Ne kadar, zengini rahatsız edecek ayet varsa kuşa çevrilmiş. Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz?

Tarih: 19.12.2014 - 16:04 | Güncelleme:

Soru Detayı

1) Allah “Yanınızdaki ile eşit hale gelin” (Nahl 71) derken putları, “Yeryüzünde eşitçe rızık kaynakları takdir etti” (Fussilet; 10) derken hayvanları, “İnsan için emeğinden başkası yoktur” (Necm; 39) derken namaz, oruç, Safa ve Merve arasında gidip gelme türünden sa’yleri kastediyormuş. Bunlar şu anki eşitlik, emek filan değilmiş, o zaman solculuk olurmuş…
2) Keza Allah kardeş olan Müslümanların birbirine mirasçı olabilecekleri ayetini de (Enfal; 75) neshetmiş…
3) Yoksulun zenginin malı üzerindeki hakkı (Meâric; 23) sadece 40/1’miş, o kadar…

4) “Kenz” yapanlar Hristıyan ve Yahudi alimleriymiş (Tevbe, 64), bizi ilgilendirmiyormuş…
- Böyle böyle, hangi birisini sayayım, ne kadar zengini rahatsız edecek ayet varsa tevil ve tefsir yoluyla “sinirleri alınmış”, kuşa çevrilmiş…
- Bunlara “görüş farklılığı” veya “farklı içtihat” deyip geçebilir miyiz?
- Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

1) İlgili ayetlerin meali şöyledir:

“Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine fazla rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altında bulunanlara vermiyorlar ki, rızıkta eşit olsunlar. Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?” (Nahl, 16/71)

mealindeki ayette, Allah’a şirk koşan nankör insanlara canlı bir örnek sunulmuş ve şu ders verilmiştir:

Ey insanlar! Siz kendi mallarınızı, kölelerinizle paylaşmazken, nasıl olur da Allah’ın yoktan var ettiği mahluklarını onunla ortak yapıyorsunuz?  İnsan olarak hiç farkınız olmayan kölelerinizle kendinizi eşit saymadığınız halde, Allah’ı onun yarattıklarıyla -putçuluk hezeyanıyla- eşit  sayıyorsunuz?”

- Burada asıl konu Allah’a ortak koşmanın ne kadar mantıksız olduğunu, putçuların kendi hayatlarından canlı bir misal verilerek ortaya konulmuştur.

Bununla beraber, dünya hayatı bakımından insanların bir kısmı zengin, bir kısmı fakir, bir kısmı efendi, bir kısmı köle de olsa, insanlık kavramı çerçevesinde -hepsinin yaratılmış birer varlık olarak- bütün insanların eşit olduğuna da işaret vardır.

 “Ey insanlar! Muhakkak ki biz sizleri, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletler ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, en çok takvalı olanınızdır (O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır). Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” (Hucurat, 49/13)

mealindeki ayette bütün insanların insanlık onuru bakımından eşit olduğu ifade edilmiştir. Üstünlük ölçüsü ise, sadece takvadır. Yani, imandır, Allah’a karşı saygılı olmaktır. Bu da özellikle ahirette kendini gösterir.

Hz. Peygamber (asm) de insanların eşitliği konusunda şöyle buyurdu:

“İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir. Üstünlük ancak ibadet ve Allah’a yapılan kullukla ölçülür. Senin kendisine gösterdiğin saygı kadar sana saygı göstermeyen kimseyle arkadaş olma.” (Kenzu’l-Ummal, h. no: 24822)

“O, yeryüzüne üstünden sabit dağlar yerleştirdi. Ve oraya bereket verdi. Orada rızıklarını arayanlar için eşit olarak tam dört günde takdir edip düzene koydu.” (Fussilet, 41/10)

mealindeki ayette şu gerçeklere vurgu yapılmıştır:

a) Yerkürenin, içindeki yiyecek ve içeceklerin/hayat şartlarının, atmosferin yaratılması dört günde/yani dört jeolojik devrede yaratılmıştır. (bk. Beydavî, ilgili ayetin tefsir) Bugünkü modern bilimlerce varılan sonuç da bundan farklı değildir.

b) Bu dünyada yaratılan güneş, atmosfer, hava, ışık, yağmur, toprak gibi hayat şartları, bütün insanlar için ortak bir zemin olarak var edilmiştir. Herkes bu zeminden istifade edebilir. İnsan elinin karıştırmasıyla meydana gelen haksızlıklar dışında her canlıya yetecek kadar rızık vardır.

- Bununla beraber, ayette “herkese eşit rızık verilir” denilmemiştir. Bilakis, “herkese rızkın olması için gereken hayat şartları eşit bir şekilde yaratılmış olduğu” bildirilmiştir. Güneş, yağmur, toprak herkesin istifadesine sunulmuştur. İnsanların zulümleri bu eşitliği bozuyorsa, bu insanların yanlışıdır. “Rızıklarını arayanlar için…” ifadesi, bu eşitliğin bir vurgusudur.

“İnsan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Onun çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı eksiksiz verilecektir. Şüphesiz en son varış, Rabbinedir.” (Necm, 53/39-42)

mealindeki ayette açıkça “Emek-ücret” formülüne işaret edilmiştir. Bu ifadeden hem dünya hem ahiret konusunu düşünmek gerekir. Buna göre;

- Ayetin siyak ve sibakından/öncesi ve sonrasından ilk anlaşılan husus, insanların ahirette alacakları karşılık, dünyada yaptıklarına bağlı olduğunun açıklanmasıdır. Emeğini kötü işlerde harcamışsa cezasını; iyi işlerde harcamışsa mükâfatını alır.

- Kur’an’ın en büyük üslup özelliğinden biri, aynı ifadede değişik anlamları ifade etmesidir. Bu gerçeğin bir ifadesi olarak, İslamî Literatürde: “Ayetlerin nüzul sebebinin hususi olması, onun genel hükümler ifade etmesine engel değildir.” prensibi, ittifakla kabul edilen bir kaidedir.

- İşte bu kuralın gereği olarak, ilgili ayetin “İnsan için, kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” mealindeki ifadesi, ahiret gibi dünyayı da içine almaktadır.

Bundan anlaşılıyor ki, bugünkü dünyada var olan sıkıntıların büyük bir kısmı, zalimlerin zulmünden, tembellerin gayretsizliğinden ve işlerin su-i istimalinden kaynaklanmaktadır.

Bugünkü dünyada görünen sıkıntıların önemli bir kısmı, Avrupa kapitalistlerinin sömürgeci siyasetlerinden ve yerel despotların zulmünden kaynaklanmadığını kim iddia edebilir?

2) İlk zamanlarda ihtiyaçları olduğu için Muhacirleri Medineli Ensarla kardeş yapıp onları birbirine varis yapma olayı dünya tarihinde benzeri olmayan bir yardımlaşma ve bir insanlık örneğidir.

- Zaman içinde dışarıdan gelen Muhacirlerin ekonomik durumu iyi olunca, bu geçici hüküm ortadan kaldırıldı. Ve kıyamete kadar sürecek olan miras hukuku getirildi. Bundan daha doğal bir düzenleme olabilir mi?

Bugünkü medeni hukuk sisteminde de, aşağı-yukarı İslam’ın 15 asır önce getirdiği yakın akrabalarla ilgili miras hukuku geçerlidir.

3) Yoksulun zenginin malında kırkta bir hakkının olması kadar âdil bir düzenleme olamaz. Çünkü, bunda daha fazlası, mal sahibinin emeğine karşı bir haksızlıktır. Daha az olması ise, yoksulun hakkına karşı saygısızlık olur.

- Bu oranı az görenler, acaba kendi malından fakirlere ne kadar veriyorlar? Bugün bizim ülkemizde zenginleri değil 40/1 oranındaki zekâtlarını, belki bu zekâtın zekâtını hakkıyla verseler hiç bir yoksul kalmaz. Aynı durum bütün dünya için geçerlidir.

- Kapitalizmin zulmüne karşı ortaya çıkan sosyalizmde de yoksulluğa bir çare bulamadıkları ortadadır. Sosyalist olarak geçinenler, acaba kendi mallarının kaçta kaçını fakirlere veriyorlar; insan merak ediyor?..

- Fakirlik üzerinden rant elde etmeye çalıştıkları açıkça belli olan sosyalistlerin bir çoğu, “sosyalistlik” sloganları atarken, kendi özel hayatlarında en kaba bir “kapitalist” olarak yaşadıklarını görmek mümkündür.

- İslam dini, işçilere “ölmeyecek kadar bir ücret veren patronların” kapitalist düzenini reddettiği gibi, “Sen çalış ben yiyeyim.” diyen aynı kapitalizmin faizci sistemini de reddediyor. Bir yandan zekât kurumuyla zenginleri fakirlerin yardımına koştururken, diğer yandan haksız kazancı engellemek adına faizi tamamen yasaklıyor. Bundan daha güzel bir sistem olduğunu söyleyen kendini kandırır…

4) “Kenz” yapanlar Hristiyan ve Yahudi alimleriymiş (Tevbe, 9/64), bizi ilgilendirmiyormuş…” şeklindeki soruya gelince:

- İlgili ayet Tevbe suresinin 34. ayetidir. Meali şöyledir:

“Ey iman edenler! (Biliniz ki) hahamlar ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler. Onları, Allah yolundan alı koyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara gelince, işte sen onlara, elem verici bir azabı müjdele!”

- Bu ayetteki muhatapların “hahamlar ve rahipler” olduğu açıkça belirtilmiştir. Herhalde, Allah’ın birilerinin keyfine göre konuşması beklenemez.

- Bununla beraber, az önce zikrettiğimiz “Ayetlerin nüzul sebebinin hususi olması, onun genel hükümler ifade etmesine engel değildir.” prensibi gereğince, Müslümanlar da bu hükmün muhatabı olmaktan kurtulamazlar.

- Nitekim, tefsir kaynaklarında ilgili ayetin birinci kısmı, haham ve rahiplerle ilgili olduğu, KENZ ile ilgili ikinci kısma ise, müminlerin de dahil olduğu ve zekâtını vermeyenlerle ilgili olduğu bildirilmiştir. (bk. Taberi, Maverdi, Razi, ilgili ayetin tefsir)

Demek ki Müslümanların “Bize ne!..” demelerine imkân yoktur ve tarih boyunca da böyle bir şey dememişlerdir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun