Mevlana'nın babası Sultanu'l-ulema hakkında bilgi verir misiniz, neden sakal bırakmamıştır? Ali Rıza Efendi, onu örnek gösterek Bediüzzamanın sakal bırakmama nedenini nasıl açıklamıştır?

Tarih: 22.09.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Mevlana Celaleddin Rumi’nin babası olan Bahaeddin Veled, 1151 yılında Belh'te doğdu. Henüz üç yaşında iken babası vefat etti. Küçük yaştan itibaren eğitim görmeye başladı. Dini ilimler, hikmet ve tasavvuf alanında önemli bir seviyeye ulaştı. Zikir ve riyazetle meşgul oldu. Bir ara Harizm'e gidip, tıp alanında eğitim görmeyi arzuladı. Sonradan bu arzusundan vazgeçerek vaizlik yapmaya başladı. Ayrıca hocalık da yaparak, fıkıh mezhepleri arasındaki ihtilafları konu edinen Hilaf ilmi ve tefsir derslerini okuttu. Necmeddin-i Kübra'ya ittiba ederek müridi oldu ve tarikatına girdi.

Bahaeddin'e, Sultanü'l-ulema lakabı verilmiş ve tarihte bu unvan ile anılmıştır.

Bahaeddin, akli ilimlerden özellikle felsefeye karşı olduğundan bu alanla ilgilenen alimlerle aralarında ciddi tartışmalar yaşandı. İlmi seviye ve mevkisini kıskanarak dil uzatanlara sert karşılıklar verdi. Ünlü bilgin Fahreddin Razi ile sert münakaşalara girdiği ve aralarında şiddetli tartışmaların yaşandığı nakledilmektedir. Razi, Harzemşahı Alaeddin Muhammed Tekiş tarafından destek görmekteydi. Dolayısıyla Muhammed Tekiş ile de arası bozulunca, Bahaeddin oğlu Celaleddin'i de yanına alarak 1212-13 yıllarında Belh'ten ayrıldı. Semerkant'a gittikten sonra burası Harzemşahlar tarafından kuşatılıp ele geçirilince tekrar Belh'e döndü.

Bahaeddin, birkaç yıl Belh'te kaldı. Talebe yetiştirmeye devam ettiği gibi müritlerinin de terbiyesiyle ilgilendi. Bu arada giderek büyüyen Moğol tehlikesi ve Cengiz'in sebep olduğu büyük felaketler yavaş yavaş yaşanmaya başladı. Belh'de Moğolların istilasına uğrayınca Bahaeddin oğlu ve yanında bulunan kafile ile birlikte buradan ayrıldı. Hac farizasını yerine getirmek maksadıyla yola koyuldu. Yol güzergahı üzerinde bulunan Nişabur'da Şeyh Fahrüddin Attar tarafından karşılandı. Bağdat ve Küfe'ye de uğradıktan sonra Mekke'ye ulaştı. Haccını tamamladıktan sonra Şam üzerinden Anadolu'ya geçti. Şam'da kalması için bazı alimler tarafından ısrar edildiyse de burada kalmayarak yoluna devam etti.

Bahaeddin, Konya'dan evvel Larende'de yerleşip birkaç yıl burada yaşadı. Larende'de Selçuklu Devletine tabi Emir Musa bulunmaktaydı. Alimlere ve din adamlarına büyük saygı gösteren ve değer veren birisiydi. Muhammed Bahaeddin Veled'e çok saygı gösterdi. Ona talebe oldu. Bir medrese yaptırarak hizmetine yardımcı olmaya çalıştı. Bahaeddin, yedi yıl burada kaldı. Vefât eden hanımı Mü' mine Hatun ile oğlu Alaeddin'i Lârende'ye defnetti. Alaeddin Keykubat, Emir Musa vasıtasıyla Konya'ya yerleşmesi için davet etti. Davetinin kabul edilmesi üzerine bizzat karşılamaya giderek büyük alaka gösterdi. Keykubat kendi sarayında oturmalarını teklif etmesi üzerine Bahaaeddin: "İmamlara medrese, şeyhlere hangah, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zaviyeler, gariplere kervansaraylar münasiptir." diyerek karşılık verdi ve medreseyi tercih etti.

Konya'ya yerleştikten sonra şöhreti kısa zamanda etrafa yayıldı. Derslerine ve irşat faaliyetlerine olan ilgi giderek arttı. Aralarında vezirler, emirler ve devletin ileri gelenlerinin de bulunduğu çok sayıdaki kişi onun irşat faaliyetlerinden istifade etmeye çalıştı. Bu arada Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat'ın da kendisine tabi olup, müridi olduğu nakledilmektedir.

Sabahtan Öğleye kadar talebelerine ders verir, öğleden sonra müridleriyle meşgul olur, cuma ve pazartesi günleri halka vaaz verir, bu arada maarifini tamamlamaya çalışırdı. Etrafındakilere ve dinleyicilerine şeriatın zahirinin korunması gerektiği ikazında bulunur, Sünnet-i seniyyeye uymanın önemi üzerinde dururdu.

Tarikat silsilesinin Necmeddîn-i Kübrâ'ya ulaştığı rivayet edilmekle birlikte bir Kübrevî şeyhi olarak faaliyet göstermemiştir.

Eflâkî onun lafza-i celâl ile yani "Allah, Allah" diye zikretmeyi tercih ettiğini kaydeder. Eflâkinin Sultan Veled'den naklen söylediğine göre kuvvetli, iri yarı, cüsseli bir zat olan Bahâeddin Veled 18 Rebîülâhir 628 (23 Şubat 1231) Cuma günü vefat etti.

Bahaeddin Veled’in sakalsız olduğuna dair bir bilgi bulamadık.

Cevap 2:

Soruda geçen konuya gelince:

Bediüzzaman'ın sakal bırakmamasıyla ilgili itirazlara, Fetva Emini Ali Rıza Efendi'nin getirdiği delil, yine meslektaşı olan Hz. Mevlana'nın hayatından bir kesittir. Şöyle ki, “Bazılarının sakal bırakmamaklığına itirazları münasebetiyle, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî'nin pederleri olan Sultanü'l-Ulema'nın bir kıssasıyla onu müdafaa edip, demiş:

“Bu misüllü, Bediüzzaman'ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır.” (bk. Kastamonu Lahikası, 149).

Ali Rıza Efendinin Üstad Bediüzzaman için getirdiği kıssa hakkında farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu yorumlardan bazıları şöyledir:

Tarihten öğrendiğimize göre, Mevlana’nın muhterem pederleri oğlu Mevlana’ya çok değer verirdi. Hatta daha küçük yaşta iken o gelince ayağa kalkar, ona su getirir, arkasından yürür ve bir babanın yapmayacağı saygı denecek derecede davranışlar sergilerdi. Bu durumu gören büyük zatlar yaptığı işin doğru olmadığını söylerler ve oğlunun yapması gerekenleri babası yaptığından dolayı tenkit ederlerdi.

Çevresindekiler ise bu davranışından dolayı kınarlarmış. Bu tenkitlere mukabil, Mevlana'nın babası her defasında şu cevabı verirmiş; "Siz zamanla benim bu hareketimin doğruluğunu anlayacaksınız..."
 
Bir zaman sonra Mevlana’nın yüce ve ulvi makamını gören büyükler, önceden Babasının Mevlana’ya yaptığı tavrın ne kadar yerinde olduğunu anlamışlar, yaptıkları tenkidin yersiz olduğunu ve Babasının haklı olduğunu itiraf etmişlerdir.

Esasen küçükler büyüklere hürmet ve hizmet ederler. Mevlana’ya Babasının yaptığı ise şeriatın zahirine aykırıdır. Fakat oğlunun ileride elde edeceği makamını gören Baba, yaptığında haklıdır. Ama bu sonradan anlaşılacaktır.

İşte Bediüzzaman Hazretlerinin sakal bırakmaması da zahiren sünnete aykırıdır. Halbuki, zamanla onun bu içtihadında haklı olma ihtimali vardır. Bu nedenle Mevlana’nın babasını tenkit etmek nasıl yersiz ve o içtihadında haklı ise, Bediüzzamanın da bu içtihadında haklı olduğu ve ilişilmemesi lazım geldiği hatırlatılmış olabilir. Ali Rıza Efendi bu noktayı hatırlatmak istemiş olabilir.

Diğer taraftan,
genellikle evliya menkıbelerinde şeriatın zahirine göre yanlış gibi sayılan haller ve durumların gerçekte hakikate uygun olduğunu anlatmak için mutasavvıflar Hz. Musa (as) ile Hz. Hızır (as) kıssasını anlatırlar. (Kehf Suresi, 18/63–80) Büyük zatların hikmetini anlayamadığımız bazı içtihatları da bunlar gibi olabileceği düşüncesiyle, evliyaların bazı içtihatlarının ve uygulamalarının gerçek nedenini araştırmadan itiraz edilmemesi gerektiği hatırlatılır.

Bu ve benzeri hikmetleri dikkate alan İstanbul ulemasından Fetva Emini Ali Rıza Efendi, Bediüzzaman hazretlerinin “Birinci Şua” isimli eserine ve sakal bırakmamasına bazı tarikat şeyhlerinin itiraz etmesi üzerine, onların anlayacağı dilden cevap vermiştir. “Elbette Bediüzzaman’ın bir içtihadı vardır. İtirazınız anlamsız ve hükümsüzdür.” demiştir.

Bu kıssadan alınması gereken hisse, herkesin hissesi nisbetinde olduğu içindir ki; sadece kıssanın ismi verilmiş, alınması gereken hisseden bahsedilmemiş. Zira herkes kendi hissesini alacaktır..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 10.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun