Kur'an’da geçen misak ve ahid ne demektir?

Tarih: 04.09.2016 - 09:17 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Kuran’da geçen misak ve ahid hangi anlamlara gelmektedir? Aralarında bir fark bar mıdır?
- Allah, ahidleri hangi yollarla almıştır?
- Yahudilerden ve Hıristiyanlardan söz alınmış mıdır?
- Bakara 27, Al-i İmran 77, Rad 25gibi Kuran’da bir çok yerde bahsedilen ahit ezelde verdiğimiz söz müdür?
- Allah’a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozanlar, Allah’ın korunmasını emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya; işte lânet onlara, yurdun kötüsü (cehennem) de onlaradır.
- Mesela burada sözünü tutmayanları lanetliyor ve başka ayetlerde Allah’ın onları yüzüne bile bakmayacağı söyleniyor.
- Sorum şu ki bunlar Allah’a ezelde verdiğimiz ahit midir?
- Sonradan yapmak üzere verip yerine getiremediğimiz sözler için de geçerli midir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kur'an-ı Kerim’de sika kavramı dokuz ayette yer almakta, yirmi beş ayette de mîsâk kelimesi geçmektedir. (M. F. Abdülbâkī, el-Mucem, “vşķ” md.)

Kur'an’da ahid ve mîsâk kelimeleri genellikle birbirinin yerine geçecek şekilde kullanılmakla birlikte, ahid geniş manada her türlü dinî, siyasî ve sivil anlaşmayı ifade etmekte, mîsâk ise daha ziyade dinî mahiyette ve bir nevi kayda bağlanmış veya pekiştirilmiş sözleşmeye işaret etmektedir.

Nitekim Allah’ın, tevhid dinini yaymak ve kendilerinden sonra gelecek peygamberi tasdik etmek üzere bütün peygamberlerden -ve ümmetlerinden- aynı şekilde peygamberlere ve ilâhî emir ve nehiylere uyma konusunda inananlardan aldığı sözden bahseden, ayrıca ilgili sözleşme hükümlerini de zikreden ayetlerde, çoğunlukla mîsâk kelimesi kullanılmaktadır. (Bakara, 2/83-84; Âl-i İmrân, 3/81; Mâide, 5/12-13)

Bazı hadislerde insanlar arasındaki yemin (Darimî, Rikak,  92; Müslim, Tevbe, 27) veya anlaşma (Buhârî, Meġazi, 10; Müslim, Cihad, 98) ve Allah’a verilen söz (Buhârî, Meġazi, 14; Müslim, Îmân, 299) kapsamında olmak üzere mîsâkla ahid yan yana zikredilmekte, fakat Allah’ın Âdem’in zürriyeti, peygamberler, Ehl-i kitap ve âlimlerle ahidleşmesine atıf yapılan yerlerde genellikle sadece mîsâk kullanılmaktadır. (Müsned, I, 272; V, 135; Dârimî, “Muķaddime”, 56, 57)

Bazı müfessirlere göre ahid kelimesiyle Allah’ın kullarını sorumlu tuttuğu bütün emir ve nehiyler, mîsâk ile de bunları tekit eden deliller kastedilmektedir (Fahreddin er-Râzî, XIX, 46; Kurtubî, IX, 307-308)

Elmalılı Muhammed Hamdi’ye göre Allah başlangıçta Âdem’in zürriyetiyle iman ve kulluk üzerine ezelî bir anlaşma yapmıştır; insan aklı ve yaratılışı da bu anlaşmayı desteklemektedir. (Hak Dini, I, 245)

Bilhassa “Allah ile insanlar arasındaki sözleşme” manasında kullanıldığında ahidle mîsâk arasında ince bir anlam farkı göze çarpmaktadır. Buna göre;

- Ahid, aralarındaki anlaşmaya dayanarak Allah’ın insanlar üzerindeki hakkına, onlara yönelik vaad, emir ve bilgilendirmesine (Bakara, 2/40; Ra‘d, 13/20; Nahl, 16/91; Yâsîn, 36/60),

- Mîsâk ise, insanların Allah’a verdikleri sağlam söze (Bakara, 2/93; Nisâ, 4/155; el-Mâide, 5/7) işaret etmektedir.

Kur'an’da Allah’a karşı gelmekten sakınan müminlerin vasıfları sayılırken ahde vefa gösterme özellikleri de belirtilmektedir (Bakara, 2/177; Âl-i İmrân, 3/76; Ra‘d, 13/20; krş. Meâric, 70/32).

Ayrıca inananların, antlaşmaların hükümlerine riayet ettikleri müddetçe Müslüman olmayan taraflara da verilen söze göre uygulamada bulunmaları emredilmektedir. (Tevbe, 9/4, 7)

Kur'an’da bunlardan başka Allah adına verilen ahdin bozulmaması istenmekte (Nahl, 16/91), muahedelerine sadık kalanlara büyük mükâfat vaad edilmekte (Feth, 48/10) ve Allah’a karşı ahidlerini hiçe sayanların ahirette hiçbir pay alamayacakları haber verilmektedir. (Âl-i İmrân, 3/77)

Allah, emirleri yoluyla ve peygamberleri vasıtasıyla insanlardan ahid almıştır.

Yahudi ve Hristiyanlardan alınan ahid de bunlar arasındadır.

Allah, İsrâiloğulları’ndan;

- Namaz kılıp zekât vereceklerine,
- Peygamberlerine inanıp onları destekleyeceklerine,
- Ve Allah’a güzel takdimelerde bulunacaklarına (faizsiz borç vereceklerine; bk. el-Mâide, 5/12),
- Allah’tan başkasına tapmayacaklarına,
- Anaya babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere iyilik edeceklerine (bk. Bakara, 2/83),
- Birbirlerinin kanlarını dökmeyeceklerine,
- Birbirlerini yurtlarından çıkarmayacaklarına (bk. Bakara, 2/84-85) dair söz almıştır.

Fakat onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirmemiş, ahidlerini bozmuş ve bunu alışkanlık haline getirmişlerdir. (bk. Bakara, 2/100; Mâide, 5/13)

Mûsâ’ya karşı geldikleri için üzerlerine azap çökünce bunun kaldırılmasını istemişler, Mûsâ da onlara, Allah’a verdikleri sözü hatırlatmıştır. (bk. Tâhâ, 20/86) Çünkü Yahudiler ne zaman Allah’a söz vermişlerse, içlerinden çoğu bu ahdi bozmuştur. (bk. Bakara, 2/100)

Allah, Hristiyanlardan da ahidler almış, fakat onlar sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır. (bk. el-Mâide, 5/14)

Bütün önceki ümmetlerden ahid alınmış olmasına rağmen, Hz. Muhammed (asm)’den ümmeti adına bir ahid alınmamıştır. Ancak Peygamber’e baş eğip tâbi olanlar övülmüş, sözünden dönenlerse yerilmiştir. (bk. el-Feth, 48/10)

Soruda geçen ayetlere gelince:

“Onlar ki, iyice pekiştirdikten sonra da Allah'a verdikleri sözden dönerler, Allah'ın birleştirilmesini emrettiğini ayırırlar, yeryüzünde fesat çıkarırlar; işte sonunda zararlı çıkacak olanlar da yalnız bunlardır.” (Bakara, 2/27)

Allah'ın emrine karşı gelen ve isyan yolunu seçenlerin kötü ahlâk ve dav­ranışlarının üç önemli örneği zikredilmiştir:

1. Allah'a verdikleri sözden dönmeleri.

Bu söz ya ezelde "elestü birabbiküm" (Ben sizin rabbİniz değil miyim?) şeklindeki ilâhî suale insanların özlerinin, kut­sal mecliste "Evet!" diyerek verdikleri Allah'ı rab olarak tanımayı ve O'na kulluk etmeyi içeren sözdür.  Veya dünya hayatındaki çeşitli ilişkilerde Al­lah'ı şahit tutarak, O'nun adını anarak verdikleri sözlerdir.

Münafıkların ve onla­rın özelliklerini paylaşan diğerlerinin adetlerinden biri de verdikleri sözde durma­malarıdır.

2. "Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyler"i kesip ayırmaları.

Bazı tefsirciler tarafından bu ifadenin "birleştirilmesi emredilen" kısmı, akraba ile ilgilen­mek (sıla-i rahim), karı kocanın arasını bulmak gibi özel ilişkilere tahsis edilmiş­tir.

Doğrusu bunu daha geniş bir çerçevede almak ve anlamaktır.

Allah Teâlâ bü­tün dinlerin, peygamberlerin, kitapların, insanlığın tevhid anlayış ve inancı çerçe­vesinde birleştirilmesini; bir ve beraber olmaları gerektiği halde ayrı düşmüş, par­çalanmış olanların bir araya getirilip kaynaştırılmalarını istemiş; her nesnenin ve her kişinin olması gereken yerde olmasını, lâyık olduğunu bulmasını murat etmiş­tir.

Düzen bozucular (fesatçılar) ve günahkârlar (fâsıklar, zalimler) ise bunları parçalamak ve ayırmakla meşguldürler.

3. "Yeryüzünde fesat çıkarmaları", bozgunculuk yapmaları.

Tarih boyunca yeryüzünde, maddî ve manevî olarak düzeni bozan, çevreyi kirleten, huzursuzluk, acı ve felâketlere sebep olanlar genellikle inkarcılar, ahlâksızlar, zalimler ve gü­nahkârlar olmuştur.

Her günah (Allah'ın yapılmasını yasakladığı, yapanları ceza­landıracağını bildirdiği her şey) aynı zamanda yeryüzünde bir kötülüktür, fesattır, dengeyi ve düzeni bozmaktır.

Amaçları ne olursa olsun sonunda günahkârların, Allah'ı bırakıp nefis ve şeytana kul olanların zararlı çıkacaklarında şüphe yoktur; çünkü bunlar, ömür sermayesiyle fâni dünyayı satın almışlar, ebedî saadetten mahrum kalmışlardır.

“Allah'a verdikleri sö­zü ve yeminlerini az bir bedelle satanlara gelince, işte onların ahirette hiç na­sipleri yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara bakmaya­cak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elem veren bir azap vardır.” (Al-i İmran, 3/77)

Müfessir Râzî ayetin Yahudiler hakkında olduğunda tereddüt bulunmadığı kanaatindedir. Zira ona göre Yahudiler hakkında olduğunda şüphe bulunmayan 78. ayet bu ayete atfedilmiştir. (Mefatih, ilgili ayetin tefsiri)

Tefsir ve hadis kaynaklarında bu ayetin nüzul sebebi açıklanırken, Ehl-i kitap'tan bazılarının, yeminin kutsallığını hiçe sayarak menfaat elde etmeye çalıştık­larını ortaya koyan olaylara yer verilir. (Meselâ bk. İbn Atıyye, ilgili ayetin tefsiri)

Bu olaylar ayetin anlaşılmasında canlı birer örnek teşkil etmekle beraber, esasen bu­rada ahiret inancına sahip olan herkese, Allah'ı kendi sözüne kalkan yaparak hak gaspetmeye çalışmanın ağır sonuçları üzerinde düşünme çağrısı yapılmaktadır.

Bu ayette Allah'a verilen sözü ve O'nun yüce adı ortaya konarak yapılan beyanları dünyevî çıkarlar uğruna satma eylemi hakkında yer alan ifadeler dikkatle incele­nirse, bunun haram kılman diğer birçok fiile göre çok daha vahim sonuçlan oldu­ğu anlaşılır.

Gerçekten, insanoğlu nefsinin tutkularına esir düşerek günah ve ceza­yı mucip olduğunu bildiği halde bazı yasak eylemlerden uzak duramasa bile, bu ayetteki ikaza rağmen, ahiret hayatının varlığına inanan hiçbir akıl ve izan sahibi geçici bazı dünyevî çıkar ve hazlar uğruna ebedî âhiret nimetlerinden yoksun kal­mayı, üstelik Allah'ın kendilerini muhatap kabul etmeyip yüzüne bile bakmayaca­ğı kimselerden olmayı, dolayısıyla O'nun engin af ve mağfiretinin kapılarını ken­di eliyle kendi suratına kapatmayı, sonunda da elem verici bir azaba çarptırılmayı göze alma anlamına gelen bu çirkin yola tevessül etmez.

Allah'ın bu kimselerle konuşmaması ve onlara bakmamasından maksat, on­ların Allah Teâlâ nezdinde hiçbir değerlerinin ve itibarlarının olmaması, O'nun gazabına müstahak olmaları; Allah'ın onları temize çıkarmaması (tezkiye etmeme­si), onları bağışlamaması ve günahlardan arındırmaması ya da salih kullarına layık gördüğü övgüden onları yoksun bırakmasıdır ki bunlar kulluk bilincine sahip kişi için gerçekten çok vahim sonuçlardır. (bk. İbn Atıyye, Zemahşerî, ilgili ayetin tefsir)

Kurtubî bu ayetten, -bazı hadislerde de açıkça belirtildiği üzere- lehine hü­küm verilen kişinin gerçeği bilmesi halinde, hakimin objektif delillere binaen ver­diği kararın haksız kazancı helal hale getirmeyeceği hükmünün çıktığını belirtir. (bk. Kurtubi, ilgili ayetin tefsiri)

“Allah'a verdikleri sözü pekiştirdikten son­ra bozanlar, Allah'ın korunmasını emrettiği bağı koparanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar var ya işte lanet de onlar içindir; dünyanın kötü sonu da on­lar içindir.” (Rad, 13/25)

Gerek Allah'a gerekse kullara verdikleri sözden dönen, yaptıkları an­laşmaları bozan, akraba, konu komşu ve diğer insanlarla ilişkilerini kesen, fakir fu­karayı gözetmeyen, yeryüzünde fesat çıkarıp insanların arasını bozan kimseler bu kötü fiillerden dolayı dünyada Allah'ın, meleklerin ve insanların lanetine uğrarlar; ahirette ise cehenneme gireceklerdir.

“Allah'a verilen söz ve onu bozanlar” konusu Bakara, 2/27 ayetini açıklarken verdiğimiz bilgilere göre değerlendirilmelidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Misak, yani kâlû belâdaki "anlaşma" ne demektir?
MİSAK

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun