Allah, “ol” der, oluverir, ne demek, nasıl olur?
Değerli kardeşimiz,
Allah’ın “ol” demesi, bir söz söylemekten ziyade ilmi, iradesi ve kudretiyle varlığı ortaya çıkarmasını ifade eder. Kâinatın değişmesi, sonradan var olması ve düzenli işleyişi; kendi kendine değil, bir Yaratıcı tarafından yoktan var edildiğini gösterir. Bu yaratma bazen yoktan (ibda’), bazen de mevcut şeylere şekil verme (inşa) şeklindedir ve çoğu zaman bir süreç içinde, aşama aşama gerçekleşir.
Nasıl bir mimar, önce zihninde planlar, sonra projeye döküp binayı inşa ederse; ya da bir yazılımcı, kodla bir sistemi ortaya çıkarırsa, Allah da çok daha mükemmel şekilde, önceden bilip dileyerek ve kudretiyle varlığı meydana getirir. “Ol” demek de işte bu emirsiz zorlanma olmadan, anında ve kusursuz gerçekleşen ilahî yaratmayı anlatır.
Yaratılış Gerçeği
Sınırlarını bilmediğimiz uçsuz bucaksız bir âlemde yaşıyoruz. Astronomi alanında yazılan eserlerde anlatıldığı üzere, şu kâinatta içinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisi gibi en az yüz milyar galaksi var. Galaksimizde ise güneşimiz gibi en az iki yüz milyar yıldız var. Kendimize ve etrafımızdaki âleme baktığımızda bir “varoluş” realitesiyle karşı karşıyayız. Gerçi yaratılışın ilk anlarına şahit değiliz, ama kendimizin yoktan vücuda geldiğini biliyoruz, yeni yeni vücuda gelenleri de görüyoruz.
Bu âlemin yaratıcısı olup olmadığı meselesi, eskiden beri insanları meşgul etmiştir. Hemen bütün dinlerde âlemi ve insanı yaratan bir yaratıcı inancı bulunur. Salt akılla kâinatı anlamaya çalışan felsefeciler de genelde bir yaratıcının varlığını kabul ederler. Ama eskide ve günümüzde bir dine bağlı olmayan kimseler de bulunmaktadır. Bunların bir kısmı, Pozitivizm, Materyalizm gibi felsefi akımlar meydana getirmişler ve kitlelere ateist görüşlerini telkin etmişlerdir.
Milattan öncesi Antik Yunan filozoflarının bir kısmı her şeyi atomlarla izah eder. Onlara göre atomlar yaratılmamışlardır ve asla yok olmayacaklardır. Her şey bu atomların birbiriyle birleşmesinden meydana gelmektedir.[1]
Dikkat edilirse, bu felsefede Allah dememek için maddenin ezeliyeti görüşüne sığınılmıştır.
Yaratılışla alâkalı önümüzde iki ihtimal vardır:
1. Ateistlerin nazara verdiği maddenin ezeliyeti.
2. Bütün dinlerin kabul ettiği maddenin yaratılışı.
Yani madde ya ezelidir, yaratılmamıştır veya ezeli değildir, yaratılmıştır. Yaratılmışsa elbette yaratanı vardır. Bu manaya “Hudus delili” denilmektedir. Hudus delili -genelde- şöyle ifade edilir:
“Âlem mütegayyirdir. Her mütegayyir hâdistir. Her hâdisin bir muhdisi vardır.” [2]
Yani âlem değişkendir. Değişen her şey sonradan meydana gelmiştir. Sonradan meydana gelen her şeyin mutlaka bir meydana getiricisi vardır. Bu âlemi yoktan var eden, Vacibu’l-vücud olan Allahu Teâlâ’dır.
Yokluktan Varlığa
Bir zamanlar biz yoktuk. Daha evveline gittiğimizde dünya yoktu. Milyarlarca yıl evveline gittiğimizde şu âlem yoktu. Hz. Peygamberin ifadesiyle “Allah var, başka bir şey yoktu.”[3] O, ilmiyle belirledi, iradesiyle seçti ve kudretiyle de yoktan var etti.
Âlemi inceleyen fizik ilmi, onun ezeli olmadığını ifade eder. Fizik çevrelerinde hayli revaç bulan “Big-bang Teorisi” bunun bir göstergesidir. Bu teoriye göre âlem bundan 13,8 milyar yıl evvelinde “büyük bir patlama” ile var olmuştur.
Hamdi Yazır, yokluktan varlığa geçişle ilgili şöyle der:
“Madumun kendi kendine vücuda gelmesi, zâtî yok olanın bizâtihî var olması imkânsızdır.”[4] Yani olmayan bir şey kendiliğinden var olmaz ve “Hiçbir şey kendi kendine ademden vücuda (yokluktan varlığa) gelemez.”[5]
“Yokluk var mıdır?” sorusuna “Evet” denildiğinde ona bir nevi vücut verilmiş olur. Bundan dolayı yokluk ve varlığı şöyle netleştirebiliriz:[6]
Yokluk iki kısma ayrılır:
1. Mutlak yokluk
2. İtibari yokluk
Bunlardan birincisi gerçek yokluktur. Diğeri ise belli kayıtlarla yok olmayı ifade eder.[7] Mesela kaybettiğimiz anahtar yanımızda yoktur, ama düştüğü yerde bir varlığa sahiptir. İşte eşya ilk var edildiğinde tümüyle yok değildi, Allah’ın ilminde bir vücuda sahip idi.
Yaratma Çeşitleri
Etrafımıza dikkatle baktığımızda birbirinden çok farklı nice varlıklar görürüz. Bunlar farklı tarzlarda varlık sahasına gönderilmektedir. Kuran, “O (Allah), her türlü yaratmayı bilendir”[8] âyetiyle bütün bu yaratılışları ilâhî ilme irca eder. Âyet, öldükten sonra dirilmenin anlatıldığı bir bağlamda yer almıştır. Hamdi Yazır, ayetin açıklamasında şöyle der:
“Allah maddeli maddesiz, aletli aletsiz, örnekli örneksiz gerek ilkin gerek sonra yaratılışın her nev’ini bilir.”[9]
Allah’ın yaratması başlıca iki şekildedir:
1. İbda’
2. İnşa[10]
Bunlardan birincisi sebepsiz, maddesiz, vasıtasız olan ilk yaratılışı ifade eder. İkincisi ise zaten yaratılmış maddelere yeni şekiller verilmesini bildirir. “(Allah) göklerin ve yerin Bediidir”[11] âyeti birinciye, “O sizi arzdan / topraktan inşa etti”[12] âyeti ise ikinciye bir misaldir.
İbda’, “Bir şeyi yoktan yaratmak” anlamındadır.[13] Bedi’ ise “Evvelinde bir örnek olmadan bir eser meydana getiren” demektir. Bedi’de bir misalsizlik, nazirsizlik, güzellik ve fevkaladelik mefhumu vardır.[14]
İlk yaratılış tamamen ibda’ ile olmuştur. Bu âlemin ve bu âlemde yaratılan her bir varlığın başlangıcının öncesinde bir örneği söz konusu değildir.
Şu âlemi içinde sayısız kitaplar bulunan büyük bir kitaba benzetirsek, elementler onun alfabesi, elementlerden meydana gelen her bir varlık da müstakil bir kitap olur. Türkçemizde yirmi dokuz harf vardır, Türkçe olarak hiçbir kitap bu harflerin dışında yazılmamıştır. Ama yirmi dokuz harfle yazılan hiçbir kitap da diğerinin aynısı değildir. Buradan şu sonuca varabiliriz: “Her inşa, bir yönüyle ibda’dır.” Yani var olan maddeden yaratılan/ inşa edilen her şey asli maddeleri dışında ibda’ ile yaratılmaktadır. Çünkü onun aynısı daha önce yoktu ve sonrasında da olmayacaktır. Bundan dolayı ibda’ ikiye ayrılır:
1. Hakiki ibda’.
2. Nisbi ibda.’[15]
Yoktan yaratmanın bizce bilinen bir formülü yoktur. Bu durumda insan yoktan yaratamaz, sadece ve sadece var olanlara yeni şekiller verebilir.
Kader Kalemi - Kudret Kalemi
Mükemmel bir bina, yapımından önce en ince ayrıntılarına kadar plan proje halinde belirlenir. Onun gibi içinde yaşadığımız âlem de kader planıyla her şeyiyle önceden belirlenmiştir. Bu cihetten baktığımızda “Âlem, muhteşem bir yazılım harikasıdır” diyebiliriz.
“İşte bu her şeyi itkân ile yapan Allah’ın san’atı…”[16] âyeti, eşyadaki bu mükemmelliğe dikkat çekmektedir. İtkân, san’attaki muhkemlik ve mükemmelliği ifâde eder.
Kalemle yapılan ince süslemeye “nakş-ı kilki” denir. Mesela evimizin kapısında nakış yoksa, sade bir sanatkârlık eseri olur. Ama -saray ve mâbed kapılarında görüldüğü üzere- her santimetresi, hatta her milimetresi ince nakışlarla işlenmişse, artık bir sadelik değil, ince bir san’atkârlık söz konusudur.
Allah’ın âlemdeki sanatı bu ikinci türden bir “nakş-ı kilkî”dir. O, her yarattığı varlığı, o varlığın mahiyetine en uygun bir şekilde en ince sanatlarla süslemiştir. Bizler -faraza- evimizi boyadığımızda duvarlarımızı güzel bir görünüşe kavuştururuz. Ama Allah’ın eşyadaki sanatı bir duvarın boyanması gibi değildir. Nitekim insanın cildini duvara benzetirsek, o duvarın içinde kalp, ciğer, böbrek gibi nice organlar vardır. Bu organların hepsi, her hücresine hatta her hücrenin organellerine, hatta onları meydana getiren atomlara ve atomların parçalarına kadar en ince nakışlarla nakışlanmış durumdadır.
“Ol” Emri
Allah’ın yaratmasıyla göklerin ve yerin yokluktan varlığa gelmeleri, yoktan yaratılmış insan için anlaşılması güç derin bir meseledir. Kuran, sekiz ayetinde Allah’ın (Kün) emriyle, yani “Ol” demesiyle eşyaya vücut verildiğini bildirir.[17] Mesela şöyle der:
“O’nun emri, bir şeyi murat edince ona sadece ‘ol’ demektir, o da olur.”[18]
“Ol” emri, ilâhî iradenin mahlûka teveccühüdür.[19] Bu ifade, yaratıcı ile yaratılmışın alâka nev’ini ifade eder. Şu görülen varlıkların yaratıcıdan nasıl vücuda geldiğini anlatır. Ancak bu nafiz iradenin eşya ile bağının nasıl olduğu beşer idrakine kapalıdır.[20]
Ayetteki “…o da olur” kısmı, oluş sürecini ifade eder, yoksa her şeyin bir anda her şeyiyle ve bütün ayrıntılarıyla hemen oluverdiğini anlatmaz. Çünkü Allah eşyayı san’atlı bir şekilde yaratmayı murat etmiştir. Mesela insanın ana rahmindeki evrelerinin her birinin nice hayret verici halleri vardır. Bu insan -faraza- birden kırk yaşında yaratılsa, kırk yıla kadar geçen ve her biri nice güzellikler taşıyan bebeklik, çocukluk, gençlik gibi hayat devreleri ve bunların her anındaki ayrıntılar hiç görülmeyecekti. Âyetteki fiilin geniş zamanla ifade edilmesi bu mühim gerçeği anlatmaktadır. Yani bu oluş, takdir edilen bir süreyi içine alır. Diğer varlıklar da genelde böyle tedrici bir tarzda yaratılmaktadır.
Yaratmada İlim, İrade ve Kudret Sıfatları
Beydâvi şarihlerinden Muhyiddin Şeyhzade, “ol” emriyle alâkalı olarak şöyle der: “Bu, Allah’ın ilim, irade ve kudretle eşyaya vücut vermesini ifade eder.”[21]
Allah insana kendi ruhundan üflemiş[22] yani kendi sıfatlarından bir nebze ona vermiştir. Bize bu sıfatların verilmesi, bu sıfatlarla O’nu tanımamız içindir. Bize verilen ilim, irade ve kudret bu sıfatlardan bazılarıdır. Biz, herhangi bir şeyi meydana getirirken bu sıfatları kullanarak icraatta bulunuruz. Mesela, A harfini yazmamız için bu sıfatlara sahip olmamız gerekir. Bilmesek yazamayız, kudretimiz olmasa, bilsek bile yazamayız. Kudretimiz olduğunda, irade etmezsek yazmayız. Temsilde hata olmasın, her bir varlığın vücudu bu üç ilâhî sıfatın tecellisiyle gerçekleşir. Dolayısıyla “Allah yoktan yaratmayı bilir mi veya yaratmaya gücü yeter mi” diye bir soru anlamsızdır. Bilmese, dilemese, gücü yetmese böyle bir yaratılış söz konusu olmayacak, her şey yokluk karanlıklarında kalacaktı veya daha yerinde bir ifadeyle “Şey diye bir şey olmayacaktı!”
Eşyaya yoktan vücut veren ilâhî kudret, mahiyeti itibariyle meçhul, eserleri itibariyle meşhuttur. Yani o kudretin nasıl bir kudret olduğunu bilmiyoruz, ama o kudretin eserlerini gerek kendi nefsimizde gerekse dış dünyada daima görüyoruz. Gördüğümüz her şey Allah’ın kudret eseridir. Fakat bu kudretin nasıl ve ne keyfiyette olduğu bizim meçhulümüzdür.
“Ol” Emrinin Muhatabı
Yaratılışa esas olarak nazara verilen “Ol” emrinin muhatabı hususunda ilginç değerlendirmeler yapılmıştır. Şöyle ki: “Ol” emri ya o şeyin vücudundan öncedir, bu durumda “maduma hitap” yani olmayan bir şeye hitap edilmiş demektir. Veya hitap var olanadır, bu durumda da “tahsil-i hâsıl” yapılmış yani zaten var olana “ol” denilmiş demektir, her ikisi de sıkıntılıdır.[23]
Mevlâna Celaleddin Rûmi, bu konuda şöyle der:
“Ya Rabbena, biz yoktuk, bizim talebimiz de yoktu. Senin lütfun, bizim söylemediklerimizi işitti.”[24]
Allah’ın olmuş ve olacak her şeyi kuşatan bir ilmi vardır. Eşyanın suretleri ve ilmî vücutları Allah’ın ilminde mevcuttur. Bunları, gözle gördüğümüz şu âleme çıkarmak Allah için hiç de zor değildir. Bu, yanma kabiliyetinde olan kibritin bir temasla hemen yanması gibi kolaydır. Veya göze görülmeyen bir yazı ile yazılan bir hattın, göze gösterici bir madde sürülerek ortaya çıkması yahut fotoğrafın aynasındaki görüntünün kâğıt üstüne çok kolay bir işlemle nakledilmesi gibidir.[25]
Bu mesele, vücut mertebeleri açısından ele alındığında problem hallolacaktır. Şöyle ki:
Vücut (varlık) mertebeleri farklı farklıdır. Mesela bir şair şiirini zihninde tasarlar, sonra da yazar. Zihnindeki şiir bize göre yok hükmünde olmakla beraber şaire nisbetle yok değildir. Bu iki farklı varlık mertebesi “vücud-i ilmî ve vücud-i haricî” (yani ilim dairesindeki varlık ve hariçte gözle görülen varlık) kavramlarıyla ifade edilir. Temsilde hata olmasın, eşya şu âlemde var edilmeden önce Allah’ın ilminde bulunmaktaydı. Buna ayan-ı sabite denilmektedir. Bu durumda “ol” emri mutlak yok olana değil, Allah’ın ilminde varlığı belirlenmiş olana veriliyor demektir.
“Ol” Emrinin Tesiri
Sıradan bir neferin verdiği emirle, bir mareşalin verdiği emir elbette farklı güçte olur. Birincisi bir kişiyi bile harekete geçiremezken, mareşal yüzbinlerce askeri emir ve direktifleriyle harekete geçirir, yönlendirir, manevralar yaptırır.
Allah’ın emri nafizdir. Her varlık O’nun emriyle vücut bulur ve O’nun bütün emirlerine harfiyen itaat eder. Bu muhteşem kâinat, her an u zaman ilâhî emir ve iradeye muhataptır, bu emir ve iradenin mahkûmudur. Gerek gündüzün sultanı görülen güneş gerek gecenin melikleri gibi görülen ay ve yıldızlar; “Allah, her semâya görevini vahyetti”[26] medlûlünce, kendilerine verilen ilâhî emre itaat etmek ve boyun eğmek mecburiyetindedir. Hilkatleri, mahiyetleri, tabiatları aldıkları emre musahhariyetten ibarettir... Hepsi mahlûk, hepsi ilâhî iradeye tâbidirler. Yürü” derse yürürler. “Dön” derse dönerler. “Dur” derse dururlar. “Parla” derse parlarlar. “Sön” derse sönerler...[27] Tabir yerindeyse “Ol” demesiyle olurlar, “Öl” demesiyle de şu vücut sahnesinden çekilirler.
Kâinatta gördüğümüz bu itaat ve boyun eğme, kevnî bir İslam’ı ve bir teslim oluşu simgeler. Her şey mahiyeti içerisine yerleştirilmiş kanunlar doğrultusunda hareket ettiği için, bütün kâinat Müslümandır, yani Allah’ın iradesine teslim olmuştur.[28]
İnsan ve cin gibi mükellef olan varlıklar ise, imtihan edilmelerinin gereği olarak fiillerinde tercih hakkına sahiptir. Çünkü bu tercihlerinden dolayı mükâfat veya cezaları olacaktır.
“Ol” emrinin bir benzerini Tevrat’ta şöyle görürüz:
“Allah dedi: Işık olsun! Ve ışık oldu.”[29]
Kur'ânın şu âyeti, Allah’ın ilminde planları, programları ve manevî miktarları bulunan eşyanın, Allah’ın emriyle vücut sahasına çıkmak için ne derece iştiyak içinde olduklarını gösterir:
“Sonra (Allah) duman halindeki semâya iradesini yöneltip ona ve arza ‘İster istemez gelin’ dedi. Onlar da ‘İsteyerek geldik’ dediler.”[30]
Halık ile mahlûk arasındaki bu muhavere, yaratıcı iradenin nüfuzunun anlatımıdır. Bundan murat, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin kemâlini, iradesinin nüfuzunu göstermektir. Yoksa semâ ve arzın varlığa gelişi isteyip istememeleri değildir.[31]
Konunun bir başka örneğini şu ayette görebiliriz:
“Biz onlara ‘hor hakir maymunlar olun’ dedik.”[32]
Âyet, İsrail oğullarından Cumartesi yasağını çiğneyenlerle ilgilidir. Allah onlara Cumartesi günü balık tutmayı yasaklamıştı. Ama kendilerine yapılan nice uyarıları nazara almadılar, sonunda böyle bir cezaya çarptırıldılar.[33] Ayette bu cezaları “Şöyle olun” tarzında ifade edilmiştir.
Komutanın “arş” emri bir neferi harekete geçirdiği gibi, koca bir orduyu da harekete geçirir.[34] Bunun gibi Allah’ın “Ol” emri karşısında her şey müsavidir. Bu şey ister semâ olsun ister yer ister sivrisinek olsun ister karınca hiç fark etmez. Allah “Ol” der ve olur. O’nun için bir zorluk ve kolaylık, yakınlık ve uzaklık söz konusu değildir. Bir şeyin yaratılışı için ilâhî iradenin yönelmesi yeterlidir.[35]
“Ol” emri, bir yönüyle yaratılıştaki sürat ve kolaylığı ifade eder. Çünkü Allah’a nisbetle zor ve kolay ayrımı yoktur, tabir yerindeyse “Her şey O’na kolaydır.” Bu kolaylığı “Göğün ve yerin Rabbine and olsun ki, şüphesiz o (size vadedilen ahiret), gerçekten sizin konuşmakta olmanız gibi haktır (kesin bir gerçektir)”[36] ayetinden mülhem olarak “konuşma” örneğiyle açıklayabiliriz. Şöyle ki:
Güneş çiçekten çok çok büyük olmakla beraber, bu “telaffuzda ‘güneş’ demek daha zordur” anlamına gelmez. Benzeri bir durum yaratmakta geçerlidir. İster güneş ister bir başka varlık asla Allah’a zor değildir. Bizim bunları telaffuz etmemizden çok daha kolay bir şekilde, O onlara vücut verir, yaratır.
“Ol” Emrinin Hakikati
“Ol” emrinin hakikat mi yoksa mecaz mı olduğu eskiden beri tartışılmıştır. “Hakikattir” diyenler olmuşsa da ekser Kuran yorumcuları, bunun mecaz olduğunu ifade ederler. Fahreddin Râzi, her kelamın zahirine göre değerlendirilemeyeceğini beyan sadedinde şu örneği verir:
“Duvar çiviye ‘Niye beni yarıyorsun’ demiş. Çivi de demiş: Beni çakana sor!”[37]
Türkçede de benzeri deyimler vardır ve bu deyimler melfuzuna göre değil mantukuna göre değerlendirilir. Yani kelamın zahiri nazara alınmaz, ne kastedildiğine bakılır. Mesela “Niye bu kadar ihtiyatlı hareket ediyorsun?” dediğimiz biri “Sütten ağzım yandı da yoğurdu üfleyerek yiyorum” diye cevap verse illa sütten ağzının yanması gerekmez. Bazılarından gördüğü ihmalleri veya ihanetleri böyle bir deyimle anlatmıştır. Benzeri bir şekilde “Ol” emrine bakabiliriz. Bu emir, yaratmaktaki sürati ifade için bir mecazdır. Yoksa ortada böyle bir konuşma söz konusu değildir. Bu, itaatkâr bir memurun, emir verildiğinde beklemeden, tereddüt etmeden, diretmeden emri yerine getirmesi gibi, Allah’ın olmasını istediği şeylerin de direnmeden, beklemeden vücut sahasına çıkmalarını ifade eder.[38]
“Ol” Emrinin Sürekliliği
Cenab-ı Hakk’ın nâfiz ve yaratıcı iradesi, daima faaldir. Yoksa “Ol” emri ilk yaratışta sona ermiş değildir. Kur'ân bunu “O (Allah), her gün yeni bir tasarruftadır”[39] diyerek bize anlatır. Hamdi Yazır’ın ifadesiyle; “Kâinat kitabının bir taraftan harfleri ve satırları silinip, diğer taraftan yazılmaktadır.”[40]
Avrupa’da çıkan deist filozoflar, dini kabul etmeseler bile akıllarıyla Allah inancına ulaşan kimselerdir. Ama bunlar nübüvveti kabul etmediklerinden ister istemez Allah’ın sıfatlarında hata etmişlerdir. üvveti kabul etmediklerinden Bunların kabulüne göre, Allah kâinatı bidayeten yaratmış, artık gerisine karışmamaktadır. Böyle düşünen bu filozoflar, Kur'ân’ın üstteki âyetinin bildirdiği mühim hakikatten mahrum kalmışlardır. Hâlbuki âlem her an yenilenmekte, âdeta her an yeniden yaratılmaktadır. Bilimler gözüyle âleme ve kendimize baktığımızda bu gerçeği anlamamız çok da zor olmayacaktır. Mesela insanda ortalama kırk trilyon hücre vardır. Bu hücrelerin her biri bir fabrika ve bir laboratuvar gibidir. Her bir hücrede, her saniyede üç bin değişik reaksiyon meydana getirilmektedir. En akıllı insanların bile bir tek hücrelerine müdahale edememeleri gösterir ki, insanda ve âlemde sonsuz bir ilim, muhit bir irade ve sınırsız bir kuvvet sahibi zat “Ol” emriyle her an icraatta bulunmaktadır.
“Kün” Emrine Adım Adım…
Kuranî perspektiften bakıldığında “varoluşun bir yaratılış olup bir var edenle gerçekleştiği” gayet net bir şekilde görülmektedir. Kur'ân bunu “kün feyekun” yani “Ol” emri ile ifade eder. En küçük bir canlıda hatta bir atomda görülen sonsuz ilim ve kudret tecellileri maddenin arka planında işleyen gizli elin şahitleridir. Günümüzde dev adımlarla ilerleyen ilim, gittikçe maddenin ve âlemin sırlarını çözmekte, bizi Allah’a biraz daha yaklaştırmaktadır. İnsanoğlu bilim ve teknolojide ilerledikçe “Ol” emrinin âdeta küçük bir benzerini yapabilmekte, dev fabrikaları full otomasyon sistemle kolayca çalıştırmakta, oturduğu yerden gökteki uyduları rahatça kullanabilmektedir. Herhalde bunun bir ileri adımı “iradeyle eşyayı kullanmak” olacaktır ve o zaman insanlar “Ol” emrini çok daha iyi anlayabileceklerdir.
1970’li yıllarda televizyonu elle açar kapardık, sonra kumanda ile açtık kapattık, kanallarda gezinti yaptık. Şimdilerde ise elini kullanamayanlar için geliştirilen sistem sayesinde mücerret irade ile açıp kapamak mümkündür. Yine eskilerde telefon numaralarını elle tek tek çevirirdik, sonra tuşlara bastık, derken sesimizle arayabildik. Muhtemelen yakın bir gelecekte zihin gücü ile ekranda sanal bir dünya meydana getirebiliriz ve bu sanal dünyaya istediğimiz gibi hükmedebiliriz. Temsilde hata olmasın, Allah’ın âlemdeki icraatının ve tasarruflarının böyle bir kolaylıkta olduğu -künhünü bilmesek bile- gözler önündedir.
[1] Bkz. Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi, Bilgi Ün. Yay. 2006 İstanbul, s. 314-330.
[2] Nursi, Sözler, s. 684.
[3] Muhammed İsmaîl Buhâri, Câmiu’s-Sahîh (Sahîhu’l- Buhâri), Bed’u’l-halk, 1.
[4] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, III, 2007.
[5] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, III, 2009.
[6] Ahmet Avni Konuk, Füsusu’l- Hikem Tercüme ve Şerhi, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Yay. İstanbul 2017, I, 8.
[7] Konuk, Füsusu’l- Hikem Tercüme ve Şerhi, I, 8.
[8] Yâsîn, 36/79.
[9] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, VI, 4041.
[10] Bkz. Nursi, Lem’alar, Envar Neşriyat, İst. 2002, s. 194.
[11] Âl-i İmran, 3/47.
[12] Hûd, 11/61
[13] Kadı Beydâvî, Envaru't- Tenzil ve Esraru't- Te'vil, Daru'l- Kütübi'l- İlmiyye, Beyrut- 1988, I, 83.
[14] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, III, 2006.
[15] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, III, 2006.
[16] Neml, 27/88.
[17] Bakara 2/117, Âl-i İmran 3/47-59, En’am 6/73, 16/Nahl 40, Meryem 19/35, Yâsîn 36/82, Mü’min 40/68.
[18] Yâsîn, 36/82.
[19] Kutub, fî Zılâlil- Kur’an, V, 2978.
[20] Kutub, I, 106.
[21] Muhyiddin Şeyhzade, Haşiyetü Şeyhzade, Daru’l- Kütübi’l- İlmiyye, Beyrut 1999, V, 105.
[22] Bkz. Hıcr, 15/29.
[23] Bkz. Fahreddin Râzî, Mefatihu'l-Gayb (Tefsiru Kebir), Daru İhyai't- Türasi'l-Arabi, IV, 27.
[25] Bkz. Nursî, Şualar, s. 24.
[26] Fussilet, 41/12.
[27] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, III, 2191.
[28] Fazlurrahman, Ana konularıyla Kur’an, Ter: Alparslan Açıkgenç, Fecr Yayınları Ank. 1987, s. 81.
[29] Tevrat, Tekvin, I, 3.
[30] Fussilet, 41/11.
[31] Beydâvî, II, 350.
[32] Bakara, 2/65.
[33] Ayrıntılar için bkz. A'raf, 7/163-166.
[34] Bkz. Nursi, Sözler, s. 90.
[35] Kutub, V, 2978.
[36] Zariyat, 51/23.
[37] Râzi, IV, 28.
[38] Zemahşeri, I, 307; Râzi, IV, 28; Ebu’l-Berekât Nesefî, Medâriku’t- Tenzîl ve Hakaku’t- Te’vîl, (Tefsîru’n- Nesefî) Kahraman Yay. İst. 1984, I, 71; İbnu’l- Hasen Tabersî, Mecmau’l- Beyan, Tahran 1373 h, V, 6.
[39] Rahman, 55/29.
[40] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, IV, 3003.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Kün (Ol) emri, ibda ve inşa ile yaratılış hakkında bilgi verir misiniz?
- Yaratma çeşitleri hakkında bilgi verir misiniz?
- ''Ol'' (Kün) emrinin kainattaki tecellisi nasıl oluyor?
- Yokluk nedir?
- Allah’ın “Kün” emriyle mi eşyaya vücud veriliyor?
- Allah'ın, yaratmaktaki ''Ol'' emrini nasıl anlamak gerekir?
- “Kün” emri nedir?
- Gerçeğe ulaşmanın engelleri nelerdir, bunlar nasıl aşılır?
- Süleyman Ateş, Evrim fikrini mi savunuyor?
- “Ol” (Kün) emrinin muhatabı kimdir?