Tanrı yaratıp öylece bırakmış olamaz mı?

Sesli dinle

- Belki de yersiz sorular soruyorum sana... Senin hoşgörüne güvenerek soruyorum... Sıkılırsan söyle lütfen… İşte bir sav...

- Tanrı evrene, insanlara ilgisiz... Yaratıp bırakmış... Başka işleri nedeniyle evrenle ilgilenemiyor...

- Koskoca Tanrı sürekli biz zavallılarla mı ilgilenecekti yani...

- Evren otomatik bir makine... Falan filan…

Sorularını kesinlikle yersiz bulmuyorum... Benim gözümde sen simsiyah zeminde bembeyaz bir benek, kara toprakta parlak bir çiçek gibisin... Neyi anlatmak istiyorsan anlat, neyi sormak istiyorsan sor...

Şu “sav” meselesine gelince… Biliyorum, böyle bir inanma ya da inanmama biçimi var...

Bunu ileri süren kişi, inkâr etmiyor güya, fakat nitelikleri sonsuz Yaratıcı’ya hakikatle ilgisi olmayan bazı sıfatlar yakıştırıyor...

Neye dayanarak söylüyor bunu? Hiç! Yanlış zannına, vehmine, kuruntusuna... Laf ola beri gele!

Şu misali düşün: Bir adam tarlasına fidanlar dikiyor... En güzel ağaçları yetiştiriyor...

Biri çıkıp, “Bu adam ağaçları kendi hâline bırakacak, bir daha ilgilenmeyecek, meyvelerinin zayi olmasına göz yumacak.” dese, inanır mısın?

Elbette inanmazsın!

Çünkü ağaç meyvesi için dikilir...

Bir çiftçi bahçesini, ağaçlarını, meyvelerini ihmal etmiyor, onlara ilgisiz kalmıyor da, bu dünyayı bir tarla, bir bahçe gibi yaratan Allah, mahlûklarına ilgisiz kalır mı hiç!

Kâinat fabrikasının en son ve en mükemmel meyvesi olan insanları başıboş bırakır mı hiç, zayi eder mi?

Belli ki, bir gaye için yaratıyor, sayısız nimetleriyle bu dünyada yaşatıyor...

Kitaplar, peygamberler gönderiyor, yaratılış gayelerini bildiriyor...

Elbette her amelinden hesaba çekecek... Bunun için, ölüleri diriltecek... Kullarının yapıp ettiklerine bakarak ya ödül ya ceza verecek...

O adamın, bahçesini hasat etmesi, ürünlerini toplaması, işe yarayan meyveleri seçip alması gibi, Allah da insanları mahşer meydanında toplayacak, bir elekten geçirecek...

Böylece, zalim cezasını çekecek, mazlum ödülünü alacak, hak yerini bulacak...

Allah adildir, adalete uygun biçimde iş yapar... Hak sahibine hakkını verir... Hâlbuki pek çok zalim debdebe içinde, pek çok mazlum da zillet içinde ölüp gidiyorlar...

Demek ki başka bir diyarda muhakeme gerçekleşecek, burada tam tecelli etmeyen adalet hakikati orada tam tecelli edecek...

Haşrin, ölümden sonra dirilmenin, mahşerin, cennet ve cehennemin olması için bu sebep kâfidir...

Her fiil onun iradesiyle meydana gelir... Her varlık onun tercihiyle vücut bulur...

Allah kâinatı yaratsa, sonra da kendi hâline bıraksaydı bu nizamdan, düzenden, uyumdan söz edilemezdi...

Hâlbuki kâinatta mükemmel bir intizam var... Her şey yerli yerinde, nizami, ölçülü, dengeli yapılmış, yaratılmış...

Bilim, bu nizamın, bu düzenin delillerinden biri... Çünkü bilim kanunlardan oluşur... Kanun ise ancak mevcut bir düzenle mümkündür...

Rabbimiz her eserini belli bir biçimde ve belli sebeplerle yaratıyor... Buna marifet dilinde “âdetullah” deniliyor...

Bu durum her yerde gözlemlenebildiği için “kanun” diye adlandırılıyor... Bilim adamlarının işi olanı keşfetmekten ibaret...

Her varlık bir ilimle yaratılıyor, her iş bir kader ile ortaya çıkarılıyor...

Allah her işini bilerek, isteyerek, dileyerek yapıyor... Tüm varlıklar birer araç... Her şeyin dizgini onun elinde...

Tesadüf yok... İlmin, düzenin, intizamın olduğu yerde tesadüf yer bulamaz kendine...

Kâinat bir fabrikaya benziyor gerçi ama onda üretilen her eserde iradenin izi var... Bu gerçek “mekanik evren” düşüncesini kökünden çürütüyor...

Evren kendi kendine çalışan bir fabrika gibi olsaydı, bütün insanlar fabrikada üretilen bardaklar gibi olurdu... Birbirinden ayırt etmek mümkün olmazdı...

Tüm insanların birbirine benzemesi ustalarının bir olduğuna alamettir. Her insanın kendine özgü olması ise ustasının iradesine delildir...

Nihayetsiz ilim ve irade sahibi olan Allah, yeni bir insan yaratırken tüm insanları bilerek, görerek yaratıyor.

“Türünün bireylerinden ayrı yaratılma” gerçeği bazen daha da uç noktalara taşınıyor...

Sözgelişi, altı parmaklı bir insan doğabiliyor. İlahî irade, bu yaratışla ülfeti kırıyor, alışkanlık perdesini deliyor...

Keza, bazı yaratışlarını belli bir sıraya koymamakla da iradesini ispat ediyor... “Kendiliğinden var oluş” düşüncesinin yanlışlığını daha açık bir biçimde ortaya koyuyor...

Mesela, yağmuru belli vakitlere bağlamamış, sıralı yapmamış ki insanlar yağmurun önemini düşünsün, gönderene şükür görevini yerine getirsinler...

Yağmurun yağması da güneşin doğması gibi periyodik olsaydı, insan ülfet illetine yakalanır, nimetin farkına varamazdı...

Öyle ya, güneşin büyük önemini ne kadar da az hatırlıyoruz baksana!..

Rabbimiz bunu hatırlatmak için bulut perdesini önüne çekmese belki hiç hatırlamayacaktık...

Kategori:
17 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun