Kur'an-ı Kerim´in belagat alimlerinin de kabul ettiği üstün edebiyatından, eşsiz sözlü anlatım sanatından, taklit edilemeyen üslubundan detaylı bir şekilde bahseder misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Önce şunu belirtelim ki, belagat, belli kriterlere sahip olan bir ilimdir. Her ilmin zevki özel bir uzmanlık alanı olduğu gibi, belagatın anlaşılması da bir ihtisasa bağlıdır. Bu sebeple denilebilir ki, belagat işin erbabı olan edipler tarafından hissedilen bir zevk-i edebîdir. Bu konuda mahareti olmayanların bu zevke varmaları söz konusu olmayacağına göre, Kur’an’ın eşsiz belagatını anlaması da mümkün değildir.

Kur’an, Arapların kullandığı  kelimelerin aynısını kullanmıştır. Ancak onun üslubundaki halavet, tatlılık ve zevk başkasının sözlerinde görülmüyor. Bu husus, İbn Muğire, Utbe gibi müşrik Araplar tarafından da seslendirilmiştir. Bu durum açıkça gösteriyor ki, Kur’an’ın üstünlüğünü gösteren kelimelerin kendisi değil, o kelimelerin Kur’an’ın ifadesinde kazandıkları güzellik ve mükemmelliktir.

Bilindiği üzere, bir sözün güzelliği, mükemmelliği ve yüksekliği dört unsura bağlıdır:

a. Mütekellim / Söz sahibi,
b. Muhatap,
c. Maksat,
d. Makam.

Çünkü bir sözün kimin tarafından söylendiği, kime söylendiği, niçin söylendiği ve hangi makamda söylendiğine bakılarak hakkında doğru karar verilebilir. Bu çerçevede Kur'an'ın durumuna bakıldığı zaman onun eşsizliği kendiliğinden ortaya çıkar. Buna göre;

1. Kur’an’ın sahibi Allah’tır. Allah’ın diğer sıfatları gibi, kelam sıfatı da sonsuzdur: Kur’an onun sonsuz ilim, hikmet ve kudretini yansıtan bir kitabıdır. Bir sözün üstünlüğü, söz sahibinin ifade kudretiyle ölçülür. Hatip olarak bilinenlerin meziyeti, diğerlerinden daha fazla kelime hazinesine sahip olmaları, istedikleri sözcükleri bulabilmeleri, dolayısıyla meramlarını kolaylıkla ifade edebilmelerinden kaynaklanır. Bu sebeple, Allah’ın sözlerinin başkasıyla kıyaslanamayacağı sonucuna varmak çok kolay olsa gerektir.

Kur’an’ın zaman ve mekân üstü bir konuma sahip olması, aynı ifadede farklı muhataplara ders vermesi, kıyamete kadar gelen bütün insanları tatmin edecek bir tazeliğe sahip bulunmasının sırrı budur.

Mesela; bedevî bir Arap “Fesda’ bima tü’mer” ayetini işittiği vakit hemen secdeye kapanmış, ona “Sen Müslüman mı oldun?” diye sorduklarında “Hayır! Ben sadece bu ayetin belagatına secde ettim” demiştir.

İslam alimleri bu ayetin çok yüksek bir belagata sahip olduğu konusunda hemfikirdir. Hatta bazılarına göre, bu ayetin ifadesindeki belagat tonlaması Kur’an’da en zirvede olan bir miyara sahiptir...

Ayetin ilk kelimesi “Fasde’ ”dır. Bu kelime aslında “Açıktan tebliğ et, ortaya çık” manasına gelir. Fakat “belliğ = tebliğ et” veya “uhruc = artık dışarıya çık”, yahut “izhar = ortaya çık” kelimeleri yerine “Isda’” kelimesinin tercih edilmesinin elbette bir çok hikmeti vardır. Bu hikmet ve inceliklerden birkaç tanesini şöyle sırlayabiliriz:

a. Bu kelimenin kök harfleri olan “S-D-A” fiili, parçalamak, yarmak manasına gelir. “İnsadaa’z-zücace” demekle, bardağın yarıldığını ve dolayısıyla içinde bulunan meşrubatın (su mu, ayran mı?) ne olduğunun anlaşıldığını belirtmiş oluruz. Buna göre ayetin Efendimiz (asm)'e hitaben verdiği mesaj şöyle olur:

“Resulüm! -Bütün herkes tarafından açıkça görülmesi için- Allah’ın Cebrail vasıtasıyla kalbine koyduğu hakikatlerin üzerindeki gizlilik perdesini yırt at. Kalp şişesini yar ki, içinde bulunan  maddî-manevî hayatın iksiri ağzından akıversin!”

b. Kelimenin bu manasına göre ayeti şöyle de anlamak mümkündür:

“Bazılarının kalbi buna dayanamayıp çatlayıverse bile buna aldırma, Allah’ın sana vahiy ettiği hakikatlerden ne varsa hepsini açıkça tebliğ et!”

c. “S-D-A”nın kök harflerinden türeyen “Suda’” kelimesi "baş ağrısı" manasına gelir. Kelimenin bu etimolojik yönü nazara alındığında ayetin manası şöyle olur:

“Emrolunduğun şeyi açıkça ilan et, hakikatleri -muarızlarının kafalarını çatlatırcasına- haykır, tebliğ et; şirke bulaşmışların menfi tavırlarına aldırma!”

d. Ayetin ikinci kelimesi olan “Tu’mer” fiili, muzari sığasının geniş zaman kipidir. Bu da ifadeye geniş bir kapsam kazandırmaktadır. Buna göre, ayetin manası “Emrolunduğun ve emrolunacağın her şeyi  mutlaka  tebliğ et!” şeklindedir. (Geniş bilgi için, Niyazi Beki’nin “Fe’sda..” adlı makalesine bakılabilir)

Mesela; İhlas suresi, otuz altı İhlas suresini içine alacak şekildedir.(bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz). Bu tarz bir üslup beşer üstüdür.

2. Kur’an’ın ilk muhatabı Hz. Muhammed (asv)’dir. Kur’an’da yer alan yirmi dokuz surenin başındaki “Elif-lam-mim” gibi şifreli harfler, onun akıl ve zekâsına uygun birer incelik göstermektedir.  Sonra kıyamete kadar gelen bütün insanlara hitap etmektedir. Aynı sözünden her kesim kendine uygun bir manayı bulup istifade etmektedir. Mesela,

“Gökte burçlar kılan, orada parlak bir lamba ve aydınlatıcı bir ay yaratan Allah yücedir.” (Furkan, 25/61)

mealindeki ayette farklı kesimler farklı manalar anlamışlardır:

Örneğin; avam bir kimse, bu âyetten, güneş ve ayın her ikisinin de yeryüzüne ışık gönderdiğini anlar. Bir Arap filoluğu ise, âyette geçen "sirac" kelimesinin işaretiyle güneşte ışık ile birlikte ısındırma özelliğinin de var olduğunu anlar. Bir astronomi bilgini ise, bu tabirlerden güneşin ışığın bizzat kaynağı, ayın ise, ışığını dışarıdan almakta olduğunu anlar. Çünkü, Arapça’da ışığın kaynağı olan şeyler için "ziya / muzî" tabiri, ışığını dışarıdan alanlar için de "nur / münîr" tabirini kullanırlar.

Meselâ, aydınlık bir oda için "Ğurfetün müzîetün" denilmez, aksine "Ğufretün münîretün" denilir. Çünkü odanın ışığı dış kaynaklıdır. Buna karşılık bir ateş közü için "kabesün münîr" denilmez, aksine "müzî" denilir. Çünkü, ateşteki ışık kendisinindir. İşte Kur'an-ı Hakim'in Kur'an'da ay için "nur-münîr", güneş için "ziya-siraç" tabiri kullanması bu ince farkı belirtmek içindir.

İşte bu ifadeler, mevcut realitelere bağlı olarak -bir iki kelimeyle- öyle hakikatlerden doğru olarak haber vermiş ki, her kesimden muhatapları derslerini almışlardır. Bu ise mukteza-yı hale mutabakattan ibaret olan belagatın -taklit kabul etmez- zirve noktasıdır.

3. Bir ifadenin gücü yaptığı etkisiyle ölçülür. Maksadına en uygun ifadelerle yürüyen bir üslup en belagatlı olan üsluptur. Allah’ın sonsuz kudretini de ihtiva eden Allah’ın kelamı olan Kur’an’ın ifadeleri bu açıdan da kıyas kabul etmez. Çünkü bir sözün arkasında, onun sahibinin şahsiyeti, ilim ve kudreti vardır. Demek ki sözü söyleyenin durumuna göre bir ifadenin gücü ve ulviyeti kendini gösterir. İşte Kur'an, Allah'ın sözü olduğu için, emir ve yasaklarla ilgili ifadeleri sonsuz ilim ve kudreti haiz olup, maddî elektrik gibi tesir eder ve karşı konulamaz. Mesela,

"Ey yer suyunu yut! ve ey gök (suyunu) tut."(Hûd,11/44)

mealindeki âyetin ifadesinde sonsuz bir irade ve kudretin ihtişamı görünmektedir. Hâlbuki aynı sözü bir insan söylese gülünç duruma düşer. Yine,

"Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye 'İsteyerek veya istemeyerek, gelin!' dedi. İkisi de; 'İsteyerek geldik.' dediler." (Fussilet, 41/11)

mealindeki âyetin kâinata boyun eğdiren ifadesinin ulviyeti, haşmet ve ciddiyeti, insanların "Ey yer, dur; ey gök, yarıl ve ey kıyamet, artık kopmalısın" gibi, cansızlara hitaben söyleyecekleri hezeyanları ile kıyaslanabilir mi? Bir temenniden öteye geçmeyen fuzûlî bir kimsenin yersiz emir ifadeleri nerede!.. Gerçek bir âmirin, emrindekilere verdiği ciddi bir emir nerede!..( bk. Sözler, 452-453; el-Mesneviyyu'l-Arabî, 756-157)

"Yemin olsun ki, onlara Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa, şüphesiz 'Eyvah bize! Gerçekten biz zâlim kimselermişiz.' diyecekler.”(Enbiyâ, 21/46)

mealindeki âyette yer alan bütün kelimeler ayetin maksadına hizmet edecek şekilde seçilmiştir.  Kur'an, bu cümlede, azabı dehşetli göstermek için, en azının tesir derecesini en şiddetli bir tarzda ifade etmiştir.

    ولئن مستهم نفحة من عذاب ربك (Onlara, Rabbinin azabından ufak bir esinti dokunsa) cümlesinde yer alan altı kelimenin her birisi "azlığı" ifade etmekle, Kur'an'ın "az bir azap ile çok korkutma" maksadına hizmet etmişlerdir. İlk kelime lâfzı "faraza, eğer" anlamında olup, şek ifade eder. Şek ifade etmekle de "azlığı" gösterir. İkinci kelime "مس" fiilidir. Bu kelimenin anlamı "hafif dokunmak"tır. Yine azlığı ifade eder.

Üçüncü kelime "نفحة" lafzıdır. Bu kelime üç yönden "azlığı" ifade ediyor.

a. Anlamı bir kokucuk olduğu için azlığı ifade eder.
b. Sarf ilmi açısından kelimenin yapısı, "ism-i merre" dir. "Biricik" anlamında olup "azlığı" gösteriyor.
c. Kelimenin sonundaki "tenvin", tenkir ve taklil içindir. O da "azlığı" ifade ediyor.

Dördüncü kelime,"tab'iz"i, yani: bir şeyin bir parçasını, az bir kısmını ifade eden "من" lafzıdır.

Beşinci kelime "عذاب" lafzıdır. "Nekâl" ve "ikâb"a nisbeten hafif bir cezadır. Azlığı gösteriyor.

Altıncı kelime "ربك" lafzıdır. Allah'ın Cebbar, Kahhâr, Müntakim isimleri yerine, şefkati gösteren bu kelimenin gelmesi "azlığı" ifade etmek içindir. Bu kayıtların işaretleri çerçevesinde âyetin meali, şöyle verilebilir:

"Resulüm! Eğer o inkârcılara, senin şefkatli Rabbinin azabının ufak bir parçasından, görünmeyecek kadar küçük bir kokucuk, bir defaya mahsus, faraza azıcık dokunu verse; zâlimler mahvolduk, diyecekler."

Bediüzzaman'ın kendi ifadesiyle: "Ayette geçen kelimelerin her birisi, âyetin asıl maksadına kuvvet veriyor." (Muhâkemat, s. 93-94; Sözler, s. 386-387).

4. Üslubun makamı çok çeşitlidir. Örnek olarak, îcaz  makamıyla ilgili bir-iki misalle yetineceğiz:

Bir konuyu alışılmışın dışında çok veciz ifadelerle anlatmak demek olan îcâz (veciz söz), itnabın (uzun söz) tam karşıtıdır. İcâz sanatı iki şekilde yapılır: Biri, az sözle çok mânâ ifade etmektir ki, buna "îcâz-ı kasr" denilir. İkincisi, hazfedilenlere delâlet eden bir ipucunun bulunduğu bir ifadeden bir ya da birkaç kelime veya cümleyi hazfetmekle yapılır. Buna "îcâz-ı hazf" denilir. (el-Belâğatü'l-Vâdıha, 240-242; Sekkâkî, 150) İtnap ise, belli bir faydayı mülahaza ederek, herhangi bir maksadı alışılagelmiş ibareden daha uzun bir ibare ile ifade etme sanatıdır. [a.g.e., 250; İcaz ve İtnabın tarifi için ayrıca bk. Sekkâkî, 150; es-Suyûti, İtmamu'd-dirâye (Miftah ile birlikte), 149-150]

Bu her iki ifade sitili de edebi sanat üslûbunda güzel kabul edilir. Şüphesiz Kur'an'ın îcâzı kadar itnabı da güzeldir. Çünkü öyle konular ve öyle muhataplar var ki, îcâz yapmak, konunun anlaşılmamasına gayret etmek demek olur. Ancak îcâzın gerekli olduğu yerde de Kur'an'ın ifade tarzı bir mucizedir. Öyle ki, insanların tartışmasız en edîbi olan Hz. Peygamber (asv)'in sözleri bile Kur'an'ın ifadelerine yetişmemektedir.

Meselâ cennetin güzelliğini tasvir eden Hz. Peygamber (asm)'in "Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın gönlünden geçmediği (hayal ve hatırına gelmediği kadar güzel) şeyler vardır."  mânâsına gelen: "فيها ما لا عين رأت ولا أذن سمعت ولا خطر على قلب بشر" ifadesiyle, Kur'an'ın"Orada canın istediği ve gözlerin lezzet aldığı her şey var."(Zuhruf, 43/21) meâlindeki "و فيها ما تشتهيه الانفس وتلذ الاعين" âyetinin ifadesi arasında gerek harf ve kelime sayısı açısından, gerekse kapsam genişliği açısından olsun çok fark vardır.(Kurtubî, I/77; hadis için ayrıca bk. Buhâri, Tevhid, 35; Tefsir ,1; Müslim, İman, 312).

Bediüzzaman Hazretleri,

"De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin."( Âl-i İmran, 3/31)

mealindeki âyetin tefsirinde şu görüşlere yer verilmiştir:

"Bu âyette i’câzlı bir îcaz vardır. Çünkü, çok cümleler bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyle ki: Şu âyet diyor ki: Allah (c.c)'a imanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz. Madem Allah'ı seversiniz öyleyse, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Bunun da Allah'ın sevdiği zâta benzemekle göstereceksiniz. Ona benzemek ise, ona itaat etmektir. Ne vakit ona tabi olursanız, Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah'ı seviyorsunuz, ta ki, Allah da sizi sevsin. İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız kısa bir meâlidir."(Lem'alar, 51).

İlave bilgiler için tıklayınız:

Kur'an’ın mucizelik yönleri kırk tane deniliyor; bunları nasıl anlamak gerekir?..

Bediüzzaman Said Nursi Düşüncesinde İ'caz-ı Kur'an ve İ'caz Yönleri...

Kur'an'ın Edebi Yönü

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR