Şafi mezhebine göre zekat ile ilgili hükümler nelerdir?

İçindekiler

A)  Tanımı

Zekât kelimesi sözlükte "artma, bereketlenme, nemalanma, övme ve te­mizlenme" gibi mânalara gelir."Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir" (Şems 91/9) âyetinde zekât kelimesi, "temiz­lik" anlamında kullanılmıştır."Kendinizi övmeyin" (Necm 53/32.)âyetinde ise zekât kelimesi "övme" mânasında kullanılmıştır.Evet zekât, ödeyen kişiyi günahtan arındırır, sevabını artırır, malını bere­ketlendirir.Dinî bir kavram olarak zekât, maldan çıkarılıp ödenmesi gereken bir hak­tır. Mal ve beden için belli şekil ve miktarda ödenen şeydir.

B)  Hikmeti

İslâm dini sosyal yardımlaşma ve dayanışmaya büyük önem verir. Men­suplarını hayırda yarışmaya davet ve teşvik eder. Âyet-i kerîmede şöyle buy-rulmuştur: "Hep hayırlara koşun, yarışın." (Bakara 2/148.)

Mümin insanların iyilik ve takva üzere yardımlaşmalarını tavsiye eder. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: "İyilik ve takvada (Allah'a karşı gelmekten sakın­ma konusunda) birbirinizle yardımlasın.(Mâide 5/2)

Sevgili Peygamberimiz, inanan insanların bir binanın tuğlaları gibi birbir­lerini nasıl desteklediklerini şöyle ifade buyurmuştur: "Mümin diğer mümin için bir binanın duvarındaki birbirini destekleyen tuğlalar gibidir, biri diğerini des­tekler." (Buhârî, Salât, 88, Mezâlim, 5; Müslim, Birr, 65; Tirmizî, Birr, 18; Nesâî, Zekât, 67.)

Müminler birbirlerine maddeten ve manen destek olmak, sıkıntıya düşen kardeşlerini, sıkıntıdan kurtarmak için elbirliği ederek ve bütün imkânlarını or­taya koyarak onların yardımına koşmak mecburiyetindedirler.İnsanlar birçok hususta eşit imkânlara sahip olmadıkları gibi malî bakım­dan da eşit imkânlara sahip değildirler. Yüce Allah kimi insanları zengin, kimi­lerini de yoksul kılmıştır. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: "Allah rızıkkonusun­da kiminizi kiminizden üstün kıldı." (Nahl16/71.)

Rızık konusunda üstün imkânlara sahip kılınanların, bu hususta geri ka­lanların eksikliklerini telâfi etmeleri, yoksulluklarını tedavi etmeleri, dinî oldu­ğu kadar insanî bir görevdir. Zenginler bunu yoksullara karşı bir minnet olarak değil, görev olarak yapmak durumundadırlar. Çünkü zekât, yoksulun hakkıdır. Yüce Allah şöyle buyurur: "Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı is­temeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır. (Zâriyat 51/19)

Zekât ibadeti, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamanın en kolay yolu, insanlar arasındaki malî farklılıkları azaltmanın ve dengeyi temin etme­nin en güzel vesilesi, zenginlerle yoksulları birbirlerine kaynaştırmanın en mü­essir iksiridir. Öyle bir iksir ki, yoksulluk yarasına sürüldüğü takdirde, tedavi edenlerle edilenlerin kalplerinde merhamet filizleri yeşerir, gönüller şefkat bağlarıyla birbirlerine kenetlenir. Böylece zenginin malı, kem gözlerden ve ha­in emellerden korunur. Bu gerçeği sevgili Peygamberimiz şöyle ifade buyur­muştur:"Mallarınızı zekât ile koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin ve be­lâya karşı duayı (bir kalkan olarak) hazır tutun." (Kütüb-i Sitte Muhtasarı, 6/347; Taberânî, el-Kebîr, 10/157.)

Yoksullara verilen zekât onların alım gücünü fazlalaştıracağından yapa­cakları alışverişle ekonomiye canlılık kazandırılacak ve bu sayede sonuçta zenginler de kâr sağlayacaktır. Zekât verenler cimrilik hastalığından kurtula­cak, fakru zaruretin pençesinde kıvranmakta olanlar rahat bir nefes alabilecek ve ülkedeki ekonomi çarkları düzenli bir şekilde çalışabilecektir.

C) Zekâtın Hükmü

Zekât, İslâm'ın beş esasından biridir. Hicretin ikinci yılında farz kılınmış­tır. Kur'ân-ı Kerîm'in seksen iki yerinde namazla birlikte kendisinden söz edil­mesi, bu ibadetin İslâm dininde ne derece önemli bir yer tuttuğunu göstermek­tedir. Zekâtın farziyeti Kitap, Sünnet ve icmâ-i ümmet ile sabittir. Zekâtın farz bir ibadet olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'in şu âyetlerinden anlaşılmaktadır:

"Hasat günü hakkını (öşrünü) verin." (En'âm 6/141.)

Zekâtın farzlığı sünnetteki şu delillerden de anlaşılmaktadır: "İslâm beş esas üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka bir ilâh bulunmadığına ve Muham-med'in (s.a.v) Allah'ın peygamberi olduğuna şehadet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, haccetmek ve ramazan orucunu tutmaktır."( Buhârî, İmân, 2; Müslim, İmân, 5.)

Başka bir hadis-i şeriflerinde sevgili Peygamberimiz (s.a.v) zekâtın öne­mini şöyle belirtmiştir: "Allah'a karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, ramazan ayı orucunuzu tutun, mallarınızın zekâtını verin, amirlerinize itaat edin, (bunları yaparsanız) rabbinizin cennetine girersiniz." (Tirmizî, Cum'a, 80; Ahmed, el-Müsned, 5/251.)

Hz. Peygamber (s.a.v) ashaptan Muâz b. Cebel'i (r.a) Yemen'e vali ola­rak gönderirken ona şu direktifi vermişti: "Sen kitap ehli bir kavme gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey, Allah'a ibadet olsun. Allah'ı tanıdılar mı kendi­lerine Allah'ın zekâtı farz kılmış olduğunu, zenginlerinden alınıp fakirlerine da­ğıtılacağını onlara haber ver. Onlar buna itaat ederlerse kendilerinden zekâtı al. Zekât alırken halkın (nazarlarında) kıymetli olan mallarını almaktan sakın. Mazlumun bedduasından kork. Zira onun bu bedduası ile Allah arasında per­de yoktur." (Buhârî, Zekât 1,41; Sadaka, 1, 63; Müslim, İmân, 31; Tirmizî, Zekât, 6; Ebû Davud, Zekât, 4.)

Hicretin 2. yılından günümüze kadar her zaman ve her yerde müslüman-lar, zekâtın farz bir ibadet olduğu hususunda görüş birliği etmişlerdir. Sahâbî-ler, zekât vermeyenlerle savaşmışlardır. Farzlığını inkâr eden kişi dinden çı­kar. Zekât vermekle yükümlü olduğu halde bu yükümlülüğünün gereğini yap­mayanlar için büyük bir azabın hazırlandığı, Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadis-i şe­riflerde bildirilmektedir:

"Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanla-rı elem dolu bir azapla müjdele. O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve, 'İşte bu, ken­diniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım biriktirip sakla­dıklarınızı!' denilecek." (Tevbe 9/34-35.)

Ashaptan Ebû Hüreyre ve Câbir (r.a), sevgili Peygamberimiz'in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir:

"Deve, sığır veya davar sahibi olup da Allah'ın bunlardaki hakkını eda et­meyen herkese kıyamet günü bu mallar, olduğundan daha çok ve mümkün ol­duğunca iri ve şişman olarak geleceklerdir. Adam onlar için düz ve geniş bir yere oturtulacak, hayvanlarda bacakları ve tabanlarlyla onun üzerinden geçe­cekler. Geçiş sırasında boynuz/arıyla toslayacak ve ayaklarıyla ezecekler. İç­lerinde boynuzsuz veya boynuzu kırık biri bulunmayacak. Bu şekilde sonuncu­su da onun üzerinden geçince, birincisi aynı geçişe tekrar başlayacak. Mahlû-katın hesabı tamamlanıp hüküm verilinceye kadar bu hal devam edecek.Aynı şekilde birikmiş para ve mücevher gibi hazinelere sahip olup Al­lah'ın ondaki hakkını ödemeyen herkese, kıyamet günü hazinesi dazlak baş­lı bir yılan olarak gelecek, ağzını açıp peşine düşecektir. Yılan yaklaştıkça adam ondan kaçacak, sonunda yılan ona, 'Gizlediğin hazineni al. Benim ona ihtiyacım yok!' diye bağırır. Adam, sonunda yılandan kurtulma çaresinin kal­madığını anlayınca elini ağzına sokar. Yılan da onu, aygırın kemirmesi gibi kemirir." (Buhârî, Zekât, 3; Müslim, Zekât, 26; Mâlik, el-Muvaîta Cihâd, 3; Ebû Davud, Zekât, 32.536)

D) Zekâtın Şartları

Zekâtın şartları, vücûbunun şartları ve sıhhati, geçerliliğinin şartları olmak üzere iki kısma ayrılır:

I) Vücûbunun Şartları

Zekâtın vücûbunu, yani ödenmesini gerektiren şartlar şunlardır:

1.  Hür olmak.

2.  Müslüman olmak. Gayri müslimler zekât vermekle yükümlü değildirler. Müslüman iken dinden çıkan kişi, İslâm'a dönünceye kadar zekât yükümlülü­ğü ortadan kalkmamakla birlikte dondurulur. Mürtedlik süresi boyunca her ne kadar zekât vermesi vacip değilse de verdiği takdirde geçerli olur. İslâm'a dö­nerse, elinde bulunan malın kendi mülkü olduğu anlaşıldığından dolayı zekât vermesi gerekir.

3.  Akıllı olmak. Delinin zekât vermesi gerekmez.

4. Ergin olmak. Çocuğun zekât vermesi gerekmez. Ancak bu ikisinin mal­larından verilmesi gereken zekâtı velilerinin vermesi gerekir.

Hanefî mezhebine göre çocuğun ve delinin mallarından zekât verilmesi farz değildir. Velilerinden de, bunların mallarının zekâtını vermeleri istenmez. Çünkü zekât, salt bir ibadettir. Çocuk ile deli, bu ibadeti eda etmekle yüküm­lü değildirler. Bu kişilere ait borç ve nafakalar, bu mallardan ödenir. Zira bu gi­bi şeyler kul haklarındandır. Bunların mallarından öşür ve fıtır sadakasının ve­rilmesi gerekir. Çünkü bunlarda günlük geçim mânası vardır. Böyle olunca bunlar da kul hakkı kapsamına girerler. Bunamış kimseler de çocuk hükmün-dedirler. Onların da mallarından zekât verilmesi gerekmez.

5.  Eldeki malın, kişinin tam mülkü olması. Bir malın zekâta tâbi olması için bir şahsın mülkiyetinde olması gerekir. Meselâ hiç kimsenin emeği geç­meden çölde kendiliğinden yetişen ekin, şahıs mülkiyetinde bulunmadığın­dan, onu biçip alanların zekât vermeleri gerekmez.Kurumlara ve belirsiz şahıslara vakfedilen mallar da zekâta tâbi değildir. Meselâ bir mescide, Kur'an kursuna ya da yoksul ve düşkünler gibi belirsiz ce­maatlere vakfedilen bir tarlada yetişen ekin ve meyveler zekâta tâbi olmazlar.Bir tarla kiraya verilip ekilirse, bu tarlada yetişen ekinin zekâtını vermek, müstecire düşer.

Belirli kimseler için vakfedilen mallar da zekâta tabidirler.

Bir kişi başkasından borç para alır; bu para elindeyken üzerinden bir se­ne geçerse, elindeki bu paranın zekâtını vermesi gerekir. Çünkü borç olarak da alınmış olsa, bir kişinin yanında tam bir sene müddetle duran bir para ve­ya mal, o kişinin tam mülkü gibi olur.

6.  Elde bulunan malın nisab miktarına ulaşmış olması. Zekâtı, ancak ni­sab miktarı mala sahip olan kişinin vermesi gerekir. Fıkıh terminolojisinde ni­sab, zekâta tâbi olan mallardan her birinin, ulaşması halinde zekâtının veril­mesini gerektiren miktardır. Zekâta tâbi mallar cinsinden olsa bile nisab mik­tarına ulaşmayan malın zekâtının verilmesi gerekmez.

7.  Nisab miktarına ulaşan zekâta tâbi malın üzerinden bir kamerî yılın geçmesi. Bir malın zekâtının verilmesi için, sahibinin mülkiyetine girdikten sonra üzerinden tam bir kamerî yıl (354 gün) geçmesi şarttır. Bununla ilgili bir hadis-i şerifte sevgili Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Üzerinden bir sene geçmeden bir maldan zekât verilmez."( Ebû Davud, Zekât, 4; İbn Mâce, Zekât, 5.)

Zekâta tâbi malın üzerinden bir yıl geçme şartı define, tahıl, maden ve ti­caret kazancı dışındaki mâlların zekâtının verilmesinde aranır. Ticaret kazan­cı da bu kapsama alınmıştır. Çünkü ticaret kazancı, sermayesi nisab mikta­rından az olmamak şartıyla sermayesinin senesinin dolmasıyla, onunla birlik­te zekâta tâbi olur. Eğer sermaye nisab miktarından az olursa ve kazanç, son­radan sağlanıp nisab miktarına ulaşmışsa, o tarihten itibaren bir senelik süre işlemeye başlar. Sene başında nisab miktarı mal elde bulunur da bu miktar sene içinde eksilir ve bilâhare yine tamamlanırsa, tamamlandığı tarihten itiba­ren tam bir senelik süre geçmediği takdirde zekât vermek gerekmez.

Hanefî mezhebine göre malın nisab miktarını koruması, senenin her iki ucunda da gereklidir. Sene içinde nisab miktarından aşağı inip inmemesi önemli değildir. Bir kişi sene başında nisab miktarı mala sahip bulunur, bu mal eksilmeden sene sonuna kadar varlığını korursa, zekâtının verilmesi icap eder. Sene içinde nisab miktarından eksilir de sene sonunda nisab miktarına ulaşırsa, yine zekâtının verilmesi lâzımdır. Ama eldeki mal, nisabtan eksik olarak sene sonuna kadar varlığını devam ettirirse, zekâtının verilmesi gerek­mez.Bir kişi sene başında nisab miktarı bir mala sahip olur da sene içinde ay­rıca bir mala sahip olursa, bunu eski malına katar. İkisi aynı cinstense toplaminin zekâtını vermesi gerekir. Ekin ve meyve dışındaki malların zekâtında bir senenin geçmesi şart koşulur. Ekin ve meyvelerin zekâtı için, elde edildik­leri tarihten itibaren üzer/erinden bir sene geçmesi şartı aranmaz.

8. Şafiî mezhebi dışındaki mezheplere göre zekâtın vacip olmasının şart­larından biri de, malın borçtan arındırılmış olmasıdır. Şafiî mezhebine göre ise bir malın zekâta tâbi olması için, borçtan arındırılmış olması şart değildir. Bir kişi borçlu da olsa, bu borcu nisab miktarını alt etse de elinde bulunan ma­lının zekâtını vermekle yükümlüdür. (Şirbînî, Mugni'l-Muhtâc, 2/125.)

9.  Sahip olunan malın, zekâta tâbi mallardan olması. Zekâta tâbi mallar beş kısımdır:

a) Altın, gümüş ve bunların yerine geçen nakit paralar.

b) Yer altından çıkarılan maden ve gömüler.

c) Ticaret malları.

d) Tarım ürünleri.

e) Sâime olan ehlî hayvanlar. Sâime, senenin tamamında sahipsiz otlak­larda yayılan hayvandır.

10. Elde bulunan malın nami (artıcı) bir mal olması şarttır. Fiilen artmasa bile hükmen artabilecek nitelikte olan, meselâ ticaret için elde bulundurulan mallar, artmasa da zekâta tâbi olurlar.

Altın ve gümüş dışında kalan inci ve pırlanta gibi mücevherler zekâta tâ­bi değildirler. Ticaret dışı amaçlarla elde bulundurulan taşınmaz mallar, at, ka­tır, pars, eğitilmiş köpek, süt, bal, sanat aletleri ve ilim kitapları zekâta tâbi de­ğildir.

Hanefî mezhebine göre bal, zekâta tâbi mallardandır.

11.  Zekâtın Sıhhatinin Şartları

Verilen zekâtın sahih (geçerli) olması için yerine getirilmesi gereken şart­lar şunlardır:

1. Niyet. Zekâtı kefaretlerden ve diğer sadakalardan ayırmak için, verilir­ken zekât olarak verildiğine niyet edilmesi şarttır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v), "Ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir’’ (Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 1/1.)buyurmuştur.

Zekâtın ödenmesi de bir ameldir. Nasıl ki namaz bir ibadetse ve farzını nafilelerinden ayırmak için niyet gerekli ise, aynı şekilde zekât da bir ibadettir ve onu diğer sadakalardan ayırmak için, ödenmesi esnasında, zekât olarak verildiğine niyet etmek şarttır.Niyetin kalp ile yapılması gerekir. Fakire verirken, "Bu, malımın zekâtıdır" demek şart değildir. Zekât niyeti olmaksızın fakire verilen mal veya para ze­kât yerine geçmez. Sıradan bir sadaka olur.

2. Temlik. Verilen zekâtın sahih olması için onu fakire mülk etmek şarttır. Yemek hazırlayıp bunu fakirlerin yiyebileceğini ilân etmekle ya da fakirlere ye­dirmekle kişi zekâtını ödemiş sayılmaz. Ancak bu yemeği fakirlere teslim et­mekle zekâtını ödemiş olur.Zamanımızda ramazan aylarında bazı dernek veya vakıflar, varlıklı kim­selerin, kendilerine zekât olarak verdikleri paralarla iftar çadırlarında yoksullar için iftar sofraları hazırlamakta ve buralarda sunulan yemeklerden fakirler is­tifade etmektedirler. Bu her ne kadar hayırlı bir işse de, temlik şartı göz önü­ne alındığında bu yemeklerin zekât olarak verilmesinin sahih olmadığı anlaşı­lacaktır.Temliki geniş anlamda değerlendiren Hasan-ı Basrî, Ata ve Kaffâl gibi bil­ginlere göre sadece fakirlerin yemesi koşuluyla bu gibi ziyafetlerin zekât pa­rasıyla finanse edilmesi caizdir. Aynı şekilde cumhuru fukahâya göre zekât mükellefi bir kişinin, tahsil edemediği alacağını fakir borçlusu için zekâtına mahsup etmesi caiz görülmemekte iken, yukarıda ismi geçen bilginlere göre caizdir. (Nevevî, el-Mecmû', 6/196, 197.)

Zekâtı ödeme vakti

Kişi nisab miktarı mala sahip olduktan sonra üzerinden bir kamerî yıl ge­çince, vakit geçirmeksizin zekâtını vermelidir. Ödemeyi mazeretsiz olarak ge­ciktirmesi halinde günahkâr olur. Çünkü bu malın verilmesi gereken zekâtı ar­tık onun değil, fakirlerin hakkıdır. Yanında duran bir emanet hükmündedir. Emaneti yanında alıkoyup sahibine teslim etmeme hakkı olmadığı gibi bu ma­lın zekâtını da yanında tutup fakirlere vermeme hakkına sahip değildir. Ancak uzak bir yerden gelecek olan yoksul bir akraba veya komşusu yahut çevresindeki yoksullardan daha yoksul biri için bekletebilir. Ama yine de çevresindeki yoksullara bu durumda aşırı derecede zarar vermemesi şarttır.(Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1814.)

Nisab miktarı mala sahip olan bir kişi, üzerinden bir yıl geçmesini bekle­meden bu malının zekâtını verebilir. Nitekim Hz. Ali'nin rivayetine göre Hz. Abbas, zekâtını vaktinden önce vermek için Resûlullah'tan (s.a.v) izin istemiş, o da kendisine bu izni vermiştir. (Ebû Dâvud, Zekât, nr. 25; Tirmizî, Zekât, nr. 37; İbn Mâce, Zekât, nr. 7)

Çünkü zekât, mal sahibini korumak ama­cıyla bir yıllık süreyle vadelendirilmiştir. Tıpkı vadeli borçlarda olduğu gibi yü­kümlü dilerse onu vadesinden önce de ödeyebilir. (Nevevî, el-Mecmû 6/112.)

Şunu da belirtelim ki, zekâtın zamanından önce ödenmesinin geçerliliği iki şarta bağlanmıştır:

1.  Mal sahibinin zekât mükellefliği, sene sonuna kadar devam etmelidir.

2.  Zekâtı alan kişinin zekât alabilirlik niteliği sene sonuna kadar; fıtır sa­dakası alanın ise fitre alabilirlik niteliği şevval ayının başına kadar devam et­melidir. Zekâtı vadesinden önce veren kişi, sene sonuna varmadan ölür ya da sahip olduğu malı telef olur veya kendisi bu malını satarsa, önceden vermiş olduğu zekât geçerli olmaz. (Şirbînî, Mugni'l-Muhtâc, 2/133.)

Zekâtının verilmesi farz olduktan sonra malın telef olması

Zekâtının verilmesi farz olduktan sonra bir mal telef olursa sahibi, zekât verme yükümlülüğünden kurtulamaz. Bir farîza kişinin zimmetine girdikten sonra, -fitre, hac ve şahıs alacaklarında olduğu gibi- o şahsın ödeme güçlüğü içine girmesi, onu zimmetindeki bu yükümlülükten kurtarmaz. Zekât da mal sahibinin zimmetine yerleşen bir haktır. Hak sahibine ulaşmadan telef olursa, tıpkı şahıs alacağında olduğu gibi borçlu, bunu ödemedikçe sorumluluktan kurtulamaz.Bir kişi malının bir kısmını zekât olarak vermek niyetiyle bir tarafa ayırır, ancak ayırdığı bu miktar, fakire verilmeden telef olursa, mal sahibi yine so­rumludur. Vermeye gücü yetse de yetmese de zekât yükümlülüğü devam eder.

Hanefî mezhebine göre zekâtının verilmesi farz olduktan sonra bir mal telef olursa, sahibi zekât verme yükümlülüğünden kurtulur. Ama mal telef olmaz da sahibi onu tüketirse, zekât verme yükümlülüğü ortadan kalkmaz. Fıtır sadakası ve hac için ayrılan para telef olduktan sonra sahibi, fıtır sadakasını verme ve hacca gitme yükümlülüğünden kurtulamaz.( Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1817; Şirbînî, Mugni'l-Muhtâc, 2/136-137; Tahtâvî, Haşiye alâ Me-râkı'l-Felah, s. 391.)

E) Zekâta Tâbi Mallar

Zekâta tâbi mallar beş çeşit olup şunlardır:

I.  Altın, gümüş ve bilumum paralar.

II. Yerden çıkarılan maden ve gömüler.

III. Tarım ürünleri.

IV. Ticaret malları.

V.  Hayvanlar (koyun, keçi, sığır ve develer).

I. Altın, Gümüş ve Bilumum Paraların Zekâtı

Nisab miktarını buldukları takdirde altın ve gümüş zekâta tâbidir. Altının nisabı 20 miskaldir (80,18 gr.). Buna göre nisab miktarını bulan altının kırkta birini zekât olarak vermek gerekir.Gümüşün nisabı ise 200 dirhemdir (561 gr.). Nisab miktarı gümüşe sahip olan kişinin de bunun kırkta birini zekât olarak vermesi gerekir. Bu anlatılan­lar, takılar dışındaki altın ve gümüşlerle ilgili hükümlerdir.Kadınların aşırıya kaçmayacak miktardaki takıları zekâta tâbi değildir. Kadının 200 miskali (818 gr.) aşmayan miktardaki takıları, aşırı miktarda sayılmadığı için zekâttan muaftır.

Hanefî mezhebine göre kadının altın takıları 20 miskalden (80,18 gr.) faz­la olursa zekâta tâbi olur.

Kişi, her biri nisab miktarından az olan altını ile gümüşünü, nisabı tamam­lamak için birbirine eklemek mecburiyetinde değildir. Meselâ bir kişinin 10 miskal (40,9 gr.) altını ile 100 dirhem (280,5 gr.) gümüşü varsa, bu ikisinin toplamı nisaba ulaşsa bile bu kişi zekât vermekle yükümlü olmaz.Şafiî mezhebi dışındaki diğer mezheplere göre her biri nisab miktarından az olan ama ikisinin toplamı nisaba ulaşacak miktarda altın ve gümüşe sahip bulunan bir kişi, bu altınları ile gümüşünü birbirine katar ve kırkta birini fakir­lere zekât olarak verir.( Nevevî, el-Mecmû', 6/491; Tahtâvî, Haşiye alâ Merâkı'l-Felâh, s. 390.)

Şafiî mezhebinin esas aldığı hadiste sevgili Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "20 miskalden az altında ve 200 dirhemde (gümüş) sadaka (ze­kât) yoktur." (Ebû Ubeyd. Kitâbü'l-Emvâl, s. 413.)

Altın ve gümüşün nisab miktarından fazla olan kısımları da aynı oranda zekâta tâbi olur. Altın ve gümüşün zekâta tâbi olması için külçe veya işlenmiş olmaları farketmez. Banknot paralar da bu hükme tâbidir. Şu halde günümüz­de altın ve gümüşün yerine nakit olarak kullanılan madenî ve kâğıt paralar, sağlam çek ve senetler de altın hükmündedir. Dolayısıyla bunların da zekât­larının verilmesi gerekir.

İslâmiyet'in ilk zamanlarında para birimi, altın ve gümüşten imal edilen dirhem ve dinarlardı. Onun için İslâmiyet altın ve gümüşü zekâta tâbi tuttu ve hangi çeşitten olurlarsa olsunlar, altın ile gümüş karşılığında değişen paralar, zekâta tâbi mallar kapsamına girdiler. Çünkü hiçbir zorlukla karşılaşmadan bunları altın ve gümüşe çevirmek mümkündür. İnsanların yanlarında büyük miktarda servet tutacak para bulunması ve bu paraları istedikleri anda vere­rek nisab miktarınca altın veya gümüş elde etmeleri mümkün iken yine de ze­kât vermemeleri, aklın kabul edebileceği bir şey değildir.

Para ile muamele etmek, bu paraların değerini bankaya havale etmek anlamına gelir. Parayı elde eden kişi, bankadan bu paranın değeri kadar ala­caklı olur. Banka da bu parayı elinde bulunduran kişiye karşı borcunu itiraf eden ve istenildiği anda değerini ödemeye hazır bir borçludur. Borçlu böyle sağlam biri olunca da alacaklının, borçluda bulunan ve henüz tahsil etmediği malının zekâtını vermesi gerekir.

Zekâta tâbi olan altın ve gümüş çeşitleri

a) Altın dinarlar, gümüş dirhemler ile tedavülde bunların yerine geçen di­ğer altın ve gümüş mamulleri.

b)  İşlenmiş olan her türlü altın ve gümüş bilezik, kolye, rozet, kravat iğne­si, saat zinciri, cumhuriyet altını vb.

c)  Kullanım veya süs için yapılan altın ve gümüş kaplar ile süs eşyaları.

Şu halde altın ve gümüşten yapılmış ya da bunlarla işlenmiş her türlü ev eşyası, evde bulundurulması ve kullanılması haram olmakla birlikte zekâta tâ­bidir.Bu süs ve takılarda, malda zekâtı gerektiren temel kural olan nemalan-ma (artma) özelliği her ne kadar bulunmamaktaysa da, kullanılmaları haram olduğu için bu temel kurala uyulmamış ve dolayısıyla bunlar zekâta tâbi tutul­muşlardır.Kullanılması helâl olan süs eşyalarından ve takılardan ise zekât verilmez. Bunlar, kadının örf ve âdete göre israfa kaçmamak kaydıyla kullandığı, topla­mı 818 gr. altını geçmeyen takılardır. Nitekim bunu teyit eden bir hadis-i şe­rifte şöyle buyrulmuştur: "(Kadının kullandığı) ziynet eşyalarında zekât yok­tur." (Beyhakî, Sünen, 4/138; Dârekutnî, Sünen, 1/250.)

Sahâbîlerin uygulamaları da bu hadisi takviye etmektedir. Meselâ Hz. Âi-şe (r.ah) yanında bulunan kardeşi kızlarının velisi idi. Onların altın ve gümüş takılarından zekât vermezdi. Abdullah b. Ömer de (r.a) kızlarına ve cariyele­rine altın ziynetler taktırır, fakat bu ziynetlerin zekâtını vermezdi." (Mâlik, el-Muvatta', Zekât, 1/250.)

Konuyla ilgili olarak İmam Şafiî de şöyle demiştir: "Adamın biri ashaptan Câbir b. Abdullah'a, "Ziynette zekât var mıdır?" diye sorduğunda, Câbir (r.a), "Hayır" demiştir. (Şafiî, el-Üm, 2/34-35.)

Alacakların zekâtı

Elde bulunan malın zekâtının verilmesi farz olduğu gibi başkasına borç verilmiş olan alacakların da, tek başına veya alacaklının diğer servetiyle top­lanıp nisab miktarına ulaşması ve üzerinden bir yıl geçmesi şartıyla zekâtının verilmesi gerekir. Nasıl ki başka yerde bulunan ticaret mallarının ve emanet­lerin, sahiplerinin elinde bulunmasalar da zekâtlarının verilmesi farz ise, aynı şekilde alacağın elde bulunmayışı da zekâtının verilmemesi için bir sebep teşkil etmez.Kişi, başkasından alacaklı olduğu altın, gümüş, para veya ticaret eşyası­nı tahsil ettiğinde, bunda tahakkuk eden geçmiş yılların zekâtını vermesi ge­rekir. Ama başkasından alacaklı olduğu büyük veya küçük baş hayvan yahut hurma ya da kuru üzüm gibi gıda maddeleri ise, tahsil etse bile bunlar için ze­kât vermesi gerekmez. (Zühaylî, el-Fıkhü'l-lslâmî, 3/1832.)

Elde bulunan malın zekâtının verilmesi farz olduğu gibi, başkasında alaca­ğı bulunan bir kimsenin bu alacağı ister tek başına ister diğer servetiyle birlikte nisaba ulaşmış ve üzerinden bir yıl geçmiş olsun, zekâtını vermesi gerekir.

Alacağın zekâtı ne zaman verilmelidir?

Alacak vadesiz olup da borçludan her zaman alınması mümkün ise, üze­rinden bir yıl geçince zekâtının verilmesi gerekir. Alacak vadesiz olmakla bir­likte maddî sıkıntıdan veya inkâr edildiğinden dolayı borçludan alınamıyorsa, zekâtının verilmesi yine icap eder. Ancak bu tip alacağın üzerinden bir yıl ge­çince zekâtının hemen verilmesi gerekmez. Çünkü bu alacağın hemen tahsil edilmesi ve üzerinde tasarrufta bulunulması mümkün değildir. Alındıktan son­ra üzerinden kaç yıl geçmişse her yılın zekâtı verilir.Alacak vadeli ise, vadesi geldiğinde zekâtı verilir. Üzerinden yıllar geçer­se, alacaklı her yılın zekâtını vermekle yükümlü olur. Ancak zekâtın birikme­mesi için, her yılın başında cömertlik ederek o yılın zekâtını verirse kendisi için de iyi olur.

Alacaklının bir fakirde bulunan alacağını tahsil etmeden zekâtına mah­sup etmesi caiz değildir. Bu durumdaki alacaklı şahıs, borçlusuna şartsız ola­rak zekât verebilir ve borçlu da bunu aldıktan sonra borcunu ödemek üzere ona iade edebilir. Borçlunun kendisi de borcunu ödemek üzere, alacaklıdan zekât isteyebilir. Ancak şunu da ifade etmeliyiz ki; tabiînden Hasan-ı Basrî ile Atâ b. Ebû Rebâh, alacaklının bir fakirde bulunan alacağını, tahsil etmeden zekâtına mahsup etmesinin caiz olacağını söylemişlerdir. (Nevevî, el-Mecmû; 6/196-197.)

Borçlu kişi zekât verir mi?

Bir kimsenin zekâta tâbi olan bir malı, tasarrufu altındayken üzerinden bir yıl geçerse, kendisi de bir o kadar veya daha fazla borçlu olsa dahi o malının zekâtını vermesi gerekir. Yani borçlu olması zekât mükellefiyetini ortadan kal­dırmaz. Bu hüküm, nisaba ulaşmış ticaret mallarına sahip olan borçlu için de geçerlidir. Zira borçlu olmak, tasarruf altında bulunan ticaret mallarında zekâ­tın farz olmasına engel teşkil etmez. Çünkü borç, kişinin zimmetini, zekât ise tasarruf altında bulunan malı ilgilendirir. Hz. Osman'ın (r.a) şu sözü de bu hükmü doğrulamaktadır:"Bu (ramazan) ayı zekâtınızın ayıdır. Kimin üzerinde borç varsa borcunu ödesin. Öyle ki herkes kendi malını elde edip zekâtını versin." (Mâlik, el-Muvatta Zekât, 1/253.)

Bu ifadesinden de anlaşılıyor ki; Hz. Osman, zekâtın ödenmesi için sene sonu olarak kabul edilen ramazan ayı gelip geçmeden herkesin zimmetinde­ki borcu ödemesini istemiştir. Çünkü kişinin, zimmetinde bulunan borcun üze­rinden bir yıl geçince o malın zekâtını vermesi gerekir. İşte Hz. Osman, insan­ları bu konuda uyarmıştır.Meselâ 100 milyar TL borçlu olan bir kişinin aynı zamanda elinde 100 mil­yar TL değerinde ticaret malı varsa ve bu malın üzerinden bir yıl geçmiş ise, borcunu dikkate almadan 100 milyarlık ticaret malının zekâtını vermesi gerekir.

Şunu da belirtelim ki, Hanefi mezhebine göre borç, zekâta manidir. Yani ödenmesi gereken borçta zekât yoktur. Dolayısıyla kişinin ödemekle yüküm­lü olduğu borçları, servetinden düşüldükten sonra kalan malının zekâtının ve­rilmesi gerekir.

Hisse senetlerinin zekâtı

Hisse senetleri ticarî amaçla satın alınmış ise ticaret eşyası hükmünde olur. Tüccarın sermaye ve kârı nasıl ki % 2,5 oranında zekâta tâbi ise, aynı şekilde hisse senedi de sermaye ve kârı birlikte değerlendirilerek % 2,5 ora­nında zekâta tâbi olur.Hizmet üreten şirketlerin meselâ temizlik, ulaşım, otelcilik, reklamcılık gi­bi işler yapan şirketlerin hisse senetlerini yatırım yapmak, bunların dağıtacak­ları kâr payından yararlanmak ve hisseyi elinde tutmak maksadıyla satın alan bir kişi, bu şirketin bina, makine ve bilcümle demirbaşlarına hissesi oranında ortak olur. Şirketin sağladığı kârdan kendi hissesi oranında yararlanacağı gi­bi, şirketin zarar etmesi durumunda da aynı oranda zarara katlanır. Şirketten kâr payı elde etmesi durumunda bu pay nisab miktarına ulaşmaktaysa, üze­rinden bir yıl geçmiş olması kaydıyla % 2,5'unu zekât olarak vermesi gerekir.Hisse senedinin kendisine değer biçip zekât vermek gerekmez. Çünkü bu hisse senedi, şirketin bina ve demirbaşlarına ortak olmanın bir nevi belgesidir. Demirbaş mallardan zekât vermek gerekmediği gibi bu senetlerden de zekât vermek gerekmez.

Mal alıp satan ithalât ve ihracat şirketlerinin, millî sanayi ürünlerini satan şirketlerin; otomobil, beyaz eşya, demir çelik, mobilya, ilâç vb. üreten şirketle­rin hisse senetlerini satın alan bir kimse, hissesini satın alarak ortağı olduğu şirketin bina, alet edevat ve demirbaşlarının toplam değerinin kendi hissesine tekabül eden kısmını düştükten sonra, eğer nisab miktarına ulaşmaktaysa ve üzerinden bir yıl geçmişse, hisse senetlerinin gerçek değerinin % 2,5'unu ze­kât olarak vermekle yükümlüdür.

Nitekim İslâm Fıkıh Kurulu da 14 Haziran 1985 tarihinde Cidde'de yap­mış olduğu ikinci devre toplantısında bu doğrultuda bir karar almıştır. (Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1843-1844.)

II. Yerden Çıkarılan Maden ve Gömülerin Zekâtı

Yer altından çıkarılan ve zekâta tâbi olan madenden kasıt, altın ve gü­müştür. Hanbelîler'e göre ise yer altından çıkarılan sıvı-katı her türlü maden zekât kapsamına girer.Şafiî mezhebine göre yer altından çıkarılan altın ve gümüş dışındaki ma­denler zekâta tâbi tutulmamaktadır. Klasik dönem fakihlerinin altın ve gümüş dışındaki madenlerin zekâta tâbi olmayacağına dair görüşleri kendi dönemle­rinde o madenlerin ekonomik bir değer taşımamasından kaynaklanmaktadır. Zekâtın dinen emredilmesinin temelinde, servetten pay alıp muhtaç insanlara dağıtma maksadı bulunduğuna ve fakihler de hep bu maksadı gözettiklerine göre onların, madenlerin zekâtıyla ilgili görüşlerinin zamanımıza uyarlanması, bu maksada uygun olarak yapılmalıdır.Bu itibarla Hanbelî mezhebinin görüşü esas alınarak günümüzde bütün madenlerin zekâta tâbi tutulması hikmete daha uygun olacaktır. 80,18 gr. al­tını bulunan bir kişiyi zekât mükellefi kılıp milyarlarca dolarlık kazanç sağla­yan başka maden işletmecilerini zekâttan muaf tutmak, İslâm'ın ruhuna ve adalet prensibine ters düşer.Şu halde yer altından çıkarılan her türlü maden, nisab miktarına ulaşıyor­sa, üzerinden bir yıl geçme şartı aranmaksızın çıkarıldıktan ve tasfiye edildik­ten hemen sonra % 2,5 oranında zekâtı verilmelidir.( Şirbînî, Mugni'l-Muhtâc, 2101)

Gömülere gelince bunlar, yer altında saklanmış ve İslâm'dan önceki dö­nemlere ait olan halis altın ve gümüşlerdir. Buna rikaz veya hazine de denir. Her iki çeşidiyle gömü, onu bulup çıkaranın hakkıdır. Gömünün beşte biri ze­kât olarak verilir. Beşte bir oranında zekât verilmesinin dayanağı, Ebû Hürey-re'nin (r.a) rivayet etmiş olduğu şu hadis-i şeriftir: "Gömülerde beşte bir (ora­nında zekât) vardır," (Buhârî, Zekât, 67.) 

Gömülerin de, yerden çıkarıldıktan sonra üzerinden bir yıl geçme şartı aranmaksızın hemen zekâtının verilmesi gerekir. Ancak zekâta tâbi olması için nisab miktarınca olması, bulan kişinin müslüman, hür ve ergen olması şarttır. Bunun zekâtı da diğer zekât mallarının verildiği kimselere verilir. (Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1860-1861; Şirbînî, Mugnil-Muhtâc, 2/102-103.)

Ancak çıkarılan gömü veya definenin İslâm dönemine ait olduğu birtakım alametlerle tesbit edilirse, kayıp mallardan sayılır. Sahibi belli ise kendisine verilir. Belli değilse kayıp mal hükmünde olur ki, onu bulan kişinin bir yıl sü­reyle ilân etmesi ve sahibini araştırması gerekir. Bir yıla kadar sahibi çıkmaz­sa o define, bulan kişinin malı olur.

III. Tarım Ürünlerinin Zekâtı

Normal hallerde insanların gıdasına elverişli olup bozulmadan saklanma­sı mümkün olan ürünler zekâta tâbidir. Bu ürünlerin meyve cinsinden olanla­rı üzüm ve hurma; tahıl cinsinden olanlarıysa buğday, arpa, mercimek, nohut, pirinç, çavdar, bakla ve mısır gibi gıda maddeleridir. Bu ürünlerin zekâta tâbi oluşunun delili şu ilâhî buyruklardır:

"Bunlar ürün verince ürünlerinden yiyin. Hasat günü de hakkını (zekâtını) verin." (En'âm 6/141)

"Ey iman edenleri kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkar­dıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olma­yacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır." (Bakara 2/267.)

Bu iki âyet-i celilede hem toprak ve hem de ağaç ürünlerinin zekâta tâbi olduğu bildirilmektedir.Yukarıda adı geçen ürünlerin zekâta tâbi olduklarının sünnetteki deliline gelince, sevgili Peygamberimiz, insanları irşat etmek üzere Yemen'e gönder­diği Muâz b. Cebel ile Ebû Musa-i Eş'arî'yi yolcu ederken onlara şu talimatı vermiştir: "Sadece şu dört üründen zekât alın. Arpa, buğday, hurma ve kuru üzüm." (Müstedrek, 1/401)

Resûlullah (s.a.v) salatalık, kavun, nar ve taze hurmayı da zekât dışı mal­lardan saymıştır. (Şirbînî, Mugni'l-Muhtâc, 2/)

Şu halde üzüm veya hurmanın kurutulmuşu 5 vesk (653 kg.) miktarına ulaşırsa zekâta tâbi olacaktır. Ancak İmam Ebû Hanîfe ile Züfer bu görüşe muhalefet ederek nisab miktarına ulaşmasını şart koşmamışlardır. (Nevevî, el-Mecmû',)

Şunu da belirtelim ki, tarım ürünlerinin zekâta tâbi tutulabilmesi için, be­lirli bir kişinin mülkiyetinde bulunması şarttır. Mescidlere vakfedilmiş olan ara­zilerden elde edilen ürünler, sahih görüşe göre zekâta tâbi değildir. (Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1883.)

Diğer hayır kurumlarına vakfedilen arazilerin ürünleri de buna kıyaslanabilir.

Ancak Hanefî mezhebi bu görüşe muhaliftir. Hanefîler'e göre vakıf arazi­lerinde yetişen ürünler de zekâta tâbidir.

Şeftali, nar, incir, elma, kaysı gibi meyveler ile zeytin, bal, pamuk ve saf­ran gibi ürünler zekâta tâbi değildir.

Hanefî mezhebine göre odun, ot ve kalem yapmada kullanılan kamış ha­riç, yerden biten her türlü bitki zekâta tâbidir. Bu görüşe dayanak olarak da şu hadis-i şerif gösterilmektedir:

"Yerin çıkardığı (bitirdiği) şeyde öşür vardır." (Zeylaî, Nasbü'r-Râye, 2/384.)

Balın zekâtı

Bal, arıdan elde edilen besleyici bir sıvı olması itibariyle tıpkı bazı hayvan­lardan elde edilen ve besleyici değeri olan süte benzer. Sütün zekâta tâbi ol­madığı hususunda icmâ vardır. Ona kıyas edilerek bal da zekâta tâbi ürünler­den sayılmamıştır. Buhârî'nin şu rivayeti de buna delil teşkil etmektedir:"Balın zekâta tâbi olduğu hususunda Hz. Peygamber'den (s.a.v) sahih bir rivayet gelmiş değildir."Balın zekâta tâbi olmadığı hususunda Mâlikîler de Şâfiîler'e muvafakat ederken,

Hanefî ve Hanbelîler, balın zekâta tâbi olduğu görüşündedirler. (Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1888.)

Tarım ürünlerinin nisabı

Zekâta tâbi olan tarım ürünlerinin nisab miktarı 5 vesktir (653 kg.). Bu miktardan az olan hububat ve meyvelerden zekât verilmez. Her biri nisab mik­tarından az olan değişik ürünler, nisabı doldurmaları için birleştirilip toplan­maz. Meselâ 400 kg. buğday ile 300 kg. mercimek birleştirilmez.Birinci yılın nisabı doldurmayan ürünü de, zekâta tâbi olsun diye ikinci yı­lın ürününe eklenmez. Her biri ayrı ayrı nisabı doldurmadıkça zekâta tâbi ol­maz. Bu ürünlerde 5 vesklik (653 kg.) nisabın şart olduğunu Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle bildirmiştir: "5 veskten az olan ürünlerde zekât yoktur."( Tecrid-i Sarih Tercemesi, 5/32.)

Tarım ürünlerinden verilmesi gereken zekât miktarı

Zekâta tâbi olan ekin ve meyveler herhangi bir ücret veya külfete ihtiyaç göstermeden yağmur, nehir, kanal veya barajla sulanıyorsa; nisaba ulaştığı zaman onda birinin (öşür) verilmesi gerekir. Şayet ekin ve meyveler, hayvan ile çekilen su veya motopompla yahut satın alınan suyla sulanıyorsa, yirmide birinin zekât olarak verilmesi gerekir. Bununla ilgili bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: "Yağmur, pınar veya göl suyu ile sulananda (ekin ve meyve­lerde) onda bir; dolapla sulananlarda ise onda birin yarısı (yirmide bir zekât) vardır."( Tecrid-i Sarih Tercemesi, 5/290.)

Bu yöntemlerin her ikisiyle eşit miktarda sulanan ekin ve meyvelerin ise 1/15'i zekât olarak verilir. Her iki yöntemle sulanmakla birlikte sulamada iki­sinden birine daha fazla ağırlık verilirse, ağırlık verilen yöntem esas alınır, di­ğerine itibar edilmez. (Şirbînî, Mugni'l-Muhtâc, 2/87.)

Tarım ürünlerinin zekâtı, yapılan ekstra masraflar çıkarıldıktan sonra mı verilir?

Normalde her çiftçi ürününü yetiştirirken tohum, gübre, tarlayı sürme, ek­me, biçme, sulama, ayıklama gibi masraflar yapar. Elde ettiği ürünün zekâtı­nı verirken, yapmış olduğu bu masrafları hesaba katmadan brütü üzerinden mi, yoksa masrafları düştükten sonra neti üzerinden mi zekâtı vermesi gere­kir? Fakihlerin üzerinde ihtilâf ettikleri bu konuyla ilgili olarak İslâm Konferan­sıma bağlı İslâm Fıkıh Kurulu, Cidde'de yapmış olduğu 6. dönem toplantısın­da almış olduğu 15 nolu kararında özetle şöyle demiştir:Çiftçilerin ürünlerini yetiştirirken yapmış oldukları masrafları düştükten sonra mı yoksa düşmeden mi zekâtlarını vermeleri konusunda üç görüş ileri sürülmüştür:

1.  Bütün masraflar düştükten sonra kalan kısmın zekâtı verilecek.

2. Masrafları düşmeden ürünün tamamı zekâta tâbi tutulacak.

3. Toplam ürünün üçte birini düşüp, üçte ikisinin zekâtı verilecek.

Toplantıya katılan üyeler, yapılan müzakereler sonucunda üçüncü görü­şü benimseyerek; yapılan masraflara karşılık olarak toplam ürünün üçte biri çıkarıldıktan sonra kalan üçte ikilik kısmın, sulama türüne göre zekâtının ve­rilmesi, yani yağmur suyuyla sulanıyorsa onda birinin, aletle sulanıyorsa yir­mide birinin zekât olarak verilmesi gerektiğine karar vermişlerdir. (Zühaylî, el-Fıkhü'l-lslâmî, 3/1893-1894.)

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu da 7 Ağustos 2001 ta­rihli toplantısında yapılan müzakereler neticesinde; tarımsal ürünlerin zekâtın­da, elde edilen hâsılattan (gayri safi), ürün için yapılan günümüz tarım şartla­rının getirmiş olduğu ekstra masraflar çıkarıldıktan sonra, geriye kalan ürünün nisab miktarına ulaşması halinde, tabii yollarla sulanan arazide 1/10, masraf veya emekle sulanan arazide 1/20 oranında zekât verilmesi gerektiği kararı­na varmıştır.

Tarım ürünlerinin zekâtını vermenin farz oluş vakti

Zekâta tâbi olan ekinin tanelerinin tamamı veya bazısı sertleşmeye baş­ladığı zaman zekâtının verilmesi farz olur. Meyvelerin de tümü veya bir kısmı olgunlaşmaya başladığı zaman zekâtının verilmesi farz olur. Çünkü bu aşa­maya gelmeden önce ekin ve meyveler, gıda maddesi sayılmaz ve azık ola­rak saklanmaları da mümkün olmaz.Tanelerin sertleşmesi ve meyvelerin olgunlaşrnasıyla zekâtı farz olan ürünlerin, zekât olarak verilmesi gereken miktarının hemen ödenmesi zorun­lu değildir. Ancak yaş üzüm ve hurma kurutulduktan sonra zekâtı verilir. Nite­kim ashaptan Attâb b. Üseyd (r.a) bu konuda şöyle bir rivayette bulunmuştur: "Resûlullah (s.a.v) bize, hurmaya tahmin biçtiğimiz gibi üzüme de tahmin biç­memizi ve zekâtını kuru üzüm olarak almamızı emretti. Tıpkı hurmanın zekâ­tını kuru hurma olarak aldığımız gibi." (Ebû Davud, Zekât, 13, Tirmizî, Zekât, 17; Nesâî, Zekât, 100.)

Zekâtının verilmesi vacip olduktan sonra ekin ve meyvelerin satışı

Hububat tanelerinin sertleşmesi ve meyvelerin olgunlaşrnasıyla toprak mahsullerinin zekâtının verilmesi vacip olduktan sonra bunların satılması sa­hih olmaz. Ancak ürünün miktarı bilirkişilerce tahmin edilip hesaplandıktan sonra satılabilir. Çünkü bu belirlemeden sonra zekât miktarı, mal sahibinin zimmetine geçer ve ne kadar zekât vereceği kesinleşir. Ürün miktarının belir­lenmesinden önce mal sahibinin o ürün üzerinde yeme, hibe etme ve benze­ri tasarruflarda bulunması da caiz olmaz. Fakat yine tahminle belirlendikten sonra bu gibi tasarruflarda bulunabilir.

IV. Ticaret Mallarının Zekâtı

Darphanede basılmış olsun olmasın, altın ve gümüş dışında kalan ve na­kit cinsinden olmayan mallara ticaret malı denir. (Cezîrî, Mezâhib, 1/606.)

Kumaş, demir ve benzeri ticaret malları zekâta tâbidir. Ticaret yapmakta olan kişinin, malının kırkta birini zekât olarak vermesi icap eder. Ticaret mal­larının zekâta tâbi olması için şu altı şartın gerçekleşmesi gerekir:

1.  Tüccarın elinde bulunan mallar, satın alma şeklinde bir bedel ödene­rek mülk edinilmiş olmalıdır. Bir şahıs ticaret yapmak maksadıyla peşin veya vadeli olarak mal satın alırsa, bu mal ticaret malı olduğu için zekâta tâbi olur. Ama tüccar da olsa bir kişinin elinde bulunan mal, miras kalma gibi bedel öde­meksizin mülkiyetine geçmiş ise, bu malda ticaret niyetiyle tasarrufta bulun­madıkça zekâtını vermesi gerekmez.

2.  Kişi elinde bulunan malı satın alırken, satın alma akdinin hemen ardı sıra veya henüz akdin yapıldığı mekânda iken bu malla ticaret yapmaya niyet etmiş ise, bu malı zekâta tâbi olur. Sözü edilen şekilde bu malla ticaret yapmaya niyet etmezse bu malı zekâta tâbi olmaz. Zekâtla yükümlü olması için, sermayenin tamamını mala bağlayıncaya kadar her mal alışta ticaret niyetini yenilemelidir. Sermayenin tamamı bu şekilde mala bağlandıktan sonra artık her alışveriş için ticarete niyet etmeye gerek kalmaz. Çünkü önceki niyetler nedeniyle ticaret hükmü malın tamamını kapsamına almış olur.

3.  Elde bulunan malın ticaret niyetiyle saklanmış olması. Bunu kullanım için bulundurmaya niyetlenirse, zekâtın vücûbu için şart olan bir yılı doldurma süreci durur. Daha sonra bu malla ticaret yapmak isterse, ticaret niyetini ye­nilemesi gerekir. Bu niyeti de o malda yapacağı ticarî tasarrufa bitişik olarak yapmalıdır.

4.  Ticaret malı, mülk edildikten sonra üzerinden bir yıl geçmiş olmalıdır. Bir yıl geçmedikçe zekâtının verilmesi gerekmez. Bu ticaret malı, nisab mik­tarındaki peşin bir para ödenerek mülk edinilmiş ise veya mülk edinilmesi için peşin olarak ödenen para nisab miktarından az olur da mal sahibi bu parayı nisab miktarına ulaştıracak başka paraya da sahipse, her iki durumda da ya­nındaki ticaret malı zekâta tâbi olur. Tabii yine üzerinden bir yıllık sürenin geç­miş olması şarttır.

5.  Ticaret mallarının tümü yıl içinde nisabtan az miktardaki bir paraya çevrilmiş olmamalıdır. Eğer bu malların tümü yıl içinde nisabtan az miktarda­ki bir paraya çevrilmiş ise, bir yıllık sürenin geçme şartı işlemez; zekâtının ve­rilmesi de gerekmez.Zekât yükümlüsü bu parayla başka bir ticaret malı satın alırsa bir yıllık sü­re, bu malı satın aldığı tarihten itibaren işlemeye başlar. Önce geçmiş olan sü­re hesaba katılmaz. Ama kişi, yanındaki ticaret malının bir kısmını nisab mik­tarından az olan bir paraya çevirir, bir kısmını da mal olarak bırakırsa veya bu malların hepsini yıl sonunda para ya da eşya cinsinden bir şeyler karşılığında satarsa, bir yıllık süre kesilmez, işlemeye devam eder.

6. Ticaret mallarının değeri yıl sonunda nisab miktarına ulaşırsa zekâtını vermek gerekir. Çünkü zekâtta yılın hem başı hem sonu değil, sadece sonu nazarı itibara alınır. Ticaret malı, meralarda beslenen hayvanlar veya meyve cinsinden bir şeyler olur da hem miktar hem de kıymet bakımından nisaba ulaşırsa zekât, bu malların bizzat kendilerinden verilir.Eğer bu tür malların kıymet veya miktarından sadece biri nisaba ulaşmış-sa; miktar bakımından nisaba ulaşması durumunda zekâtı, miktarına göre kendi parçasından ödenir. Eğer kıymet bakımından nisaba ulaşmışsa zekâtı, ticaret malı hükümlerine göre verilir.Miktarı nisabtan aşağı inmedikçe ticaret mallarının zekâtının her yıl yeni­den verilmesi gerekir. Bunların zekâtını veriş keyfiyetine gelince; malların de­ğeri, satın alındıkları para cinsine göre altın veya gümüş nisabı göz önünde tutularak takdir edilir.Para dışındaki şeylerle satın alınmış yani takas yoluyla elde edilmişlerse bu malların değeri, bulundukları yerde en fazla revaçta bulunan para ile tak­dir edilir. Değer takdiri için yıl sonunda iki âdil kişinin bulunması gerekir. Çün­kü bu kişiler, malın değerini takdir etmede bilirkişilik yapacaklardır. Bunların da bir kişiden fazla olması gerekir. Ticaret mallarında zekât oranı kırkta birdir.Ticaret mallarının değeri takdir edilip zekâtının ne kadar olacağı hesap­lanırken şu hususların da göz önünde bulundurulması gerekir:

a)  Alışveriş yaparak kazanç sağlamak için değil de gelirinden yararlan­mak amacıyla satın alınan veya hibe edilme yahut miras kalma gibi yollarla elde edilen bağ, bahçe ve bina gibi taşınmaz malların mülkiyeti zekâta tâbi değildir. Ancak bunlardan elde edilen gelirin zekâtının verilmesi gerekir. Yıl sonunda başka ticaret malları varsa, bu gelirler ona eklenir ve hepsinin zekâ­tı birlikte verilir. Başka ticaret malları bulunmasa bile sadece bu gelirler nisab miktarına ulaşıyorlarsa zekâtlarının verilmesi gerekir.

b)  İş yerleri, çalışma tezgâhları, fabrikalar, dükkânlar, çeşitli iş makinele­ri, ilim kitapları ve sanat sahiplerinin iş aletleri zekâta tâbi değildir. Ancak bü­tün bunlar, işte kullanılmak için değil de satıp kâr sağlamak için satın alınmış-larsa, ticaret malı sayıldıklarından zekâta tâbi olurlar.Sanayi maddesinin terkibine dahil edilmek üzere hazır bulundurulan; oto­mobil üretiminde kullanılan demir ile sabun üretiminde kullanılan zeytinyağı gibi maddeler, sanayicinin yanında bir seneyi doldurmuşlarsa, seneyi doldur­dukları esnada satın alınabilecekleri pahalarına göre kıymet tesbitleri yapıla­rak zekâtlarının verilmesi gerekir.Kesilip konserve yapılmak üzere hazır bulundurulan hayvanlar ile yine konserve yapılmak üzere hazır bulundurulan nebatat da bu hükme tâbidir.Sanayi mamulünün terkibine dahil olmayan yardımcı maddelere gelince, demirbaşlarda olduğu gibi bunlar da zekâta tâbi değildirler. (Serahsî, el-Mebsût, 2/198; Şirbînî, Mugnil-Muhtâc, 1/398; Zühaylî, el-Fıkhü'l-islâmî, 10/7960)

c) Ticaret malları yıl sonunda, tedavülde bulunan paraya göre değer tak­diri yapılarak zekâtı verilir.

Hesaplanırken de kârı ile beraber hesaplanmalıdır. Hem sermayenin hem de kârın zekâtını vermek gerekir. Örneğin bir tüccar 100 milyar lira ile işe baş­lamış ve yıl sonunda parası 150 milyar lira olmuş ise, 150 milyar liranın zekâ­tı olarak 3 milyar 750 milyon lira vermesi gerekir. Bundan anlaşılıyor ki kâr, ser­mayeye tâbidir. Ayrıca kârın da üzerinden bir yılın geçmesi şart değildir.

Zekât olarak verilmesi gereken malın kıymetinin para olarak verilmesi

Nakitlerin zekâtının nakit olarak verilmesi gerektiği hususunda din bilgin­leri arasında görüş birliği vardır. Dolayısıyla nakit sahibinin, zekât olarak ver­mesi gereken nakdin yerine aynı değerde başka bir malı fakire vermesi caiz olmaz. Bir kimse nakit para olan zekâtını dağıtmak üzere bir vekile veya ze­kât işinde çalışan bir görevliye verirse, bunun nakit olarak fakirlere verilmesi gerekir. Yani bu parayla giyecek veya gıda maddesi alıp fakirlere dağıtamaz­lar. Nakitlerin zekâtının kendi cinsiyle ödenmesi gerektiğine dair hüküm nas ile sabittir:Resûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: "Sizi (ticarî olmayan) atın ve kölenin zekâtından affettim. Öyleyse gümüş paralarınızın zekâtını verin. Bunun her 40 dirheminden 1 dirhem vereceksiniz. Ancak 190 dirheme zekât düşmez. 200 dirheme ulaştığında 5 dirhem verilecektir." (Ebû Davud. Zekât, 4; Tirmizî, Zekât, 3; Nesâî, Zekât, 18.)

Hayvanların zekâtını da kendi cinslerinden vermek gerekir. Zekât olarak verilmesi gereken hayvanın yerine kıymeti kadar para vermek caiz olmaz. Bu­nunla ilgili olarak sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Her otuz sığır için erkek veya dişi bir buzağı zekât olarak verilir. Her kırk sığır için de bir mü-sinne (üçüncü yaşında dişleri çıkan sığır) zekât olarak verilir." (Tirmizî, Zekât. 5.)

Ancak bazı zaruret halleri bu hükümden istisna edilmiştir. Meselâ beş de­ve için zekât olarak verilmesi gereken bir koyun, araştırılıp da bulunamazsa, mal sahibi bu koyunun değerini takdir edip para olarak verebilir.

d)  Ekin ve meyvelerin zekâtında da aynı hüküm uygulanabilir. Konuyla il­gili bir rivayet şöyledir: Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: "Nehir ve yağmur sularının suladığı şey­lerden (zekât olarak) öşür (onda bir) alınır. (Hayvan ve) dolapla sulananlardan ise öşrün yarısı (yirmide bir) zekât alınır." (Müslim, Zekât 7; Ebû Davud, Zekât, 11; Nesâî, Zekât, 25.)

Bu hadis-i şerifin ifadelerinden de anlaşılacağı gibi zekât, ürünün kendi­sinden verilecektir. Zekât olarak verilmesi gereken ürünün yerine kıymetine eşit miktarda para veya başka bir şey verilemez. Unutulmamalıdır ki zekât bir ibadettir. İbadetlerde taabbüdîlik (öğretildiği gibi yapılmak) esastır. İfa edilişle­rinin nicelik ve niteliklerine ilişkin ilâhî emre uymak gerekir. Bu ölçüler, akıl yü­rütülerek değiştirilemez.

Mudârebe ortaklığında zekât

Kârı bölüşmek üzere bir kişinin başka birine para verip ticaret yaptırma­sına mudârebe/ kırâz denir. Bu ortaklık sözleşmesi, sermaye bir kişiden, emek de diğer kişiden olmak şeklinde yapılır. Böyle bir ortaklıkta sermaye sa­hibi, sermayesinin ve elde ettiği kâr payının zekâtını verir. Emekçi de kendi payına düşen kârın zekâtını verir. Tabii bu kâr payının ortaya çıkmasından iti­baren bir yıllık sürenin geçmiş olması da şarttır. (Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1879.)

Müşterek malların zekâtı

Ortaklık veya benzer bir amaçla iki kişiye ait olup bir arada bulundurulan mallara müşterek mal denir ki, bunlar iki kısma ayrılır:

1. Karma ortaklığı. Zekâtla yükümlü olan iki kişinin zekâta tâbi, nisab mik­tarına ulaşmış ve mülkiyetlerine geçişinden itibaren üzerinden bir yıl geçmiş aynı cinsten mala ortaklaşa sahip olmalarıdır.Bu ortaklıkta mallar birbirinden ayrı değildir. Meselâ kırk tane koyunları bulunan iki ortaktan her biri bu kırk koyunun yarısına sahiptir. Ama her birinin hangi koyuna sahip olduğu belli değildir.

2.  Civar ortaklığı. Bu, önceki gibi aslî bir ortaklık değil de sırf komşuluk bağıyla zekât yükümlüsü iki kişinin ayrı ayrı mülkiyetlerinde bulunan ve nisa­ba ulaşmış olan malların bir arada bulunmasıdır. Bu ortaklıkta iki mal, karma bir karışım olarak değil de mâliklerden her birinin mülkiyeti belli olarak sade­ce bir arada bulunurlar.Yukarıda açıklanan ortaklıklardan hangisinin kapsamına girerse girsin müşterek bir mal; nisab miktarına ulaşır ve üzerinden bir yıl geçerse, tek bir kişinin malı gibi zekâta tâbi olur.

Hanefî mezhebine göre müşterek mallarda ortaklardan her birinin payı di-ğerininkinden bağımsız olarak nisab miktarına ulaşmıyorsa zekâta tâbi olmaz. Ama her birinin malı müstakil olarak nisab miktarına ulaşıyorsa, meselâ sek­sen koyuna sahip olan iki ortaktan her biri kırkar koyuna sahipse, her birinin zekât olarak birer koyun vermesi gerekir. Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1930.

Bu hususta sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle bu­yurmuşlardır: "Ayrılmış mallar, zekâtı artar veya eksilir korkusuyla birleştiril-mez, birleştirilmiş olanlarda ayrılmazlar." (Buhârî, Zekât, 33, 34, 35; Ebû Davud, Zekât, 4; Nesâî, Zekât, 5.)

Yani ortaklardan her birinin payı diğerininkinden ayrı ve belli ise, nisaba ulaşması ve zekâtının verilmesi için biri diğeriyle birleştirilmemelidir.Eğer mallar birleşik iseler, zekâtı verilmemesi veya az verilmesi için onla­rı birbirinden ayırmamak gerekir. Meselâ bir yıl boyunca kırk koyuna sahip olan iki ortak, zekât vermemek için yıl sonunda ortaklıktan ayrılıp her biri ken­di payına düşen yirmi koyunu alırsa; zekât korkusuyla birleşik mallarını ayır­mış olurlar. Dolayısıyla vebal altına girerler. Ya da bir yıldan birkaç gün az bir süreyle kırkar koyuna sahip olan iki kişi, yıl sonunda zekât olarak her biri birer koyun vermemek için ayrı olan mallarını birleştirip ortak olur ve seksen koyun için bir koyunu zekât olarak verirlerse, yine aynı şekilde vebal altına girerler.İki ortağın birleşik malının tek kişinin malı gibi zekâtlandırılması için ger­çekleşmesi gereken şartlar şunlardır:

1.  Her iki mal aynı cinsten olmalıdır.

2.  Müşterek mal nisab miktarına ulaşmış olmalıdır.

3. Ortaklık bir yıl süreyle devam etmiş olmalıdır. Ancak ekin ve meyveler gibi yıllanma şartı aranmayan ürünlerdeki ortaklıkta böyle bir şart yoktur.

4.  Müşterek olan hayvanların beslenişi birlikte olmalıdır. Şöyle ki: İki kom­şu hayvanlarını bir araya getirip birleştirirlerse; çobanları, meraları, süt sağma yerleri, ahırları ve damızlık koçlarının aynı olması şartıyla bir kişinin malıymış gibi zekâtları verilir.

5. Zekâta tâbi müşterek mal ticarî ise dükkân, ambar, terazi ve bekçisinin aynı olması; ekin ya da meyve ise kurutma, harmanlama ve ayıklama yeri ile bekçisinin aynı olması şarttır. (Şirbînî, Mugnrl-Muhtâc, 2/76.)

Bu şartları taşıyan ortaklığın zekâtı bir kişinin malıymış gibi ödenmekle beraber, ortaklardan her biri üzerine düşen zekât payını öder.

V. Hayvanların Zekâtı

Zekâta tâbi olan hayvanlar, ehlî olan deve, sığır (manda da sığır kapsa­mındadır), koyun ve keçi cinsinden ibarettir. Bu cins hayvanlarda zekâtın farz oluşunun delili, Sâlim'in, babası Abdullah b. Ömer'den (r.a) yapmış olduğu şu rivayettir: "Resûlullah (s.a.v) (mallardan alınması gereken) zekâtların miktarı­nı belirten bir mektup yazmıştı. Bunu zekât memurlarına göndermeden vefat etti. Resûlullah (s.a.v) o mektubu kılıcının yanına asmıştı. Hz. Ebû Bekir ölün­ceye kadar o mektupla amel etti. Sonra Hz. Ömer de ölünceye kadar onunla amel etti. Mektupta şunlar yazılıydı; Beş devenin zekâtı bir koyundur..." (Ebû Davud, Zekât, 4; Tirmizî, Zekât, 4; ibn Mâce, Zekât, 9.)

Yukarıda sayılanlar dışındaki hayvanlar zekâta tâbi değildir. Buna göre at, katır, eşek vb. hayvanlar, ticaret maksadıyla bulundurulmadıkları takdirde zekâta tâbi olmazlar.

Deve, sığır ve davarlar, üç şartla zekâta tâbi olurlar:

1.  Bu hayvanların zekâta tâbi olmaları için, besili olmayıp otlaklarda ot­lanmaları şarttır. Otlaklarda otlanan hayvanlara sâime denir. Sâime hayvan, sahibi veya sahibince görevlendirilen kişi tarafından yılın tamamında sahipsiz meralarda otlatılan hayvandır. Sâimelik şartını tamamıyla taşıyan hayvanlar, bir işte çalıştırılmak üzere elde bulundurulurlara zekâta tâbi olmazlar.

2. Bu hayvanlar nisab miktarına ulaşmış olmalıdırlar. Bunlar nisab mikta­rına ulaşmaz veya yemle beslenip herkese açık ve sahipsiz meralarda otla-yarak beslenmezlerse zekâta tâbi olmazlar. Bu hayvanlar, binmek veya tarla­da çalıştırılmak maksadıyla elde bulundurulurlara yine zekâta tâbi olmazlar.

3. Bu hayvanların üzerinden bir yıl geçmiş olmalıdır. Ancak yıl içinde do­ğan yavrular bu şartın dışında tutulmuşlardır. Bunlar büyüklerine tabidirler. Büyüklerinin üzerinden bir yıl geçmesiyle hepsinin zekâtının ödenmesi vacip olur. (Şirbînî, Mugni'l-Muhtâc, 2/76.)

Develerin zekâtı

Develerin ilk zekât nisabı beş tanedir. Beş devesi bulunan bir kişi, bunlar için zekât olarak bir koyun veya keçi verir. Yirmiye kadar her beş deve için bir koyun veya bir keçi verir.Develerin sayısı yirmi beşi bulunca bunlar için bir binti mehaz, yani bir ya­şını tamamlayıp iki yaşına girmiş bir deve verir.Develerin sayısı otuz altıyı bu­lunca bunlar için bir binti lebun denilen iki yaşını tamamlayıp üç yaşına girmiş bir deve verir. Develerin sayısı kırk altıyı bulunca bunlar için bir hıkka yani üç yaşını tamamlayıp dört yaşına girmiş bir deve verir. Develerin sayısı altmış bi­ri bulunca bunlar için bir cez'a yani dört yaşını tamamlayıp beş yaşına girmiş bir deve verir.Develerin sayısı yetmiş altıyı bulunca bunlar için iki tane binti lebun verir. Develerin sayısı doksan biri bulunca bunlar için iki tane hıkka verir.Develerin sayısı yüz yirmi biri bulunca bunlar için üç tane binti lebun ve­rir. Bundan sonraki her kırk deve için bir binti lebun, her elli deve içinse bir hık­ka verir.irbînt, Mugni'l-Muhtâc, 2/63-64.) 

Sığırların zekâtı

Sığırların ilk zekât nisabı otuz tanedir. Otuz tane sığırı bulunan bir kişi, bunlar için zekât olarak bir yaşını doldurup iki yaşına girmiş bir buzağı verir. Buzağının dişisini vermek daha faziletlidir.

Sığırların sayısı kırka varınca, bunlar için bir müsinne yani iki yaşını ta­mamlayıp üç yaşına girmiş bir dana verilir. Erkek müsinnenin verilmesi geçer­li olmaz.

Hanefî mezhebine göre müsinnenin erkeğiyle dişisi arasında bu hususta fark yoktur.

Sığırların sayısı kırkı geçerse, her otuz sığırda erkek veya dişi bir buzağı; her kırk sığır için de iki yaşını tamamlayıp üç yaşına girmiş bir dana verilir. Sı­ğırların sayısı altmışı bulunca, bunlar için iki erkek veya dişi buzağı verilir.Yüz sığır için, bir müsinne ve iki tebi verilir. Yüz on sığır için, iki müsinne ve bir tebi verilir. Yüz yirmi sığır için, dört tebi veya üç müsinne verilir. Bu he­sap böyle devam edip gider. İki nisab arasındaki küsurat zekâttan muaftır.

Hanefî mezhebine göre de iki nisab arasındaki küsurat zekâttan muaftır. Ancak kırk ile altmış arasındaki küsurat böyle olmayıp zekâta tâbidir. Artan fazlalık oranında müsinne değeri verilir. Meselâ kırk sığıra bir sığır eklenirse, zekât olarak bir müsinnenin değerinin kırkta biri verilir. Kırktan fazla iki sığır bulunursa, bir müsinne ve bir müsinnenin değerinin yirmide biri verilir. Bu he­saplama altmış sığıra kadar uygulanır.

Davar/ koyun ve keçilerin zekâtı

Davarın ilk zekât nisabı kırktır. Kırk davarı olan bir kişinin zekât olarak bir tane vermesi gerekir. Zekât olarak verilecek koyun bir yaşını doldurmuş olma­lıdır. Şayet doğumundan itibaren altı ay geçmiş de ön dişleri düşmüş ise, se­neyi doldurmamış olsa da zekât olarak verilmesi caiz olur. Zekât olarak veri­lecek davar keçi ise, iki yaşını tamamlayıp üç yaşına girmiş olmalıdır. (Şirbînî, Mugni'l-Muhtâc, 2/65.)

Hanefî mezhebine göre bir yaşını doldurmuş olan keçi, gerektiğinde kur­ban edilebileceği gibi zekât olarak da verilebilir.

Zekât olarak verilecek davar, koyun da olsa keçi de olsa, zekâtı olarak verildiği deve, ayıplı ve kusurlu olsa da kendisinin ayıpsız ve kusursuz olma­sı gerekir.Koyunların zekâtı koyun, keçilerin zekâtı keçi olarak verilir. Koyun ve ke­çi karışık ise, zekâtı çoğunlukta olandan seçip vermek gerekir. İkisi de eşit sa­yıda iseler, keçi yerine koyun ya da koyun yerine keçi vermek, kıymet farkına riayet etmek kaydıyla caiz olur.,

Zekâtı verilmesi vacip olan malın telef olması veya tüketilmesi

Zekât, mal sahibinin zimmetinde değil, malın kendisinde vacip olur. Bu iti­barla zekâta tâbi bir mal, zekâtının verilmesi vacip olduktan sonra herhangi bir âfet sebebiyle telef olursa, zekâtını verme yükümlülüğü ortadan kalkar. Bu malın bir kısmı telef olursa, telef olan kısmın zekâtının verilmesine ilişkin yü­kümlülük ortadan kalkar.Ama zekâta tâbi bir malı, zekâtının verilmesi vacip olduktan sonra sahibi tüketirse, zekâtını verme yükümlülüğü ortadan kalkmadığı için zekâtının veril­mesi gerekir. Çünkü böyle bir mal, zekâtını verme vecibesi tahakkuk ettikten sonra artık sahibinin yanında bir emanet hükmünde olur. Bundan sonra sahi-bi onu tüketecek olursa, tıpkı emanet malı sahibine teslim etmekle yükümlü olduğu gibi zekâtını fakirlere vermekle yükümlü olur.Nakit veya hayvan olsun, tahıl veya hurma olsun zekâtını verme vecibe­si tahakkuk eden bir mal, sahibi zekâtını vermeden satacak olursa bu satış, malın zekât olarak yoksullara verilmesi gereken kısmında geçersiz olur. Yok­sulların izni olmadan bu malı satmak caiz olmaz. Çünkü onlar bu mala ortak­tırlar.

Bina, fabrika ve benzeri gelir getiren akarın zekâtı

Zamanımızda insanlar paralarını araziye bağlamanın ve ticarete yatırma­nın yanı sıra, kira geliri sağlayacak binalara, ulaşım araçlarına, üretim yapa­cak fabrikalara, tavuk, koyun ve sığır yetiştirecek çiftliklere yatırmakta ve böy­lece servetlerini artırmaktadırlar.Bilindiği gibi cumhuru fukahâ bu tür gelirlerin zekâta tâbi olacağına dair herhangi bir açıklamada bulunmuş değildirler. Ancak şurası unutulmamalıdır ki, bu yatırım araçlarına yatırılan sermaye, bunlardan sağlanan gelirle nema-lanıp artmakta, dolayısıyla bunlarda zekâtın farz kılınışının hikmeti tahakkuk etmektedir. Bu hususu göz önünde bulunduran İkinci İslâm Araştırmaları Kongresi (Mecmau'l-Buhûsi'l-İslâmiyye), 1965 yılında toplanarak şu kararı al­mıştır:"Kiraya verilen binaların, fabrika, gemi, uçak vb.nin mülkiyeti zekâta tâbi değildir. Ancak nisab miktarına ulaşması ve üzerinden bir yıl geçmesi şartıy­la bunların safi gelirlerinin zekâtının verilmesi farzdır. Bunların gelirlerinin ze­kât oranı, yıl sonunda para ve ticaret mallarının zekâtında olduğu gibi % 2,5'tir. Şirketlerin zekâtında şirketin toplam kazancı değil, her ortağın payına düşen kazanç miktarı esas alınır."

Maaş ve serbest meslek kazancının zekâtı

Maaş, başkalarına hizmet veren kimselere, çalışmaları karşılığında veri­len aylık ücrete denir. Serbest meslek kazançları da terzilik, avukatlık, doktor­luk, mühendislik gibi icra edilen her türlü serbest meslek faaliyetleri karşılığın­da elde edilen kazançlardır.Devlette veya özel şirketlerde çalışan maaşlı memurlarla serbest meslek erbabının, hizmetleri karşılığında elde etmiş oldukları kazanca fıkıh literatü­ründe "mal-ı müstefâd" denmektedir.Bu tür gelirler nisab miktarına ulaşmaz veya ulaşır da üzerinden bir yıl geçmez ise, dört mezhebe göre zekâta tâbi olmaz. Oysa Hz. Ebû Bekir, her­hangi bir kimseye devlet bütçesinden maaş verirken ona, "Senin zekâta tâbi bir malın var mı?" diye sorar, muhatabı da zekâta tâbi bir malı bulunduğunu söylerse, zekâtı o ödenekten kesip alırdı. Hz. Osman da halifeliği döneminde aynı uygulamayı sürdürmüştür. (Ebû Ubeyd, Kitâbû'l-Emvâl, s. 415.)

Ashaptan Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mesud ve Muâviye, tabiîlerden Zührî, Hasan-ı Basrî ve Mekhûl de bu görüştedirler.Şu halde diyebiliriz ki; maaşlı veya serbest meslek sahibi bir kimse ma­aş veya ücretini aldıktan sonra aslî ve temel giderleriyle borçlarını düştükten sonra arta kalan gelirini yıl sonu itibariyle hesaplayıp topladığında nisab mik­tarına ulaşıyorsa, yılın tamamlanmasını beklemeden aylık gelirinin % 2,5'unu zekât olarak vermelidir.

F) Zekâtın Ödenmesi

Zekât, ödeme zamanı geldiğinde bekletilmeden ödenmelidir. Geçerli bir mazeret olmadan ödemenin geciktirilmesi caiz değildir. Şu halde zekâta tâbi bir mal nisab miktarına ulaşır ve -üzerinden bir yıl geçmesi gereken mallar-dansa- bir yıl geçince zekâtının derhal ödenmesi gerekir.Verilecek zekât malı ve zekâtın verileceği kimseler hazırda iseler, zekâ­tın kendilerine hemen verilmesi gerekir.Geciktirilmesi halinde mal sahibi gü­nahkâr olduğu gibi bu mal onun zimmetine geçmiş olur. Bundan sonra mal te­lef olursa, zimmetine geçmiş olduğundan dolayı tıpkı bir borçlu gibi bunu hak sahiplerine (fakirlere) ödemeye mecbur olur.Ancak zekât malı ve zekâtın verileceği kimseler hazır değillerse ya da yoksul bir akraba, bir komşu veya çevredeki yoksullardan daha muhtaç biri­nin gelmesine kadar ödemenin geciktirilmesinde sakınca yoktur.Mal sahibinin, zekâtını dağıtması için vekil tayin ettiği kişi de zekâtı hak sahiplerine geciktirmeksizin dağıtmakla yükümlüdür. Geciktirmesi durumunda o da sorumlu ve günahkâr olur. Haklı bir gerekçe olmadan geciktirir ve hak sahiplerine dağıtmadan o mal telef olursa, zekâtı kendi malından fakirlere ver­meye mecbur olur.

Zekât verirken niyet gerekli mi?

Malın zekâtı ayrılırken veya hak sahiplerine zekât verilirken niyet etmek gerekir. Niyetin şart koşulması, zekâtı diğer sadakalardan ve kefaretlerden ayırt etmek içindir.Zekât bir ibadettir. Niyetsiz yapılan ibadetler geçerli olmayacağına göre, fakire verilen malın zekât ibadeti olarak gerçekleşmesi için, verilmek üzere ayrılırken veya fakire verilirken zekât niyetiyle verilmesi gerekir. Bununla ilgili olarak sevgili Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir. Herkesin niyet ettiği ne ise eline geçecek olan ancak odur."(Tecrid-i Sarih Tercemesi, 1/1.)

Niyet, diğer ibadetlerde olduğu gibi kalp ile yapılır. Dil ile söylenmesi ise sünnettir. Zekâtı hak sahibine verirken mal sahibinin, "Bu, benim malımın ze­kâtıdır" şeklinde niyet etmesi gerekir.(Nevevî, el-Mecmû; 6/158-159)

Mal sahibi zekâtını bizzat verirse, zekât miktarını asıl malından ayırırken veya hak sahibine verirken bu niyeti getirir. Zekâtını dağıtması için bir kişiyi vekil tayin ederse, dağıtılacak miktarı vekile teslim ederken niyet ederse bu niyeti yeterli olur. Artık bundan sonra, vekilin zekâtı dağıtırken niyet etmesi vacip olmaz. Fakat vekil de niyet ederse daha faziletli olur. Ama mal sahibi dağıtılacak zekât miktarını vekile teslim ederken niyet getirmezse vekilin, hak sahiplerine zekâtı dağıtırken niyet getirmesi yeterli olmaz.

G) Zekâtın Verileceği Yerler

Zekâtın kimlere verileceğini yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle beyan bu­yurmaktadır:

"Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memur/ar, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kal­mış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Tevbe 9/60)

Bu âyet-i kerîme zekâtın sekiz sınıfa dağıtılmasının gerekliliğine delâlet etmektedir. Hem zekâtın, hem de fıtır sadakasının bu sekiz sınıfa verilmesi gerekir. Zekât ve fıtır sadakası bu sekiz sınıftaki insanların hakkıdır; hepsi bu­na ortaktırlar. Bu sekiz sınıftan insanların bulunması mümkün olduğunda, ze­kâtın bunların hepsine ve her sınıftan da en az üç kişiye dağıtılması gerekir. Ama zamanımızda genellikle bunlardan şu dört sınıfa rastlanmaktadır: Fakir, miskin, borçlu ve yolda kalmış olan kimseler. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî mez­heplerine göre zekâtın bu sekiz sınıftan sadece birine verilmesi de caizdir.

Bu sekiz sınıfta bulunanlar kimlerdir, nitelikleri nelerdir? Bunu açıklama­ya çalışalım.

1Fakir

İhtiyacını karşılayacak miktarda malı ve kazancı bulunmayan kişidir. Bu­nun nafakasını karşılayacak babası, dedesi, oğlu, torunu veya eşi yoktur. Ken­disine yetecek kadar yiyecek, giyecek ve meskenden yoksundur. Meselâ gün­lük 10 milyon liraya ihtiyacı olduğu halde sadece 3 milyon lirasına sahiptir.

2.  Miskin

Zaruri giderlerinin yarısından fazlasını karşılayacak miktarda malı ve ka­zancı olduğu halde aslî ihtiyaçlarının tamamını karşılamaya yetecek miktarda mala veya kazanca sahip olamayan kişidir. Meselâ günlük 10 milyon liraya ih­tiyacı olduğu halde 6-7 milyon lirasına sahiptir.Fakir ve miskinlere ortalama ömür süresi olan altmış iki senelik ihtiyacı karşılayacak kadar zekât verilebilir.Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki, fıtrî bir ihtiyaç olduğundan dolayı ev­lilik için gerekli olan mehri veremeyecek durumda olan bir kişiye, evlenebilme­si için zekât verilebilir.

3.  Zekât işinde çalışan görevliler

Bunlar, yükümlülerden zekâtı tahsil edip toplamak, topladıklarını da hak edenlere dağıtmak üzere İslâm devleti tarafından görevlendirilen memurlardır. Topladıkları zekâttan belli bir kısım kendilerine verilmez. Kendilerine dev­let tarafından normal maaş verilir.

4. Müellefe-i kulûb (kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenler)

Bunları şu dört sınıfa ayırabiliriz:

a)  Yeni müslüman olmuş ve imanları henüz kuvvetlenmemiş olanlar. İmanlarının kuvvetlenmesine katkısı olur umuduyla bunlara zekât verilir.

b)  Kendi toplumunda şeref, mevki ve itibar sahibi olan müslümanlar. Denk ve benzerlerinin müslüman olmaları umuduyla bunlara zekât verilir. Ni­tekim Hz. Peygamber; Ebû Süfyân b. Harb, Zibrikan b. Bedr, Adî b. Hatim ve benzerlerine zekât vermiştir.

c)  Müslümanları gayri müslimlerin saldırısından ve zalimlerin kötülükle­rinden koruyan sınır boylarındaki müslüman bahadırlar. Gerektiğinde savaşa­rak da olsa müslümanları, sınırın öte yanındaki düşmanların şerrinden koru­maları için bunlara zekât verilir.

d) Vermemezlik etmeseler dahi kendilerine zekât tahsildarı gönderme im­kânı bulunmayan topluluklardan zekâtı tahsil edip getirenler. Zekâtın toplan­masına katkıda bulunmalarını sağlamak için bu gibi kimselere zekât verilir. Ni­tekim zekât vermeyenlerle savaştığı senede Hz. Ebû Bekir, kendi şahsının ve halkının zekâtını toplayıp getiren Adî b. Hâtim'e zekâttan pay vermiştir.Birinci şıktakiler, zekât almayı hak eden kimselerdir. Diğerlerine ise an­cak müslümanların onlara ihtiyaçlarının bulunması durumunda zekâttan pay verilir.Hz. Peygamberin âhirete irtihalinden sonra müellefe-i kulûba zekât veri­lip verilmemesi hususunda âlimler ihtilâf etmiş, farklı görüşler ortaya atmışlar­dır. Hanefîler'le İmam Mâlik'e göre İslâm'ın yayılıp güçlenmesi, müellefe-i ku­lübün zekâttaki payını ortadan kaldırmıştır.Zira yüce Allah, İslâm dinini güçlendirip aziz kılmış, Müslümanlığı müel­lefe-i kulûba ihtiyaç duymaz bir konuma yükseltmiştir. Şu halde zekât dağıtı­lacak sınıflar sekizden yediye düşmüştür.

Hanefîler'le İmam Mâlik dışındaki cumhuru fukahâya göre ise müellefe-i kulûba zekâttan pay verilmesi gerektiğine dair hüküm halen geçerlidir, neshe-dilmiş değildir. Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin kendi halifelik dönemle­rinde onlara zekât vermemeleri, onlara zekât verilmesi gerektiğine dair hükmün ortadan kalkması şeklinde değil, o dönemlerde onlara zekât vermeye ih­tiyaç kalmadığı şeklinde yorumlanmalıdır. Çünkü zekât verilecek sınıfların içi­ne müellefe-i kulûbu da dahil eden Tevbe sûresinin 60. âyet-i kerîmesi, son nazil olan âyetlerdendir. Bu âyet neshedilmiş de değildir. Nitekim Hz. Ebû Be­kir de müellefe-i kulûbdan olan Adî b. Hâtim'e ve Zibrikan b. Bedr'e zekâttan pay vermiştir. Amaç, bunları İslâm'a kazandırıp kendilerini cehennem ateşin­den kurtarmak olduğuna göre, müellefe-i kulûba zekât vermek gerektiğine da­ir hüküm, İslâm'ın güçlenmesi ile geçerliliğini yine devam ettirecektir. 

5.  Köleler

Burada kölelikten kurtulmak maksadıyla efendisiyle sözleşme yapan müslüman köle kastedilmektedir. Bunlar, hürriyetlerine karşılık olarak efendi­lerine ödemeyi taahhüt ettikleri mal veya paraya sahip değillerse, zekâttan pay alabilirler. Ancak zamanımızda kölelik müessesesi mevcut olmadığından bu hükmün pratikte yeri kalmamıştır. (Zühaylî, el-Fıkhül-İslâmî. 3/1954-1955.)

6.  Borçlular

İmam Şafiî ve ashabına göre borçlular, başkalarının arasını bulup onları barıştırmak için borçlanan ile kendi şahsının ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanan olmak üzere iki kısma ayrı­lırlar.

a) Başkalarının arasını bulup onları barıştırmak için borçlanan kişi. Bu, iki kabilenin, iki topluluğun veya iki şahsın aralarındaki anlaşmazlığın düşmanlı­ğa dönüşüp büyük fitne ve huzursuzlukların çıkmasından korktuğu için, kötü­lüğü önlemek maksadıyla borç altına girip masraf yapar ve tarafları sakinleş­tirir. Bu kişi zengin de olsa yoksul da olsa, borçtan kurtulması için kendisine zekâttan pay verilebilir.

b)  Kendi şahsının ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılamak için borçlanan kişi. Bu kişi haram olmayan yerlere harcamak üze­re şahsı ve ailesi için borç altına girmiş ise veya sehven telef ettiği bir şeyden ötürü borçlanmış ise, borçtan kurtulmasını sağlayacak miktarda kendisine ze­kât verilir. (Nevevî, el-Mecmû', 6/191-192.)

7.  Allah yolunda gaza eden mücahidler

Bunlar, ordudan maaş almayan mücahidlerdir. Bunlar zengin de olsalar gaza için ihtiyaç duydukları şeyleri temin edebilsinler ve kendilerine bir nevi yardım olsun diye zekâttan pay alabilirler. Çünkü Allah yolunda gaza etmek, bütün toplumun yararını ilgilendiren bir faaliyettir. Ama ordudan kendilerine maaş verilmekteyse, muhtaç sayamadıklarından dolayı kendilerine zekâttan pay verilmez.Kişi, zekât için ayırdığı parayla hacca gidemez ve bu parayla gaza da edemez. Yine bu parayı başkasına vererek kendi adına hacca gönderemez.Hanbelîler'le bazı Hanefî âlimlerine göre hac ibadetinin edası da Allah yolunda gaza etmek gibidir. Dolayısıyla hacca gitmek istediği halde yoksullu­ğundan ötürü gidemeyen kişiye, hacca gidebilmesi için zekât verilebilir. Bu­nunla ilgili olarak Abdullah b. Abbas'tan gelen bir rivayette şöyle denmektedir:Adamın biri bir devesini Allah yoluna (zekât olarak) verdi. Karısı da hac­ca gitmek istedi. Hz. Peygamber (s.a.v) o kadına, "Şu deveye bin (ve hacca git); çünkü hac da Allah yolundaki işlerdendir" buyurdu. (bkz. Zuhaylî, el-Fıkhül'l-İslâmî, 3/1957-1958.)

Şu halde hacca gitmek isteyen bir kişi fakir ise, farz haccı veya farz um­reyi edaya yetecek miktarda zekât alabilir. Nafile hac veya nafile umreyi eda etmek içinse zekât alamaz.(Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1957-1958.)

8.  Yolda kalmış kimseler

Sefere çıkıp da parasızlıktan yolda kalan veya sefere çıkmak üzere olup da yolda muhtaç hale düşecek olan kimselerin seferleri iyilik ve Allah'a itaat amaçlı ise, varmak istedikleri yere ulaşmalarına yetecek kadar zekât kendile­rine verilir. Ama seferleri günah amaçlı ise kendilerine zekât verilmez. Verilir­se, günah işlenmesine yardımcı olunmuş olur. Sefer mubah amaçlı ise yine zekât verilir. En sahih olan görüş budur. (Nevevî, el-Mecmû 3/202-203.)

Hanefî mezhebine göre de yolda kalmışlara zekât verilir ama yola çıkmak üzere olanlara zekât verilmez.

Sekiz sınıfa dahil olmayanlara zekât verilir mi?

Yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerîm'de beyan buyurduğu şahıs ve yerlerden başka şahıs ve yerlere zekât vermek, din bilginlerinin çoğunluğuna göre caiz değildir. Meselâ cami, köprü, okul, baraj ve yol yapım, bakımı için zekât veri­lemez. Zekât parasıyla ölülere kefen alınamaz, misafir agırlanamaz, borçlar ödenemez. Ancak Hanefîler'den İmam Kâsânî, zekâtın verileceği yerlerden biri olan "Allah yolunda" sözünü, "ihtiyaç duyulan her türlü hayır ve iyilik" an­lamında yorumlamıştır. Buna göre cami ve benzeri hayır kurumlarının yapım ve onarımı da bu kapsama girer ve bu işlerin finansmanı da zekât parasıyla karşılanabilir. (Kâsânî, Bedâi. 2/45.)

Yine Hanefîler'den İmam Ebû Yusuf, bütün iyilik ve taatlerin "Allah yo-lu"nun kapsamına girdiğini, ancak bu kelime mutlak olarak ifade edildiğinde bununla savaşın kastedildiği anlamının çıkarılacağını ifade etmiştir. (Serahsî, el-Mebsût, 3/15.)

Zekâtı hak edene verilecek zekât miktarı

Fakir ve miskine, ihtiyacını karşılayacak miktarda zekât verilir. Çalışacak gücü varsa iş aletlerini veya ticaret eşyasını temin etmesine yetecek miktar­da zekât verilir. Hatta gerekiyorsa çok miktarda ticaret metaı temin etmesine yetecek miktarda zekât verilir. Zira yüce Allah bunların ihtiyaçlarını giderme ve maslahatlarını temin etmek için bunlara zekât verilmesini bir hak olarak be­lirlemiştir. Zekâttan maksat, eksiği, gediği gidermek, muhtaçlığı bertaraf et­mektir. Bu sebeple de fakire ve düşküne, normalde bir senelik ihtiyacını kar­şılamaya yetecek miktarda zekât verilmesi gerekir. Nitekim sevgili Peygam­berimiz, Kubeyse b. Muharik'e, zekât istemenin üç kişiye helâl olacağını, bun­lardan birinin de şu konumdaki kişi olduğunu beyan buyurmuştur:".. Biri de şu adamdır ki, bir âfetle karşılaşır, bu âfet onun malını alıp gö­türür. İşte o adamın zekât malından istemesi helâl olur ki bu sayede normal bir geçime kavuşsun." (Müslim, Zekât, 12.)

İmam Ebû Hanîfe ise bir kişiye nisab miktarı kadar zekât verilmesini mek­ruh görmüştür.

Zekât verilecek kişide aranan nitelikler

1. Zekât verilecek kişi fakir biri olmalıdır. Ancak aşağıda nakledeceğimiz hadis-i şerifte de belirtildiği gibi, zengin de olsalar bazı kimseler bu hükmün dışında tutulmuşlardır."Zekât zengine helâl olmaz. Ancak beş kişi hariç: Zekât memuru, zekât için ayrılan malı parasıyla satın alan, Allah yolunda gaza eden, borçlu kişi ve­ya kendisine zekât verilen miskinin (bu malı) zengin bir kişiye hediye etme­si. " (Ebû Davud. Zekât, 3; Mâlik, el-Muvatta Zekât, 29.)

Önceki kısımlarda da tanımlandığı gibi fakir, hiçbir malı veya kazancı ol­mayan ya da kendisine yetecek miktarın yarısından az mal veya kazanca sa­hip olan kişidir. Fakir zannedilerek kendisine zekât verilen kişinin daha sonra zengin olduğunun anlaşılması halinde, verilmiş olan zekât cumhuru fukahâya göre geçerli olmaz. Ancak zekâtı ona verirken mümkün olduğunca durumu­nun araştırılması gerekir.

Hanefî mezhebine göre zekâtı veren kişi, verirken onun malî durumunu araştırdığı halde daha sonra onun zengin biri olduğu anlaşılırsa, zekâtı geçer­li olur; yeniden vermesi gerekmez.

2.  Zekât verilen kişi müslüman biri olmalıdır. Gayri müslimlere zekât ve­rilmesinin caiz olmadığı hususunda görüş birliği vardır. Zira Hz. Peygamber, Muâz b. Cebel'i (r.a) Yemen'e gönderirken ona şu talimatı vermişti: "Allah, kendilerine mallarında zekât farz kılmıştır. Bu zekât, zenginlerinden alınır ve onların fakirlerine verilir." (Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 5/3-4.)

Bu hadis-i şeriften anlaşıldığı gibi zekât müslüman fakirlere verilir, gayri müslimlere verilmez.

İmam Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed'e göre zekât dışındaki sadakala­rın zımmîlere verilmesi caizdir.

3.  Zekât verilen kişi Hâşimî ve Muttalibî sülâlesinden olmamalıdır. Ehl-i beyt'in zekât alması haramdır. Bununla ilgili olarak Ebû Hüreyre (r.a) şöyle bir rivayette bulunmuştur:Hz. Ali'nin oğlu Hz. Hasan zekât hurmasından bir tanesini alıp hemen ağ­zına attı. Resululiah (s.a.v) ona, "Hişt, hişt at onu! Bilmiyor musun ki biz ze­kât yemiyoruz!" veya, "Bize zekât helâl değildir" dedi. (Buhârî, Zekât, 57, 60, Cihâd, 188; Müslim, Zekât, 161.)

Ehl-i beyt, ganimet fonundan pay aldıkları için zekât almaları haram kılın­mıştır. Ancak beytülmâlde bu fondan onlara verilecek ödenek yoksa veya İs­lâm ülkesi istilâya uğrarsa bunların zekâttan pay almaları caiz olur. (Nevevî, el-Mecmû; 6/220.)

4. Zekât verilen kişi, verenin bakmakla yükümlü olduğu kimselerden ol­mamalıdır. Zekât vermekle mükellef olan kişi, bakmakla yükümlü olduğu kim­selere zekât veremez. Bunlara zekât verecek olursa, gerçekte kendi şahsına zekât vermiş olur. Böyle yapmakla, onlara vermesi gereken üzerindeki nafa­ka yükünü hafifletmiş ve böylece kendini faydalandırmış olur.Dolayısıyla zekât mükellefi bir kişinin kendi annesine, babasına, ninesine ve dedesine, küçük çocuklarına ve torunlarına, deli veya sakat olan büyük ço­cuklarına zekât vermesi caiz olmaz. Çünkü bunların nafakasını temin etmek­le yükümlüdür. Ama babasının evinde oturmayan ve kendisine yetecek mik­tarda mal ve kazanca sahip olmayan erkek evlâda babası zekât verebilir. (Nevevî, el-Mecmû', 6/223.)

Hanefî mezhebine göre zekât mükellefi kişi, kendi usul ve fürûuna, yani anne, baba, dede, nine, oğul, kız ve torunlarına zekât veremez.

Zekât vermekle mükellef olan bir şahsın bakmakla yükümlü olduğu ço­cuklarına, anne baba ve eşine -fakir de olsalar- zekâtını vermesi caiz değildir. Ama bir başkasının bunlara zekât vermesi caiz olur mu? Bunun cevabını iki şık halinde vermek mümkündür:

a) Bir şahsın nafakasını vermekten başka biri sorumluysa ve bu şahıs da kendisine verilen nafakayla geçimini normal olarak sürdürebiliyorsa, zekât al­ması caiz olmaz.

b)  Kadın kocasının veya baba evlâdının verdiği nafakayla geçimini nor­mal olarak sürdüremiyorsa; evli kadına veya evlât sahibi babaya zekât verile­bilir.

Kadının, zekâtını kocasına vermesi

Zengin olan bir kadının, vermekle yükümlü olduğu zekâtını fakir olan ko­casına vermesi caizdir. Çünkü zengin de olsa kadın, kocasının ve çocukları­nın nafakasını temin etmekle yükümlü değildir. Şu halde zekât mükellefi bir kadın, malının zekâtını fakir olmaları halinde çocuklarına ve kocasına verebi­lir. Aşağıda nakledeceğimiz şu rivayet de bu hükmü teyit etmektedir. Şöyle ki: Abdullah b. Mesud'un (r.a) eşi Zeyneb, Hz. Peygamber'e (s.a.v) bir adam göndererek, "Kocama ve himayemde bulunan yetimlerime zekât verirsem ge­çerli olur mu?" diye sordu. Hz. Peygamber, Zeyneb'in bu sorusunu kendisine ileten kişiye şu cevabı vermiştir: "Evet, bunda kendisine iki sevap vardır: Biri akrabalık, diğeri de zekât sevabıdır." (Buharı, Zekât, 47)

Ümmü Seleme (r.a), bir gün Hz. Peygambere (s.a.v), "Ey Allah'ın Resu­lü, (ölen kocam) Ebû Seleme'nin çocuklarına infak edersem (zekât verirsem) bana sevabı olur mu? Onlar benim çocuklarımdır" diye sordu; Hz. Peygamber (s.a.v) şu cevabı verdi: "Bu çocuklara infak et (zekât ver). Bunlara verdiğin ze­kâtın sana sevabı vardır." (Buhârî, Zekât, 47.)

Akrabaya zekât vermek

Zekât vermekle yükümlü olan bir şahsın, yoksul olan kardeş, hala, dayı, teyze, amca ve bunların çocukları gibi bakmakla yükümlü olmadığı akrabala­rına zekât vermesi caiz olduğu gibi, başkalarına nisbetle bunlara öncelik tanı­ması gerekir. Nitekim bununla ilgili bir hadis-i şeriflerinde sevgili Peygamberi­miz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Miskine verilen şey sadakadır. Akrabaya ve­rilen şey ise iki hayırdır: Biri sadaka, diğeri akrabalık bağının gözetilmesi."( Tirmizî, Zekât, 26.)

Kişinin kendi malının zekâtını üvey annesine, damadına vermesi caizdir.

Nafile sadakalara gelince bunların fakir ve düşkün olmayanlara da veri­lebileceği hususunda görüş birliği vardır. Bunlara sadaka vermek caiz olduğu gibi, veren kişi sevap da kazanır. Ama muhtaçlara verilmesi tabii ki daha fa­ziletlidir. İhtiyacı olmayan kişinin sadaka kabul etmekten uzak durması müs-tehaptır. Zengin kişinin sadaka almaya teşebbüste bulunması helâl değildir. Sadaka veren kişinin özellikle hayırlı, sâlih ve muhtaç insanları gözetip onlara öncelik vermesi müstehaptır. Ama fasıklara ve gayri müslimlere vermesi de caizdir. (Nevevî, el-Mecmû 6/236-237.)

5. Zekât verilen kişi reşid, yani akıllı, ergen ve normal tasarruf ehliyetine sahip olmalıdır. Çocuğa, deliye ve diyaneten sefih olan bir kişiye zekât ver­mek caiz olmaz. Ancak bunlar adına velileri zekât alabilir.

H) Zekâtın Başka Yere Gönderilmesi

Zekâtın farizasının tahakkuk ettiği şehir veya beldede zekât almayı hak eden insanlar bulunduğu halde, yakın mesafede olsa bile başka mıntıkalarda-ki müstahaklara zekâtın gönderilmesi caiz olmaz. Zira gönderilecek olursa, memleketteki yoksullara ve düşkünlere haksızlık edilmiş olur. Oysa bu mem­leketteki yoksullarla düşkünler, kendilerine verileceğini bekledikleri bu zekâta umut bağlamışlardır. Başka yere gönderilmesi durumunda umutları yıkılmış olacaktır.Zekât hangi beldede toplanmış ise o beldedeki zekât müstahaklarına da­ğıtılmalıdır. Aksi halde oradaki müstahaklar, durumu dinî otoriteye bildirip şi­kâyet etme hakkına sahip olurlar. Hz. Ömer zamanında yaşanan bir olay ve Hz. Ömer'in de ilgililere vermiş olduğu emir bunu doğrulamaktadır.

Şöyle ki:Hayber'e gitmekte olan Hz. Ömer, öğle vakti mola verdiği yerde bir ağa­cın gölgesinde uzanıp istirahat etmekteyken bâdiye Arapları'ndan bir kadın gelip çevredeki insanların yüzlerine dikkatle bakarak Hz. Ömer'in yanına git­miş ve, "Ben fakir bir kadınım. Çocuklarım vardır. (Siz) müminlerin emîri Ömer b. Hattâb, Muhammed b. Mesleme'yi bize zekât memuru olarak tayin etmişti­niz. Ancak Muhammed bize bir şey vermedi. Allah rahmetini senden esirge­mesin. Bize yardımda bulunması için ona emir vereceğini umarız" dedi. Bu­nun üzerine Hz. Ömer, hizmetçisi Yerfe'i çağırarak,"Bana Muhammed b. Mesleme'yi çağır" dedi. Kadın, "Benimle beraber gelsen de ikimiz ona gitsek, işimin görülmesi açısından daha yararlı olur" de­yince Hz. Ömer, "İnşallah senin ihtiyacını karşılar" dedi. Bu arada hizmetçi Yerfe', Muhammed b. Mesleme'nin yanına vararak emre icabet etmesini söy­ledi. Emri alan Muhammed gelerek, "Selâm sana ey müminlerin emîri!" dedi. Kadın onu görünce utandı. Hz. Ömer, Muhammed'e şöyle dedi:"Allah 'a yemin ederim ki, en hayırlılarınızın izinden gitmeye azami gay­ret göstermekteyim. Yüce Allah bu kadın yüzünden seni sorguya çekerse, ne cevap vereceksin?" Bu soru karşısında Muhammed'in gözleri yaşardı. Hz. Ömer sözüne devamla şöyle dedi:

"Yüce Allah Peygamberini bize gönderdi. Onu tasdik ettik ve ona uyduk. O da Allah'ın kendisine emrettiği şekilde hareket etti. Zekâtı hak sahibi olan fakirlere verdi. Allah onun ruhunu teslim alıncaya kadar bu hal üzere devam etti. Ondan sonra Allah halifeliği Hz. Ebû Bekir'e nasip buyurdu. Ebû Bekir de vefat edinceye kadar Hz. Peygamberin sünnetiyle amel etti. Ondan sonra ha­lifeliği bana nasip etti. Ben de hayırlılarınız (Resûlullah ile Ebû Bekir'in) yolun­dan gitmeye gayret göstermekteyim. Ben seni âmil (zekât görevlisi) olarak gönderirsem, bu kadına bu sene ile geçen senenin zekâtını öde. Ama olabilir ki seni göndermem."Böyle dedikten sonra Hz. Ömer bir deve getirilmesini emretti. Kadına bir deve yükü un ve zeytinyağı verdi ve şöyle dedi:"Bunları al ve Hayber'de bize yetiş. Zira biz Hayber'e gitmek üzereyiz."Kadın da yola koyuldu ve Hayber'de Hz. Ömer'in yanına vardığında ona iki deve daha verilmesini emretti. Sonra da, "Bunları al. Muhammed b. Mes-leme size gelinceye kadar bunlar size yeter. Bu yılın ve geçen yılın zekâtını size vermesini kendisine emrettim" dedi. (Ebû Ubeyd, Kitâbü'l-Emvâl, s. 558-559.)

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v), Muâz b. Cebel'i Yemen'e görevli olarak gönderirken ona şu talimatı vermiştir: "...Kendilerine Allah'ın zekâtı farz kıldı­ğını, zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını onlara haber ver." (Buhârî, Zekât, 1, 41, Sadaka, 1, 63; Müslim, İmân, 31; Tirmizî, Zekât, 6.)

Zekâtın fariza olarak tahakkuk ettiği yerde müstahaklar bulunmuyor ve­ya bulunuyorlar da zekât malı onların ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra yine ar­tıyorsa, en yakın mıntıkadaki müstahaklara gönderilir. Zekât mükellefi kişi başka bir memlekette bulunuyor ve zekâtı ödeme vakti de gelmiş ise zekât, malın bulunduğu yerdeki müstahaklara verilir.

Hanefî mezhebine göre zekâtı, farizanın tahakkuk ettiği yerden başka bir beldeye nakletmek tenzîhen mekruhtur. Ama başka beldede zekât mükellefi­nin akrabası varsa, ihtiyaçlarını gidermek için oraya gönderilmesi mekruh ol­maz. Zekâtı dârülharpten dârülislâma göndermek, başka beldede daha muh­taç, daha takvâlı insanlar varsa oralara göndermek, ilim talebesine verilmek üzere başka beldeye göndermek veya ödeme vakti gelmeden göndermek mekruh değildir.( Zühaylî, el-Fıkhü'l-İslâmî, 3/1977; Nevevî, el-Mecmû; 6/212.) 

I) Vergi Zekât Yerine Geçer mi?

Vergi ile zekât bazı noktalarda birbirlerine benzemekte ise de birçok nok­tada birbirlerinden ayrılmaktadır. Zekâtı yüce Allah emretmiş, vergiyi ise in­sanlar koymuştur. Hedef, oran, miktar, sarfedilecekleri yer ve şahıslar bakı­mından zekât ile vergi birbirlerine benzememektedir.Zekât farz bir ibadettir. İbadetlerde teakkul (akıl yürütmek) değil, taabbü-dîlik (Allah emretti diye yerine getirilmesi) esastır. Buna göre zekât mükellefi bir kişi, âyet ve hadisle belirlenen miktarda zekâtı, yine onlar tarafından belir­lenen kimselere vermekle yükümlüdür.Kendi beldesinde veya ülkesinde zekâta muhtaç kişilerin bulunmaması durumunda zekâtını başka ülkelerdeki muhtaç müslümanlara vermekle yü­kümlüdür. Oysa vergi mükellefi bir kişi, vergisini kendi ülkesinin yetkili ma­kamlarına vermek mecburiyetindedir. Faraza kendi ülkesinin yetkili makamla­rı vergiyi kaldıracak olurlarsa, vergisini başka bir ülkenin yetkili makamına vermesi söz konusu bile olmaz.

Zekât, özellikle yoksul ve düşkünler için sürekli destek sağlayan bir kay­naktır. Vergi ise böyle olmayıp yetkili makamlarca artırılıp eksiltebileceği gi­bi tamamen kaldırılabilir de. Bütün bunlar bir yana zekât, müslümanın yerine getirmekle yükümlü olduğu farz bir ibadettir. Verirken ibadet niyetiyle verilir. Vergi ise sosyal devletin bazı hizmetleri yürütebilmesi için vatandaşlarından belli sürelerde tahsil ettiği belli miktardaki tahsilattır. Verirken niyet şartı aran­maz. Dolayısıyla bunlardan birinin, diğerinin yerine geçmesi mümkün değildir. Kaldı ki ödenen verginin bir kısmı, veren kişiye devletin hizmeti olarak geri dönmektedir. Zekâtta ise böyle bir durum söz konusu değildir.

J) Zekât Borcu Ölümle Ortadan Kalkar mı?

Zekât vermekle mükellef bir kişi, verme imkânını bulduğu halde verme­den ölürse, vermesi gereken miktar, terekesinden ödenir. Tabii sağlığında verme imkânını bulduğu halde vermediği için günahkâr olur. Ölümü sebebiy­le zekât yükümlülüğü ortadan kalkmaz.

Hanefî mezhebine göre ölüm sebebiyle zekât yükümlülüğü ortadan kal­kar. Şu halde zekât mükellefi bir kişi, zekât verme imkânını bulduğu halde ver­meden ölürse zekâtı, terekesinden verilmez. Ancak verilmesini vasiyet etmiş­se verilir. Çünkü tereke artık ölünün malı olmaktan çıkmış, mirasçısının malı olmuştur. (Serahsî, el-Mebsût, 2/185-186)

Ölünün zekât, kefaret, adak ve benzeri Allah'a karşı sorumlu olduğu borçları ile kullara ödemekle yükümlü olduğu borçları varsa, önce Allah'a kar­şı sorumlu olduğu borçları terekesinden ödenir. Sevgili Peygamberimiz bir ha-dis-i şeriflerinde, "Allah'a olan borç, ödenmede önceliklidir(Müslim, Sıyâm, 27.)buyurarak bu gi­bi borçların ödenmesine öncelik verilmesi gerektiğini açıkça bildirmiştir.(Şirbînî, Mugni'l-Muhtâc, 2/126.)

SADAKA-İ FITIR

 Soru-35:Şafi mezhebine göre sadaka-i fıtır ile ilgili hükümler nelerdir?

Cevap:Sadaka-i fıtır, ramazan orucunun farz kılındığı hicretin 2. yılının Şaban ayında vacip kılınmıştır. Bu sadakanın ne miktarda ve kimlere vacip olduğu­na dair delilleri şöyle sıralayabiliriz:

1. Abdullah b. Ömer'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Resûlullah (s.a.v), sadaka-i fıtri müslümanlardan hür köle, büyük küçük, kadın erkek her şahıs üzerine farz kıldı."( Buhârî, Zekât, 70, 71, 73; Müslim, Zekât. 13.)

2.  Amr b. Şuayb, dedesinin şöyle dediğini nakleder: "Resûlullah (s.a.v) Mekke caddelerinde tellâl çıkararak şu duyuruyu yaptırdı: Bilesiniz ki, sada­ka-i fıtır, kadın erkek, hür köle, büyük küçük her müslümana vaciptir. Bu 2 müd (yarım ölçek) buğday veya onun dışındaki yiyecek maddelerinden 1 sâ' (ölçek) miktarıncadır." (Nesâî, Zekât, 35; İbn Mâce, Zekât, 21.)

3.  Ebû Saîd'den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: "Biz sadaka-i fıtri 1 sâ' yiye­cek veya 1 sâ' arpa veya 1 sâ' hurma veya 1 sâ' kurut ya da 1 sâ' kuru üzüm­den çıkarırdık." (Buhârî, Zekât, 72, 73, 75, 76; Müslim, Zekât, 18; Mâlik, el-Muvatta', Zekât, 53.)

Fıtır kelimesinin fıtrat (yaratılış) kökünden türediği görüşünü benimseyen âlimlere göre sadaka-i fıtır, bedenin zekâtıdır. Bu görüşten esinlenen bazı kimseler buna "baş sadakası" da demişlerdir. Bazı âlimlerse fıtır kelimesinin ramazan iftarı ile alâkalı olduğunu ve fıtır sadakasının ramazan orucunu tutup bayrama kavuşmanın bir şükran ifadesi olduğunu söylemişlerdir.Sadaka-i fıtır, fakirlerin daha iyi şartlarda bayrama girmelerine vesile oldu­ğu için, sosyal yardımlaşma ve dayanışma yönü ağır basan dinî bir vecibedir.

A) Sadaka-i Fıtır Vermekle Yükümlü Olanlar

Fıtır sadakası, hür olan her müslüman vaciptir. Gayri müslimin de müslii-man olan yakınlarının ve hizmetçilerinin fıtır sadakasını vermesi gerekir. Bu sadakanın verilmesinin vacip olması için, kişinin ayrıca hem kendisinin, hem de çoluk çocuğunun bayram günü ve gecesine yetecek miktardaki azıklarını ve âdete göre bayram yemeği olarak yapılan yemekleri temin etmeye mukte­dir olması şarttır. Bundan fazla olarak hem kendisinin hem de bakmakla yü­kümlü olduğu kimselerin durumlarına uygun elbise, ev, hizmetçi, kap -aynı türden birkaç tane de olsa- kitaplarının ve bineklerinin de bulunması şarttır.

Hanefî mezhebine göre hür ve müslüman olup kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin aslî ihtiyaçlarından fazla olarak nisab miktarı ma­la sahip olan kişi fıtır sadakası vermekle mükelleftir.

Bu saydıklarımıza sahip olan kişi borçlu da olsa, hem kendi adına hem de bu sadakanın verilmesinin vacip olduğu anda geçimlerinden sorumlu oldu­ğu kimseler adına fıtır sadakası vermekle yükümlüdür. Geçimlerinden sorum­lu olduğu kimseler dört sınıfta toplanırlar:

1.  Zengin de olsa, ric'î talâkla boşanmış da olsa, bâin talâkla boşanmış bir hamile de olsa, kocasına itaatsizlik etmeyen kadının, kendisi için kocası ta­rafından verilmek üzere takdir edilmiş bir nafakası yoksa; fitresinin kocası ta­rafından verilmesi vacip olur. Ama nafakası varsa, fitresinin kocası tarafından verilmesi vacip olmaz. Hizmetçiler de bu hükme tabidirler.

2.  Ne kadar geriye doğru gitse de kişinin baba ve dede gibi asılları.

3. Ne kadar ileriye doğru gitse de kişinin oğul ve torun gibi zürriyeti.

Baba veya dedelerinin bu kimselerin fitrelerini vermesi vacip olmaz. Bun­ların erkek veya kadın, büyük veya küçük olmaları bu hükmü değiştirmez. An­cak ilimle meşgul olma sebebiyle de olsa fakir veya miskin durumuna düşmüş iseler, baba veya dedelerinin bunların fitrelerini vermeleri gerekir. İlimle meşgul olmayan büyük yaştaki evlâdın yerine baba veya dedesinin fitre vermesinin va­cip olması için, evlâdın kazanç sağlama gücünden yoksun olması şarttır.

4.Efendisinin yanından kaçmış veya kaçarken yakalanmış olan köle.

B)  Fıtır Sadakasını Vermenin Vacip Oluş Vakti

Fıtır sadakasının verilmesi, ramazan ayının son ânı ile şevval ayının ilk ânında vacip olur. Şu halde bu sadaka, ramazan bayramının birinci günü fec­rin doğuşu ânında vacip olmaktadır.Fitreyi bayramın birinci günü sabah namazı ile bayram namazı arasında vermek sünnettir. Bayram namazından sonra aynı gün güneşin batışına ka­dar, fakir olan yakın bir akrabanın gelmesini beklemek gibi bir mazeret olma­dıkça, fitreyi fakirlere vermeyip bekletmek mekruhtur.Fitreyi hak edenlerin hazırda bulunmaması gibi bir mazeret olmadan bay­ramın birinci günü güneşin batışından sonraya bırakmak haramdır. Konuyla ilgili bir hadis-i şeriflerinde sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Yoksul­ları bugün (bayramın birinci günü) zengin edin; onları dilenmeye muhtaç et­meyin." (Dârekutnî, Sünen, 2/152.)

Fitreyi ramazanın ilk günlerinden herhangi birinde vermek caizdir. Bir ki­şi fitreyi daha önce ramazanın ilk günlerinde kendi bölgesinde vermemiş ise, ramazanın son günü gurup vaktinde bulunduğu yerde vermesi vacip olur.

C)  Fitrenin Miktarı

Fitrenin miktarı 1 sâ'dır (2,166 kg.). Fitre ancak buğday, arpa, mercimek, pirinç, hurma, nohut, mısır, kuru üzüm ve peynir gibi halkın çoğunun yediği gı­da maddelerinden verilir. Gıda maddelerinin kıymetini para olarak vermek ca­iz değildir.

Hanefî mezhebine göre gıda maddelerinin kıymetini para o/arak vermek caizdir. Fakirlerin ihtiyaçlarının karşılanması bakımından böyle yapılması bel­ki de daha hayırlıdır.

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu'nun sadaka-i fıtırla ilgi­li kararının mukaddimesinde bu sadakanın mahiyeti ve esprisi hakkında şöy­le denmektedir:"Hadislerde sadaka-i fıtrin miktarı, buğday, arpa, hurma veya üzümden 1 sâ' (Hz. Peygamber döneminde kullanılmakta olan bir ölçü birimi olup yakla­şık 2,917 gr.) olarak belirlenmiştir. Sadaka-i fıtrin bu sayılan maddelerden be­lirlenmesi, o günkü toplumun ekonomik şartları ve beslenme alışkanlıkların­dan kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber ve sahabe dönemindeki uygulamalar dikkate alındığında, sadaka-i fıtır miktarı ile, bir fakirin, içinde yaşadığı top­lumdaki orta halli bir ailenin hayat standardına göre bir günlük yiyeceğinin kar­şılanmasının hedeflendiği anlaşılmaktadır."Anılan kararın son kısmında gıda maddelerinin aynen verilmesinin caiz oluşunun yanı sıra bu maddelerin kıymetlerinin nakit olarak verilebileceği de ifade edilmiştir.Birkaç kişinin fitresini vermesi gereken kişi bunları ödeyecek mala sahip değilse, önce kendi şahsının fitresini verir. Sonra malî durumu nisbetinde eşi­nin, hizmetçisinin, küçük çocuğunun, babasının, annesinin ve büyük çocuğu­nun fitresini verir. Bununla ilgili bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v) şöy­le buyurmuştur: "Önce nefsinden başla, ona tasaddukta bulun. Bir şey artar­sa ailene ver. Ailenden bir şey artarsa yakınlarına ver." (Müslim, Zekât, 14.)

Fitresini vermesi gerekenlerden aynı derecede birden fazla kişi bulunur ve hepsinin fitresini verecek kadar malı bulunmazsa, bunlardan dilediğinin fit­resini verir.

D) Sadaka-i Fıtrin Verileceği Yerler

Sadaka-i fıtrin verileceği yerlerle zekâtın verileceği yerlerin aynı olduğu hususunda fakihler görüş birliği içindedirler. Sadaka-i fıtır bu bakımdan zekât hükmünde olup zekâtın verileceği yerlere verilir ve Tevbe sûresinin 60. âyeti­nin kapsamına girer. Kendilerine zekât verilmesi caiz olmayanlara sadaka-i fıtrin da verilmesi caiz olmaz. Bu sadakanın gayri müslimlere, müslüman ül­kelerde yaşayan zimmîlere verilmesi caiz değildir.

Fıtır sadakası vermesi vacip olan bir kişi bu sadakayı vermeden ölürse, mirasçılarının bu sadakayı onun terekesinden vermeleri gerekir. Çünkü bu sadakada hem Allah'ın hem de kulların hakkı vardır. Mükellefin ölümüyle bu vecibe ortadan kalkmaz.

Hanefi mezhebine göre fıtır sadakası vermekle mükellef olan bir kişi fıtır sadakasını vermeden ölürse, mükellefiyeti sona erer. Mirasçıları onun bu sa­dakasını gönüllü olarak verirlerse ve kendileri de teberruda bulunma ehliyeti­ne sahip iseler terekesinden verilir. Vermek istemezlerse zorlanamazlar. Ama ölünün bu konuda vasiyeti varsa, fitresinin, malının üçte birinden çıkarılıp ve­rilmesi uygun olur. (Zühaylî, el-Fıkhü'l İslâmî, 3/2040)

E) Zekât veya Fıtır Sadakası Olarak Verilecek Malın Kalitesi

Zekât olarak verilecek mal işe yarar, kaliteli ve değerli bir mal olmalıdır. İşe yaramayan, eski püskü, şayet başkası tarafından kendisine verilecek olsa kabulde tereddüt edeceği malları kişi zekât veya sadaka-i fıtır olarak verme­melidir. Nitekim bununla ilgili bir âyet-i kerîmede yüce Allah şöyle buyurmak­tadır: "Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çı­kardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan (gönül rahatlığı ile) alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bi­lin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır." (Bakara 2/267.)

Kategori:
90477 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun