Tasavvuf ve tarikat bidat mı?

Soru Detayı

-Ben bu konuda şüphelerim var tasavvuf tarikat bidat mı?
- Allah aşkına hangi sahabe sallana sallana Allah hu diye zikir çekmiş, hangi sahabe et yememiş, hatta bu konuda bir hadis var: “Ben oruç tutarım tehhecüde kalkarım namaz kılarım ama aynı zamanda ben yerim içerim evlenirim et yerim kim bana uymazsa o benim sünnetimden değildir.” şeklinde hadisi dahi var.
- Ben hiç bir sahabenin zorlayarak gözünü kapatıp Resulullah’ı hayal ettiğini hiçbir hadiste okumadım. Böyle sahih veya hasen hadis olduğunu da zannetmiyorum.
- Bakın internette bir sayfada ne yazıyor: Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadırlar:
"Şeriat sözlerim, tarikat yaptıklarım, hakikat hâlim, marifet ise bu saydıklarımdır." (K. Hafâ)
- Allah aşkına o dönemde tarikat diye bir şey mi var?
- Sitenizde tarikatın aslında sahabe döneminde olduğu ama isimlerinin olmadığı filan yazıyor. O zaman kanıtlayın şu yukarda saydıklarımı Resulullah ve Ashabı yapmış mı yapmamış mı yoksa bunlar hurafe mi?
- Adamların kendi kendini şişlemesi bidat değil de ne? Gösterin hatta sahih olmayanını gösterin.
- Tarikat kitaplarında yazıyor, şeyhinin elinde ölü olarak yıkanan gibi ol ne derse yap, şeklinde bu şeyh Peygamber mi afedersiniz. Ben ölü gibi olacam ne derse yapacam, hatası yok mu bu adamın?
- Nakşibendi şeyhlerinin hikmetli sözleri kitabında kitapta şeyhin hareketlerine karşı müridin kalbinde hiçbir itiraz hiçbir kuşku belirmemelidir. Şeyhinin hareketlerini elinden geldiği kadar iyiye yormalı iyiye yoramadığı durumlarda da kusuru kendi anlayışının kıtlığında bulmalı.
- Başka bir ifade ile bu konuda Kuran’da anlatılan Hz. Musa ile Hızır arasındaki kıssayı kendine örnek edinmeli. Bu tarikat bidat değil de ne Allah aşkına?…

Cevap

Değerli kardeşimiz,

a) Tarikatların Hz. Peygamber (asm) döneminde olmadığı bir gerçektir. Şayet sitemizde “Sahabe döneminde tarikat vardı, fakat ismi yoktu.” denilmişse, bunun “Sahabe döneminde tasavvuf vardı, fakat tarikat şekli yoktu.” şeklinde ifade edilmesi daha doğrudur. Orada kastedilen budur.

b) Ehl-i tarikin, işaret ettiğiniz, “Ben oruç tutarım, teheccüde kalkarım, namaz kılarım, ama aynı zamanda ben yerim içerim, evlenirim, et yerim, kim bana uymazsa o benim sünnetimden değildir.” manasındaki hadise aykırı hareket ettiklerini bilemiyoruz.

Bizim duyumlarımıza göre ve bildiğimiz kadarıyla, onların çoğu da bizim gibi et yerler... Ve sürekli ibadetlerle meşgul değiller...

c) “Şeyhinin elinde ölü olarak yıkanan gibi olma” tavsiyesi vardır. Fakat hüsnüzanla baktığımız zaman, bunun daha çok İslam’ın ruhuna aykırı olmayan veya ona uygun yorumlanmaya müsait olan konular için geçerli olmalıdır. Yoksa, “Allah’a muhalif olan yerde kula itaat edilmez.” (Kenzu’l-Ummal, h. no: 14413; Mecmau’z-zevaid, h. no: 9143) manasındaki hadisin açık ifadesine ters düşen bir davranış karşısında “gassalın elindeki ölü rolüne” girmek bizce doğru değildir.

d) Biz tarikatın Hz. Peygamber (asm) devrinde olmadığına inanıyoruz ve bu inkâr edilemez bir gerçektir. Ancak, sahih olan tarikatın temel esaslarının kaynağı Kur’an ve sünnettir. Kur’an’da ve sünnette Allah’ı zikretmek emredilmektedir. Bu zikrin lisanla yapılmayacağını iddia etmek gerçekle bağdaşmaz. Zikir, anmak, hatırlamak manasına gelir. Ve genel manasıyla, aklen, fikren, kalben olduğu gibi, kavlen ve fiilen de olabilir.

e) İslam tarihi boyunca, en büyük insanlar kabul edilen Abdulkadir Geylani, İmam Kuşeyri, İmam Gazali, İmam Rabbani gibi İslam alimlerinin de ehl-i tarik olması, tarikat disiplininin öyle bir çırpıda İslam dairesi dışına atılacak bir meta olmadığının açık göstergesidir.

Her meslekte, yanlışlar yapılabilir. Fıkıh, tefsir, hadis, kelam literatüründe yanlış düşünen kimselerin olduğu bilinmektedir. Bu kimseler yüzünden bu ekoller inkâr edilmediği gibi, ehliyetsiz kimselerin girmesiyle ortaya saçılan yanlışlar yüzünden tarikat okulunu da inkâr edemeyiz.

f) Eğer “Tarikatlar bidat olduğu” hükmünü Asr-ı saadette olmadığı gerekçesine bağlarsak, şu anda pek çok ilmi çalışmaları da bir kenara itmemiz gerekir. Örneğin, ilahiyat fakültelerini, Diyanet İşlerini, ihtisas bilim dallarını ve bu alanlardaki unvanların hepsini “bid’at” sınıfına koymak ve “deforme” olmuş malların çöplüğüne atmak gerekir. Bizce, böyle bir muamele, bunların hepsine karşı insafsızlık ve saygısızlık olur.

g) Hadis olduğu iddia edilen "Şeriat sözlerim, tarikat yaptıklarım, hakikat hâlim, marifet ise sermayemdir." şeklindeki bilgi için Aclunî, “Bunu rivayet eden hiçbir kaynağa rastlayamadığı, yalnız bazı kimselerin bu bilgiyi bazı ehl-i tasavvufun kitaplarında gördüğü” yolundaki bilgiyi vermiştir. (bk. Acluni, Keşfu’l-Hafâ, 2/5, h. no: 1532)
Demek ki böyle bir hadis yoktur..

h) Bugünkü dünyada önemli bir alim kabul edilen ve tarikatlara olumlu bakmamakla bilinen İbn Teymiye’nin -içinde ehl-i tarikatın da bulunduğu- bazı kimseler hakkındaki şu sözlerine yer vermekte fayda mülahaza ediyoruz. Şöyle diyor:

“Bazı alimlere göre, -Ömer b. Abdulaziz, Hasan-ı Basri, Süfyan Sevri, Ebu Hanife, Malik, Şafii, Ahmed (b. Hanbel), Fudayl b. Iyad, Ebu Süleyman ed-Darani, Maruf-u Kerhi ve Abdullah b. Mübarek gibi- iman ve takvasıyla insanlar arasında meşhur olmuş ve ittifakla bütün Müslümanların övgüsüne mazhar olmuş kimselerin cennetlik olduğunu söyleyebiliriz.” (bk. İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetavî, 11/518)

- Keza İbn Teymiye, alimlerin bir kısmının “tasavvuf mesleğini” övdüğünü, bir kısmının da kötülediğini belirtikten sonra, bunun doğrusu: “Diğer İslami mesleklerde olduğu gibi, tasavvufta da kötülenmesi gereken yanlışların yanında övülmesi gereken doğruların da olduğunu” bildirmiştir. (bk. İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetavî, 10/368-369)

- Keza İbn Teymiye, Abdulkadir Geylani hakkında “kaddesellahu ruhahu” ifadesini kullanır. (bk. a.g.e, 2/458)

Demek toptancılık yapanlar hata içindedirler.

ı) Tarikatların esas gayesi Risale-i Nur’da şöyle özetlenmiştir:

“Hem (İmam Rabbani) demiş ki: 'Tarîk-i Nakşî'de iki kanad ile sülûk edilir.' Yani: Hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez. Öyle ise tarîk-ı Nakşî'nin üç perdesi var:

Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbanî de (ra) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.

İkincisi: Feraiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.

Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emraz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vâcib, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.” (bk. Nursi, Mektubat, s. 22)

i) Bizim düşüncemiz şudur ki, tarikat, İslam literatüründe hak bir meslektir. Bazı ehliyetsiz kimselerin girmesiyle bazı hatalara maruz kalmıştır. Fakat, bir bahçede gördüğümüz çürük bir elmadan ötürü, bahçeyi tamamen inkâr etmediğimiz, bahçe içindeki bütün elmaların çürük olduğuna hükmetmediğimiz gibi, tarikat veya diğer İslam dairesi içindeki meslekleri, bazı kusurlu kimseler yüzünden tamamen butlana mahkum etmeyiz, edemeyiz.

- Bizim bu konuda çok objektif tavsiyemiz, defalarca tarikat şeyhi olmadığını bildiren Bediüzzaman Hazretlerinin “Yirmi Dokuzuncu Mektub”undaki (analitik bir tahlil içeren) "Tarikat ve Tasavvuf" bahsini ön yargısız okumaktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun