerin büyük alimlerinden es-Sanani (H. 1059-1182) tarafından birkaç yönden şöyle anlatılır:

Birincisi, Rasulüllah'ın hadis-i şeriflerde kendi asrının en hayırlı asır (karn) olduğunu haber vermesidir. Bu ve benzeri hadis-i şeriflerde kastedilen kimselerin, Rasulüllah asrında yaşayıp, özellikle onun etrafında bir bunyan-ı mersûs gibi, bir insanın uzuvları, bir fabrikanın çarkları şeklinde sistemleşen cemaati, ümmeti olduğu anlaşılır. Ondan sonra gelenler de ashaba uyan "Tabiin" dir. Bunları da diğerleri takip eder.(3)

İkincisi; cumhuru ulemâ, fert fert sahabelerin üstün olduğu görüşündedirler. Bazıları da sahabenin hep birden, diğer asırlardaki ümmet fertlerinden daha faziletli olduğu görüşündedirler. Bedir'e katılanlar ve Hudeybiye'de bulunanlar, sahabe olsun olmasın kendilerinden sonrakilerden faziletlidirler. İkinci görüşe göre, sahabenin hepsi birden, kendilerinden sonra gelenlerin hepsinden daha faziletlidir.(4)

Buradan anlaşılan şu ki, fıkhi bakış açısı yönünden, hadisçiler, şerhçiler ve müfessirler açısından İslam alimleri sahabenin faziletinde müttefiktirler.(5)

3. Nübüvvet muhitinin kendilerini yetiştirmesi açısından geçilemezler.

İnsanların yetişmesinde çevrenin pek büyük etkisi vardır. Rasulullah'ın dava arkadaşları olan sahabeler ekseriyetle en yüksek kemaldedirler. Çünkü o zaman büyük bir inkılap olmuş, İslam inkılabı ile hayır ve hakkın bütün güzelliği ortaya çıktığı(6) gibi, kötülüklerin ve batılın da bütün çirkinliği açıkça kendini göstermiştir. Bu da hayır ve hak tarafı ile şer ve batıl tarafının iyice, belirgin şekilde birbirinden ayrılması ile mümkün olmuştur. Bir yanda Hak Peygamber, bir yanda ümmetin Firavunu Ebû Cehil ve peygamberlik iddiasında bulunan yalancılar; bir yanda olabildiğince şefkat ve merhamet, bir yanda kendi kızını hiç acımadan, gözünü kırpmadan gömebilme kasaveti(7) ve vahşiliği; bir yanda kemalatın en yüksek zirvesinde olan Peygamber (s.a.v) ve Onun sahabeleri, diğer yanda her türlü rezalet içindeki küfür liderleri ve esfel-i safilindeki müşrikler.

İşte böyle bir durumda misilsiz bir ahlak yüceliğine sahip sahabeler, elbette doğruluğun, hayrın, hakkın dellâlı ve davasının en güzel numunesi olan Rasulüllah'a koşmuşlar. Onun boyası ile boyanmışlardır. Çünkü böyle bir atmosferde yapılacak tek şey budur.

4. Asr-ı Saâdet; bol yağmurlu verimli toprak gibidir.

Rasulüllah (s.a.v) bir hadislerinde; fiziki çevrenin bazı özellikleri ile bir temsil getirerek nübüvvet muhitini anlatır: Ebû Musa (r.a)'tan: Rasulüllah (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Allah'ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, toprağa yağan bol yağmur gibidir. Yağmur düşen yerlerden bir kısmı iyidir. Suyu kabul eder, içine alır ve çayırlar ve bol otlar bitirir. Yağış alan topraklardan bir kısmı da çoraktır. Suyu tutar, geçirmez. Böylece Allah o sularla insanlara fayda verir, o sulardan içerler, hayvanlarını sularlar, otlatırlar. Yağmur alan topraktan bir diğer kısmı vardır ki, orası ancak düz ve engin, suyu tutmayan ot bitirmeyen bir çöldür."

"İşte bu anlattığım temsil, Allah'ın dini hususunda ince anlayışı olan, Allah'ın benimle gönderdikleri kendisine fayda veren, onları öğrenen ve öğreten kimselerle, ilim ve hidayete başını kaldırıp bakmayan, benim kendisi ile gönderildiğim Allah'ın hidayetini kabul etmeyen kimselerin temsilidir."(8)

Kaynaklar:

1. bk. Tefsîru'l-Kurâni'l-Azîm, IV, 305; Hayatu's-Sahâbe III, 141, 279, 281, 282 (Nitekim Rasulüllah (s.a.v) iyi kimseyi misk satana benzetmiş, kişinin dostunun dini üzerinde olduğunu belirtmiştir. Sahabeler onun dostu, Nübüvvet miskinden koklan, onun sohbeti ile iksirlenen kimselerdir.) Ayrıca bk. Cevâhiru'l-Buhari s. 231; Şerhu'l-Akideti't-Tahâviye II, 691-692; Rasulüllah ile sohbet imtiyazının, ilk sahabeleri bile diğerlerinden öne çıkardığı belirtilmektedir. Çünkü bu hususta ilkler ikincilerle müşterek değillerdir. Hiç Onun sohbetinde bulunmayanların durumu ise daha açıktır) sahabe olmak, sohbet, arkadaşlık dostluk, mulazemet, itaat gibi manalara gelir. el-Kâmûsu'l-Muhit, I, 93; es-Savâiku'l-Muhrika s. 212; Şerhu'l-Makâsıd, V, 319.
2. İbn-i Abbas (RA) onların-peygamberle birlikte bir saati sizden birinizin kırk yılından hayırlıdır der bk. Şerhu'l-Akideti't-Tahâviye II, 693.
3. Sübülüs-Selâm, IV, 127.
4. a.g.e., IV, 127; Ayrıca bk. el-Câmi'Li Ahkâmî'l-Kurân IV, 170, Şerhu'l-Akideti't-Tahâviye II, 691 vd. İbnu Kuteybe, Abdullah b. Müslim, Te'vilu Muhtelifi'l-Hadîs, Beyrut, 1985, s. 107-108.
5. Kelamcılar, usulüddin alimleri de hilafetle ilgili konularda bu husustaki görüşlerini belirtmişlerdir.
6. Rasulüllah ümmetin gittikçe bozulacağını, müşrik toplumlara benzeyeceğini ilk devirdeki kemalini kaybedeceğini belirtir. Bk. Sünenu İbn-i Mâce II, 1304, 1305, 1310, 1319, 1320, 1333, 1340, 1343, 1348; Tefsîru'l-Kurâni'l-Azîm IV, 204; 230; Riyâzu's-Salihîn s. 271-282, 369; Râmûzu'l-Ehâdîs no: 1366, 6308; Şerhu'l-Akîdeti't-Tahâviye II, 691 vd; Bahru'l-Muhît, III, 301; Mustafa Muhammed Umare Cevahiru'l-Buhârî, terc. Alioğlu, Hasan, İstanbul, ty. s. 231, 405; Şerhu Fıkhı'l-Ekber, s. 206.
7. Nahl, 58-59, Çağatay, Neset, İslam Dönemine dek Arap Tarihi... s. 86, 106, 122. Tekvir, 8-9. Mahmud Esad, Tarih-i Din-i İslâm, İstanbul, 1983 s. 138; Berki Ali Himmet Keskioğlu Osman Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara, 1993,.... s. 169. Heyet, Doğustan Günümüze I-XIV, İstanbul, 1989, I, 182.
8. Riyâzu's-Sâlihîn, s. 149, no: 162; Mecma'ut-Tefâsîr (Lübâbu't-Te'vîl). III, 483.


39-) Sufizm'in dinimizdeki yeri nedir?

Sufi; Allah için kalbini saflaştıran kişi.

Sûfî, pislikten arınan, tefekkür ile dolan, beşeriyetten Allah'a yönelen, yanında altın ile çamur eşit olan kişidir. Sûfî, kalbini Allah'ın saflaştırdığı, böylece kâlbi nurla dolan zikrullah lezzetini tadan kimsedir.
Sûfi (veya sofî) kelimesinin hangi kökten türediği hususunda çeşitli görüşler vardır. Bu kelimenin Hicretin ilk asrında kullanılmadığını da biliyoruz. İbn el-Cevzî'nin (öl. 597) ifadesine bakılırsa, bu kelimeden türetilen "Tasavvuf" tabiri, hicri ikinci asırdan itibaren kullanılmaya başlanmıştır (Telbisu İblis, s. 163, Mısır 1340).

Bilindiği gibi sûfî tabiri aidiyet (ism-i mensup) ifade eden bir kelimedir. Tasavvuf ve mutasavvıf kelimeleri de aslı "S-V-F" olan bu kelimenin "tefe'ül" kalıbına nakli ile elde edilmiştir. Sûfî kelimesinin kökü ve türetilişi hakkında ileri sürülen görüşleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

a. Ashâb-ı Suffa: Sûfi, Ashâb-ı Suffa'ya mensub, onlara benzeyen kimse demektir. Ashâb-ı suffa ise, Mescid-i Nebevî'nin sofasında oturan ve sürekli tedris, ibadet ve riyâzetle uğraşan sahabîlere verilen addır. Bizzat Hz. Peygamber (s.a.s) burada dersler veriyordu (M. Hamidullah, İslam Peygamberi, İstanbul 1980, II, s. 829). Bu sahabiler hayatlarını İslamı öğrenmeye ve Hz. Peygamber'in (s.a.s) hiç bir irşadını kaçırmamaya vakfetmiş kişilerdi. Daha sonra zuhur eden sütîlerin yaşayışları ile Ashâb-ı suffa'nın hayatları pek çok bakımdan birbirlerine benzerlik gösteriyordu. İşte bu benzerliğe dayanılarak onlara sûfi ismi verilmiştir. Ancak; Arap dilinin kuralları açısından bu görüşü desteklemek mümkün değildir. Zira, bu benzerliği ifade etmek için nisbet ifade eden "sûffi" kelimesinin kullanılması gerekirdi (Telbîsu İblîs, s. 162-3; Avarifu'l-Maarif s. 65). Dolayısıyla tasavvuftaki Sufi kavramının Ashab-ı Suffa ile hiç bir ilişkisi yoktur. Bunu iddia etmek bir zorlamadan öteye gitmez.

b. Saff-ı Evvel: Sûfiler, Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda ön safta bulunmaya özel bir önem verdikleri için, kendilerine bu ismin verildiği söylenmiştir. Çünkü onlar, kalpleri ile Cenâb-ı Hakk'a yönelmeye, iç dünyaları ile O'nun huzurunda bulunmaya büyük bir ehemmiyet vermektedirler (Avarif, aynı yer). Bu nisbet de dil bakımından uygun değildir. Zira, saf kelimesinin nisbeti "saffi"dir. Bu bakımdan sûfi'nin saff-ı evvel ile de hiç bir ilişkisi yoktur.

c. Benu's-Sufe: Cahiliyye devrinde, Kâbe'ye hizmet eden, Benü's-Sufe kabilesine nisbetle sufi isminin türetildiği kanaatında olanlar vardır. Adı geçen kabilenin reisi Gavs ibn Mürr Süfa lakabını taşırdı. Öyle anlaşılıyor ki bu lakap, o kabileye ad olmuştur. Ancak bu kabilenin İslam'dan sonra mevcut olmadığı bilinmektedir. İ. Hakkı İzmirli, bu kanaatın doğru olmadığı görüşündedir (M. 12, Tasavvuf, İstanbul 1981, s. 40).

d. Safevî: Sufi kelimesinin aslının "safevî" olduğu, fakat telaffuzunun zorluğu sebebiyle, vav ve fâ harflerinin yer değiştirmeleri suretiyle sufi şekline dönüştüğü ileri sürülmüştür (A varif, s. 65).

e. Sufâne: Sufi kelimesinin sufane kelimesinden geldiği de ileri sürülmüştür. Sufane, bakliyat cinsinden olan bir çöl bitkisidir. Bu görüşe göre sûfiler, bu çöl bitkisinden yiyerek geçindikleri için bu isim verilmiştir. Bu görüşte kabule şayan değildir. Çünkü sûfiler sadece bu bitkiyle beslenmezlerdi. Kaldı ki dil bakımından da bu görüş tutarlı değildir. Zira bu kelimenin nisbeti sufi değil, sûfanîdir (Telbîs, s. 163).

f. Savf: Tasavvuf kelimesinin (S-V-F) kelimesinden türetilmiş olduğunu ileri sürenler de vardır. Bu kelime, meyletmek, yüz çevirmek anlamına gelir. Abdulkadir Geylânî (480-561), tasavvufun bu kökten türediği kanaatındadır. Ona göre, gerçek mutasavvıf, masivadan Mevlasına yüz çeviren, meyleden kişidir (A. Geylânî, el-Fethu'r-Rabbânî, Beyrut 1979, s. 60).

g. Sofos-Sofia: Bazıları sûfî kelimesinin Yunanca "hikmet" anlamına gelen "sofos" veya "sofia" kelimesinden türetildiğini iddia etmişlerdir. Bazı müsteşrikler, el-Birrunî (öl: 440/1048), Ömer Ferit Kâm ve Şemsettin Sami bu görüşü savunmuşlardır. Müşteşriklerden Nöldeke, Lacy ve Massiğnon bu görüşe katılmazlar. "Batılı müellifler (bazıları) büyük bir yanlış yaparak kelimenin Yunanca "sophos"un Arapça yazılışı olduğunu kabul etmişlerdir. Zira bu görüşün tarihi açıdan desteklenmesi de oldukça zordur. İlk sufi ismini alan kişinin H. 150 tarihinde vefat ettiği bilinmektedir. Oysaki ilk filozof ismini alan Kindî H. 260 yıllarında vefat etmiştir." (Fazlur Rahman, İslâm, İstanbul 1981, s. 166).

h. Sûf: Sufi kelimesinin Arapça yün anlamına gelen "sûf" kelimesinden türediği görüşü daha çok taraftar bulmuştur. Her ne kadar, Kuşeyri sufi kelimesinin nereden türediğini gösteren ne bir iştikak kaidesi, ne de bir gramer kuralı yoktur diyor ise de, öyle görünüyor ki sufi ismi, mutasavvıfların zühdün ve dünyayı terk etmenin bir işareti olarak giydikleri yün elbiseden (süf) gelmektedir. İbn Haldun da aynı kanaattadır: "...Sufi kelimesinin suf'tan gelmesi en doğru izah tarzıdır. Çünkü sûfiler çoğu zaman yün elbise giymişler ve böylece de fantezi elbise giyen halka muhalefet etmişlerdir." (Kuşeyrî, Risale, s. 165, Gümüşhânevî, Camiu'l-Usul, s. 210; İbn-Haldun, Mukaddime, s. 467).

Suff sözcüğünün kaynağı hakkında ileri sürülen bu kadar değişik görüşler, tasavvufun ve sufinin kuşatıcı tek bir anlama indirgenemeyeceğini, çok engin bir anlamlar bütünü içinde ele alınması gerektiğini ifade eder. Aslında, her iklimde ve illkede tasavvuf ve sufinin bilinen belli bir anlamı vardır. Fakat onun asla biçimler ve görüntülerle ilgisi olmasa gerek. Kelimenin etimolojisi ile ilgili tüm bu görüşler, sufiliğin İslam dünyasındaki doğuş ve gelişiminin geniş bir tabana oturduğunun ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Buna göre tasavvufu gerçekleştirme çabasını veren kişileri gösteren bir terimdir. (Seyfullah SEVİM, Şamil İslam Ans.)

İslâmiyet, ana hatlarıyla iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Kelâm ilmi imanı, fıkıh ilmi ibadeti, tasavvuf ilmi de ahlakı ele alır. Tasavvuf, İslâmı derûnî bir şekilde yaşamaktır. Ruhî ve vicdanî bir duyuşun mahsulüdür. Şekilden mânâya geçmek, kabuktan öze ulaşmaktır. Kâlin hâl olmasıdır. (Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Üni. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994, s. 85)

İnsanın aklı, kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır. Nuranî bir cevherdir. Akl-ı selîm mertebesine ulaştığında, Rabbanî bir mürşittir. Hakikat güneşine açılan bir penceredir.
Kalb dahi, insanın manevî hayatının merkezidir. Binler âlemin manevî bir haritasıdır. Kâinatın hadsiz hakikatlerinin mazharı, medarı, çekirdeğidir. Cenab-ı Hakka parlak bir aynadır. Gayb âlemlerine karşı bir penceredir. Rabbanî bir latifedir. (Said Nursî, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 443)

İşte, aklın işletilmesiyle pek çok ilimler ve fenler otaya çıktığı gibi, kalbin işletilmesiyle de, tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştır.

İslâm tasavvufunun menşeini inceleyen bazı zâtlar, İslâm öncesi tasavvufî akımlarda da benzeri esasları gördüklerinden, onu ya Hint’te, ya İran’da, veya daha başka yerlerde aramışlardır. Halbuki, İslâm tasavvufunu doğrudan doğruya Kur’ân'da ve Resulullah’ın (asm.) hayatında aramak lâzım gelir. (Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat. s. 60)

Çünkü tasavvufta yer alan “zikir, fikir, nefis terbiyesi” gibi esaslar, Kur’ân'da çokça bahsedilen konulardır. “Yaşayan Kur’ân” durumunda olan Resulullah (asm) ise, tasavvufî hayatın en zirve tatbikini göstermiştir."


40-) İnsan tarikata girmeden de manevi olarak yükselebilir mi? Bir şeyhe bağlanmak doğru mudur? Zümer suresi 3. ayetin tefsirini yapabilir misiniz?

"İyi bilin ki halis din, yani bütün gönlüyle candan itaat, yalnız Allah’a yapılır. Allah’tan başka birtakım hâmiler edinerek: “Biz onlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” diyenlere gelince, elbette Allah, onların hakkında ihtilaf ettikleri hususlarda aralarında hükmünü verecektir. Allah yalancılığı, nankörlük ve kâfirliği huy edinenleri hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz." (Zümer, 39/3)

"Katıksız (hâlis) din" deyimini, kelime-i şehadete dayalı din veya İslâm dini şeklinde açıklayanlar olmuştur. (1) Ancak bu deyimi, daha açık olarak "her türlü şirkten, batıl inanç ve hurafelerden uzak bulunan; vahye dayanan ve kutsal kitabıyla, inanç ve amellere dair hükümleriyle orijinalliğini koruyan din" şeklinde anlamak isabetli görünmektedir.

"Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz." şeklindeki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Câhiliye putperestleri, Allah'ın varlığına ve yaratıcı gücüne inanmakla birlikte, putları aracı tanrılar kabul edip kendilerine şefaat edeceklerine inandıkları için onlara taparlardı. Görünür veya görünmez varlıklara tapan başka çok tanrılı din mensuplarıyla Hz. İsâ (as)'yı tanrı kabul eden Hristiyanlar da benzer bir anlayışa sahiplerdi.(2) Âyette, bu şekilde değişik bâtıl inanç guruplarıyla ilgili son hükmü Allah'ın vereceği, yani onları hak ettikleri şekilde cezalandıracağı belirtilmektedir. Yaratılmış ve sonlu, böyle olduğu için de eksik ve âciz varlıkları tanrı kabul etmek bir yalandan ibarettir, dolayısıyla bir küfürdür, yani gerçeği ters yüz etmek, inkâr etmektir; bu nedenle de hidayetten mahrum kalmayı gerektirir.(3) Bu suretle âyet şu gerçeği dile getirmektedir:

Melekler veya cinler gibi görülmez varlıklara, güneş vb. gök cisimlerine, Hz. İsâ (as) veya başka bir beşere, ata ruhlarına veya bu sayılanların sembollerine, heykellerine tapanlar ve Allah'ı bırakıp bunları koruyucu (veli) ve kurtarıcı kabul edenler, onlardan medet umanlar hak yoldan sapmışlardır; bunların inançları yalandan ve küfürden ibarettir. Yegâne hak din, tevhid inancıdır; kurtuluşu hak edenler de sadece muvahhid (tek tanrı inancını benimseyen) müminlerdir. (4)

Bir müslümanın mutlaka bir tarikata bir cemaate girmesi, bir şeyhe intisap etmesi şart değildir. "Bir tarikat şeyhine veya cemaate bağlı değilse, İslamiyeti yaşayamaz." diye iddiada bulunmak doğru değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslamı yaşamak için bir tarikata girmek şart mıdır?

Dipnotlar:
1. Zemahşerî, HI, 337
2. Taberî, XXIII, 193
3. Râzî, XXVI, 242
4. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/524.


41-) Veli/Evliya kimdir, nasıl bilinir? En başta veli kendisinin veli olduğunu bilebilir mi? Bize onların veli olduğu nasıl gelmiş?

Lügatte veli; dost, arkadaş, itaatkar, komşu, işi üstlenen kişi anlamlarına gelmektedir. İslâmi ıstılahta; Allah dostları, Allah'ın sevgili kulları demektir:

"İyi bil ki, gerçekten evliyâullah için korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.'' (Yûnus, 10/62).

Hz. Peygamber (s.a.s.) de evliyayı şöyle tarif etmiştir:

"Onlar görüldüğü zaman akla Allah Teâlâ gelir. Yüzleri nurludur. Onlarla beraber bulunanlar şaki olmaz."

Evliyanın kerâmeti haktır. Evliya, kerâmetini din için bir delil olarak kullanır.

Hak ve hakikati insanlara duyuran “kudsî mürşitler”den herbirisi, kendilerine mahsus irşat metodları ile hizmet etmişlerdir. Bu zatlar gerek manevî makamları, gerekse tebliğ usulleri bakımından düşünülecek olursa şu şekilde tasnif etmek mümkündür:

Peygamberler, sahabîler, asfiyâ, müçtehidler, evliyâ, ulemâ. Peygamber ve sahabîlerin manevî mertebeleri sadece kendilerine mahsus olmakla birlikte, hiçbir insan kendi gayreti ve hizmetiyle -hâşâ- ne peygamber olabilir, ne de sahabî derecesine yükselebilir. Çünkü, artık o yol ve kapı kapanmıştır.

Fakat, bunların dışındaki diğer mânâ büyükleri, Asr-ı saâdetten sonra her devir ve asırda görülmüş ve Müslümanların manevî imdadına yetişmişlerdir. Resul-i Ekremin (a.s.m.) irtihalini müteâkip asırdan sonra hak ve hakikat iki koldan yayılmıştır: Kalb ve akıl yoluyla. Kalbi esas alan ve keşif-kerâmet kanalıyla iman hakikatlerinin inkişafını temin eden mürşidlere “evliyâ“, ilham feyizlerini doğrudan Kitap ve sünnetten alan, akıl, fikir ve ispat yoluyla hakikatlerin künhüne vakıf olan iman rehberlerine de “asfiyâ” denmektedir.

Asfiyânın kimler olduğunu daha iyi anlayabilmek için Bediüzzaman‘ın bu husustaki tespitlerine bakmak icap eder. Asfiyâ“verâset-i nübüvvet muhakkikleri”1, yani Hz. Peygamberin (a.s.m.) miras bıraktığı sünnet-i seniyye erbabı olarak tarif eden Üstad, Şuâlar’da ise “ulemânın ilmelyakin suretinde kat’î ve kuvvetli delillerle, enbiyaların Aleyhimüsselâm dâvâlarını ispat eden ve asfiyâ ve sıddîkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkikler”2 ifadeleriyle onların metodlarını anlatmaktadır. Onlar iman hakikatlerini ilmî olarak kesin ve kuvvetli delillerle ispata çalışırlar.

Yine aynı eserde enbiya, evliya ve asfiyânın bâriz hususiyetlerini de şu şekilde görmekteyiz:

“Bütün ervâh-ı neyyire ashabı olan enbiyalar ve kulûb-u nûrâniye aktabı olan evliyâlar ve ukûl-u münevvere erbabı olan asfiyâlar,..”3

Burada da görülmektedir ki, evliyada kalb hâkim durumda iken, asfiyâda akıl ve ilim başta gelmektedir. Yine Mektubat’ta İmam-ı Rabbanî’den nakille, velâyet-i suğrâ, vustâ ve kübrâ olarak üçe ayıran Bediüzzaman, veliliğin en yüksek makamı olan “velâyet-i kübrâ”yı,

“Verâset-i nübüvvet yoluyla tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.”4

şeklinde ifade eder ki, asfiyânın takip ettiği yol bu olmaktadır.

Yine Mesnevî-i Nûriye’nin mukaddimesinde her iki irşad yolunu birleştiren bir izaha yer verilmektedir. Bu yolda, istiğrak ehli olan ve akıl gözünü kapayarak, hakikate sülûk eden zatların aksine, kalb, ruh ve akıl gözü açık olarak manevî ve ilmî mücâhede vardır. Zira “cadde-i kübrâ” adı verilen bu hakikat yolu “Sahabe ve tâbiîn ve asfiyânın caddesidir.” Bu yol İmam-ı Gazalî, Mevlâna ve İmam-ı Rabbanî ile gelmiş, asrımızda da Bediüzzaman’la devam etmiştir.5

Bütün ulemânın ittifak ettiği husus şudur ki:

“Derece-i şühûd, derece-i îmân-ı bilgaybdan çok aşağıdır.”

Yani îman hakikatlerine gaybî olarak inanmak, bazı evliyânın tariki olan müşahede etmek sûretiyle îman etmekten ve îmanını kuvvetlendirmekten daha üstündür. Bakara Sûresinin 3. âyetinde “Onlar gaybe îman ederler” buyurularak bu hakikate işaret edilir.

Ancak bütün bunlarla birlikte, milyonları bulan evliyâ, îman hakikatlerini mânevî keşif, kerâmet yoluyla görüp tasdik ederken; milyarlarla gelip geçen ve asfiyâ denen tahkik ehli zatlar ise, bu hakikatleri kesin delillerle aklen, fikren ve kuvvetli bir şekilde ispat etmişlerdir.

Fakat evliya ve asfiyanın manevî makam ve derecelerini, fazilet ve üstünlüklerini ayırmak ve tayin etmek kesin hatlarla çizilecek şekilde mümkün olmaz. Ancak meşgul oldukları saha ve dayandıkları esas bakımından asfiyâya misal olarak verilen dört mezhep imamı ve diğer hadis, kelâm ve fıkıh ulemâsı “velâyet-i kübra” makamı olan “Peygamber vârisliğini” devam ettirdikleri için, sırf keşif ve keramet yoluyla hakikata ulaşan ve “velâyet-i suğra” sahibi olan Muhyiddin-i Arabî, Hallac-ı Mansur gibi zatlardan daha yüksek mertebededirler. Bunun için Risale-i Nur'un çeşitli yerlerinde geçen “yüz yirmi dört bin enbiya, yüz yirmi dört milyon evliyâ, yüz yirmi dört milyar asfiyâ” tabirlerine bakarak asfiyânın evliyâdan makamca daha aşağı olduğu mânâsı çıkmamalı. Fakat Abdülkadir Geylâni Hazretleri gibi bazı zatlar, aynı zamanda birer müçtehid olduklarından hususî fazilet bakımından daha parlak bir makam sahibi olsalar da, manevî derece bakımından dört imam gibi asfiyânın sultanı olan zatlar sahabe ve Mehdi’den sonra en yüce makam sahibidirler.6

Dipnotlar:

1. Mektubat, s. 74.
2. Şualar, s. 100.
3. a.g.e. s. 47.
4. Mektubat, s. 20.
5. a.g.e. s. 78.
6. a.g.e. s. 258-259.


42-) Tasavvufun gayesi nedir?

Tasavvuf, İslâm'ın bildirdiği hedeflere ulaşmada etkili bir yoldur. Bu hedeflerden bir kısmını şu şekilde sıralayabiliriz:

Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak.(1) Yani kalp ve ruhunu, Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu sıfatlarla donatmaya çalışmak. İlahi ahlak, en kısa ifadesiyle, “Kur’an ahlakıdır:”

- Sünnet-i seniyyeye ittiba. Yani, Resulullah’ın hayatını örnek almak, Onun gibi yaşamaya çalışmaktır. Sünnete ittiba, velayet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zenginidir.(2) Kur’ân’ın ifadesiyle Hz. Peygamber, “usve-i hasene”dir (Ahzab, 51) Yani, model insandır, en güzel örnektir.

- Nefsi terbiye. Tabiatında günahlara meyil bulunan nefis, terbiye ile güzel bir vaziyet kazanabilir. Nefis, ilk haliyle ham petrole benzer. Arındırılmazsa bir işe yaramaz, hatta zarar verir. Fakat iyi bir terbiyeden geçerse, ondan çok istifade edilir.

- Kesb-i kemal, seyr-i cemâl.(3) Bedenen büyüyen insan, ruhen de büyümelidir. “Büyük insan bedenen büyük olan değil, manen büyük olandır." Çekirdeğin ağaç olmaya çalışması gibi, insanın da hedefi, insan-ı kâmil derecesine ulaşmak olmalıdır. Bu dereceye gelen insan, İlâhi san’at eserlerini seyir ve temaşadan büyük bir haz ve lezzet alır. Kainat kitabının anlayışlı bir mütalaacısı olur.

- Allah’a kurbiyet. Yani, Allah’a yakınlık kazanmak. Şüphesiz, bu kurbiyet, mekanî bir yakınlık değildir.(4) Bir subayın rütbece ilerlediğinde padişaha daha yakın olması, veya bir talebenin ilimde ilerledikçe hocasına daha iyi muhatab olması şeklindedir.

- İhsan mertebesine ulaşmak. Hz. Peygamberin (asm.) tarifinde ihsan, “Allah’ı görür gibi ibadet etmektir.”(5) Bu mertebedeki mümin, kendini Allah’ın huzurunda görür, huzur içinde yaşar. Daha cennete gitmeden, iç aleminde cennetin lezzetlerini hisseder.

- İhlası elde etmek. İhlas, yapılan amelin Allah emrettiği için yapılmasıdır. Kurtuluş, ancak ihlas iledir. İhlasın zıddı, riyadır. Riya ise, yapılan işin gösteriş için yapılmasıdır. Kendi haline bırakılan nefis, riyaya yönelir. Terbiye edilen nefis ise, böyle aşağı şeylere tenezzül etmez; doğrudan doğruya Allah’a müteveccih olur.

Kaynaklar:

1. Nursî, Sözler, Sözler Yay. İst. 1987, s. 508.
2. Nursî, Mektubat, s. 450.
3. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 89.
4. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, s. 90.
5. Buhâri, İman, 37; Müslim, İman, 1.


43-) Tarikata girmek şart mı? Tarikata girdikten sonra o dersleri takip etmemenin sorumluluğu var mı?

Bir Müslümanın gerçek mürşid ve rehberi Kur'ân-ı Kerim ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Bir Müslüman bu iki mukaddesi kendisine rehber alıp kılavuz edinirse sırat-ı müstakimi bulmuş, kendisine doğru bir yol çizmiş olur. Zaten bunları rehber almayan insanın olsa olsa rehberi ve yol göstericisi şeytandır. Çünkü, kâinatta iyi ve kötülerin temsilcisi vardır. Üçüncü bir yol yoktur. Bir insanın rehberi, ya iyi ve iyilerin temsilcisi olan Peygamber Efendimizdir (asm), ya da kötü ve kötülüklerin temsilcisi olan şeytan ve onun fahrî yardımcılarıdır.

Bununla birlikte başta sahabiler olmak üzere müçtehidler, veliler İslâm ulemâsı da insanlara hak ve hakikatı gösteren, doğru yolu işaret eden rehber ve kılavuzlardır. Bunlar zaten ilim ve irfanlarını Kur'ân'dan, Peygamber (a.s.m.)'den  almaktadırlar. Ve birçokları yüzlerce, binlerce insanın hidâyete ermesine vesile olmuş, hizmet etmiş, dünya ve âhiret saadetine ermesine yardımda bulunmuşlardır.

Meselâ İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfii, İmam-ı Gazâlî, Abdülkadir Gaylânî, İmam-ı Rabbanî, Şah-ı Nakşıbend, Mevlâna ve asrımızda da Bediüzzaman Said Nursî bu mürşid ve rehber şahsiyetlerden bir kısmıdır. Bu mübarek zatların hayatları, hizmetleri incelenirse, büyüklükleri ve İslâm tarihindeki yeri kolayca görülecektir.

Evet, bir Müslüman bu zatların sözlerini, kitaplarını, hal ve hareketlerini, devam etmiş oldukları zikir ve evradı okuyabilir, taklid edebilir ve böylece İslâmî yaşayışını zenginleştirip nurlandırabilir. Böylece bu zatlar insana mürşid olur, rehber olur.

Bu zatları kötü gören, bir peygamber mirasçısı oldukları için imkân nisbetinde taklid etmeyen, tanımayanların da olsa olsa yol göstericisi şeytan ve kötü kimseler olur. Çünkü, bir Müslüman onları Kur'ân'a ve Peygamber (asm)'e uydukları için sevmekte, kitaplarını okumakta, istifâdeye çalışmaktadır.

"İnsan illa bir tarikata bir cemaate girmelidir, bir şeyhe intisap etmelidir; eğer bir tarikat şeyhine veya cemaate bağlı değilse, İslamiyeti yaşayamaz."
şeklinde anlamak, insanı izahında güçlük çekeceği bir duruma sokar.

Tarikat derslerini bırakmak günah değildir; ancak devam etmenin sevabı vardır.


44-) Hatemü?l-Evliya ne demektir? Bu veli kimdir?

- “Hatemu’l-Evliya” veya “Hatmu’l-Evliya” olarak kendisinden bahsedilen zat, velilerin sonuncusu olan bir şahıstır. Bu şahıstan, önce Hakim-i Tirmizî, “Hatmu’l-evliya” adlı eserinde bahsetmiş, daha sonra Muhyiddin İbn Arabî “Anka-u mağrib” adlı eserinde bu konuyu geniş bir şekilde incelemiştir. Fakat şunu söylemeliyiz ki, bu eserde, “Hatemu’l-Evliya”nın Mehdi olduğunu gösteren ifadeler yanında, onun farklı bir şahıs olduğunu gösteren ifadeler de vardır.

- Bununla beraber, İbn Arabî, Futuhat adlı eserinde daha açık bazı ifadelere yer vermiştir:

Buna göre; “Hatmu’l-evliya” makamı iki kısma ayrılır:

Birincisi, mutlak olan “Hatmu’l-velaye” makamıdır. Bu makam nübüvvet kanadından gelen bir velayettir. Bu velayetin sahibi, Hz. İsa (a.s.m)'dır. Kendisi, kendi döneminde bir peygamber olmakla beraber, âhir zamanda Hz. Muhammed (a.s.m)’in ümmetinden olup, onun şeriatiyle amel eder. Böylece, artık velayet-i nübüvvete hatime çeker. Kendisinden sonra nübüvvet kanadından gelen bir velayet artık söz konusu olamaz. 

İkincisi: “Hatmu’l-velayeti’l-Muhammediyye”dir.  Bu makam, Hz. Muhammed (a.s.m)’in velayet yönünü temsil eder. Bu zat, Arapların en asil bir ailesine mensup olup, günümüzde var olan bir kimsedir. Bu makam sahibiyle 595 hicri yılında görüştüm. Fas’da kendisini tanıdım ve gizli olan bu makamının nişanını müşahede ettim.”(Futuhat, 2/49).

“Bu zat, Hz. Mehdi’den ayrı bir şahıstır. Çünkü, Hz. Mehdi, soyca Al-i bettendir.  Hatmu’l-Evliya ise, manevî cephesiyle âl-i beytten sayılır.”(a.g.e, 2/50).

Kur'ân'a göre velâyet, Allah'a inanmak, emir ve yasaklarına titiz biçimde uymak demektir. Bir âyette Allah velilerine korku olmadığı, onların üzülmeyecekleri bildirilir. (Yunus, 10/62). İzleyen âyette de bu velâyetin tanımı yapılır: İnanmak ve muttaki olmak (Yunus, 63). Başka bir âyette de muttaki insanın nitelikleri açıklanır. Buna göre muttaki insan Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygambere inanan, sevdiği malını yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, kölelere harcayan, namaz kılan, zekat veren, yaptığı anlaşmanın gereklerini yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden müminlerdir (Bakara, 2/177). Bu tanıma göre velâyet gerçek anlamdaki tüm mü'minlerin niteliğidir.

İlave bilgi için tıklayınız: VELÂYET.


45-) Bir kişinin seyyid olduğu nasıl anlaşılır?

Seyyidlerin genelde soy şecereleri bulunmaktadır. Bu şecerelerden kişinin seyyid olduğu anlaşılabilir.

Seyyid olmanın verdiği asıl şeref İslamı yaşamak ve İslam davasını dava edinip ona sahip çıkmaktır. İslama sahip çıkan ve onu yaymaya çalışan kimseler, peygamber soyundan gelmeseler de manevi seyyid sayılırlar.

İlave bilgi için tıklayınız:

SEYYİD...


46-) Sahabe mesleğinden sonra gelen tarikat mesleğini açan kimdir?

Cevap: 1

Tasavvuf Dönemi: Sufi ve tasavvuf kavramlarının kullanılmaya ve ilk sufi adlarının duyulmaya başladığı hicri II. Asrın sonundan, tarikatların ortaya çıktığı devre kadar olan üç, üç-buçuk asırlık dönemdir. Tasavvuf bu dönemde müessese haline gelmiş ve Cüneyd Bağdadî, Bayezid Bestamî gibi büyük sufi ve mutasavvıflar bu dönemde yetişmiştir.

İlk defa sufi, adıyla meşhur olan Ebu Haşim Sufi'dir. Hicri 150 tarihine kadar seyrek surette rastlanan sufi deyimine, bu tarihten itibaren biraz daha sık şekilde rastlanılmaya başlanmıştır.(Mustafa Kara, Din, Hayat, Sanat Açısında Takkeler ve Zaviyeler, Dergâh Yay. İstanbul, 1990, s.31-32).

Özellikle V. /XI. Asrın başında yaşamış bulunan Gazalî, tasavvuf tarihimizde bir dönüm noktasıdır. Onun geliştirip sistematize ettiği ehlisünnet tasavvufu, daha sonra müessese bazında faaliyet göstermeye başladı.(Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 2004, s.129).

Cevap: 2

Tarikat Dönemi: Tasavvuf müesseselerinin temsilcisi diyebileceğimiz tarikatların ortaya çıkarak sosyal hayatın bir parçası haline geldiği VI/XI. asırdan başlayarak, günümüze kadar devam eden dönemdir.(Mustafa Aşkar, Tasavvuf Tarihi Literatürü, T.C. Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2001, s. 15).

VI. VII. Hicrî, XII. Miladî asır, tarikatların teşekkül ve tekevvün dönemidir. Bu günkü anlamıyla tekkesi, zâviyesi, şeyh ve mürid münasebetleriyle ilk tarikatlar bu yüzyılda kurulmuştur. Bağdad’da  Abdülkadir Geylanî, Basra’da Ahmed Rüfâî, Türkistan bölgesinde Ahmed Yesevî, bu dönemde yetişen ilk tarikat kurucularıdır.(Hasan Yılmaz, a.g.e, s.130).

Bu bakımdan -kuruluş aşamasından önce “el-Muhasibi, Bişr-i hafi” gibi zatlar dışarıda kalırsa, kurumlaşmış tarikatın ilki Kadiriye tarikatıdır ve ilk kurucusu da Abdülkadir Geylanî Hazretleridir.

Cevap: 3

Her şeyden önce şunu biliyoruz ki, insanların hepsini bir meslek ve bir kalıp içine sokmak mümkün değildir. Her insan kendi kabiliyet ve kapasitesi nispetinde hareket eder. Bu yüzden farklı meslek ve meşreplerin olması ve devam etmesi, makul ve fıtri bir haldir, bunu değiştirmek mümkün değildir. Üstad hiçbir zaman herkesi bir meşrebe dahil edelim demiyor.

Eski zamanda tatbik edilen tarikat metotları ve terbiye sistemleri, hâlihazırdaki tarikatlarda mevcut değildir. Yani eskide bir tarikat müridi, seyr-ü suluk edebilmek için riyazet, uzlet, terk-i dünya gibi ağır ve meşakkatli bir terbiye sürecinden geçerdi. Şimdi aynı namdaki tarikat mensupları, lüks arabaya biniyor, lüks giyecekleri giyiyor, lüks gıdaları tüketiyor, büyük holding ve şirketlerin başında bulunuyor. Bu vaziyette manevi terakki ve tekemmül gerçekleşmez. Ancak imanını muhafaza edip, farzları yaparsa, bu zamanın müridi için en büyük kazançtır. Eski zamandaki tarikat meslekleri şu anda şeklen devam ediyor, içerik olarak devam etmiyor. Bu da Üstad'ın; zaman tarikat zamanı değildir, tezini ve görüşünü doğrular ve teyit eder bir durumdur.

Tarikatta gidebilmek için, İmam Rabbani iki şartı gerekli görüyor. Birisi sağlam ve tahkiki iman, diğeri ise farzların edasıdır. Şayet bu ikisinde kusur ve eksiklik varsa, tarikatta gidilmez, diyor. Tarikat ancak iman ve ibadet temelinde yükselen bir binadır, temel yoksa bina da olmaz. Bu zamanın insanlarında bu ikisi eksik olduğuna göre, tarikatta gitmesi mümkün değildir. Gitse de şeklen ve sureten gider.

Diğer taraftan, Bediüzzaman Hazretlerinin “Zaman tarikat zamanı değil.” derken, her şeyden önce kendi konumunu değerlendirmektedir. O bu ifadesiyle, asrın bir müccedidi olarak ilk yapması gereken görevin tarikat değil, iman hizmeti olduğunu vurgulamıştır. Yoksa bunu “Hiç kimse tarikat ile hizmet etmesin.” şeklinde anlamak doğru değildir. “Zaman imanı kurtarmak zamanıdır.” ifadesi bu gerçeği açıkça pekiştiren bir açıklamadır.

“Faraza Abdulkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbanî gibi zatlar olsaydı -tarikat değil- benim gibi iman hizmetini yapacaklardı.” manasına gelen sözleri, onun asrın görevlisi olarak öncelikli olarak yapması gereken hizmet rotasını çizmektedir.

Özet olarak; hâlihazırdaki tarikatlar, suret olarak tarikat gibi duruyorlar, içerik olarak dini birer cemaattirler. Buna da -eleştirmeden- saygı duymak gerekiyor. Zira oraya gidenler, mensubiyet duygusu ile imanlarını muhafaza edip farzlarını eda ediyorlar, bu da bu zamanda çok önemli kazançtır.

Not: Konuyla ilgili şu soru ve cevabı da okumanızı tavsiye ederiz:

* * *

- Zaman tarikat zamanı değil hakikat zamanıdır, ifadesini açıklar mısınız? Risale-i Nur ile tarikatlar arasında irşad yönünden ne gibi fark vardır?

Cenab-ı Hakk'a vasıl olan yollar ikidir: Birinci yol, risalet ve nübüvvet yoludur. Bu yol ile Hakk'a ulaşanlar, başta peygamberler, sahabeler ve Peygamberimiz (asm)'in nübüvvet cenahına vâris olan evliyadan, ariflerden, asfiyadan bazı büyük zatlardır. Bu yol kısadır, fakat sağlamdır; maksada ulaşmada en selametti, en yakın yoldur.

İkinci yol ise velayet yoludur. Bu yolda gidenler Peygamberimiz (asm)'in ubudiyet cenahına vâristirler. Bu yol, seyr-i sülük yoludur. Burada tavassut vardır. Hail ve maniler bulunabilir.

Birinci yolda, feyiz ve bereketler vasıtasız, doğrudan doğruya nübüvvet nurundan iktibas edilir. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadelerinde müşahede ediyoruz:

"Zahirden hakikata geçmek iki suretledir."

"Biri: Tarikat berzahına girip, seyr-ü sülük ile kat-ı meratib ederek hakikata geçmektir."

"İkinci Suret: Doğrudan doğruya, tarikat berzahına uğramadan, lütf-u ilahi ile hakikata geçmektir ki, sahabeye ve tabiîne has ve yüksek ve kısa tarik şudur. Demek hakalk-i Kur'aniyeden teraşşuh eden Nurlar ve o Nurlara tercümanlık eden Sözler, o hassaya malik olabilirler ve maliktirler." (Mektubat, s. 31)

Bediüzzaman Hazretleri, Beşinci Mektup'ta, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin bu mânâyı teyid eden şu ifadelerini naklediyor:

"Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmâm-ı Rabbânî (ra) Mektûbât'ında demiş ki: Hakaik-ı îmâniyeden bir mes'elenin inkişâfını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâtâ tercih ederim."

"Hem demiş ki: Velayet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki, meşhur velayettir. Biri velâyet-i vusta, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise; verâset-i nübüvvet yoliyle, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."

"Hem demiş ki: Tarîk-ı Nakşîde iki kanad ile sülük edilir. Yâni: Hakaik-ı îmaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i dîniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez."

Üstad Hazretleri, İmam-ı Rabbani'nin (ra) bu ifadelerini naklettikten sonra ehemmiyetine binaen şu açıklamada bulunuyor:

"Öyle ise Tarîk-i Nakşînin üç perdesi var:"

"Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya Hakaik-ı îmaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbânî de (ra) âhir zamanında ona sülük etmiştir."

"İkincisi: Feraiz-i dîniyeye ve Sünnet-i Seniyye-ye tarîkat perdesi altında hizmettir."

Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağiyle sülük etmektir. Birincisi Farz, ikincisi Vâcib, bu üçüncüsü ise, Sünnet hükmündedir."

Bediüzzaman Hazretleri, bu zamanda iman kurtarma hizmetinin, insanları veli yapmayı esas alan tasavvuf mesleğine müreccah olduğunu, bir başka mektubunda şöyle ifade ediyor:

"Risalet'ün-Nur'a hizmet eden, imanını kurtarıyor. Tarikat ve şeyhlik ise velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak, on mü'mini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve sevaplıdır. Çünki imân, saâdet-i ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü'mine küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velayet ise, mü'mi'nin cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise; bir adamın imanını kurtarmak, on adamı veli yapmaktan daha sevaptır." (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 7)

İnkârı mümkün olmayan bir hakikattir ki, tarikatlar vesilesiyle, pekçok fertler tefeyyüz ederek, hidayete ermişler, tekâmül etmişlerdir. Bu müesseselerde nihayetsiz kutuplar, gavslar yetişerek asırlarını, faziletleriyle, güneş gibi ziyalandırmışlar, herbiri birer ferd-i ferid olarak, bu milletin necatına, saadetine, selametine vesile olmuşlardır. Fakat Bediüzzaman'ın irşad hareketi, tarikatlarınkiyle mukayese edilirken şu noktalar asla nazar-ı dikkatten uzak tutulmamalıdır:

O zamanlarda teslimiyet kavi idi. İnsanlar, bir arifin, bir âlimin sözüne kemaliyle teslim olabilirlerdi. Bir mü'minin bir zikirden, bir tespihten, bir kelimeden aldığı feyz ve faziletle, kalbinde bir şeffafiyet husule gelirdi. Ona bir saadet hazinesi olur, onu ilahî feyze mazhar ederdi. O zamanlarda, Kur'an-ı Azimüşşan'ın hükümleri, ferdî ve içtimaî hayatta, bütün şubeleriyle hâkim idi. Bir taraftan medreseler, diğer taraftan tekkeler ve zaviyeler, milleti daima murakabe altında tutuyorlar, sefahet ve dalâletten muhafaza ediyorlardı. Hariçten gelebilecek her türlü tahripkâr cereyanlara karşı, millette bir gönül birliği, bir cephe birliği teşekkül etmişti. İman, fazilet, ahlâk herkesin maşuku; küfür, dalâlet ve sefahat herkesin menfuru idi.

O zamanın hayat-ı içtimaiyye çarşısında en ziyade merğub olan, Kur'an ahlâkı ile ahlâklanmak ve sünnet-i seniyyeyi bütün mertebeleriyle yaşamaktı. Mü'minler, âdeta bir fazilet yarışı içindeydiler.

O zamanda âlim, fazıl insanlara fevkalâde rağbet vardı. O devirlerde İslâmiyet şahs-ı manevisine karşı, ehl-i dalalet ve sefahat mutlak mağlubiyet içinde idi.

Şimdi ise, habis medeniyetin murakabesi altında, küfür, dalâlet ve sefahat bütün kadrolarıyla, planlı ve programlı olarak iman, fazilet ve ahlâka karşı hücuma geçtiler. Ferdin imanî ve ahlâkî seviyesi üzerinde menfî tesirlerini olanca kuvvetleriyle icra ettiler. Asrı, temelinden esaslı bir surette sarsıp değiştirdiler. Hakkın yerini kuvvet, faziletin yerini rezalet, adaletin yerini zulüm aldı. Bir taraftan ferdî ve içtimaî hayat böylece dejenere edilirken, diğer taraftan iman ve İslâmiyet sahasında dimağlara bir hayli tereddütler, şüpheler musallat edildi.

Bütün bu hücumlara, sadece tarikatla karşı koymak mümkün değildi. Artık bu zamanda öyle bir hizmet metodu gerekliydi ki, akıllardaki şüphe ve tereddütleri izale etsin ve ruhları irfan ve marifet ile doldursun. Diğer taraftan iman hakikatlarını göze gösterir derecesinde izah ve ispat etmekle, kalbleri iman ile, muhabbet ile ihya etsin. Bu ise pek büyük bir himmet gerektiriyordu. Küfür ve ilhad cephesindeki bütün şahs-ı manevîlere karşı, iman cephesinde de bir şahs-ı manevînin teşekkülü lâzım geliyordu. Nefs-i emmarenin sefahattan aldığı menhus lezzete bedel, kalp ve ruha imanın, marifetin, ibadetin zevkini tattırmak icabediyordu. Dinsiz felsefeden gelen şüphelerle ızdıraba düşen insan aklının, birbirini teyid eden delil ve burhanlarla ikna edilmesi, irşad edilmesi gerekiyordu.

İşte bu dehşetli zamanda, bu büyük vazifeyi Risale-i Nur hakkıyla ve kemâliyle icra etti.

Bediüzzaman Hazretleri, telif ettiği bu harikulade külliyatla bu küllî tamire muvaffak oldu. Aklın imdadına koşarak onu tereddütlerden kurtardı, kalbi iman nuruyla doldurdu, vicdanı huzura kavuşturdu. Nur küiliyatındaki güneş gibi hakikatların cezb ve celbiyle bir şahs-ı manevî teşekkül etti. Artık bu şahs-ı manevînin nuru karşısında bu milletin kanını emen, imanını öldürmeye, iffet ve namusunu söndürmeye çalışan bütün menfî cereyanlar, biiznillah eriyip mahvolacaklardır.

Bediüzzaman Hazretleri bu asırda tesis ettiği irşad hareketinin mümeyyiz noktalarını Risâle-i Nur'da beyan etmiştir. Bunlardan bazı parçaları aşağıda takdim ediyoruz.

"Kırk elli sene evvel, eski Said, ziyade ulûm-u akliyye ve felsefiyyede hareket ettiği için, hakikat-ül hakaika karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünki, aklı, fikri hikmet-i felsefiyye ile bir derece yaralı idi; tedavi lazımdı. Sonra, hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasında gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı cazibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbânî de ona gaybî bir tarzda "Tev-hid-i kıble et!"demiş; yâni: "Yalnız bir üstadın arkasından git!" O çok yaralı eski Said'in kalbine geldi ki:"

"Üstad-ı hakikî Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üs-tadla olur." diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyle hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübeha-tiyle onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazâlî (ra), Mevlânâ Celâleddin (ra) ve İmam-ı Rabbânî (ra) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakk'a hadsjz şükür olsun ki, Kur'an'ın dersiyle, irşâdiyle hakikate bir yol bulmuş, girmiş."

"Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriyye gibi afakî ve haricî daireye bakıp mârifetullaha geniş ve her yerde yol açmış, adeta Musa Aleyhisselâmın asası gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış..."

"Hem Risâle-i Nur, hükemâ ve ulemânın mesleğinde gitmeyip, Kur'an'ın bir i'caz-ı mânevîsiyle, her şeyde bir pencere-i marifet açmış; bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlûb olmayıp galebe etmiştir." (Mesnevî-i Nuriye, Mukaddime, s. 5 ve 6)

"İman-ı tahkiki, ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selbedilemeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: "Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir." Bu nev'i iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor; belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin îmânı zevalden mahfuz kalıyor. Bu, iman-ı tahkikin vusulüne vesile olan bir yolu, velayet-i kâmile ile keşf ve şühûd ile hakikata yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir."

"İkinci yol: İman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, bürhanî ve Kur'ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacı ile, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile, zaruret ve bedahet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile tıakaik-ı imâniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risale-i Nur'un esası mâyesi, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar..." (Kastamonu Lahikası)

"Tevfîk-i ilâhî refiki olan adam tarikat berzahına girmeden zahirden hakikata geçebilir. Evet, Kur'an'dan, hakikat-ı tarikatı - tarikatsız - feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza mak sud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksı-zm îsâl edici bir yol buldum."

"Seri-üs seyr olan bu zamanın evladına kısa ve selamet bir tariki ihsan etmek, rahmet-i hakimenin şanındandır." (Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale, s.194)

"Bu zaman imanı kurtarmak zamanıdır. Seyr ü süluk-u kalbi ile tarikat mesleğinde bu bid'alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan, Nur Dairesi, Hakikat mesleğinde gidip tarikatların fâidesini temin eder..."

"Nurun mesleği, hakikat ve sünnet-i seniyye ve ferâize dikkat ve-büyük günahlardan çekinmek esastır, tarikata ikinci, üçüncü derecede bakar..." (Emirdağ Lahikası 1/241, 242)


47-) Alimlerin öldükten sonra tasarrufu söz konusu mu?

Vefatlarından sonra veli zatların tasarrufları olabilir. Bu konuda meşhur olan evliyalar vardır.

Bunlar, Maruf-i Kerhi, Abdülkadir-i Geylani ve Hayat bin Kays el-Harrani hazretleridir.

Bazı velilerin bazı özellikleri ön plana çıkar; mesela filan zat, çok cömert idi denir. Bu, diğerleri cömert değil anlamına gelmez. Bu da onun gibidir. Öldükten sonra kerametleri, tasarrufu çok görüldüğü ve çok meşhur olduğu için bunlar söylenmiştir. Yoksa bu söz, diğer evliyanın vefatından sonra tasarruf ve keramet sahibi olmadıklarını göstermez.

Öldükten sonra tasarrufun devam etmesi: Tasarruf sahibinin kendisi ölmüş olsa da, Allah’ın izniyle dünyevî olaylarla ilgi ve irtibatını devam ettirmesi ve Allah’ın inâyetiyle Allah’ın dilediği kadar hayra yönlendirmelerde bulunabilme yetkisine sahip olması demektir. Bu bir tür gaybî yardımdır. Fakat her şey âdetullah ve teklif sırrı prensipleri çerçevesinde cereyan eder.

Tasarrufta:

I. Allah’ın izni, rızâsı, emri, irâdesi, inâyeti, rahmeti ve kudreti esastır.
II. Tasarruf sahibinin kendi kişisel irâdesi ile değil; Allah’ın irâdesine boyun eğerek hareket ettiği ve tasarrufta bulunduğu göz ardı edilmez.
III. Hiçbir tasarruf;

     a) Tevhid inancını zedeleyecek biçimde algılanmaz,
     b) Âdetullaha aykırı olacak şekilde gerçekleşmez,
     c) Teklif sırrını ihlâl edecek derecede abartılmaz.
     d) Kişiselleştirilmez. Yani Cenâb-ı Hakk'ın emir ve irâdesini yok sayıp, kula mal edilmez. 

Gaybî yardımın örnekleri Kur’ân’da vardır. Meselâ:

Bedir Savaşı'nda üç bin meleğin ashab-ı kirâma Allah adına yardım ettiği Kur’ân’da zikredilir.1

Bilindiği gibi; Kur’ân bizi, öldüğünde “diri kalan” bir zümrenin varlığından da haberdâr etmiştir. Kur’ân’a göre, Allah yolunda öldürülenler “ölü” değillerdir. Onlar diridirler. Fakat biz hissetmiyoruz.2
 
Yine Kur’ân’a göre, bu dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden ibârettir. Asıl hayat ise âhiret hayatıdır. Âhiret hayatı bütün varlığıyla ve bütün benliğiyle capcanlı bir hayattır.3 Bedîüzzaman Hazretlerine göre bu âyet, hakîkî hayatın âhiret âlemindeki hayat olduğunu; âhiret âleminde cansız hiçbir maddenin bulunmadığını, orada hiçbir zerrenin ölü olmadığını îlân etmektedir.4

Başta peygamberler olmak üzere bir kısım Allah dostlarının, Allah’ın vazifeli kıldığı âlimlerin ve şehitlerin öldükten sonra tasarruflarının devam etmesi demek, Allah’ın şahit kıldığı kimselerin, dipdiri âhiret hayatına geçtiklerinde de, oyun ve eğlenceden ibâret olan dünya hayatında “hayra kılavuzluk etme ve yönlendirme” yetkilerini sürdürmeleri demektir.

Nitekim Bedîüzzaman Hazretleri, bir mektubunda şöyle der:

“Gavs-ı Âzam gibi, memattan (öldükten) sonra hayat-ı Hızırî’ye yakın bir nevî hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavs’ın hususî İsm-i Âzamı, ‘Yâ Hayy’ olduğu sırrıyla, sair ehl-i kuburdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur Mâruf-u Kerhî denilen bir kutb-u âzam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs’tan sonra mematları hayatları gibidir. Beyne’l-evliya (evliya arasında) meşhur olmuştur.”5

Yine Bedîüzzaman Hazretleri, şehitlerin efendisi olan Hazret-i Hamzâ’nın (ra) kendisine sığınan kimseleri Allah’ın izniyle muhafaza ettiğini ve dünyevî işlerini gördüğünü, 6 ölümle melekût âlemine ve ruhlar âlemine geçmiş insanların bizimle alâkadar olduklarını, bizim duâlarımızın ve mânevî hediyelerimizin onlara gittiğini, onların da nurânî feyizlerinin bizlere geldiğini 7, onlarla aramızda “mânevî âlemdeki mânevî havada çok mânevî elektrikler ve mânevî radyolar” bulunduğunu, 8 fakat nuranî feyizlerin tenkit ve itirazla hissedilmeyeceğini ve kaçacağını;9 Peygamber Efendimiz’in (asm) Hazret-i Hasan’ın (ra) başını öpmesinde, Hazret-i Hasan’ın (ra) mübârek neslinden gelen Gavs-ı Azam Şeyh Geylânî gibi çok mehdî-misal peygamber vârislerinin de hissedâr olduklarını; yine Peygamber Efendimizin (asm) Hazret-i Hüseyin’e (ra) karşı fevkalâde ehemmiyet göstermekle, Hazret-i Hüseyin’in (ra) nurânî silsilesinden olan Zeynelâbidin, Câfer-i Sâdık gibi mehdî-misal Peygamber vârislerini ehemmiyetle kucaklamış bulunduğunu kaydeder.10

Bu tasarruf silsilesinin bir devamı olarak; Bedîüzzaman Hazretleri küçüklüğünden beri Abdülkadir Geylânî’nin (ks) ilgi ve yardımına mazhar olmuş,11 ve Peygamber Efendimizin (asm) kudsî tasarrufu altında istihdam edilmiştir;12 Mevlânâ Hâlid Bağdâdî de Bağdat dâiresinde Şâh-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbânî’den sonra Şâh-ı Geylânî’nin tasarrufu altında irşad hizmetlerinde bulunmuştur.13

Binâenaleyh, tasarruf meselesi abartılmamak şartıyla tevhid inancına aykırı değil; tamamen Cenâb-ı Hakk'a ait bir rahmet tecellîsinden ibârettir. Hidâyet edici Cenâb-ı Allah’tır. Gerçek tasarruf sahibi Cenâb-ı Allah’tır. Allah’ın rızâsına ulaşmış peygamberler, âlimler, şehitler ve Allah dostları ise ancak Cenâb-ı Hakk'ın izni çerçevesinde bu yetkiyi kullanırlar.

Dipnotlar:

1. Âl-i İmrân Sûresi
2. Bakara Sûresi, 2/154;
3. Ankebût Sûresi, 29/64;
4. Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Sünûhât, s. 84;
5. Barla Lâhikası, s. 180;
6. Mektûbât, s. 12;
7. Sözler, s. 478;
8. Şuâlar, s. 589;
9. Lem’alar, s. 132;
10. Lem’alar, s. 26;
11. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 128;
12. Şuâlar, 577;
13. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 17.


48-) Tarikat şeyhlerinden ve bunların vekillerinden tövbe almak caiz mi?

El almak ve vermek hadisesi tarikatlar ile ilgili bir adaptır. Şöyle ki: bir havalide tarikatın bir kolunu temsil eden bir şeyh veya efendi olur. Bu zata intisap edip takip etmek, ondan ve tarikatın feyizlerinden istifade etmek isteyenler olabilir.

Bu kişiler, şeyhin elini tutup hem tarikat alma hem de günahlarından tövbe - istiğfar etme ve bir daha günah işlememeye niyet etme anlamında bir manevi bağ teşkil ederler. Bu durumda şeyhin kuvvet ve dirayeti ne kadarsa, kendi müritlerine tasarruf eder. Mürit de “beni nezaret ve takip ediyor” diye şeyhinden çekindiği için günah işlememeye azami dikkat eder.

Burada tövbe eden kişinin niyeti önemlidir. Tövbe eden şahıs Allah'tan affını istemelidir. Aksi takdirde şeyhten beklemesi caiz değildir.


49-) Rabıta hakkında bilgi verir misiniz?

Bir insanın, her hangi bir durumda Allah’ın, Peygamberimizi (asm) veya bir veli zatın huzurundaymış gibi, ya da ölüm anı gelmiş gibi yapılan düşünce ve his alemine rabıta deniliyor. Bu işin esas gaye ve hedefi, her an Allah’ın huzurunda olma şuuruna ermek ve bu vesile ile Onun rızasına uygun yaşamaktır.

Peygamber Efendimiz (asm) sürekli bu hal üzereydi. O her an Allah’ın huzurunda olma şuurunda olarak yaşadı. Bu anlamda bir rabıta Peygamberimizin (asm) en büyük sünnetlerinden biridir.

Tarikattaki rabıtaya gelince: Tarikata giren bir mürit, bazı durumlarda şeyhini düşünerek ve onun yanındaymış gibi kalp bağı kurmaya çalışarak İslam dinini daha iyi yaşamaya çalışmaktadır. Şeyh, müridini önce kendine, sonra Peygamberimize (asm) en son da Allah Teala’ya bağlamak istemektedir.

Bu düşünme ve rabıta Allah namına olduğundan ve insanları Allah’a yaklaştırma niyetiyle yapıldığından caizdir. Fakat Allah muhafaza etsin, şayet bu hareketi Allah namına değilde sırf şeyh efendi namına yapsa o zaman yanlış bir hareket olur. Bütün hak tarikatlar Kur’an'dan alındığı için, bunların yaptığı rabıtaların da izahını Kur’an'a zıt olmayacak şekilde yapılması icap eder. Yoksa hak bir yol olmaz.

Eğer bu yola girmeden doğrudan Allah’a rabıta yapabilirsek en güzelini yapmış oluruz.

Ölümü düşünüp bir gün bende öleceğim diye rabıta yapmak da güzeldir. Kabir, ahiret, haşir, sırat, cehennem gibi alemleri de rabıta yaparak daha dikkatli yaşamaya çalışmak da tavsiye edilebilir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Rabıta ne demektir?

RABITA...


50-) Tasavvufta, dünyayı terketmenin gereği üzerinde duruluyor. Sizce bizim dünyaya bakışımız nasıl olmalıdır?

Tasavvufun mühim esaslarından biri, dünyayı terk etmektir. Şüphesiz bu terk, kesb (çalışma) yönünden değil, kalp yönündendir.(1) Mahiyetine hem madde hem mânâ derc edilen insan, maddenin mahkumu olmamalıdır. Zira madde, ancak mânâya hizmetkar olabilir. Bir insan para kazanmalı, fakat parayı kalbine değil, kasaya koymalı ve o parayla İslâma hizmet etmelidir. Mevlâna’nın teşbihiyle,

“Su geminin içine girerse onu batırır. Altında bulunursa, onu yüzdürür.”(2)

Dünyanın bir çekim kuvveti vardır. Bu çekimden kurtulamayanlar hakikatin semasına yükselemezler. Yere çakılır kalırlar. Süfliyatta boğulurlar. Masivaya dalarlar. Halbuki, dünya ahiretin tarlasıdır.(3) Seyyar bir ticaretgahtır. Bir misafirhanedir.(4)

Kendini dünyanın servet ve şaşaasına kaptırmış olan Karun’a, kavmi şu hatırlatmayı yaparlar:

“Allah’ın sana verdiğinden ahiret yurdunu gözet, dünyadan da nasibini unutma!” (Kasas, 28/77).

Dünyadan nasibin ne olduğu hakkında Hamdi Yazır, şu açıklamada bulunur:

"Bazıları, 'helâl rızk ve meşru dünya zevki', diye anlamak istemişlerse de o geçici dünyanın kendisi demektir. Asıl dünyadan nasip ise, 'Dünya ahiretin tarlasıdır.' gereğince, ahiret için elde edilen fayda, ahirete kalacak ameldir. Yoksa dünyadan nasip, nihayet bir kefendir.”(7)

Bir kısım sofîlerin, dünyayı terk noktasında “bir lokma bir hırka” telakkileri, kendi hususî anlayışlarıdır. Yoksa bu, tasavvufta bir esas değildir.(8) Asıl hüner, dünyayı ahiretin tarlası olarak görüp, ekip biçmek, mevcudatı İlâhi isimlerin ayineleri görüp, müştakane temaşa edip bakmaktır.

İçinde yaşadığımız dünya, bir cihetten “ahirete tarladır"(9), bir başka cihetten ise, "bir oyun ve eğlence” (Ankebut Sûresi, 64; Hadîd Sûresi, 20). Mevlâna, dünyanın bu yönünü şöyle ifade eder:

“Çocuklar oyun esnasında dükkan yaparlar ve güya alışveriş ederler. Fakat o dükkanın ve o alışverişin vakit geçirmekten başka faydası olmaz. Gece olunca, dükkan açan çocuk aç olduğu halde eve döner. Bu cihan da çocukların oyun yeri gibidir. Gece olması ölümdür.”(10)

Bir başka açıdan ise dünya, bir uyku ve rüyadır. “İnsanlar uykudadır. Öldüklerinde uyanırlar.” vecizesi bunu anlatır.(11)

Dünyadaki makam, servet gibi şeyler geçici olduğundan bir kıymeti yoktur. Bu imkanlar, Allah yolunda değerlendirilmişse bir mânâ ifade eder. Yoksa, rüyadaki makam ve servetten bir farkı olmayacaktır.

İnsanın tabiatında dünyaya bağlılık vardır. Mevlâna bunu, "ham meyvelerin ağacın dallarına sıkı sıkıya tutunması"na benzetir. Meyveler olgunlaştığında ise, bu bağ gevşer ve o meyveye ağaçtan kopmak ağır gelmez. Nitekim, kâmil insanlar dünyadan ayrılıktan korkmamışlar, hatta sevmişlerdir. Çileli bir hayattan sonra Mısır Azîz’i olan Hz. Yusuf (a.s.) şu duayla dünya dalından kopma dilekçesi verir:

“Ya Rabbi, bana bir saltanat verdin ve bana ‘te’vîl-i ehadis’ten (rüya tabirinden) öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan, Sen dünya ve ahirette benim yardımcımsın. Beni Müslüman olarak vefat ettir ve salih kullarına beni kat.”(Yusuf, 12/101).

Ehl-i iman, dünyanın mahkûmu olmaktan kurtulmuş kimseler hâline gelmelidirler. Sosyal mevki ve itibar arttıkça, dünyanın cazibesi de artar. O oranda, onun hâkimiyetinden kurtulmak zorlaşır. Şu olay, bunu güzel gösterir.

Hükümdarın biri, maneviyat büyüklerinden birine,

“Dile benden ne dilersen.” der. O maneviyat eri,

“Senden ne dileyebilirim ki? Zira, benim hakîr iki kölem sana hâkim ve efendi olmuşlardır!” der. Hükümdar şaşkın bir şekilde,

“Kim bunlar?” deyince, maneviyat büyüğü şu cevabı verir:

“Biri gazap, biri şehvet...”

Şu dünya hayatı, ebedi saadeti kazanmak için verilmiş bir sermayedir. Günün yirmi dört saati, yirmi dört altından daha kıymetlidir. Fakat şu bir gerçektir ki, pek çok insan ömrünün kıymetini bilmemekte, onu boş işlerde zayi etmektedir. Bu noktada, Hafız-ı Şirazî’nin şu nasihatı hatırdan çıkarılmamalıdır:

“Bir dere kenarına otur da ömrün geçişini seyret.”

Kaynaklar:

1. bk. Mahir İz, Tasavvuf, s. 42.
2. Mevlana, I, 76.
3. Aclûnî, Keşfu’l- Hafa, I, 412.
4. Nursî, Sözler, s 188.
5. Müslim, Zühd, 1, Tirmizi, Zühd, 16, İbnu Mace, Zühd, 3.
6. Nursî, Lem’alar, s 46.
7. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, V, 3755.
8. Ahmed b. Hanbel, Müsned, V1, 226.
9. Aclunî, 1, 412.
10. Mevlânâ, VIII, 796-797.
11. Aclunî, II, 312. Bu sözün Hz. Ali’ye ait olduğu söylenir.


51-) Telli Baba hakkında bilgi verebilir misiniz? Oraya gidip de tel kesmek vb. şeylerin herhangi bir hükmü var mıdır?

İstanbul Sarıyer'de Telli Tabya'nın üst tarafından yola yakın yerde Telli Baba adıyla anılan bir yatır ve türbesi vardır. Buradaki mezar onarılarak türbe haline getirilmiş. İçinde yatanın tam olarak kim olduğu belli olmayan ve hakkında çeşitli rivayetler olan bir kabirdir.

Bir rivayete göre asıl adı İmam Abdullah Efendi olan Telli Baba, Fatih devrinde orduda tabur imamı iken şehit olmuş. Seksen yıl önce hastalıklı bir genç kızın onu rüyasında görmesiyle birlikte mezarı ortaya çıkarılmış.

Bir başka iddia ise, Telli Tabya'da bekçilik yapan bir ermişin ölmesi üzerine buraya gömülmüş olması nedeniyle "Telli Baba" denildiğidir.

Ancak bunların doğru olmadığını ve mezarda; Türk balıkçıya âşık olan bir Rum rahibe kızın bulunduğu da iddia edilmektedir. İddiaya göre Rahibe kız Rumelikavağı'ndaki manastırdan deniz yolu ile kaçarken, kayığının batması üzerine boğularak ölmüş, cesedi bu mevkide kıyıya vurmuş ve bulunduğu yerin az yukarısında gömülmüş, mezarı üzerine de gelin teli konulmuş! Fakat zamanla söylenceler değişikliğe uğramış ve 'Telli Gelin" "Telli Baba" olup çıkmış denilmektedir.

Soruda geçen şeylerin yapılmasına gelince: Bu tür batıl inanışların dinimizde yeri bulunmamaktadır. Müslümanların bu tür tel kesme, mum yakma, çaput bağlama gibi batıl inanışlardan uzak durması gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Türbe ziyaretinde bulunurken hangi duaları okumak caizdir?..


52-) TARİKAT ve CEMAAT arasındaki fark nedir?

Tarikatlar bir çeşit cemaattir. Cemaat bazı amaçlar için belli sistemleri olan topluluklardır. Tarikatlar da bunların bir çeşididir. Hareket tarzları, çalışma sistemleri farklı bir çok cemaat vardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tarikat nedir?

Cemaatler? Bu gibi müesseseler İslam'da gerekli mi yoksa Kitap tek, Peygamber tek diye böyle şeylere kalkışmamak mı gerekir?..


53-) Risalet ve velâyet nedir?

Risalet, Allah’tan bir tavzif (görevlendirme), velâyet ise Allah’a bir yükseliştir. Yani, Allah bazı insanları, insanlara resul olarak göndermiştir. Bu bir görevlendirmedir.

“Allah kime risalet görevini vereceğini en iyi bilendir.” (En’am, 6/124)

ayetinin hükmünce, kim buna ehilse, görevlendirilir. İlk insan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamberdir. 

“Her ümmet için bir resul vardır.” (Yunus, 10/47) 

ayetinin belirttiği gibi, her kavme peygamber gönderilmiştir. Hz. Muhammed (asm.), son peygamberdir (Ahzab, 33/40), risaleti bütün insanlığa şümullüdür.

Risalet, Peygamberimizle noktalanmıştır. Fakat velayet devam etmektedir. Risalet ve velayet, birbirine karışmayan iki deniz gibidir. Hiçbir veli nebi mertebesine ulaşamaz.

Velayet, risaletin bir delilidir. Risaletin tebliğ ettiği iman hakikatlarını, velayet bir nevi kalbî müşahede ve ruhanî zevk ile aynelyakîn derecesinde görür, tasdîk eder.(1)

Risalete mucize verilmiştir, velayete de kerâmet. Keramet, Allah’ın veli kullarında meydana gelen harikulade hâllerdir. Mesela, gönüllerden geçeni bilmek, bast-ı zaman ve tayy-ı mekan gibi.

Velayet için illa keramet şart değildir. Bütün evliyalardan daha üst mertebede yer alan sahabelerde kerametin fazla görülmemiş olması, bunu ispat eder. Asr ı saadeti anlatan kitaplarda zikredilen kerametlerin sayısı, üç-beş tanedir. Bunlardan en meşhuru, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Medine’de bir gün hutbede iken “Ya Sariye! Dağa, dağa!” diye bağırmasıdır. Sariye, Hz. Ömer’in komutanıdır. O esnada İran’da Mecusilere karşı savaşmaktadır. Hz. Ömer’in sesini duyar, ordunun sırtını dağa yaslar ve galip gelir.(2)

Kerametten daha mühimi, istikamettir. 

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 11/112)

ayeti, istikameti emreder. Tarîkattan gaye keramet değil, istikamet olmalıdır. Çünkü,

“Bu dünya, daru’l- hikmettir, daru’l-hizmettir. Daru’l ücret ve mükafat değildir.”(3)

Allah’ın veli kulları her devirde olmuşlardır ve kıyamete kadar da olmaya devam edeceklerdir. Veli, görüldüğünde Allah hatıra gelen kimsedir. 

(4) Böyle insanlar, “Dikkat edin! Allah’ın evliyası için ne bir korku vardır. Ne de onlar üzülürler.” (Yunus Sûresi, 10/62) ayetinin mazharıdırlar. İç alemleri çalkantılardan uzaktır. Huzur ve itminana ermişlerdir. İç âlemlerindeki nuraniyet, dışlarına da aksetmiştir. Onları görmek, insana huzur verir, mukaddes şeyleri hatırlatır.

Veliler rahmetin celbine, belaların def’ine vesiledirler. Birer manevi cazibe alanına sahiptirler. Ordudaki subaylardaki rütbeler misali, onların da rütbeleri vardır. İnd-i İlahide makbul insanlar olduklarından, onlara düşmanlık edenler, semâvi afetlere maruz kalırlar.

Kaynaklar: 

1. Nursî, Mektubat, s. 444.
2. Celaleddin Süyuti, Tarihul Hulefa, s.117, Sadeddin Taftezanî, Şerhul Akaid, s. 78-79.
3. Nursî, Mektubat, s 451.
4. İbnu Mace, Zühd, 4.


54-) Bazı tarikatlerde olduğu gibi kişinin kendini şişlemesi caiz midir?

Tarikatlarda şişlemek denilen şeye “burhan” ismi verilmektedir. Tarikata mensub olan kişinin yaptığı ve acıtmadığını söyledikleri bir uygulamadır. Bunu yapanlara saygılı olmakla beraber şahsen biz tavsiye etmiyoruz.

İslâmiyet, ana hatlarıyla iman, ibadet ve ahlaktan ibarettir. Kelâm ilmi imanı, fıkıh ilmi ibadeti, tasavvuf ilmi de ahlakı ele alır. Tasavvuf, İslâmı derûnî bir şekilde yaşamaktır. Ruhî ve vicdanî bir duyuşun mahsulüdür. Şekilden mânâya geçmek, kabuktan öze ulaşmaktır. Kâlin hâl olmasıdır. (1)

İnsanın aklı, kâinatın binler hazinelerini açan pırlanta gibi bir anahtardır. Nuranî bir cevherdir. Aklıselim mertebesine ulaştığında, Rabbanî bir mürşittir. Hakikat güneşine açılan bir penceredir.

Kalb dahi, insanın manevî hayatının merkezidir. Binler âlemin manevî bir haritasıdır. Kâinatın hadsiz hakikatlerinin mazharı, medarı, çekirdeğidir. (2) Cenab-ı Hakk'a parlak bir aynadır. Gayb âlemlerine karşı bir penceredir. Rabbanî bir latifedir.

İşte, aklın işletilmesiyle pek çok ilimler ve fenler otaya çıktığı gibi, kalbin işletilmesiyle de, tasavvuf ilmi ortaya çıkmıştır.

İslâm tasavvufunun menşeini inceleyen bazı zâtlar, İslâm öncesi tasavvufî akımlarda da benzeri esasları gördüklerinden, onu ya Hint’te, ya İran’da, veya daha başka yerlerde aramışlardır. Halbuki, İslâm tasavvufunu doğrudan doğruya Kur’ân'da ve Resulullah’ın (asm.) hayatında aramak lâzım gelir. (3)

Çünkü tasavvufta yer alan “zikir, fikir, nefis terbiyesi” gibi esaslar, Kur’ânda çokça bahsedilen konulardır. “Yaşayan Kur’ân” durumunda olan Resulullah (asv) ise, tasavvufî hayatın en zirve tatbikini göstermiştir.

Tarikat, tasavvufun sistemleşmiş şeklidir. Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır. (4)

Tarîkatlar, şeriatın birer delili, abıhayat dağıtan bir kevser kaynağıdırlar. (5) Asırlardır nice ehl-i iman, bu menba’dan içmiş, bu muazzam hazineden istifade etmiştir.

Tarîkat, Resulullah’ın miracının gölgesinde kalb ayağıyla ruhanî bir seyr ü sülûktur. (6)

Tarîkat, hakîkate giden bir yol olmakla beraber, tek yol değildir. Bütün hak tarikatlar, esaslarını Kur’ân'dan almışlardır.

Tarîkatı kabul etmek istemeyen bazı kimselerin, “Hz. Peygamber (asv) devrinde tarikat mı vardı?” şeklindeki soruları, bir cerbezeden ibarettir.

Zira, tarîkatın bütün esasları, zaten Resulullah (asv)’ın tatbikatına dayanmaktadır. Yani, uygulama vardır, fakat adı tarikat değildir. Tarikatın belli bir sistem içinde ortaya çıkması , hicri III. asra dayanır. Cüneyd-i Bağdadî,  Bayezid-i Bistami gibi zatlar, tarîkatın ilk önderlerindendir. Daha sonraki dönemlerde gelen Şah-ı Nakşibend, Abdülkadir-i Geylanî, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi, İmam-ı Rabbani gibi zatlar ise, tarîkatın en meşhur kahramanlarıdırlar.

Kaynaklar:

1. Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İst. 1994, s. 85
2. Said Nursî, Mektubat, Envar Neş. İst. 1993, s. 443
3. Eraydın, Tasavvuf ve Tarikat. s. 60
4. Nursi, Sözler, s 464
5. bk. Nursi, Mektubat, s. 444-445
6. bk. Nursî, Mektubat, s. 443

İlave bilgi için tıklayınız:

Bazı tarikatlarda yapıldığı gibi insanların kendilerini şişlemesi caiz midir?


55-) Evliyalar gaybı bilebilir mi; ayet ve hadislerde bunun delili var mı?..

Gayb, bilinmeyen demektir. "Allah’tan başka kimse bilmez" mealindeki ayet bu hakikati ihtar etmektedir.

Cin suresi 26. ayette "gaybı ancak Allah’ın bileceği" ifade edilir. Ancak devamındaki ayette ise, razı olduğu kullarına gelecek ve geçmişten bilgiler vereceği haber verilir. Demek ki, Allah bildirirse Allah'ın sevgili kulları yani evliyalar da gaybı bilebilir.

"O gaybı bilendir. Hiç kimseye gaybını bildirmez.  Ancak seçtiği resüller başka. (Onlara bildirir.) ..."(Cin, 72/26 ve 27)

Öyleyse "Gaybı ancak Allah bilir" sözünü, "Allah bildirmezse kimse gaybı bilemez" diye anlamak gerekir. Nitekim Peygamberimiz (asm) kendinden sonra olacak ve önceden olmuş bazı olayları, Allah’ın izniyle haber vermiştir.

Evet, Allah kendi iradesi gereği bir sevgili kuluna (peygamber veya evliyaya ) gaybı bildirebilir. Bu zat-ı muhteremler de vukuundan önce bir hadiseyi haber verebilir. Yani bir hadise daha vuku bulmadan önce Allah başkalarına da bildire bilir. Bu durum Allah’ın hür iradesinin de delilidir.

Şayet "Allah’tan başka kimse bilmez", deyip peygamber ve evliyalarında gaybı bilemediğini iddia etsek, o zaman hem ayetin sıhhatine de zarar vermiş hem de Allah’ın iradesinin de kayıtlanması anlamında bir fikri peşinen kabullenmiş olacağız. Bu ise, bizim itikatımıza terstir.

Vahiy sadece peygamberlere gelir; İlham ise Allah'ın veli ve sevgili kullarından herkese gelebilir.


56-) Tarikata katılmayı, bir cemaate bağlanmayı teşvik eden ayet ve hadis var mıdır?

Tarikata girmeyi teşvik eden açık bir ayet veya hadis yoktur. Ancak müminlerin müşkilatlarını alimlere sorup onların tavsiyelerine göre hareket etmemizi isteyen hadisler vardır.

"Âlimler peygamberlerin vârisleridir." (Buhârî, ilim, 10; Ebû Dâvud, İlim, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 17)

buyuran Resulullah (asv), âlimlerin, toplumu yönlendirme hususunda peygamberlere vekil ve halef olduklarını beyan etmiştir.

İlmi bir seviyeye sahip olan âlime, Allah katındaki değerinden dolayı itaat, Allah'ın emrine itaattir. Hak yolda ve hayra götüren bir hususta âlimin yaptığı tavsiyeye uymak müminler için farzdır. Bu farziyet ancak âlim, Allah'ın razı olduğu bir hususu tavsiye ederse söz konusudur. Allah'ın razı olmadığı ve Allah'ın emretmediği, dinde olmayan bir bid'atı tavsiye eden âlimin tavsiyesine uyulmaz. Böyle bir bid'ate çağrıldığında reddetmek ise mümin için farzdır.

İslâm'da olmayan bir hususu dine sokmak ve kendinden bir hüküm koymak Rububiyyet iddiasında bulunmak demektir. Allah'ın emir ve yasakları dışına çıkıp İslâm dışı tağutî nizamlara yapışmak nasıl küfür ise, âlimlerin hevâ ve heveslerine uyarak koydukları hüküm ve gösterdikleri gayri İslâmî yol ve ibadetlere yönelmek ve bu ibadetleri dinden kabul etmek de küfürdür.

Bu duruma göre İslâm âlimi, toplumu yönlendiren ve Allah'ın hükümlerinin uygulanmasında titizlik gösteren bir rehberdir. Âlimler ilimlerinin gereği olarak toplum içindeki görev ve fonksiyonlarını daima hatırlamak zorundadırlar. Ümmetler, âlimlerinin doğru yolu izledikleri ve doğru yolda oldukları müddetçe ayakta kalırlar. Bunun için Hz. Peygamber (asv) "Alimin ölümü İslâm'da açılan bir gediktir." (Dârimî, Mukaddime, 32) buyurmuşlardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslamı yaşamak için bir tarikata girmek şart mı?


57-) Vahdet-i vücudu savunan kimlerdir ve onların İslam ve Allah anlayışı nasıldır?

Tasavvufta, varlığın birliğini savunan öğreti. Muhyiddin İbn Arabî tarafından sistemleştirilen öğreti, sadece Allah'ın varlığının zorunluluğu temeli üzerine kuruludur. Benimseyen mutasavvıflarca tevhidin en yüksek yorumu sayılan öğreti, diğer bazı mutasavvıflar tarafından fenâ makamında kalmanın ortaya çıkardığı bir yanılgı olarak nitelenir.

Vahdet-i vücut ve vahdet-i şühut nedir?

Cenab-ı Hakk'a varan yollar çoktur. Bunların bir kısmı diğerlerine nisbeten daha kısa ve daha parlaktır. Fakat, hiç şüphe yok ki, bu yolların arasında Cenab-ı Hakk'a varan en kısa ve en parlak yol, Resul-i Ekrem Efendimiz (asm)'in çizmiş olduğu nurlu yoldur. Hatta tarikatlar arasında da, Resulullah'ın sünnetini esas alan tarikatların daha parlak, daha muhteşem olduklarını ifade eden Bediüzzaman, doğru bir yolu takip etmek hususunda sünnet-i seniyyenin önemine şu ifadeleriyle işaret etmektedir:

"Sünnet-i seniyyenin mes'eleleri, hattâ küçük âdabları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıble nâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum."1

Manevî yolların takibinde meydana gelen bütün tereddütler sünnet-i seniyye ile gider, insan bu sayede ruhî bir huzur ve sükûnet hisseder. Tarikatların takip ettiği tasavvufî yollar da Resulullahın sünnetine uymaları nisbetinde doğru ve hak olur. Kıymet kazanmaları ise, sünnet-i seniyyeye uymalarına ve uygun hareket etmelerine bağlıdır. Nitekim İmam Rabbani bu hakikati açık bir şekilde ifade etmektedir.2

İşte, tasavvuf ehlinin bir kısmı "la mevcûde illâ Hû" yani "Allah'tan başka varlık yoktur", diğer bir kısmı da "la meşhûde illâ Hû", "Allah'tan başka müşahede edilen bir varlık yoktur" şeklinde vecizeleşen görüşleri de bu ölçü içerisinde mütalâa edilmelidir. Her iki görüşün mensuplarının, varlıkları tamamen inkâr ettikleri söylenemez. Ancak varlıkları hayal hükmünde kabul ederler. Varlıkların Allah'ın varlığı karşısındaki mevcudiyeti çok sönük olduğundan, böyle derler. Mümkinata, yani Allah'ın yarattıklarına, varlık değerini vermek istemezler. Hattâ İbni Arabi, Allah'tan başka bütün varlıkların mümkün olduğunu ve bu mümkün varlıkların var oluşlarının ise mevhum olduğunu söylemektedir. Böylece varlıkları bir gölge olarak görmektedir.3

İşte, "la mevcûde illâ Hû" ile ifade edilen bu meslek Bediüzzaman'ın ifadesiyle "cadde-i kübrâ" değildir.

"Evet, cadde-i kübrâ, sahabe ve tabiîn ve asfîyanın caddesidir. (Eşyanın hakikatları sabittir) cümlesi onların kaide-i külliyeleridir."4

Dolayısıyla varlıkların sabit hakikatları vardır. Hayal ve vehim değildiler.

"La meşhûde illâ Hû" diyen meslek ise, tam huzuru kazanmak için varlıkların varlığını tamamen inkâr etmez, fakat üzerine bir perde çeker, görmek istemez. Çünkü onların manevî huzura mâni olduğuna inanır. Bunların birinci kısımdan farkları, varlıkları yok olarak kabul etmemeleridir. Vardır, ama perde olduğuna inandıkları için görmek istemezler.

Halbuki, Kur'ân-ı Kerim'in ve sünnet-i seniyyenin, herkesin girebileceği en geniş caddesi, varlıkları inkâr etmek veya unutmak değil; onları Cenab-ı Hakk'ın isimlerinin tecelli yerleri olarak görmek, her varlıkta İlâhî mührü okumak, hakikî tevhide varmaktır. Kur'ân-ı Kerim'in varlıklarda tefekkürü emreden âyetleri de bu yolu açıkça göstermektedir.
"La mevcûde illâ Hû" ile "La meşhûde illâ Hû" diyenlerin arasındaki farka işaret için yukarıdaki ifadelere ek olarak İmamı Rabbanî'nin verdiği misali de ilâve etmek isteriz. Ona göre, birinci grup, Allah'ın zâtından başka bir varlığı bilmez. İkinci grup ise Allah'tan başka bir varlığı bildiği hâlde görmez. Bediüzzaman'm tabiriyle "nisyan (unutmak) perdesini üstüne çeker." Her iki mesleğin de tevhid görüşlerini kâfi görmeyen İmam Rabbanî bunu şöyle bir misalle açıklamaktadır:

"Meselâ, bir kimse güneşin varlığına ilmen bir yakınlık peyda etse, bu yakınlık diğer yıldızların o anda kabul edilmesini gerektirmez. Fakat güneşe bakan bir insan yıldızları göremez. Çünkü o anda onda güneşi görme isteğinin dışında bir arzu yoktur. Bütün buna rağmen, bu insan mutlaka bilir ki, yıldızlar madum (yok olmuş) değildir. Güneşin parlak ışığından dolayı görünmezler. İşte bu sırada bir kimse yıldızların varlığını inkâr ederse hata etmiş olur."5

İmamı Rabbanî, bu ifadelerinden sonra, varlıkları inkâr etmenin sünnet-i seniyyeye uygun olmadığını ve bunda mahzur bulunduğunu açıklamaktadır. Fakat sadece "Bir"i görmenin bir tehlike arzetmeyeceğini ifade eder. Ona göre, Hallac-ı Mansur da "Ene'l-Hak" derken, "Ben değilim, Haktır" mânâsını kastetmektedir. Bu ifade, bütün varlık âlemini unutup yalnızca Allah'ın varlığında fâni oluşu dile getirmektedir.

Dipnotlar:

1. Lem'alar, 45.
2. a.g.e.
3. Tasavvuf ve tarikatlar, 125.
4. Mektubat, 76.
5. Tasavvuf ve Tarikatlar, 158.


58-) Seyyid Ahmed Rüfai ve Rüfailik hakkında bilgi verir misiniz?

Ahmed Rüfai, Rüfâiyye tarikatının kurucusudur. Asıl adı Seyyid Ahmet bin Alî el-Mekkî bin Yahyâ er-Rüfâî’dir. Milâdî 1118’de Bağdat ile Basra arasında kalan Batâih Bölgesi içindeki Ümmüabîde köyünde doğdu. Rüfâî’nin Hz. Hüseyin’in (r.a.) soyundan gelen bir seyyid olduğunda bütün kaynaklar ittifak hâlindedir.

Babası vefat ettiğinde yedi yaşında olan Ahmed er-Rüfâî’yi, devrin büyük tasavvuf âlimlerinden olan dayısı Mansûr el-Batâihî himayesi altına aldı. Kur’ân öğrenimini ve hıfzını tamamladıktan sonra, Ali Ebü’l-Fazl el-Vâsıtî el-Kureyşî ve devrin diğer âlim ve mutasavvıflarından İslâmî ilimleri öğrendi. Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin Şâfiî Fıkhı ile ilgili Kitâbü’t-Tenbîh isimli eserini okudu. Vâsıtî ona icâzet verdi ve hırkasını giydirdi. “Herkes üstadıyla ben ise talebem Rüfâî ile iftihar ederim.” diyen Vâsıtî, zâhir ve bâtın (maddî ve manevî) ilimlerine sahip bir âlim ve sûfî olduğunu belirtmek üzere ona “Ebü’l-Âlemeyn” (İki Âlemin Babası) unvanını verdi. Ahmed er-Rüfâî, Vâsıtî’nin vefatından sonra dayısı Mansûr el-Batâihî’nin terbiye ve irşad halkasına girdi. Batâihî, Rüfâî’ye hilâfet ve “Şeyhü’ş-Şüyûh” (Şeyhlerin Şeyhi) ünvanını vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini de bıraktı. Bundan sonra, Rüfâî, Batâihî’nin isteğiyle Ümmüabîde’deki tekkeye yerleşip müridlerin irşad ve terbiyesiyle meşgul olmaya başladı.

Kaynaklar onu âlim, muhaddis (hadis âlimi), Şâfiî fakihi (İslâm hukukçusu) ve müfessir (tefsir âlimi) bir sûfî olarak tanıtırlar. Dört büyük kutubdan biri kabul edilen Ahmed er-Rüfâî’nin başlıca eserleri şunlardır. el-Hikemü’r-Rüfâ’iyye, Bürhanü’l-Müeyyed, el-Mecâlisü’s-Seniyye, Haletü ehli’l-Hakîka Maallah’dır. Eserlerinin tamamına yakın kısmı Türkçe’ye çevrilmiştir.

Ahmed er-Rüfâî şiddetli bir hastalık sonucu 23 Eylül 1182’de Hakkın rahmetine kavuştu. Kabri Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır.

Ahmed-er Rufâî Hazretleri'nin tasavvuf ve tarikat anlayışı kitap ve sünnete tabi olan bir anlayıştır. Onun ifadeleri içerisinde İslâm dini  zahir ve batını ile bir bütündür.

Kalp, cesetsiz olmaz; kalbi olmayan bir cesed ise çürür. Tasavvuf ilmi kalbin ıslahından ibarettir. Tarikat şeriat demektir. Hakikat, şeriata muhalefet etmez. Tasavvuf söz konusu ettiği tarikat, şeriatın bizatihi içinde taşıdığı mana ve hikmetlerdir. Tasavvuf  yün, hırka ve taç giymek değildir.

Tasavvuf; hüzün hırkası doğruluk tacı tevekkül elbisesinde bürünmektedir. İnsanın kalbi haşyet, bedeni edep, nefsi ve benliği yokluk ve dili de zikir örtüsü ile örtündüğü takdirde, tasavvuf yolunda bulunmuştur.

Mükemmel sofi her halde Hz. Peygamber (a.s.v)'a tabi olan ve kulluk derecesini en yüksek derecede olarak benimseyen kimsedir. Kul, ancak Allah'dan gayri her şeyin kulluğundan kurtulduğu ve hürriyet makamına ulaştığı vakit  mükemmel bir kul olabilir.

Tasvvuf edeptir. Bu da Peygamber (asv)'in sünnetine tabi olmakla kazanılır. Derviş olmak için cemiyet hayatından uzaklaşmak gerekmez. Müridler dünyevi meşguliyetlerini terk etmeksizin helâl ve harama dikkat ederek, gafletten uzak kalmak suretiyle Hakk yolunda ilerleyebilir. Bütün iş kalbi temizlemek ve temiz tutmaktır. Kerametlere rağbet etme. Çünkü veliler bundan kaçınmışlardır.

Ahmed-er Rufâî Hazretleri, kendisinin tevazu yoluyla makasadına ulaştığı, bunu tarikinde bir esas olarak tercih ve tespit ettiğini söylemektedir.

Peyamber Efendimize (asv) çok yakın idi. Ona her şeyi ile tutkundu. Cenab-ı Hakk  yaradılışında onunla kader birliği içinde yaratmış bir takım hikmetlerle onun isminin müsemması kılmıştır. Küçük yaşta Peygamber Efendimiz (asv) gibi yetim kalmıştır. Nesli kız evlatları ile devam etmiş erkek evladını küçük yaşta kaybetmiştir. Hayatında kendisine hakaret edilmiş, eziyet görmüş, O ise Peygamber Efendimiz (asv) gibi sabırla, dua ile mukabelede bulunmuş, hasımlarına karşı tevazu göstermiştir.


59-) Sesli zikir bidat mıdır?

Sesli zikretmek bidat değildir. Zikir, Allah’ı anmaktır. Kur’ân’ın sarih emirlerindendir.

“Beni anın, ben de sizi anayım.” (Bakara Sûresi, 2/152),

“Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz.” (Enfal Sûresi, 8/45)

"...Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur."(Rad, 13/28) 

ayetleri, bu konudaki pek çok ayetten sadece üçüdür.

Zikir iki türlü olur:

1. Lisan ile.
2. Kalb ile.

Asıl olan kalbin zikretmesidir; dil buna sadece bir tercümandır. Yalnız dilde kalan evrad, kalbe intikal etmedikçe, zikir sayılmaz.( İz, Tasavvuf, 243)

Tarlada çalışan çiftçinin, dairede çalışan memurun, fabrikada çalışan işçinin Allah’ı hatırlaması, bir zikirdir. Kur’ân-ı Kerîm bu kimseleri şu şekilde metheder:

“Öyle insanlar vardır ki, ne bir ticaret, ne bir alışveriş onları Allah’ı zikirden, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoyamaz.” (Nur Sûresi, 24/37)

Bunlar, “dışı sahra-yı kesrette, içi umman-ı vahdette” olan kimselerdir. Dış dünya ve bununla meşguliyet, onların gönül âlemlerini bulandırmaz. İç âlemlerinde vahdet ile teneffüs ederler.

Bütün tarîkatların üssü’l-esası olan zikir, kalbi şeffaflaştırır. Ona letafet kazandırır. O kalbi, ilham esintilerine duyarlı bir alıcı haline getirir.

Tarikatların halka kurarak yaptıkları zikir caizdir.


60-) İhlas hatimi hakkında bilgi verir misiniz?

Nakşibendiye Tarikatı'nda topluca yapılan zikre hatm-ı hacegan denir. Müridlerin adedi on kişiden az ise, küçük hatme; çok ise, büyük hatme sesli, sessiz olarak icrâ edilir. Aralarında iki fark vardır. Birisi, 79 kere okunacak olan el-İnşirâh suresinin terkedilmesi, diğeri ise,1001 ihlâs yerine 500 defâ, Ya Baki entel-Bâki'nin okunmasıdır. (Mustafa Kara, Mezhepler ve Tarikatlar Ansiklopedisi, s. 156).

Bütün bu usul, prensip ve kaideler tarikat şeyhleri tarafından konulmuştur. Sünnette 79 defa İnşirah 1001 defa İhlas vb. vîrdler mevcut değildir. Resulullah (asv) zamanında mevcut olmayıp sonradan tarikatın mensupları tarafından ortaya konmuştur. Yoksa Hz. Peygamber (asv)'den bu konuda sahih yolla gelen herhangi bir hadis veya bir haber yoktur. Bunlar tarikat ve va'z türü eserlerde mevcuttur. Halkı ibadet ve takvaya alıştırmak için iyi niyetle dinde ihdas edilmiş bid'atlerdir. Tevhid akidesine ters düşmeyenler, Kur'an ve Sünnet'e uyanları kabul edilir, gerisi red edilir. (Nureddin TURGAY)

İlave bilgi için tıklayınız:

Üç ihlas suresi okumak bir hatim sevabı mı kazandırıyor? | Sorularla İslamiyet

Hatme duası nedir; kaç çeşit hatme vardır?


61-) İmam-ı Rabbani Mektubat’ta cehri zikre bid'at derken, Abdulkadir-i Geylani’ye "zamanının en büyük evliyası" demektedir. Bu durumda Kadiri tarikatının cehri zikirle iştigal etmesi bid'at mıdır?

 - Evet, İmam-ı Rabbanî “bazı alimlerin cehri zikrin bid'at olduğunu” söylediklerini bildirmiştir. (Mektubat: 266. Mektup) Onun ifadelerinden kendisinin de bu görüşte olduğu anlaşılmaktadır. Fakat onun asıl maksadı tesavvuf ritüellerinde yaşanan raks, teğannî gibi müsikî hâllerdir. Neyler, rakslar, halay çekmeler gibi durumlardır. 

- Abdulkadir Geylani, hemen hemen evliyaların ittifakıyla İmam Rabbani’den daha büyüktür. Bu sebeple, Kadirî tarikatindeki cehri zikri bid'at saymak mümkün değildir.

Bütün tarîkatların üssü’l-esası olan zikir, kalbi şeffaflaştırır; ona letafet kazandırır. O kalbi, ilham esintilerine duyarlı bir alıcı hâline getirir.

- Bediüzzaman Hazretleri de  Gavs-ı Azamın makamına şu sözlerle işaret etmiştir:

“Üçüncü Sualiniz: Başta müçtehidîn-i izam imamları mı efdal, yoksa hak tarîkatların şahları, aktabları mı efdaldir?"

"Elcevab: Umum müçtehidîn değil; belki Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî, Ahmed İbn-i Hanbel; şahların, aktabların fevkındedirler. Fakat hususî faziletlerde Şah-ı Geylanî gibi bazı hârika kutublar, bir cihette daha parlak makama sahibdirler. Fakat küllî fazilet imamlarındır. Hem tarîkat şahlarının bir kısmı, müçtehidlerdendir; onun için umum müçtehidîn, aktabdan daha efdaldir denilmez. Fakat Eimme-i Erbaa, Sahabeden ve Mehdi'den sonra en efdallerdir denilir.”(bk. Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup).


62-) Abdulkadir Geylani'nin Risale-i Gavsiyesi'nin niteliği ilham mıdır?

Bu tür kitaplara ilhama mazhar eserler olarak bakmak gerekir. Karşılıklı konuşma sitili verilmesine rağmen bunu doğrudan bir diyalog olarak kabul etmek doğru olmaz. Çünkü, ilhamın dışındaki konuşma vahiy sınırına girer, o da peygamberlere mahsustur.

Muhammed İkbal'in de  “Muhavere-i ma beyne insan-u Huda = İnsan Allah arasında geçen karşılıklı konuşma” başlığıyla yazdığı bir şiiri vardır. Bu ilham olmasa da, vahyin ışığında kurgulanan ilmî bir diyalog sahnesidir. Söz  gelimi: Allah buyuruyor ki “Ey insan! Ben hepinizi aynı topraktan yarattım, ama siz kalkıp ırkçılık yaptınız; 'Şu beyazdır, şu zencidir.' dediniz.” diye bir beyti var dır ki, tamamen İslam’ın ruhunu canlandırmaktadır.

Tabii ki; Abdulkadir Geylanî Hazretlerinin ilhama mazhar olduğunda bizim gibilerin şüphesi olmaz. Bu sebeple onun Risale-i Gavsiye'sini, ilhama dayalı  ve de Kur’an'ın ışığında, tasavvuf formatı içerisinde canlandırılmış bir diyalog sahnesini andırmaktadır.


63-) Naz makamında olanlar, Allah'ın bazı emirlerini terk mi ediyorlar?

Muhibbiyet makamı, Allah'ı sevme makamıdır. Bu makamda olan bir mümin, Allah'ın sevgisini kaybetmemek ve artırmak için daima niyaz makamında olması lazım. Bu gibi insanlar, ibadet, zikir, tefekkür, dua etme durumundadırlar. Bu gibi insanlar Allah'tan isterler, ama ısrarcı değillerdir. Allah'ın hikmetine ve rahmetine daima itimat içerisindedirler.

Mahbubiyet makamı ise, Allah'ın sevdiği kişilerin makamı anlamındadır. Bu makama çıktığını bazı alametlerle anlayanlar olmuştur. İşte bu makam "Niyaz" makamı değil, "Naz" makamıdır. Bu makama gelen bir veli, Allah'tan ister, istekleri yerine gelmediği vakit hikmet aramadan sorgular. Çünkü, Onlar bilirler ki, Allah birini sevdi mi artık bırakmaz ve düşürmez.

Muhibbiyet makamından mahbubiyet makamına hem iniş vardır, hem de çıkış vardır. Çünkü, Allah'ı sevme makamından hem Allah'ı sevme ve hem de Allah tarafından sevildiğini bilme makamına çıkmak vardır.

Fakat mahbubiyet makamına çıkan bir veli, şayet daha önceki niyaz makamını muhafaza edemezse, o zaman naz makamına düşüş vardır.

Abdulkadir-i Geylani Hazretleri, Gavsiyet ve Kutbiyyet makamlarını da Allah'ın izniyle kazandığından dolayı, Ferdiyet makamını da hakkıyla ifa etmiştir. Yani kendi zamanında ki tüm manevi makam ve feyizler onun eliyle dağıtılmıştır.

Cenab-ı Hakk'ın bir insanı sevdiğini ihsas etmesi, yani bir insanın mahbubiyet makamına çıkması elbette bir terakkidir; bir yükseliştir. Artık bu insan, sadece Allah'ı seviyor değil, Allah'ın da kendisini sevdiği makama çıkmıştır. Bu makam elbette muhibbiyet makamından daha üstündür. Çünkü, muhibbiyette sadece kulun Allah'ı sevdiği bilinir. Ama mahbubiyet makamında hem insanın hem de Allah'ın birbirlerini sevdiği aşikardır. Fakat bu terakki, insanı niyaz makamı olan acz ve zaafını anlama makamından çıkarmaması gerekir.

Şayet mahbubiyet makamına çıkan bir veli, niyaz makamında kalabilse, o zaman terakkisi çok daha mükemmel olur. Ama niyaz makamını muhafaza edemeyip naz makamına girse, o zaman niyaz makamının üst mertebesinden düşmüş olur. Bu açıdan bir Müslüman hangi manevi makamda olursa olsun, makamı arttıkça Allah'ın emir ve yasaklarına, teşvik ve sakındırmalarına uymadaki titizliği de artar. Hatta başkalarının yapmasının dinen bir sakıncası olmayan şeyleri bile yapmaktan haya ederler.

Öyleyse naz makamında olan bir veli de hiç bir emri terk edemez.


64-) Tarikatta el alma şeklinde yapılan tövbe doğru mudur?

El tutmak bağlılığın simgesidir. Ancak tövbe etmek için şeyhin elini tutmak şart değildir. El almak ve vermek hadisesi tarikatlar ile ilgili bir adaptır. Şöyle ki; bir havalide tarikatın bir kolunu temsil eden bir şeyh veya efendi olur. Bu zata intisap edip takip etmek ve ondan ve tarikatın feyizlerinden istifade etmek isteyenler olabilir.

Bu kişiler, şeyhin elini tutup hem tarikat alma hem de günahlarından tövbe istiğfar etme ve bir daha günah işlememeye niyet etme anlamında bir manevi bağ teşkil ederler. Bu durumda şeyhin kuvvet ve dirayeti ne kadarsa, kendi müritlerine tasarruf eder. Mürit de "beni nezaret ve takip ediyor" diye şeyhinden çekindiği için günah işlememeye azami dikkat eder.

Yüz yıllarca hükmünü bu şekilde icra etmiş olan tarikat ve el alma faaliyetleri, insanları Allah'a ulaştırmanın ve Allah'a sevdirmenin müessir bir yolu idiler. Fakat şimdiki zamanlarda bu manada bir efendi ve müritlerine nezaret edecek kapasitede bir şeyh bulmanın biraz zor olacağı kanaatindeyiz. Çünkü, çoğunlukla bu zamanın insanlarına ve bu asrın ruhuna uygun bir hareket tarzı sergilenmemektedir.

Bu noktadan asrımızın ruhuna uygun bir İslamı yaşama tarzı olarak, ilim ve sohbet üzerine tesis edilmiş ve "birlikten kuvvet doğar" hakikatini ciddi bir şekilde tesis eden, cemaatleri daha müessir görmekteyiz.


65-) Ehli sünnet tarikatler hangileridir?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

TARİKAT


66-) Abdülkadir Geylani Hazretleri hayatı boyunca hiç evlendi mi; evlendi ise kiminle evlendi?

Abdülkadir Geylani Hazretleri evlidir, çoluk-çocuk sahibidir. Rivayetlere göre, ilk defa otuz beş yaşında evlenmiştir. Birden çok evlilik yapmış, birçok çocuğu olmuştur. Ancak çocuklarının çoğu kendisinden önce vefat etmiştir.

Kendisinden sonraya kalan oğullarından bazılarının ismi: Abdullah, Abdulvehhab, Abdurrezzak, Abdulcebbar, Muhammed ve Yahyadır. Biricik kızının ismi ise, Emetu’l-Cebbar Fatıma’dır. Hanımlarının isimlerine rastlayamadık.

İlave bilgi için tıklayınız:

ABDULKADİR GEYLANİ (k.s) ve KADİRİLİK


67-) Ebu Hanife'nin zamanında tarikatlar var mıydı?

Ebu Hanife zamanında, sistemleşmiş halde tarikatlar yoktu.

İlave bilgi almak için tıklayınız:

TARİKAT.


68-) Tarikat nedir ve doğru şeyhi nasıl bulacağız?

Tasavvuf kaynaklarında (1) tasavvufî hayata girmek, bir mürşide bağlanmak isteyenler için gerçek bir şeyhte aranması gereken niteliklerin dökümü yapılır. Bunların başlıcaları şöyle özetlenebilir:

- Şeyh ilim, irfan ve eserleriyle temayüz etmiş olmalıdır.

- Veli olması yeterli değildir, aynı zamanda mürşid olmalıdır.

- Günlük hayatı müstakim olmalıdır.

- Belli bir tarikatın kuralları doğrultusunda tasavvufi eğitimini (seyrü süluk) tamamlamış olmalıdır.

- Müridlerini yetiştirmekteki yeteneği kabul edilmiş olmalıdır.

- Dini görevleri yerine getirmede ciddiyet sahibi olmalıdır.

- Tekelci olmamalı; kendi dışındaki şeyhleri kötülememeli, küçük görmemelidir.

- İnsanları eğitmek bir yetenek işidir. Öğretmek ve eğitmek herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bu nedenle şeyh, Allah vergisi bir kabiliyete sahip olmalıdır.

1) bk. Tehânevî, Keşşâf; Hakîm et-Tirmizî, Hatmü’l-evliyâ; Kelâbâzî, et-Tasarruf; Ebû Nuaym, Hilye; Kuşeyrî, er-Risâle; Abdürrezzâk el-Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü..

İlave bilgi için tıklayınız:

- Bir tarikata bağlanmak şart mıdır?..


69-) Himmet tam olarak nedir? Himmet istemek doğru mudur?

Üzerinde çokça tartışılan kavramlardan biri de himmet. Tasavvufî yaşantı sahiplerinin sıkça kullandığı himmet nedir? Niçin tartışma konusu yapılıyor, neresi yanlış anlaşılıyor? Himmet kavramını kullananlar niçin ve nasıl kullanıyor?

Himmet, kelime manasıyla kalbi, iradeyi, duygu ve düşünceyi bir noktaya toplayıp, tek hedefe yönelmek demek. Kelime kökü Arapça “hemm”. Hemm, iyi olsun kötü olsun, herhangi bir şeyi yapmaya yönelmek, himmet ise, kıymetli, şerefli ve güzel şeylere yönelmek manasını taşıyor.

Kelime manasıyla düşündüğümüzde, her insanın azmettiği ve gayretini yönelttiği bir hedefi mevcut. İnsanların kimi sadece karnına, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kıymeti de yöneldiği şeye göre ölçülüyor. Buradan hareketle, derdi yalnızca dünya olanın Allah katında hiçbir kıymeti olmaz. Hedefi Allah rızası olanın ise, kıymeti kelimelerle ölçülemez.

Bugün günlük hayatımızda himmet deyince akla yardım ve destek geliyor. ‘Falanın himmetiyle müşkilim çözüldü.’ derken, bana sağladığı destekle sıkıntıdan kurtuldum demeyi kastediyoruz. Böyle bir himmeti inkar eden yok. Çünkü bütün insanlık, birbirine muhtaç bir halde yaratılmıştır. Zayıflar güçlülere, fakirler zenginlere, hastalar doktorlara, cahiller alimlere muhtaç edilmiş; kendisine maddi-manevi imkan ve nimet verilenler de, onu muhtaçlara ulaştırmakla görevlendirilmiştir

Himmet Samimiyet ve Edebe Bağlıdır

Allah’ın rahmetini çeken en güzel sebep, kalbin samimiyetidir. Allah Tealâ, isteğinde samimi olmayan gafil kalbin duasını işitir, fakat kabul etmez. Arzu ve istediğinde samimi, sabırlı ve azimli olan kimsenin ise eli boş dönmez. Büyük veli Abdulkerim el-Cilî (K.S.), “İnsan-ı Kamil” kitabında, bütün başarının himmetteki samimiyete bağlı olduğunu belirtiyor ve ekliyor:

“İsteğinde samimi olan kimsenin iki alameti vardır: Yöneldiği ve istediği şeyin olacağına kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen şeylerin gereğini yapmak. Hali böyle olmayan kimseye himmet ve azim sahibi denmez. O sadece boş temenniler ile avunan ve davasında yalancı olan biridir. Böyle bir kimse aradığını bulamaz, sevdiğine kavuşamaz. Onun hali, elinde kalemi, kağıdı olmayan, okuma ve yazmasını da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasına benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasıl yazacak? O, bu şekilde niçin mektub yazmak istiyor ki?”

Önce Hizmet, Sonra Himmet

Mürid, “Himmet efendim!” dedikçe, mürşid, “Önce hizmet evladım!” der. Arifler demişlerdir ki: Mürşidin himmeti, müridin gayretine göre olur. Tarlasında güzel ekin isteyen bir kimseye düşen ilk iş, tarlayı temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, peşinden de gerekli sulamayı yapmaktır. Bundan sonrası elini açıp hayırlısını istemek zamanıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

İSTİĞÂSE

(Dr. Dilaver Selvi, Semerkand Dergisi, 2002)


70-) İslam alimi İbni Teymiyye tasavvufu kesinlikle kabul etmeyip, bunun bir hatalar zinciri olduğunu savunuyor? Bu konuyu nasıl anlamlıyız?

İbn Teymiye ve onun talebesi İbn Kayyim el-Cevziyye, kendi devirlerinde gördükleri bazı suistimalleri esas alarak, bu konuda bazı şeyler söylemişlerdir.

İbn Teymiyye çok zeki ve büyük bir alimdir. Ancak, gördüğü bir kısım kötü örnekleri genelleştirerek ehl-i tarikate hücumunda aşırılığa kaçmıştır. Çünkü, bir bahçede çürük bir meyveyi gören kimse, bahçenin bütün meyvelerinin çürük olduğunu düşünerek arkasına bakmadan çekip gitmesi, pek akıllıca bir iş değildir. Evliyanın büyük çoğunluğunun ehl-i tasavvuf ve ehl-i tarikat olması, bu yolun doğruluğuna yeterli bir delildir.

İşin daha garibi, günümüzde, bazı kimseler kraldan daha kralcı bir tavırla, güya İbn Teymiye'yi örnek alarak bu kesime yaptıkları haksız hücumlarıdır. Bu kimseler, öyle ileri gidiyorlar ki, kendilerinde görmedikleri keşif ve kerametleri de inkâra cüret ediyorlar. "Eğer olsaydı bizde olurdu." mantığından hareket ediyorlar. Oysa, karada gemiyi yürütmeye kalkışmak, abesle iştigaldir.

Bununla beraber, o alimlerin yanlışlarını düşünüp onlara hücum etmek de yanlıştır. Prensip olarak kendi doğrularımızı pekiştirmek, onları ispat etmekle meşgul olmalıyız. Başkasının noksanlıkları bizi fazla ilgilendirmemelidir. "Allah, bir kimseye hayır murat ederse onu kendi kusurlarıyla meşgul eder." mealindeki nebevî irşat rehberimiz olmalıdır.


71-) Günümüzde şeyhler var mı, bunlar hak mıdır? İslam'da kadına okumak yasak mı? Erkek okusun da kızlar cahil olarak mı yetişsin; ben bu insanları anlayamıyorum...

Tarikatlar çok eskiden bu yana İslamiyete çok hizmet etmiştir. Ancak günümüzde ne kadar hak tarikat kaldı bunu bilemiyoruz. Çokça suistimale uğradığı için, her şeyhim diyene itibar etmemek gerekir. Şayet İslama muahlif halleri yoksa istifade edilebilir.

Rüyalarla amel edilmez. Bir kimsenin güvenilir mi değil mi olduğuna rüyalarla karar verilmez. Çünkü şeytan insana rüyasında değişik şekillerde görünmektedir.

İlim kadın erkek her Müslümana farzdır. Herkese farz olan ilim ilmihal bilgileridir. Bunun dışında faydalı olan her ilim Müslümanın malıdır. Kadın erkek herkes ilim öğrenebilir. Ancak bu illa da üniversitede olacak diye bir şart yoktur.

Şayet İslamiyetin şartlarına uygun bir eğitim ortamı varsa, başörtüsü sorunu yaşamıyorsa üniversitede okuyabilirler. Ancak üniversitede başını açmak zorunda kalınacaksa gitmek caiz olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tasavvufa göre "şeyh" ve "mürid" kavramlarına açıklık getirir misiniz?

Okumak için başörtüsü takmamak caiz midir?..


72-) Günlük zikri ihmal etmek günah mı? Zikir ne demektir? Okunan duaları çok kişiye bağışlayınca savabı azalır mı?

Kişi okuduğu evrad ve zikirlerini ihmal ettiğinde büyük günah işlemiş olmaz. Tarikatteki manasıyla zikir farz bir ibadet değildir. Ama adet haline getirilen virdlerin düzenli olarak okunması tavsiye edilir.

Namaz niyaz gibi ibadetler de birer zikirdir. Bunları terk etmek elbette günah olur.

Okuduğunuz Kur'an ve zikirlerden hasıl olan sevabı bir çok kişiye bağışlamanız, sizin sevabınızı azaltmaz. Çünkü bu okunan şeyler nurani olduğu için, ne kadar çok kişiye bağışlanırsa bağışlansın herkese aynı şekilde sevaplar ulaşır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Zikir ne demektir?


73-) Tasavvuf reddedilebilir mi? İslamı yaşamak için bir tarikata girmek şart mı?

Tarikat, tasavvufun sistemleşmiş şeklidir. Tarîkatlar, hakikatlerin yollarıdır.(1)

Tarîkatlar, şeriatın birer delili, ab-ı hayat dağıtan bir kevser kaynağıdırlar.(2) Asırlardır nice ehl-i iman, bu menbadan içmiş, bu muazzam hazineden istifade etmiştir.

Tarîkat, Resulullah (asm)'ın miracının gölgesinde kalb ayağıyla ruhanî bir seyrü sülûktur.(3)

Tarîkat, hakîkate giden bir yol olmakla beraber, tek yol değildir. Bütün hak tarikatlar, esaslarını Kur'ân'dan almışlardır.

Tarîkatı kabul etmek istemeyen bazı kimselerin, "Hz. Peygamber devrinde tarikat mı vardı?" şeklindeki soruları, bir cerbezeden ibarettir. Zira, tarîkatın bütün esasları, zaten Resulullah (asm)'ın tatbikatına dayanmaktadır. Yani, uygulama vardır, fakat adı tarikat değildir.

Tarikatın belli bir sistem içinde ortaya çıkması, hicri üçüncü asra dayanır. Cüneyd-i Bağdadî, Bayezid-i Bistami gibi zatlar, tarîkatın ilk önderlerindendir. Daha sonraki dönemlerde gelen Şah-ı Nakşibend, Abdülkadir-i Geylanî, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi, İmam-ı Rabbani gibi zatlar ise, tarîkatın en meşhur kahramanlarıdırlar.

Kaynaklar:

1. Nursi, Sözler, s 464.
2. bk. Nursi, Mektubat, s. 444-445.
3. bk. Nursî, Mektubat, s. 443.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslamı yaşamak için bir tarikata girmek şart mıdır?..


74-) Sadat-ı Kiram ne demektir?

“Sadat” seyyid kelimesinin çoğuludur. Sözlükte; efendi, reis, büyük gibi anlamlara gelir. Şöhret bulmuş terim olarak, ehlibeytten olanlar,  tarikat büyükleri ve şeyhleri anlamında kullanılır. Kiram ise, kerim kelimesinin çoğuludur, cömert, şerefli, mümtaz şahsiyet anlamına gelir. Buna göre, “sadat-ı kiram” terkibi, şerefli büyükler anlamına gelir. Bu itibarla, bu terkip, belli bir tarikatın büyükleri için değil, herhangi bir tarikatın büyükleri, şeyhleri için kullanılabilen bir tamlamadır. Her grup kendi büyükleri için bunu kullanabilir ve kullanıyorlar..

- Şüphesiz, İslam’da Ehl-i beyt sevgisi çok büyük önem arz etmektedir. Nitekim, Kur'an’ı Kerim’de, Hz. Peygamber (a.s.m)’in -insanlara hitaben-:  “Ben peygamberlik hizmetime mukabil sizden bir ücret istemiyorum, yalnız sizden ehl-i beytimi sevmenizi bekliyorum.” (bk. Şura, 42/23) demesi istenmiştir.

- Zeyd b. Sabit, Hz. Peygamber (a.s.m)’in şöyle dediğini bildirmiştir: “Ben size iki halife (benden sonra benim görevimi devam ettiren iki şey) bırakıyorum. Bunlardan biri; gökten yere uzatılmış Allah’ın kitabı, diğeri de ehl-i beytimdir. Bu ikisi (kıyamet günü) (Kevser) havuz(u) başına gelinceye kadar birbirinden ayrılmazlar.” İmam Ahmed b. Hanbel’in rivayet ettiği bu hadis hasendir. (bk. Mecmau’z-zevaid, 9/162).

Bununla beraber, ehl-i beytten olanlar sadece tarikattakiler değildir. Tarikatların dışında olanlar daha çoktur. Bu sebeple, onları yalnız belli bir kalıba oturtmak doğru değildir.

İlave bilgi için tıklayınız: SEYYİD.  ve   EHL-İ BEYT.


75-) Yunus Emre'nin, Süleyman kuş dilin bilir dediler, / Süleyman var Süleyman'dan içeri, mısralarında anlatılmak istenen nedir?

Bir kelam-ı kibar var: “Şiirin manası şairin karnındadır.” diye. Bu açıdan Yunus Emre’nin tam niyetini okumak zor görünmektedir.

Bununla beraber denilebilir ki, eğer bu ifadeler başka bir Süleyman’a da işaret etmiyorsa, bu takdirde manası şöyle olabilir:

“Hz. Süleyman (as)’ın kuş dili bilmesi, kuşlarla konuşması hârika bir olaydır. Fakat asıl hârika olan şey, Hz. Sülayman (as)’ın -maddî saltanatının haşmetini gösteren kuşlarla konuşması, rüzgâra binmesi değil-, onun manevî saltanatının haşmetini gösteren iç âlemindeki özünü teşkil eden nübüvvet ve velayetle donanmış olan hakikî Süleyman (as)’ın varlığıdır. Dışa yansıyan Süleyman, gerçek Süleyman (as)’ın küçük bir parıltısıdır.”


76-) Zikir nedir? Halka kurup zikretmek caiz mi?

Zikir, Allah’ı anmaktır. Kur’ân’ın sarih emirlerindendir.

“Beni anın, ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152),

“Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz.” (Enfal, 8/45)

ayetleri, bu konudaki pek çok ayetten sadece ikisidir.

Zikir iki türlü olur:
1. Lisan ile.
2. Kalb ile.

Asıl olan kalbin zikretmesidir; dil buna sadece bir tercümandır. Yalnız dilde kalan evrad, kalbe intikal etmedikçe, zikir sayılmaz.( İz, Tasavvuf, 243) Tarlada çalışan çiftçinin, dairede çalışan memurun, fabrikada çalışan işçinin Allah’ı hatırlaması, bir zikirdir. Kur’ân-ı Kerîm bu kimseleri şu şekilde metheder:

“Öyle insanlar vardır ki, ne bir ticaret, ne bir alışveriş onları Allah’ı zikirden, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoyamaz.” (Nur, 24/37)

Bunlar, “dışı sahra-yı kesrette, içi umman-ı vahdette” olan kimselerdir. Dış dünya ve bununla meşguliyet, onların gönül âlemlerini bulandırmaz. İç âlemlerinde vahdet ile teneffüs ederler.

Bütün tarîkatların üssü’l-esası olan zikir, kalbi şeffaflaştırır. Ona letafet kazandırır. O kalbi, ilham esintilerine duyarlı bir alıcı haline getirir.

Tarikatların halka kurarak yaptıkları zikir caizdir.


77-) Hacı Bektaş Veli'nin "Dört Kapı, Kırk Makam" düşüncesi var mıdır? Varsa bunlar nelerdir; ne anlama geliyor?

Hacı Bektaş-ı Veli “Makalat” isimli eserinde “İnsan-ı Kâmil”in özelliklerini sayar ve şöyle der:

“Bir insan dört büyük kapıdan ve kırk makamdan geçmedikçe Bektâşi olamaz.”

Bunları, bizzat kendisinin yaptığı açıklamalardan bir ksımını da ekleyerek vermek istiyoruz:

Dört Kapı: “Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikat”tir.

Her kapıdan girişte on makamdan geçmek gerekir. Böylece kırk makamdan geçen kimse “İnsan-ı Kâmil” olur.

Birinci Kapı: ŞERİAT (Bunun on makamı vardır.)

- İmanın altı şartına inanmak.

Allah’a inanmak gerekir ki; bu imandır; buyruğunu tutmak imandır; “sakının” dediğinden sakınmak Allah’a imandır. (inkâr etmek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır mealinde).

Yine Allah’ınn meleklerine inanmak imandır ki, bir kişiye üç üz altmış melek görevlendirilmiştir. Öyle iken bunca meleklerin arasında edepsizlik edersin, ama senin gibi bir kişi yanında etmezsin. Nerede kaldı senin meleklere inandığın.

Ve yine Ulu Allah’n Kur'an'ına inanmak gerekir ve onun diğer kitaplarına inanmak imandır. Öyleyse, şimdi kibir, hased cimrilik açgözlülük, öfke, gıybet, kahkaka ve maskaralık için dolu iken, bunlardan birisinin iman ehlinin içinde bulunacağını hangi kitap buyurur.

İbadet şu kadar ki, ibadet imandır. Şu kadar ki, ibadet imandır, iman ibadettir; birbirinden ayrı olmaz, her ibadet imana ulaştırmaz ve belki de günahtır. Ancak her günah küfre ulaştırmaz. Bu iki söz kişilere dosttur.

- İlim öğrenmek ve ihlâs sahibi olmak. Allah Teala şöyle buyurmuştur. "Rabbe halis kullar olunuz."

- İslam’ın beş şartını ifa etmek. Bunlar, zekattır, oruçtur. Gücü yetince hacca gitmektir ve yine Allah yolunda savaşmaktır. Cünüplükten temizlenmektir. Yine Allah’ın sözüdür. Namazı kıl ve zekatı ver. Ramazan ayında oruç tut. Ve yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi genel bir seferberlik olduğu zaman cihad.

- Helal kazancı yemek ve faizi haram bilmek. Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Halbuki Allah alım satımı helal, faizi haram kılmıştır."

- Nikâh kıyarak evlenmek.

- Hayızlıya yaklaşmamak.

- Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadı üzere olmak.

- Merhamet ve Şefkatli olmak. Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Onlar öyle fasıklar ki kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler." Şefkat imandandır.

- Temizliğe dikkat etmek; gusül ve abdeste devam etmek.

- Emr-i bil-ma’ruf ve Nehy-i Anil-Münkeri yapmak. Allah Teala şöyle buyurmuştur. “Onlar Allaha ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emr ederler . kötülükten men ederler hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.”

İkinci Kapı: TARİKAT (Bunun on makamı vardır.)

- Pirden el alarak tövbe etmek. Allah Teala şöyle buyurmuştur. "Hep birlikte Allahın ipine islama sımsıkı yapışın. Samimi bir tövbe ile Allaha dömnün."

Öyle ise kul kötü halden dönünce tövbeyi kabul eden Allah’ın kendisidir. Nitekim bir ayette şöyle buyrulmuştur: “Sonra eski hallerine dönmeleri için Allah onların tövbesini kabul etti.” Çünkü Allah tövbeyi çok kabul eden ve çok merhamet edendir. Bu hususta Cenab-ı Hak şöyle buyurur. "O, kullarından tövbeyi kabul eden kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilendir."

- Mürit olmak. Ayette şöyle buyurulur: “Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorunuz.”

- Saç kestirmek ve tarikat elbisesi giymek. Ayette şöyle glemiştir. “Saçınızı kazıtmış veya kısaltmış olarak korkusuzca Mescid-i Harama gireceksiniz.”

- Nefisle mücadele etmek, (Seyrü sülûk). Ayette şöyle buyurulmaktadır: “O hâlde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının.”

- İnsanlara hizmet etmek.

- Allah’tan korkmak. Ayette şöyle geçmektedir. “O hâlde Allah'a koşunuz yöneliniz.”

- Allah’ın rahmetini ummak. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Allah'ın rahmetinden ümişnidinizi kesmeyiniz.”

- Hırka, seccade, tesbih, iğne ve makas taşımak. Her şeyden ibret alıp hidayet üzere yaşamaktır. Hidayet ise azizdir ve de azizlere verilir.

- Makam sahibi, cemaat sahibi, nasihatçi ve muhabbet ehli olmak,

- Aşkla, şevkle, sefa ile fakirliği tercih edip kazancı dine ve fakire hizmette harcamak.

Üçüncü Kapı: MARİFET (Bunun on makamı vardır.)

- Her hâlinde edep ve terbiye hâlinde olmak.

- Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek ve Allah korkusu ile günahlardan sakınmak.

- Zühde ve perhize devam etmek (Az yemek, az konuşmak ve az uyumak).

- Sabır ve kanaat ehli olmak.

- Hayâ sahibi olmak (Hatası söylenince yüzü kızarmak).

- Cömert olmak (Kapısı, sofrası ve eli açık olmak).

- İlme ve âlime değer vermek.

- Miskinliği (benlikten geçip, kendinin çok aciz ve her şeyde Allah’a muhtaç olduğunui) benimsemek.

- Ehl-i marifet olmak, (Allah’ı isim ve sıfatları ile tanımak).

- Kendini bilip nefsin isteklerinden vazgeçmek. Nefsini hiçe saymak. Enaniyet ve benlikten geçmek. Nefsini kusurlu bilerek hata ve kusurlarını düzeltmekle meşgul olmak.

Dördüncü Kapı: HAKİKAT (Bunun on makamı vardır)

- Tevazuda toprak gibi olmak.

- 72 milleti ayıplamamak.

- Herkese elinden gelen yardımı yapmak.

- Herkesi kendinden emin eylemek, yaratılan

- Her şeye güven vermek. Herkesin güvenini kazanmak.

- Mülkü Allah’a teslim ederek O’nun resulüne uymak.

- Seyrü sülûku tamamlamış olmak.

- Sırr-ı Hikmet-i Eşyayı kavramak.

- Sohbetlerde hakikat sırlarını insanlara söylemek.

- Münacat ve Evrad-ı Ezkara devam etmek.

- Allah’ın hükmüne razı olmak, her şeyi ondan bilerek teslim olmaktır.

Bir kimse bu kırkı makamı bilip, elinden geldiği kadar riayet etmez ise, o kimse ne “Bektaşi” ve ne de “İnsân-ı Kâmil” olabilir. Kâmil bir insan olmak için bunları yapmak gerekir.

Bu Kırk makamın hepsine “şeriat” kapısından girilir. Şeriata uymayan hepsinden mahrum kalır. Diğer kapılara ve makamlara çıkmak şeriate uymaya bağlıdır. Şeriatten kıl kadar ayrılanın tarikattan, marifetten ve hakikatten hiçbir nasibi yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bektaşilik ne demektir?


78-) Cenneti değişmem saçının teline, ifadesini kullanmak doğru mu?..

Bu tür kıyaslamalara girmek İslamiyet'in ruhuna uygun değildir. İslamiyet'te hiç bir şey amaç olamaz. Amaç yalnızca Allah'ın rızasıdır. Bunun dışında cennet de, Peygamber (asv) de amaç değildir.

Her Müslüman Hz. Peygamber (asv)'in saçının bir teline dahi saygı sevgi gösterir. Ancak içerisinde bizim Peygamberimiz (asv) ile birlikte tüm peygamberlerin bulunduğu bir cennetle kıyaslanması mantıken de uygun değildir. Bir kimse bu tür kıyaslamalara girse de bu kimseyle yersiz tartışmalara girmenin gereği yoktur.

İman'a, İslam'a taalluk etmeyen bu tür konular üzerinde durmanın bir faydası yoktur.


79-) Tasavvufta dört kapı diye bir şey varmış, bunlar Ehl-i sünnete aykırı mıdır?

Söz konusu dört kapı; şeriat, tarikat, marifet, hakikat kapılarıdır.

Bunların Ehl-i sünnete aykırı bir tarafı yoktur. Bunların hepsi Kur’an’ın farklı öğretilerinden alınmıştır.

Bunun aslı şudur: Şeriat bir ilahî havuzdur; tarikat, marifet, hakikat o havuzdan akan birer pınardır. Şeriat bir güneştir, diğerleri onun birer ışığıdır.

Şariat, Kur’an ve sünnetin bütün öğretilerini içine alan bir kaynaktır. Şeriat olmadan ne tarikat ne marifet ne de hakikat olur. Bunun için bu kapıları bağımsız birer sarayın kapısı gibi değil, hepsini şeriat sarayına açılan birer kapı olarak görmek gerekir.

Bu taksimatta şeriatin farklı hükümlerine bakılarak bir açılım söz konusudur. Örneğin; birisi size bir tokat vurduğu zaman ona aynı karşılığı vermeniz -kısas olarak- şeriatın bir hükmü olduğu gibi, onu bağışlamak da şeriatın başka bir öğretisidir.

“Bununla beraber eğer bir iyiliği açıktan yapar veya gizlerseniz veya bir kusuru bağışlarsanız bunu yapın, çünkü Allah da afüvdür, kadirdir / affı çoktur, her şeye kadir olduğu halde yine de affeder.”(Nisa,4/149).

Diğer taraftan, bir hadis-i kutsîde, “kulun Allah’a, en fazla farzlarla, ondan sonra nafilelerle yaklaştığı” (Buharı, Rikaak 38) haber verilir. Tarikatların temeli, nafile ibadetlerin artırılmasıyla Allah’a yakınlaşmada mertebeler kat etmektir.

Buna göre tarikat bizzat maksat değildir; Allah’a yaklaşmanın, O’nun rızasına ermenin bir vasıtasıdır. Bu noktada birinci sırayı farzlar aldığına göre, bir tarikat ehli, farzlarda ihmal gösterdiği takdirde, tarikatının virtlerini ne kadar hassasiyetle yerine getirirse getirsin, kaybı kazancından fazla olur.

Demek ki, hem tarikat hem de hakikat mesleğinin birer vesile, birer vasıtadır. Bunlarla ulaşılacak ana hedef ise Kur’an’ın emirlerini hayata mal etmek ve sünnete uyma konusunda daha fazla hassasiyet kazanmaktır.

İnsan, daha fazla zikretmek, daha fazla nafile ibadet yapmakla büyük sevaplara nail olabilir. Ancak, bunlardan elde edeceği asıl netice, Allah’ın emir ve yasaklarında daha fazla hassasiyet göstermek, namazlarını huzur ve huşu ile kılmak, zekâtını hakkıyla vermek, bununla da yetinmeyip sadakasını artırmak, kısacası şeriata daha fazla uymaktır.

Tarikat buna hizmet ettiği ve buna vesile olduğu müddetçe, insan için büyük bir feyiz ve sevap kapısı olur. Şeriata uyma hususunda, ‘resmî’ davranıp, asıl hassasiyetini tarikatın zikrinde gösteren insan, tarikatın hakikatine erememiş demektir.

Kâinatın, insanın ve bu âlemdeki hadiselerin hakikatini anlamaya, hikmetlerini öğrenmeğe çalışan insanlar da bu tefekkürlerinin, bu gayretlerinin azim sevabını alırlar. Ancak, bu gayretler, bu tefekkürler de asıl maksat değillerdir. Bunlar, kişiyi şeriata daha fazla uymaya sevk ediyorsa, hakikat mesleği, gayesine ulaşıyor demektir. Demek oluyor ki, tarikat gibi hakikat da şeriata hizmet edecek ve insanı, “hâl, etvar ve ahlâkıyla Kur’anı okuma” makamına çıkaracaktır.

Esasen, bizzat maksut olan ilimler, imânâ, ibadete, ahlâka, fazilete dair ilimlerdir. Diğer ilimler bunlara vesile oldukları nispette değer kazanırlar. Gerek tarikat, gerekse hakikat mesleğinde gidenler için, manevî makamlarda yükselmenin yolu şeriata tam bağlılıktan geçer.

Şeriat; imanî ve amelî olmak üzere iki kola ayrılıyor. Yani hem kuvvetli bir imana sahip olunacak, hem de amel âlemi bu imânâ uygun şekilde tanzim edilecektir.

Son olarak şeriat, tarikat ve hakikatin mertebeleri ve hedefleri konusunu Bediüzzaman Hazretlerinden özetleyelim:

"Şeriat, doğrudan doğruya, gölgesiz, perdesiz bir hitab-ı İlâhînin neticesidir. Tarikatın ve hakikatin en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleri/parçaları hükmüne geçer; yoksa daima vesile ve mukaddime ve hâdim hükmündedirler. Neticeleri, şeriatın muhkemâtıdır. Yani, hakaik-i şeriata/şeriatın  gerçeklerine yetişmek için, tarikat ve hakikat meslekleri, birer vesile ve hâdim/hizmetkâr ve basamaklar hükmündedir. Git gide, bu vesile en yüksek mertebede, bizzat şeriatın kendisinde bulunan hakikat manasına ve tarikat sırrına inkılâp ederler. O vakit şeriat-ı kübrânın/o büyük şariatin cüzleri oluyorlar. Yoksa, bazı ehl-i tasavvufun zannettikleri gibi, şeriatı zâhirî bir kabuk, hakikati onun içi ve neticesi ve gayesi tasavvur etmek doğru değildir."

"Evet, şeriatın inkişafı insanların farklı kesimlerine göre farklılık arz eder. Avâm tabakasına/halk kesimine açılan şeriatın zâhirini hakikat-i şeriat zannedip, havassa/evliya ve asfiyaya açılan şeriatın mertebesine hakikat ve tarikat namı vermek yanlıştır. Şeriatın, umum tabakalarına bakacak mertebeleri var."

"İşte bu sırra binaendir ki, ehl-i tarikat ve ashab-ı hakikat, ileri gittikçe şeriatın hakikatlerine karşı incizapları, iştiyakları, ittibâları artıyor. En küçük bir Sünnet-i Seniyyeyi en büyük bir maksat gibi telâkki edip onun ittibâına/ona tabi olmaya çalışıyorlar, onu taklit ediyorlar. Çünkü, vahiy ne kadar ilhamdan yüksek ise, semere-i vahiy olan âdâb-ı şer'iye, o derece, semere-i ilham olan âdâb-ı tarikattan yüksek ve ehemmiyetlidir. Onun için, tarikatın en mühim esası, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmektir."
(bk. Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Dokuzuncu Kısım, Yedinci Telvih)


80-) Evliya, kabirde şefaat eder mi? Hak bir tarikate giren Müslüman vefat ettiğinde, mürşidi ona kabirde Allah'ın izniyle yardım edebilir mi?

Bu konuyu sadece tarikata özel olarak algılamamak gerekir. Genel olarak Allah'ın sevgili kullarını dost edinmiş kimseler, o veli olan dostlarının şefaatine mazhar olabilirler. Peygamberler, sıddıklar, âlimler, salihler ve Allah katında değerli olan kimseler, Allah'ın izniyle yakınlarına, dostlarına ve yakından tanıdıklarına şefaat edebilirler. (bk. Gazali, İhya, IV/509)

Bediüzzaman'ın şu sözleri de bu konuda önemli ve müjdeli bir mesaj vermektedir:

"Enbiya ve evliyaya Kur'an'ın tarif ettiği tarzda muhabbetin neticesi: O enbiya ve evliyanın şefaatlerinden berzahta (kabirde), haşirde istifade etmekle beraber, gayet ulvî ve onlara layık makam ve fuyuzattan o muhabbet vasıtasıyla istifaza etmektir." (Sözler, Otuz İkinci Söz, Altıncı İşaret)

İlave bilgi için tıklayınız:

Hesap gününde mizanında kötülükleri ağır gelen mümin kişi, şefaate nail olabilir mi?..


81-) Mesnevi'de Mevlana'nın "Velilerin Tanrının çocukları olduğu" ifadesi teslis inancını benimsediğini göstermektedir. Bu sözün söylenmesi küfür değil midir?

Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi, bazen bir söz küfür olur fakat sahibi kâfir olmaz. Çünkü, onun mümin olduğunu gösteren doksan dokuz vasfı ortada iken, bir vasfının zahiren / görünürde küfür olması merkeze alınmaz, hüküm ona bina edilmez.(krş. Lemalar, 274).

Hadis-i şefite yer alan,

 “Ehl-i kıbleyi tekfir etmeyiniz.”(Kenzu’l-Ummal, no:1078) 

manasındaki ifadeden de anlaşılıyor ki, bazen bir müminde küfrüne bir emare bulunabilir. Bir davranışı, bir sözü küfür gibi görünebilir. Ancak ölçü o kişinin Ehl-i kıble olup olmamasıdır.

Mevlana gibi, yüzbinlerce kişinin imana gelmesini veya imanını kuvvetlendirmesini temin eden ve İslam ümmeti tarafından bir veli olarak kabul gören bir zat hakkında hüsnüzan etmek dinin gereğidir.

Bununla beraber, bu sözün tevile imkanı vardır. Bunu mecaz olarak anlamak mümkündür. Yani, Allah’ın veli kullarına karşı beslediği şefkat ve merhametini bir babanın veya annenin evladına olan şefkati ile karşılaştırmış da olabilir. Bu gibi tevillere imkan varken, bunu teslis ile anlamlandırmak hüsnüzan prensibine aykırıdır. Bir de bundan tekfir olgusunu çıkarmak -Allah korusun- din açısından son derece risklidir.

Nitekim bu anlama gelen hadis rivayetleri de vardır: İbn Ebi’d-Dünya’nın Enes’ten; Deylemi’nin Ebu Hureyre’den; Hatib’in İbn Abbas’tan rivayet ettiğine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

“Bütün mahluklar Allah’ın ıyalidir. İnsanların Allah katında en sevgilileri ıyallerine en iyi davranan kimselerdir.” (bk. Kenzu’l-Ummal, hadis no: 16056, 16170,16171).

İşte Mevlananın bu sözünü, bu gibi rivayetlerden aldığı ihtimali de vardır. Bu şekilde anlamak gerekir.

Not: Hadiste geçen IYAL: kelimesi, çoluk-çocuk manasına değil, fakir-muhtaç anlamındadır(bk. Tacu’l-Arus) Bu hadis rivayetleri zayıf olabilir, Fakat manası doğrudur. Yani bütün yaratıklar Allah’a muhtaçtır. Mevlana'nın velileri Allah'ın "iyal"i olarak görmesi ifadesini Allah'ın çocukları olarak ifade etmek de tercüme hatasıdır.


82-) Kalben / içimizden, dili kıpırdatmadan / oynatmadan Allah'ı zikretmek caiz midir?

Kalben zikretmek caizdir ve bid'at değildir. Ancak ayetteki zikir anlamı geneldir.

Zikir, Allah’ı anmaktır. Kur’ân’ın sarih emirlerin­dendir.

“Beni anın, ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152),

“Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresi­niz.” (Enfal, 8/45)

ayetleri, bu konudaki pekçok ayetten sadece ikisidir.

Zikir iki türlü olur:

1. Lisan ile.
2. Kalb ile.

Asıl olan kalbin zikretmesidir. Dil buna sadece bir tercümandır. Yalnız dilde kalan evrad, kalbe intikal etmedikçe, zikir sayılmaz. Tarlada çalışan çiftçi­nin, dairede çalışan memurun, fabrikada çalışan işçi­nin Allah’ı hatırlaması, bir zikirdir. Kur’ân-ı Kerîm böylelerini şu şekilde medheder:

“Öyle insanlar vardır ki, ne bir ticaret, ne bir alışveriş on­ları Allah’ı zikirden, namazı kılmaktan, ze­katı vermekten alıkoyamaz.” (Nur, 24/37)

Böyleleri, “dışı sahra-yı kesrette, içi umman-ı vahdette” olan kimselerdir. Dış dünya ve bununla meşguliyet, onların gönül âlemlerini bulandırmaz. İç âlemlerinde vahdet deryasında teneffüs ederler.

Bütün tarîkatların üssü’l-esası olan zikir, kalbi şef­faflaştırır. Ona letafet kazandırır. O kalbi, ilham esin­tilerine duyarlı bir alıcı haline getirir.

Kur'ân'da Zikir Kavramının Anlam Alanı

Sözlük anlamı itibariyle; bir şeyi telaffuz etme, istenilen şeyin zihne döndürülmesi, hatırlama, anma, hatırlatma, bildiğimiz şeyleri akılda sürekli tutmaya zikir denir. Bir başka ifadeyle, unutulmuş bir şeyin yeniden hatırlanması ya da hâfızadakinin unutulmamak üzere sürekli canlı tutulmasına zikir denilir1.

Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere söylenmesi ve yapılması tavsiye edilen, sözlü ve ameli eylemleri kapsayan davranışların tümüdür2.

Kur’ân’da zikir kavramının anlamlarına baktığımız zaman, şu ifadeler karşımıza çıkmaktadır: söylemek, bahsetmek, konuşmak, hatırlamak, hatırlatmak, anmak, gereğini yapmakla birlikte hatıra getirmek, kadrini bilmek, tefekkürle birlikte hatıra getirmek, mükâfatlandırmak, övmek, şükrünü edâ etmek, tekbir getirmek, telbiye, duâ ve yakarış, söz, kıssa, haber, Kitab, Kitab indirme, Kur’ân, Kur’ân dışındaki ilâhî kitaplar, Peygamber, şân, şeref, şeref verici husus, nasihat ve düşünceye sevk eden husus, ikaz, delil, hatırlamaya (ibrete) sevkeden vaaz ve öğüt, anlamak, anlatmak, besmele, bilmek, dâvet etmek, delil, görmek, ibâdet etmek, ibret almak, iman etmek, itaat etmek, kulluk yapmak, Levh-i Mahfûz, namaz kılmak, okumak, öğüt almak, söylemek, uyarı, vahiy ve yol göstermek...3 Bu anlamların tümünü ihtiva eden zikir kavramının, hiç de azınsanmayacak oranda geniş bir alana sahip olduğunu görmekteyiz.

Çok geniş bir anlam alanına sahip olan zikir kavramının manası, günümüzde daraltılmış ve sadece Allah'ın adını dil ile anmakla sınırlandırılmıştır. Oysa ‘zikir’, insana sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır4. Çünkü ‘zikir’, Allah’a itaattir.

Bütün ibâdetlerin özü ve aslı, Allah Teâlâ’yı hatırlamak ve O’na itaat etmektir. Allah’a itaat ise, Kur’ân veya hadislerde yer alan bir takım güzel sözleri sadece söylemek veya tekrarlamak değil; bilakis her halükârda Allah’a kulluk şuuru içerisinde bulunmak ve tam bir teslimiyet göstermek, her hal ve şartta O’nun sürekli bizi gözetlediğini zihnimize yerleştirmektir.

Kur’ân-ı Kerim’de, zikir kavramından türeyen birtakım kavram ve ifadeler yer almaktadır. Zikir kavramını daha iyi anlayabilmek için, bunlar hakkında da bilgi sahibi olmamız gerekmektedir. Kur’ân’da, “zikre sahip olanlar”, “zikirle hemhal olanlar” anlamında “ehlü’z-zikr” yani “zikir ehli” ifadesi geçmektedir. Bu ifadenin kendi bağlamından koparılarak belirli bir alana yani sadece dil ile zikredenlere hasredilmesi, kelimenin anlam çerçevesini daraltmak olur. Oysa konuyla ilgili ayet şudur:

"Ey Muhammed! Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz peygamberler gönderdik. Bilmiyorsanız ‘zikir ehli’nden sorun.” (Nahl, 16/43).

Bu ayetteki "zikir ehli" ifadesi, Allah'ı ananlar, hatırlayanlar manasına geldiği gibi, ayetin kendi bütünlüğü içerisinde yani bağlamında, önceden gönderilmiş ilahî kitaplar, kitap gönderilen toplumlar, geçmiş toplumların durumlarını bilen âlimler, Ehl-i Kitap, Ehl-i Kur'ân, Ehl-i Tevrat, ilim ve tahkik ehli âlimler manalarına gelmektedir5. Fakat bu kavramı, genel manasında değerlendirdiğimizde, ilim, irfan, yeterli seviyede Kur'an ve ilahi vahiy kültürüne sahip insaflı ve vicdanlı insanların tümünün söz konusu edilmesi mümkündür6. Daha genel bir ifadeyle “zikir ehli”, gönderilen ilahi mesajları bilen ve bunların ahkâmını hakkı ile eda eden kimseler, bilgi sahibi olanlar7 yani âlimler için kullanılmıştır8.

Zikir kavramından türeyen kelimelerden birisi de "tezekkür"dür. Bu kelime, tıpkı zikir kavramında olduğu gibi iki eylemi ifade etmektedir. Bunlardan birincisi, kalbimizin, bildiğimiz şeylerden kaybettiklerini, unuttuklarını tekrar geri döndürmeye, hatırlamaya yönelik çabası9, diğeri de unutulmamış olanların, öğrenilenlerin, bilinenlerin, duyulanların ve görülenlerin de iyice zihne yerleştirilmesidir. Yani geçmiş, şimdiki zaman ve istikbale yönelik varlık ve olgulardan, gerçeklerden hareketle sağlam bir düşünce, inanç ve bilgi atmosferi oluşturabilmektir. Daha genel bir ifadeyle tezekkür, evrende bulunan tüm varlıklardaki sonsuz rahmet eserlerini ve sanat delillerini düşünerek, kendi noksanını görmek ve Yüce Yaratıcı’nın kuvvet ve kudretini anlama yolunda çaba göstermektir10. Bir başka ifadeyle te­zekkür, üzerinde düşünülen varlıkların türlerini, özelliklerini hatırlayarak, dik­kate alarak “hakikati” anlama gayretidir11. Kur’ân’da tezekkür ifadesi, tefekkür kavramında olduğu gibi, varlığın hem maddi ve hem de manevi boyutları hakkında kullanılmaktadır12.

"Biz sana feyizli ve bereketli bir kitap indirdik ki insanlar onun âyetlerini tezekkür etsinler13 (iyice düşünsünler) ve aklı yerinde olanlar ders ve ibret alsınlar."(Sad, 38/29) .

Ayetteki tezekkür ifadesi, öğüt almak,14 ibret almak15 olarak değerlendirilmiştir.

Kur'ân'da tezkire kavramı da yer almaktadır. Tezkire; hatırlatma, öğüt, hatırlatan şey demektir. Tezkire, kendisi sebebiyle bir şeyin hatırlanmasıdır16.

"Biz Kur'ân'ı, ancak Allah'tan korkanlara bir tezkire olsun diye indirdik." (Taha, 20/3)17 7

ayetinde uyarı18 ve öğüt19 anlamlarında kullanılmıştır. Bu kelime, Kur'ân20 anlamına da gelmektedir21. Çünkü Allah’ın en büyük uyarı ve öğütleri Kur’ân’da mevcuttur. Kur’ân, baştan başa hak ile batılın, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün ikaz, öğüt ve bilgi kaynağıdır.

Kur’ân’da zikir kökünden türeyen kelimelerden birisi de ‘zikrâ’dır. Zikra, zikir kavramından daha geniş bir manayı kapsamakta ve çok zikir, yoğun zikir, derinliğine zikir demektir22. Zikir kavramında olduğu gibi öğüt, ikaz ve evrensel rahmet anlamındadır23.

“Korkup sakınanlar üzerinde onların (âyetlerle alay edenlerin ) hesabından herhangi bir şey (sorumluluk) yoktur. Ancak (bu) bir yoğun hatırlatmadır (zikrâ’dır). Umulur ki korkup sakınırlar.” (En’âm, 6/69) .

“Ve gündüzün başında ve sonunda, bir de gecenin erken saatlerinde salâtta devamlı ol; çünkü muhakkak ki iyi eylemler kötü eylemleri giderir; [Allah'ı] hatırında tutanlar için bir öğüt, bir hatırlatmadır bu.” (Hûd, 11/114) 24.

Zikir, şükür kavramında olduğu gibi hem dil, hem kalb ve hem de bedenen yani amellerle olmalıdır.

1. Dil ile zikir: Allah'ı isimleriyle anmak, hamd etmek, tesbih etmek, Kur'an okumak, Kur’ân’ı dinlemek ve dua etmektir. Dil ile yapılan zikir, kalbi zikre yol açmalıdır.

2. Kalb ile zikir: Kalbi zikir, bedenin zikrine yani ameli zikre zemin hazırlamalıdır. Ameli zikirden kastımız, Allah’ın yapmamızı istediği kulluk vazifeleri, bir başka ifadeyle ibadetlerdir. Kalb ile zikir, Allah'ı gönülden anmaktır. Bu da üç çeşittir:

     a) Allah'ın varlığına delalet eden delilleri düşünmek, O'nun isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir. Allah'ın varlığına delalet eden deliller, başta Kur’ân ayetleri ve kâinattır. Kur’ân’da ve kâinatta yer alan ayetlerin tümünde, Yüce Yaratıcıya götüren, O’nun varlık ve birliğini haykıran, kuvvet ve kudretini gözler önüne seren sayısız alamet ve deliller mevcuttur.

     b) İlahi hükümleri yani Allah'ın emir ve yasaklarını ve kulluk görevlerimizi ve bunlarla ilgili delilleri düşünmek. Yani bir gönül ve vicdan muhasebesi yapmak gerekir. Ne ile mükellefim, neyi ne kadar yapmam gerekir? İlahi teklifler benim için ne ifade ediyor? Sorularının cevaplarına kafa yormak…

     c) Benliğimizdeki ve evrendeki varlıkları ve bunların sırlarını tefekkür ederek, her zerrenin, "yücelikler âlemi”ne ve Allah'ı gereği gibi bilmeye götüren birer ayna olduğunu görmek, idrak etmektir. Böyle bir zikirden alınacak zevkin bir göz açıp kapamak kadar olan zamanı bile cihanlar değer. İşte bu noktada insan kendinden ve âlemden geçer25.

3. Bedeni zikir: Vücudumuzdaki bütün organların, sorumlu oldukları vazife ile meşgul ve yasaklandıkları şeylerden de kaçınmalarıdır26. Bu noktada hem Allah ile ve hem de insanlarla olan muamelemizin dürüst ve samimi olması gerekir. Dolayısıyla yaptığımız her işi, ibadet şuuru içerisinde yapmalı ve aksi durumda hesaba çekileceğimiz endişesini taşımalıyız.

Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hal ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir.

Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple, ruhla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi, ruhu müsbet ya da menfî bir şekilde etkileyecektir. Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında bir ilişki vardır. Bu ilişki sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin, eylemin bedene birtakım etkileri olur. Aynı şekilde bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından da nefiste kuvvetli bir meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserler, etkilerdir... Bu yüzden insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek kadar dil ile zikir yapıldığı zaman, bu dil ile yapılan zikirden dolayı hayalde bir etki oluşur. Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar, ruhtan dile, lisandan hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son yoktur. Ma’rifet yolculuğu, işte bu nihayetsiz deryada Hakk’ın isteğine doğru yürümektir...27

Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir. Zira zikir, gaflet ve nisyanın yani unutmanın gafletin zıddı demektir. Bu anlamda zikir, Allah’ı unutmamak yani hiçbir hâl ve şartta O’ndan gafil olmamaktır. Dolayısıyla gafleti gidermeyen zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah'ı zikir için farz kılınan namazı gafletle edâ edenler kınanırken (Mâûn, 107/ 4-5), onu huşû içinde yerine getirenler övülmüştür (Mü'minûn, 23/1-2) . Yine aynı şekilde,

"Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki yanlarında Allah zikredilince kalpleri ürperir, kendilerine O’nun âyetleri okununca bu, onların imanlarını artırır ve yalnız Rab’lerine güvenip dayanırlar..." (Enfâl, 8/2)

âyeti, zikrin gönlü titretecek derecede bir şuur ve uyanıklık içinde yapılması gerektiğine dikkat çeker.

Mü’minler, inandıkları, her an tesbih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları Rablerini hiç bir zaman unutmaz ve O’ndan gafil olarak hareket etmezler. Yüce Allah’a karşı duydukları sevgi ve takva duygusu, sürekli onların içindedir. Onlar devamlı bir şekilde Allah’ı zikrederler. Bu zikir (anma), sadece unutulan şeyin tekrar akla getirilmesi değil, bilakis; sürekli kalpte ve benlikte olan Allah’ın varlığını tekrar hatırlamak, O’nun nimet verici olduğunu itiraf etmek, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini dile getirmek ve ibadeti yalnızca O’na yaptığını amelleriyle göstermektir.

Mü’min, Kur’ân’daki ayetleri okudukça, evrenin her köşesine yerleşmiş olan sayısız ayetleri gördükçe, onlardan haberdar oldukça, Rabbini tekrar hatırlar. Onun kalbi ve organları Allah’ı anmaktan hiçbir zaman uzak kalmaz. Kur’ân’daki ve evrendeki ayetleri, Allah’a götürecek bir sebep ve vasıta olarak görür ve bundan dolayı da imanı artar (Enfal, 8/2) . Allah’ın ve O’nun yüceliğini tekrar aklına getirir. Fakat onun bu hatırlayışı, yalnızca zihninde bir beliriş veya dilinde bir söz halinde kalmaz. Bu hatırlamanın ötesine geçer, dili ve kalbiyle yaptığı zikir, bedenini kaplar, organlarda amel yani ibadet olarak ortaya çıkar. Sosyal hayatındaki tüm davranışlarını da bu bilinç içerisinde yürütür.

Kur’ân, zikrin her durumda yapılabileceğini belirtmektedir:

“Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında Allah'ı zikrederler [ve] göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: 'Ey Rabbimiz! Sen bunları[n hiç birini] anlamsız ve amaçsız yaratmadın. Sen yücelikte sınırsızsın! Bizi ateşin azabından koru!' (Âl-i İmrân, 3/191).

Ayette görüldüğü gibi zikir, belirli bir zaman, mekân veya ibadete özgü değildir. Yüce Yaratıcı, her halimizde O’nunla birlikte olmamızı emretmektedir. Çünkü Allah'ı anmak demek, ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi ve denetimi altında yaşadığımızın farkında ve şuurunda olmaktır.

Ayetlere baktığımız zaman, en büyük zikir olarak Kur’ân’ın gösterildiğini görmekteyiz.

"İşte bu (Kur'ân), bizim indirdiğimiz bir zikirdir. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?" (Enbiya, 21/50).

“Hiç şüphesiz Zikr’i (Kur’ân’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” (Hicr, 15/9).

Kur’ân, kendisine ‘zikir’ demektedir ki, O, baştanbaşa bir öğüt, hatırlatma, insanlarla ilgili her önemli şeyi açıklayan bir ilâhî bildiridir28. O, aynı zamanda sürekli Allah’ı hatırlatan ayetlerden meydana gelmektedir. Bu manada kalpler, Kur’ân ile huzur ve sükûn bulur. İnsanlar, onun ayetlerini tefekkür ve tedebbür29 etsinler ve dosdoğru yolda hidayet üzere yaşasınlar diye Kur’ân gönderilmiştir.

Çağdaş müelliflerden Muhammed el-Behiy, zikir kavramının, yüce kitabımızda öncelikli ve ağırlıklı olarak Kur'an anlamında kullanıldığını belirtir30. Allah'ı zikretmek; O’nun yüceliği ve azameti karşısında mü'mini şuurlandıran bilinçli bir eylemdir. Bu davranışın insan hayatındaki eseri; doğruluk, Allah yoluna uyma, kendisine ve başkasına kötülük veren şeyden kaçınma, hayatının her anında Allah’la olma şeklinde belirir.

Mü'min, bir insan olarak yanılabilir, hata edebilir ve unutabilir. Bu durumda o kişi, Allah yoluna uymasına engel olan hatalı durumları görebilecek bir kabiliyete de sahip olmalıdır. Yanılır, unutur veya hata ederse; tekrar Allah'ın istediği kul olma yolunda bir çaba içine girmelidir. Çünkü Allah'ı zikir, olumlu davranışa iten aklî ve ruhî bir faaliyettir31. Kur'an, bu konuda mü'minlere şöyle sesleniyor:

"O takvâ sahipleri, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı zikrederler. O'nu hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe istiğfâr ederler..." (Âl-i İmrân, 3/135).

Allah'ın “zikir” olarak nitelediği kitabını dünya hayatında rehber edinmeyenler, onun uygulanmasını istediği gerçekleri hayata taşımayan yani kitabından uzaklaşmış olanlar, Kıyâmet günü feryad edecek ve yaptıklarının pişmanlığını hem sözlü olarak ve hem de beden diliyle göstereceklerdir. Kur’ân bu sahneyi şu ifadelerle tasvir etmektedir:

“O gün zalim, parmaklarını ısırır 'Eyvah! der, keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutaydım. Eyvah! Keşke falancayı dost edinmeyeydim! Vallahi bana gelen Zikirden beni o uzaklaştırdı.' Zaten Şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır. O gün Peygamber: 'Ya Rabbi, halkım bu Kur'anı terkedip ondan uzaklaştılar!' der.” (Furkan, 25/27-30).

Ayete dikkatlice bakarsak Peygamberimiz (asm), kendisine Allah tarafından indirilmiş olan vahyi, kitabı zikir olarak nitelendirmekte ve ümmetinin o zikri mehcur ettiklerini yani onu terkedip uzak durduklarını, onunla amel etmediklerini Rabb’ine şikayet etmektedir.

Kitabın, “Zikr”in terk edilmesi iki anlama gelmektedir: Bunlardan birisi, onunla amel etmemek; diğeri de onun hakkında saçma sapan konuştular, evvelkilerin uydurma masallarıdır dediler32. İnkarcılar, Allah’ın “Zikr” olarak isimlendirdiği yüce kitabını dikkate değer görmediler. Kabul etmedikleri gibi, ardından da gitmediler. Onu anlamsız ve deli saçması bir şey yerine koydular. Onu eğlenme ve alay konusu haline getirdiler33. Ona ilgisiz kaldılar34. Bunun nedeni, dünyevî istek ve tutkularına aykırı buldukları için ya da zamanın değişen şartları karşısında “geçerliğini yitirmiş” bir öğreti olarak gördükleri içindir. Halbuki Kur’ân mesajını benimseyen toplumların çoğu, onu ilahî bir mesaj (vahiy) olarak görmekte ve kelimenin en geniş anlamıyla, her bakımdan “tutarlı ve her çağda geçerli” olduğuna inanmaktadırlar35.

"O âlemler için bir zikirdir." (Sâd, 38/87)

ayetinde yer alan “O” zamiri, Kur'ân36 veya Hz. Peygamber (asm) manasına da gelmektedir. Ayetteki zikir kavramını, Hz. Peygamber (asm) olarak anlayanlara göre, onun şahsiyeti baştanbaşa zikir, nasihattir37. Zikir kavramının, "ilmi akılda tutmak" anlamını ele aldığımızda ayetin manası şu şekilde de düşünülebilir: "O (Kur'ân), âlemler için (akılda tutulması, hatırlanması gereken) bir “ilim”dir ancak" 38. Kur'ân, kalblerde olan küfür, şirk, nifak, fısk, isyan, inkar, şüphe ve her türlü yanlış inanç, hakikati kabul etmeme ve bilmeme (cehalet) anlamındaki manevi hastalıklar için şifadır. Onda hikmet, korkutma, teşvik ve kalbin iyi olmasını sağlayacak ve ibret almayı gerektirecek güzel öğütler vardır.

“Onlar ki, inanmışlar ve 'zikrullah' ile kalpleri huzur ve doyum bulmuştur; Dikkat edin, kalpler gerçekten de ancak 'zikrullah' ile huzura erişir.” (Ra’d, 13/28).

Ayette yer alan "zikrullah" teriminden anlaşılması gereken husus, Kur'ân-ı Kerim'dir39. “Âyetin siyak-sabakına (bağlam) dikka­t edildiğinde, Allah'ı zikretmekten maksadın Kur'an olduğu düşünülebilir. Zira bir önceki âyette inkarcıların kabul etmedikleri şey Kur'ân'dı; buna karşılık müminlerin gönüllerini huzura kavuşturan zikir de yine Kur'ân'dır. Bununla bir­likte ayette konu edilen “zikrullah” teriminden, dil veya kalp ile Allah'ın anılmasının kastedilmiş olması da kuvvetle muhtemeldir”40.

Kalbleri Kur’ân ile doyuma ulaşmış olanlar, iman etmek için Allah'ın bir hatırlatması, özel bir bildirisi, en açık seçik tebliği olan Kur'ân'dan daha büyük, daha faydalı bir âyet veya bir mucize olamayacağını bilirler. Çünkü gönüller, baştan başa “zikrullah” olan Kur’ân ile huzura erer, içsel acılar, sancılar şifa bulur, sükuna kavuşur ve yatışır…41 Gönüller O'nun dışında hangi dünya nimetine meylederse etsin, onların hepsinin daha iyisi ve daha üstünü bulunduğundan, hiçbirinde karar kılamaz. O yönelişlerden hiçbiri, o kişinin ruhunun özlemini gideremez, heyecanını doyum noktasına ulaştıramaz. Doyuma ulaşmak ve lezzet almak için daha yükseğine ulaşmak ister… Bundan dolayıdır ki, Allah'ı zikretmeyen kâfir ve gafil kalpler, hiçbir zaman ıstıraptan kurtulamaz, kalb huzuru veya gönül huzuru denilen mutluluğu tadamaz. Huzur bulamaz, bu kararsızlık ve doyumsuzluk içinde çırpınır da çırpınır. Geçici sebeplerin, boş emellerin sarsılıp yıkılışından kaynaklanan bir hicran acısına düşer… “Zikrullah” olarak nitelenen Kur’ân’a yapışmadıkça, sürekli olarak bu pişmanlık devam eder gider42.

Allah'ı zikretmek, Allah’ın hatırlatmasıyla, bildirmesiyle olur ki, iki mertebe üzere tecelli eder: Birincisi, Allah’ın zikir işini, doğrudan doğruya kalplerde yaratmasıdır ki, bu fiilî bir hidayettir. İkincisi de Allah'ı hatırlatacak âyetlerle delilleri yaratması veya göndermesidir. Bu âyet ve deliller de iki kısımdır: Birincisi peygamberlere verdiği kevnî mucizelerdir. Asayı ejderha yapmak, ateşte yaktırmamak, dağları yerinden oynatmak, ölüyü diriltmek, gökten sofra indirmek, ayı ikiye bölmek gibi duyularla idrak olunabilecek âyetlerdir. Bunların etkisi, olayın meydana geldiği zamana ve orada bulunanların gözlemlerine bağlı kalacağından, geçici ve sınırlıdır. Bunlar bütün insanların kalplerinin yatışmasına sebep bakımından değil, akılların Allah'ı zikretmeye sebep olması yönünden faydalı olabilirler. Diğer kısmı da her zaman ve herkes için düşündürücü olan aklî âyetler ve itikadî delillerdir. İşte Kur'ân böyle bir Allah zikridir. Kur'ân'ın düşünceye yaptığı telkinlerle Allah'ı zikretmeyen ve bununla tatmin olmayan kalplerin, hiçbir âyet ve delille tatmin bulmasına imkan yoktur. Bunlar ebediyete kadar doyum ve tatminden yoksun kalacak ve acı içinde çırpınıp duracaklardır… Artık bunların kalbi, selim bir kalb olmaktan çıkmıştır. Vicdan da vicdan olma özelliğini yitirmiş, çürümüş ve bozulmuştur. Onun için Kur'ân'ın düşündürücü âyetlerinden istifade edemezler. Allah zikri ile tatmin olmayan bu kâfirler, "Yürekleri bomboş" (İbrahim, 14/43) âyeti gereğince gönülleri boş heva ve heveslere kapılmış kalmış, kalpsiz ve vicdansızdırlar43.

Allah’a gereği gibi kul olma inancıyla hareket eden kişinin, yaptığı her meşru iş ve söylediği her güzel söz nerede ve ne zaman olursa olsun zikirdir, ibadet niteliğindedir. Bize Allah’ı hatırlatan, O’na davet eden her şahıs, ders, faaliyet, gayret, konuşma ve çalışma da zikirdir. Caddede yürürken, ahlâki kurallara riayet eden, ticaretinde dürüst davranan, insani ilişkilerinde kul hakkına riayet edenler zikir halindedir ve onlar zikir ehlidirler… Çünkü onlar, “zikr”i benimsemiş ve ona uygun olarak hareket etmişlerdir.

İnsan her durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak hiçbir sebep olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve afiyette Allah’ı zikrettiği ve şükrettiği gibi; musibet, afet ve felâketler zamanında da Allah'a sığınmak, O’nun yardımını istemek mecburiyetindedir. Mü’minin bu sığınışı ve yapmakla Allah'ın rızasını kazanacağı her ameli, bir zikirdir.44

Sonuç olarak, Kur’ân ayetlerine baktığımızda zikir kavramının oldukça geniş bir anlam sahası mevcuttur45. Bu çalışmada gördüğümüz gibi “zikir” kavramı ile “zikrullah” terimi, sadece dil veya kalple Allah’ı hatırlamak veya bazı zikir ifadelerini belirli sayılarda söylemek değildir. Zikretme ibadetini bu şekilde anlamak, Kur’ân’ın “zikir” ve “zikrullah” terimlerinin anlamını oldukça daraltmak olur. Biz bu çalışmamızla bu tür zikrin olmadığını veya olmaması gerektiğini savunuyor değiliz. Gayemiz, ilmi ve dini bir hakikatin ortaya çıkmasıdır. Dil ve kalp ile yapılan zikir de zikirdir ama bu, Kur’ân’ın zikir olarak nitelendirdiği eylemlerin bir kısmıdır, hepsi değildir.

Hakikate ulaşmak, cüz’î veya kısmî bakış açısıyla değil, ancak bütüncül olarak bakmakla mümkündür. Binaenaleyh, namaz kılmak, namazda ve namaz dışında Kur’ân okumak, Kur’ân’da ve evrende mevcut olan ayetleri tefekkür ve tedebbür etmek, Allah’a itaat etmek; Kur’ân’ın hükümlerini öğrenmek, öğretmek, yaşamak, yaşanmasına yardımcı olmak gibi dil, kalp ve bedenle yaptığımız ibadetlerin tümü zikirdir. Kısaca her halimizde Allah’ı hatırlama ve hatırlatmaya yönelik olarak gerçekleştirdiğimiz bütün davranışlar, zikir kavramının anlam alanı içerisindedirler.

_____________

DİPNOTLAR

1. Ebu’l-Beka, Külliyat, s. 67, el-İsfehanî, Müfredat, s. 328; Ali Ünal, Kur’ân’da Temel Kavramlar, Nil Yay. İzmir, 1999, s. 21
2. Bkz. Elmalılı, I, 540-543.
3. Ramazan Yılmaz, Kur'ânî Kavramlar, Mahmut Çanga, Kur’ân-ı Kerim Lügatı, www.ikraislam.com, ansiklopediler, kavramlar ansiklopedisi, zikir kavramı, 19.01.2006
4. bk. Elmalılı, I, 540-543.
5. el-İsfehanî., s. 328, el-Maverdî, III, 189; er- Razî, XX, 37.
6. er-Razî, XX, 37
7. Hayrettin Karaman ve arkadaşları, Kur’ân Yolu, III, 356.
8. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’ân Tefsiri, VII, 3317; Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 345
9. Ebu’l-Beka, s. 67
10. Elmalılı, V, 3611
11. Kur’ân Yolu, III/342-343
12. bk., Zariyat, 51/49; Vakıa, 56/62; Ra'd, 13/19.
13. Tezekkür ifadesinin geçtiği bazı ayetler için bkz. Taha, 20/44; Fatır, 35/37; Zümer, 39/9; Ğafir, 40/13; Naziat, 79/35; Fecr, 89/23; ...
14. en-Nesefî, IV, 40; es-Sabunî, Safvet, III, 58.
15. Elmalılı, VI, 4094
16. İsfehani, s. 329
17. Tezkire ifadesinin geçtiği ayetler için bkz.,Vakıa, 56/73; Hakka, 69/12, 48; Müzzemmil, 73/19; Müddessir, 74/49, 54.
18. el-Maverdî, III, 393
19. Vehbi Efendi, Hülasatu’l-Beyan,VII, 3267
20. İlgili ayetler için bkz. Müddesir, 74/54; İnsan, 76/29; Abese, 80/11.
21. el-İsfehanî, s. 329.
22. el-İsfehanî, s. 329.
23. Elmalılı, III, 1974
24. Ayrıca bkz. En’âm, 6/90; A’râf, 7/2; Enbiyâ, 21/84; Ankebût, 29/51 vd…
25. Elmalılı, I, 540-543
26. Elmalılı, I, 540-543
27. Elmalılı, IV, 2362-2363
28. Kur’ân’ın zikir olduğunu ifade eden ayetlere ilişkin olarak bkz. Al-i İmran, 3/58; Maide, 5/91; A’raf, 7/63; Yusuf, 12/104; Hicr, 15/ 6, 9; Nahl, 16/43,44;Enbiya, 21/2,24,36,50; Tâhâ, 20/ 99;Furkan, 25/18,29; Şuara, 26/5; Yâsin, 36/11; Sad, 38/1,8,87;Fussilet, 41/41 Necm, 53/ 29; Zuhruf, 43/5,36,44; Kamer, 54/25; Kalem, 68/51,52; Mü'minûn: 74/71;Tekvir, 81/27; Talâk: 100/10
29. Tefekkür, tedebbür ve diğer ilim ifade eden Kur’ânî kavramlar için bkz. Musa Bilgiz, Kur’ân’da Bilgi Kavramsal Çerçeve ve Bilgi Türleri, İnsan Yay. İst. 2003.
30. Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’ânî Kavramlar, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 2003, s. 30, 189
31. Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’ânî Kavramlar, s. 30, 189
32. Elmalılı, V, 3582-3583
33. Mevdudi , Tefhim, III, 585
34. Hayrettin Karaman ve Arkadaşları, Kuran Yolu, IV/138.
35. Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, II, 732, dipnot: 24
36. el-İsfehanî, s. 328
37. Mevdudî, Tefhim,VI, 384
38. Kasım Turhan, "Kur'ân'da Felsefî Antropoloji", Bu Meydan Dergisi, Sayı: 1, İst., 1989, s. 89.
39. Beydavî, Envaru’t-Tenzil, Dersaadet Yay. İst. tsz. I, 507; Ebussuud, İrşadu Akli’s-Selim, Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi, Beyrut, 1990, V, 20; Elmalılı, IV, 2983.
40. Hayrettin Karaman ve Arkadaşları, Kuran Yolu, III, 262-263.
41. Elmalılı, IV, 2983
42. Elmalılı, IV, 2983-2984’den kısmen özetlenerek iktibas edilmiştir.
43. Elmalılı, IV, 2984-2985’den kısmen özetlenerek iktibas edilmiştir.
44. Ali Ünal, Kur’ân’da Temel Kavramlar, s. 21; Resul Bozyel, “Zikir Üzerine”, Haksöz Sayı: 8 (Kasım 91), s. 7
45. Zikr kavramıyla ilgili bazı ayetler için bkz. (Bakara, 2/114,152, 231, 239; Âl-i İmrân, 3/41, 135, 190-191; Nisâ, 4/103; A'râf, 7/200-201, 205; Enfâl, 8/2, 45; Ra’d, 13/28; İsrâ, 17/44; Kehf, 18/24, 28; Tâhâ, 20/41-43, 124; Hacc, 22/34-35)

(Yrd. Doç Dr. Musa Bilgiz, Yeni Ümit, 72. Sayı, 2006)


83-) Peygamber Efendimiz ashabıyla beraber veya yalnız başınayken cehri zikir yapmış mıdır?

Peygamberimiz (asm) ashabıyla veya yalnızken cehri (açık ve yüksek sesle) bir şekilde bugünkü gibi yaptıkları bir zikir şekli yoktur (bilemiyoruz). Ancak Peygamberimizin (asm) devamlı surette Allah'ı anması, dualar okuması da bir zikirdir.

Zikir, Allah’ı anmaktır. Kur’ân’ın sarih emirlerindendir.

“Beni anın, ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152),

“Allah’ı çokça zikredin ki, felaha eresiniz.” (Enfal, 8/45)

ayetleri, bu konudaki pek çok ayetten sadece ikisidir.

 Zikir iki türlü olur:
1. Lisan ile.
2. Kalb ile.

Asıl olan kalbin zikretmesidir. Dil buna sadece bir tercümandır. Yalnız dilde kalan evrad, kalbe intikal etmedikçe, zikir sayılmaz.( İz, Tasavvuf, 243) Tarlada çalışan çiftçinin, dairede çalışan memurun, fabrikada çalışan işçinin Allah’ı hatırlaması, bir zikirdir. Kur’ân-ı Kerîm bu kimseleri şu şekilde metheder:

“Öyle insanlar vardır ki, ne bir ticaret, ne bir alışveriş onları Allah’ı zikirden, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoyamaz.” (Nur, 24/37)

Bunlar, “dışı sahra-yı kesrette, içi umman-ı vahdette” olan kimselerdir. Dış dünya ve bununla meşguliyet, onların gönül âlemlerini bulandırmaz. İç âlemlerinde vahdet ile teneffüs ederler.

Bütün tarîkatların üssü’l-esası olan zikir, kalbi şeffaflaştırır. Ona letafet kazandırır. O kalbi, ilham esintilerine duyarlı bir alıcı haline getirir.

İlave bilgi için tıklayınız:

ZİKİR...


84-) Sekeratta, ölüm anında evliya yardım ediyor mu? Ehli tarikat, sekerati mevtte şeytan iman çalmaya geldiğinde, şeyhin yardıma geldiğini anlatıyor...

Ölüm anında, bir velinin gelip de sevdiği bir dostunu, şeytanın tuzaklarına takılmaması için onu uyarmasında dinen bir sakınca olduğu kanaatinde değiliz.

İmam Malik’in kabirdeki sual esnasında bir dostunun yardımına koştuğuna dair bazı kaynaklarda bilgiler vardır. Daha başka misaller de söz konusudur.

Önemli olan şunu bilmektir: Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bile kimsenin yardımına koşamaz. Her evliya imdat edecek seviyede değildir. Yardım edecek durumda olanlar da, her müridin yardımına koşar diye bir kural da yoktur. Böyle bir şey olsa bile, layık olanına göre olur. Yani kişinin takvasına göre olur.

Bu sebeple, başkasının yardımını bekleyerek dindeki ciddiyetini bırakmak, dehşet verici bir yanılgıdır. Şahsî sorumluluk esasına da tamamen ters düşen bir düşüncedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dua ederken vesile kılmak, evliyalardan medet istemek hakkında bilgi verir misiniz?


85-) "Resail-i İhvan-ı Safa" hakkında bilgi verir misiniz? Kimileri bu ansiklopedinin bid'at olduğunu iddia ediyor; siz ne dersiniz?

İhvan-ı Safa; XV. yüzyılda Basra’da ortaya çıkmış, dinî, felsefî, siyasî ve ilmî amaçları olan, faaliyetlerini gizli olarak sürdürmüş organize bir topluluğun adıdır. Abbasî Devleti’nin son zamanlarına rastlayan, dinî, felsefî ve siyasî çekişmelerin yaygın olduğu bir dönemde felsefî ve ilmî çalışmaları, dinî ve ahlâkî gayretleriyle birlik ve beraberlik, kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışmayı öne çıkararak İslam toplumunu fikrî bakımdan yeniden derleyip toparlamayı hedefleyen bu topluluğun tam adı “İhvanü’s-Safâ ve Hullânü’l-Vefâ ve Ehlü’l-Adl ve Ebnâü’l-Hamd”dır(bk. İSAM, İslam Ansiklopedisi, 22/1-6).

Bu topluluk üyelerinin adlarının gizli tutulması, yazdıkları "Resailü İhvani’s- Safa" hakkında da değişik spekülasyonların yapılmasına sebep olmuştur. Ancak gizli olmalarına rağmen, kaynaklarda reislerinden dört-beş kişinin ismi zikredilmiştir.

Bazılarına göre, bunlar Şiî-İsmailî mezhebine bağlıdır. Ancak, İmamiye’nin İmam-ı Müntazar hakkındaki görüşlerini eleştirdikleri bilinmektedir. Onları koyu bir Şiî-İsmailî grup olarak değerlendirmek isabetli olmadığı gibi, Şiilikten etkilenmediklerini söylemek de mümkün değildir.

İhvan-ı Safa’nın felsefesi, işin fikrî boyutu yanında ahlakî değerleri pratik hayatta gösterme amacına yönelik bir hikmet olarak kendini gösterir. Onlara göre, en yüksek amaç Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaktır.

Kanaatimizce, bazı yanlışları olmakla beraber, genel olarak zamanın bilge ve filozofları tarafından yazılan matematik ve fizik ilimleri, semavî kitaplar, astronomi, jeoloji, botanik ilimleri ve temiz ve saf insanlara ilham yoluyla yazdırılan eserleri, çalışmalarının  temelini oluşturmakta ve önemli bilgilere kaynaklık etmektedir.(bk. a.g.e.).


86-) İmam Rabbani’nin Mektubat’ında geçen, "Dur Muhammed Allah namaz kılıyor." ifadesi ne anlama geliyor?

- İmam-ı Rabbanî, ilgili ifadeyi şöyle değerlendirmiştir:

“Dur ya Muhammed! Ayağını daha yukarı bir basamağa atayım deme! Çünkü namaz hakikatinden daha yüksek bir basamak yoktur. Evet, o ibadet ki, tenezzüh ve tecerrüd mertebesine lâyıktır; herhalde onun, kıdem tavırlarından zuhur etmesi ve vücub mertebelerinden sadır olması lâzım gelir. Bütün ibadetleri ihtiva eden namazın asıl makamı bu mukaddes vücub mertebesidir. Orası her türlü mülahazanın ötesinde olan Zat-ı akdesin mutlak vücub-u vücud mertebesidir.  Ve “La ilahe illellah” kelime-i tayyibenin makamıdır."

"Bu makamda La mabude illellah= Allah’tan başka mabud yoktur/hakiki mabud yalnız Allah’tır. Alah’tan başka ibadete mustahak hiç bir varlık yoktur” şeklinde ifade edilebilen hakiki Mabudiyet hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar."

"Kabe hakikati ve Kur’an hakikati bu mukaddes, keyfiyetsiz, misilsiz, zamansız-mekansız mertebenin birer cüzüdür, namaz ise bütün ibadetleri içine alan pek geniş bir kemalat mertebesisidir."

"Bununla beraber namazın hakikati dahi daha üstün ve mukaddes bir mertebe için bir ibadettir. Enbiyadan pek kâmillerin en büyük velilerin basamakları; bütün ibadetlerin nihayeti olan namazın hakikati makamının nihayetine kadardır.” (Arapça Mektubat, 3/77).

- Şunu belirtelim ki, bu gibi tasavvurlar bizim için oldukça yabancıdır. Çünkü, bu konuyu tam anlayabilmek için o mertebeleri ve onunla ilgili tasavvufi ifadeleri iyice hazmetmek gerekir. Bu sebeple, bu konunun hakikatini İmam-ı Rabbanî gibi kutsi zatların okyanus gibi geniş olan batınî ilimlerine havale ederken, zahiri ilimler açısından şöyle bir açıklamanın doğru olacağını düşünüyoruz:

İlgili hadis rivayeti şayet sahih ise, bunu şöyle anlayabiliriz: Bilindiği üzere, “Salat” kelimesi, insanlar için dua ve kulluk, Allah için rahmet ve meğfiret ifade eder. Buna göre, bu hadisin manasını şöyle anlayabiliriz:

“Dur yâ Muhammed! Bir kul olarak imkân-vücup arası bir makam-ı mualla olan miracın zirvesi ve bir hakikati olan 'salat' mertebesinin sonuna gelmiş bulunuyorusun. Bundan ötesi vücb-u vücud mertebesidir ve Allah’ın salatıdır. Sen bir abd olarak Rabbine kulluk yaparken, dua edip yalvarırken, Rabbin de sonsuz rahmetini senin üzerine yağmur gibi yağdırır. Onun için artık dur, sonsuz rahmetin bütün tecellilerine mazhar olacak bir konumdasın ve kulluğun zirvesindesin."

İlave bilgi için tıklayınız:

Ahzab Suresi, 56. ayette ifade edilen Allah'ın Peygamberimiz'e salat etmesini nasıl anlamalıyız?


87-) Evliyalar neden kendilerini insanların en günahkarı ve en değersizi olarak görürler?

Evliyaların kendilerini hakir görmelerinin hakikatını şu şekilde anlayabiliriz.

1. Evliyalar Allah Teala'nın büyüklüğünü ve azametini iyi anladıkları için O'nun büyüklüğü yanında kendilerini hep küçük görmüşlerdir.

2. Her insanda olduğu gibi veli zatlarda da nefsi emmare vardır ve nefis ve şeytanları onlarla daha çok uğraşmaktadır. Onlar ise nefisleri ile aslanlar gibi mücadele etmektedirler. Nefsi emmarelerinin bu kötü yönlerini bilen ve anlayan alimler devamlı ondan şekva etmişlerdir. Kendi nefislerini herkesden daha aşağı görmüşlerdir.

3. Demek ki evliyaların bu halleri mübalağa değil bir hakikatı ifade etmektedir. Eğer bizlerde nefsin ne kadar zalim ve cahil olduğunu hakkıyla anlayabilseydik, bizler de onlar gibi nefsimizi şekva etmekten geri kalmayacaktık.

4. Fıtratta iki husus var, kötülüğe meyyal hayvanî ve nebatî / bitkisel yanı ki, buna nefis de diyebiliriz. Bir de iyiliğe meyleden akıl ve vicdan tarafı.

Maneviyatta ilerlemiş büyük zatlar, mübarek bir nefse sahip olduklarından ilerlemiş değillerdir. Onlarda da aynı mahiyette kötülükleri isteyen birer nefis vardır. Hatta “Dağına göre kışı olur” hükmünce onlardaki nefis diğer insanlara göre daha asi, daha şaki, daha azgındır. Ama onlar nefisleriyle daima mücadele etmişler, bunun sonunda maneviyat önderleri olabilmişlerdir.

Her şeyin bir bedeli olduğu gibi, maneviyat büyüğü olmanın da bedeli vardır. Bugün spor-sanat alanlarında zirvede yer alan isimler, ciddi çalışmaların sonucunda oralara gelebilmişlerdir. Belli bir program, yoğun bir çalışma, daimi bir disiplin olmaksızın zirve yolcusu olmak mümkün değildir.

Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda peygamberlerin de çetin imtihanlardan geçtiğini görürüz. Mesela şu ayete bakalım:

“İbrahimi, Rabbi bazı kelimelerle imtihana tabi tuttu, O da bunları başarıyla tamamladı. Allah şöyle buyurdu: Seni insanlara imam / önder yapacağım.”
(Bakara, 2/124)


88-) Arif ile evliya arasında ne fark vardır? Arifin özelliklerinden bahsedebilir misiniz?

Bilen, bilgide ileri olan kişiye "arif" denir. Arif olan kişinin özelliği şöyledir: Olaylara vâkıftır.. Hakkı, hakkı ile bilendir. Sabırlıdır. Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilip anlar. Zevkî ve vicdanî irfan sâhibidir. Olayların hikmet yönünü bilir.

Evliya kişiler hakkı ve doğruyu bildikleri için arif kimselerdendir. Bu özellikleri kendisinde toplamıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) de evliyayı şöyle tarif etmiştir:

"Onlar görüldüğü zaman akla Allah Teâlâ gelir. Yüzleri nurludur. Onlarla beraber bulunanlar şaki olmaz."

İlave bilgi için tıklayınız:

Veli / evliya kimdir, nasıl bilinir?..


89-) İslam Mistisizmi Diye Bir Şey Var mıdır?

Böyle bir kavram İslam literatüründe yoktur.

Batılı yazarlar İslam'daki tasavvuf için bu ifadeyi kullansalar da bizler bu ifadeyi kullanmıyoruz.
 
İslam mistisizmi, yerine tasavvuf ifadesini kullanmak gerekir.


90-) İslamiyette rabıta var mıdır? Şeyhe rabıta yapmak caiz mi?