İmam Gazali, "Beni görmen Rabbini görmenden hayırlıdır." demiş midir?

Tarih: 19.06.2013 - 02:34 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Beyazid-i Bistami’yi bir kere görmen Allah’ı yetmiş defa görmenden daha hayırlıdır. (İmam Gazali, İhyau-i Ulumiddin,  IV/610.)

- İmam Gazali'nin böyle sözleri var mıdır; varsa neyi kasdetmiştir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İmam Gazali, bu sözleri bu şatahatları benimsediği için değil, eleştirmek maksadıyla söz konusu etmiştir. Ona göre, bazı mutasavvıfların şeriatın zahirine göre kabul edilemez, şatahat nevinden olan sözleri iki kısmıdır:

Birinci kısım: Hallac-ı Mansuru idama götüren “Ene’l-Hak = Ben Hakk’ım” şeklindeki bazı sözleri ile Bayezid-i Bistami’den hikâye edilen “Subhanî-Subhanî = Kendimi tenzih ederim, kendimi tenzih ederim” şeklindeki bazı sözlerini taklit eden bazı sufilerin yaptığı şatahatlardır.

Gazali’ye göre, halk üzerinde çok ciddi zararları olan bu gibi sözleri söyleyen bir kimseyi öldürmek, İslam dinine göre, on kişiye hayata kavuşturmaktan daha hayırlıdır.

Ancak Gazali, Bayezid-i Bistami’den nakledilen sözlerin bu şekilde ondan sadır olmasına ihtimal vermez. Bilakis onu temize çıkarma adına sözlerini şöyle tevil eder:

“Şayet bir kimse bu sözleri gerçekten ondan duymuşsa, bunun anlamı şudur: “Kendisi ilgili ifadesini Allah’tan hikâye ederek seslendirmiştir. Mesela: “Şüphesiz ben Allah’ım; benden başka bir ilah yoktur” mealindeki ayeti okurken, bunu duyan kişi, bunun bir ayet olduğunu değil, Bistami’nin bir şatahatı olduğunu düşünmüş, öyle aktarmış  ve yanlış bir algı meydana gelmiştir. Oysa kendisinin bu ifadeyi kendisi için kullanmış olmasına imkân yoktur. [bk. İhya, (Beyrut, ts.), 1/36]

Şatahatın ikinci kısmı: Bir kısım sufiler tarafından ifade edilen, manasız, faydasız, sahibinin cehaletini, ahmaklığını gösteren bazı sözlerdir. Bu kısma dahil olanlardan bazıları da  içlerinde düşündükleri bir konuya tam vakıf olmadıkları, meramını tam ifade edemedikleri için, akılları dehşete düşüren, kalpleri teşviş eden, zihinleri şaşkınlığa çeviren normalin dışında bazı sözler söylemek durumunda kalırlar. Bu kısım şatahatları değerlendirmeğe almak bile doğru değildir.(bk. İhya, a.y)

Bediüzzaman Hazretleri de bir kısım ehl-i tasavvufun bu şatahatlarını şöyle değerlendirmiştir:

“Hem (seyr-u sülûk içinde yer alan) her makamın bazı zılleri (gölgeleri) bulunur. Zılli asıl zannetse, şatahata düşer.” (Nur'un İlk Kapısı, s. 66)

Onun şu ifadeleri bu “zıl-asıl” meselesini açacak mahiyettedir:

“Evet delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sâni'i müşahede etmek, tarîk-ı istiğrakkârane cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlahiyeyi ve melekûtiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esma ve sıfâtı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dîk-ı elfaz sebebiyle uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler.”

“Muhakkikîn-i Sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatıyla istidlal edilmez.” (Mesnevi-i Nuriye, s. 256)

“(İslam alimlerinden bir kısmı şatahat eden velilerin velayetini inkâr ettiler. Bazıları onları tekfir etti. Bazıları da onların yanlışlarını doğru zanzettiler). Mutavassıt/mutedil olan bir kısım ise, o velilerin velayetlerini inkâr etmediler, fakat yollarını ve mesleklerini kabul etmediler. Diyorlar ki: 'Hilaf-ı usûl olan sözleri, ya hâle mağlub olup hata ettiler veyahut manası bilinmez müteşabihat misillü şatahattır." (Mektubat, s. 342)

Ehl-i Sünnet dairesinde iken meslek ve meşrebinin vermiş olduğu bir takım manevi sarhoşluklardan dolayı, Ehl-i Sünnete muhalefet eden evliyalar da olmuştur. Bu gibi makbul veli zatlar  tamamen Ehl-i Sünnetten bağımsız olarak değil, bazı manevi hallerin ve istiğrak durumunun baskısı ile muhakeme ve şuurunu kaybedip, Ehl-i Sünnete zıt ve muhalif bir şekle girmişler. Bu hallere  şatahat deniliyor.

Şatahat mânevi sarhoşluk, kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak hâlinde iken söylenen muvazenesiz ve karmaşık sözler anlamına gelir.

Şatahat, tarikat ve tasavvuf mesleğinin seyrü sülûk hengamında görünen bazı özel halleridir. Kemal değil, nakıs bir haldir. Kişinin kabiliyet ve istidat darlığından ortaya çıkar. Ya da Allah’ın bir isminin cezbesine kapılıp sair isimlerini görememe halinin bir neticesidir. Bundan dolayı velayet-i kübra ve veraset-i nübüvvet olan sahabelerde ve onları takip eden asfiya ve muhakkik-i evliyalarda bu haller görünmez.

Mesela Şah-ı Nakşibend, Abdulkadir Geylani, İmam Rabbani, İmam Gazali gibi zatlarda bu haller yoktur.

Hallacı Mansur, İbn-i Arabi, Bişr-i Hafi, Beyazıd-ı Bestami  gibi bazı önemli evliyalar, manevi sarhoşluk haline mağlup olup, Ehl-i Sünnet ve şeriatın  dışına çıkmışlar. Ama tekrar ayıldığı ve o manevi sarhoşluk hali gittiği zaman, tekrar Ehl-i Sünnet ve şeriata tabi olmuşlardır. Bu da Ehl-i Sünnet ve şeriatın dışında muvakkaten  durup da velayetini muhafaza edebildiğini gösteriyor.

Bu zatlar hadidir. Yani şahısları itibari ile hidayet üzeredirler, lakin mühdi değildirler. Yani sözleri ve eserleri noktasından başkalarına örnek ve rehber olamazlar. Kim bu zatların  bu sarhoşluk halinde söyledikleri sözleri onlar söyledi diye söyler ise, küfür ve şirke düşerler. Onlar bu gibi sözleri mazur bir halde söyledikleri için, mesul olmuyorlar, onları taklit edenler de o mazeret olmadığı için mesul olurlar. Bu yüzden bu zatların bu hallerini taklit etmek caiz değildir. Onlar bu noktada hidayet rehberi olamazlar.

Bu zatlara bu genel zaviye ve çerçeveden bakmak gerekir. Yoksa şunu demiş, bunu demiş demekle  genel bir fikir ve kanaate ulaşmak mümkün değildir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun