Izdırari kader ile evlilik ve rızık ilişkisi hakkında bilgi verir misiniz?

Tarih: 27.06.2006 - 15:17 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Sevgi, evlilik, günahlar kader midir?
- Çalıştığımız iş, evlendiğimiz eş, yaşadığımız yer, (kazandığımız) rızkımız, Allah'ın bizim için seçmiş olduğu kaderimizdir değil mi?
- Yani her şey Allah'ın dilemesiyle olur, bu şüphesiz böyledir; ama bize seçme imkânı verilmiş ve Allah'ın bizim için yazmış olduğu ve değişmeyecek olanlar nelerdir?
- İnsan kendi kaderini kendi mi belirler, yoksa Allah tarafından mı belirlenir?
- İnsanın ne zaman öleceği belirli midir?
- Şehitlik insanın önceden kaderine yazılmış olan bir ölüm şekli midir?
- Başımıza gelenler (musibetler) kader midir?
- Kader ve ilahi takdiri açıklar mısınız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

1. Kader konusunda aklınıza takılan her şeyi sorabilirsiniz. Bu durum inkar ettiğiniz anlamına gelmez. Nitekim Kur'an'dan öğrendiğimize göre Hz. İbrahim aleyhisselam ölülerin nasıl diriltileceğini sormuş, sonra da "Allah'ım inanmadığımdan değil, kalbim tatmin olsun diye soruyorum." demiştir. Bu nedenle bizler de aklımıza takılan sorularımızı sorabiliriz. Biz de elimizden geldiği kadar cevap vermeye çalışırız.

2. Kaderin esas anlamı "Allah’ın, olmuş olacak her şeyi bilmesi" demektir. Dikkat edersek insan iradesini yok saymıyor. Bilmek ayrı yapmak ayrıdır. Bilen Allah’tır, yapan kuldur. Bu konuya bir misal verelim:

Peygamberimiz İstanbul'un fethini ve komutanını yüz yıllar önce müjdelemiş ve haber vermiştir. Zamanı gelince de dediği gibi çıkmış. Şimdi, İstanbul Peygamberimiz (asm) dediği için mi fethedildi, yoksa fethedileceğini bildiği için mi söyledi. O zaman Fatih Sultan yatsaydı, çalışmasaydı, ordular hazırlatıp savaşmasaydı, yine olacak mıydı? Demek ki Allah Fatih'in çalışıp İstanbul’u fethedeceğini biliyordu ve bunu elçisi Hz. Peygambere (asm) bildirdi.

Buradaki ince nokta: Allah bildiği için yapmıyoruz, biz yapacağımız için Allah biliyor. Zaten Allah’ın geleceği bilmemesi düşünülemez. Bilmese veya bilemese yaratıcı olamaz.

Buna bir örnek verelim; Allah dostu evliyadan bir öğretmen düşünelim. Öğrencilerinden birisine “Yarın seni şu kitaptan imtihan edeceğim.” diyor. Fakat öğretmen Allah’ın izniyle onun filim, maç, oyun, eğlence, derken sabah okula çalışmadan geleceğini bilerek, akşamdan karnesine “0” yazıyor. Ertesi sabah öğrenci sorulan sorulara cevap veremiyor ve sıfırı hak ettiğini bildiği anda, öğretmen cebinden not defterini çıkarıp “Senin çalışmayıp sıfır alacağını bildiğim için, önceden deftere sıfır yazmıştım.” diyor. Buna karşı öğrenci “Hocam sen sıfır yazdığın için ben sıfır aldım. Yoksa geçer puan yazsaydın geçerdim.” diyebilir mi?

Demek ki Allah yazdığı için biz yapmıyoruz, bizim yapacağımız şeyleri bilerek Allah yazıyor. İşte buna "kader" diyoruz.

3. Kaderi ikiye ayırabiliriz: Izdırari kader, ihtiyari kader.

"Izdırari kader"de bizim hiçbir tesirimiz yok. O, tamamen irademiz dışında yazılmış. Dünyaya geleceğimiz yer, annemiz, babamız, şeklimiz, kabiliyetlerimiz ızdırari kaderimizin konusu. Bunlara kendimiz karar veremeyiz. Bu nevi kaderimizden dolayı mesuliyetimiz de yok.

İkinci kısım kader ise, irademize bağlıdır. Biz neye karar vereceksek ve ne yapacaksak, Allah ezeli ilmiyle bilmiş, öyle takdir etmiştir.

Kalbimiz çarpıyor, kanımız temizleniyor, hücrelerimiz büyüyor, çoğalıyor, ölüyor. Vücudumuzda, bizim bilmediğimiz birçok işler yapılıyor. Bunların hiçbirini yapan biz değiliz. Uyuduğumuz zaman bile bu tür faaliyetler devam ediyor.

Ama şunu da çok iyi biliyoruz ki, kendi isteğimizle yaptığımız işler de var. Yemek, içmek, konuşmak, yürümek gibi fiillerde karar veren biziz. Zayıf da olsa bir irademiz, az da olsa bir ilmimiz, cılız da olsa bir gücümüz var.

Yol kavşağında hangi yoldan gideceğimize kendimiz karar veriyoruz. Hayat ise, yol kavşaklarıyla dolu.

Şu hâlde, bilerek tercih ettiğimiz, hiçbir zorlamaya maruz kalmaksızın karar verip işlediğimiz bir suçu, kendimizden başka kime yükleyebiliriz?

İnsanın "cüz-i ihtiyari" adı verilen iradesi, önemsiz gibi görülmekle beraber, kâinatta geçerli olan kanunlardan istifade ederek, büyük işlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır.

Bir apartmanın üst katının lütuflarla, bodrum katının ise işkence aletleriyle dolu olduğunu ve bir şahsın bu apartmanın asansörü içerisinde bulunduğunu farz ediniz. Kendisine, apartmanın bu keyfiyeti daha önce anlatılmış bulunan bu zat, üst katın düğmesine bastığında lütfa mazhar olacak, alt katın düğmesine bastığında ise azaba duçar olacaktır.

Burada iradenin yaptığı tek şey, sadece hangi düğmeye basılacağına karar vermesi ve teşebbüse geçmesidir. Asansör ise, o zatın kudret ve iradesiyle değil, belirli fizik ve mekanik kanunlarla hareket etmektedir. Yani, insan üst kata kendi iktidarıyla çıkmadığı gibi, alt kata da kendi iktidarıyla inmemektedir. Bununla beraber asansörün nereye gideceğinin tayini, içindeki şahsın iradesine bırakılmıştır.

İnsanın kendi iradesiyle yaptığı bütün işler, bu ölçüyle değerlendirilebilir. Mesela; Cenab-ı Hak, meyhaneye gitmenin haram, camiye gitmenin ise faziletli olduğunu insanlara bildirmiş bulunmaktadır. İnsan bedeni ise kendi iradesiyle, misaldeki asansör gibi her iki yere de gitmeye müsait bir yapıdadır.

Kâinattaki faaliyetlerde olduğu gibi, beden içindeki faaliyetlerde de insanın iradesi söz konusu olmamakta ve insan bedeni, kanun-u külli adı verilen ilahi kanunlarla hareket etmektedir. Fakat onun nereye gideceğinin tayini, insanın irade ve ihtiyarına bırakılmıştır. O hangi düğmeye basarsa, yani nereye gitmek isterse, beden oraya doğru hareket etmekte, dolayısıyla da gideceği yerin mükafatı veya cezası o insana ait olmaktadır.

Dikkat edilirse, kaderi bahane ederek, “benim ne suçum var” diyen kişinin, iradeyi yok saydığı görülür.

Eğer insan, “rüzgârın önünde sürüklenen bir yaprak” ise, seçme kabiliyeti yoksa, yaptığından mesul değilse, o zaman suçun ne manası kalır? Böyle diyen kişi, bir haksızlığa uğradığı zaman mahkemeye müracaat etmiyor mu?

Halbuki, anlayışına göre şöyle düşünmesi gerekirdi:

“Bu adam benim evimi yaktı, namusuma dil uzattı, çocuğumu öldürdü, ama mazurdur. Kaderinde bu fiilleri işlemek varmış, ne yapsın, başka türlü davranmak elinden gelmezdi ki.”

Hakkı çiğnenenler gerçekten böyle mi düşünüyorlar?

İnsan yaptığından sorumlu olmasaydı, “iyi” ve “kötü” kelimeleri manasız olurdu. Kahramanları takdire, hainleri aşağılamaya gerek kalmazdı. Çünkü her ikisi de yaptığını isteyerek yapmamış olurlardı. Halbuki hiç kimse böyle iddialarda bulunmaz. Vicdanen her insan, yaptıklarından sorumlu olduğunu ve rüzgârın önünde bir yaprak gibi olmadığını kabul eder.

Allah kimin ne zaman nasıl öleceğini bilir. Şehit olarak ölüp ölmeyeceğini de bilir. Ama biz bunu bilmeyiz. Bu konu kaderle ilgili bir konudur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Evlilik kader midir? Kaderimizde kim varsa onunla mı evlenmek zorundayız?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 100.000+

Yorumlar

tevafuk

Çevrede boşanan ya da kocası ölen kadının evlenmesi hoş görülmüyor, bunun hükmü nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editör

Bir kadın dul ise artık o kendi kendisinin velisidir. Hiçbir yerden rıza almak zorunda değildir. Kendi rızası ile nikahlanabilir. Ahlaken sorup danışabilir, ancak İslam o kadının artık erkeği tanığını göz önüne alarak sadece kendi rızasını böyle bir durumda yeterli görmüştür.

Dul kadınların evlenmelerinde dinen bir sakınca olmadığı gibi nikahlanmaları tavsiye edilmiştir.

İslam her ne kadar dul kadının evlendirilmesi konusunu her fırsatta dile getirirse de, maalesef toplumun örf ve adetleri bunun önünde büyük bir engel olarak görülmektedir.

Evlenmek isteyen dul bir kadına hiç kimse engel olamaz ve hakkı yoktur.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
settar710

iddet beklemeden nikah akdi yapanlara islamiyetin bakış açısı nedir?

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
metind

"Evli birinin yaptığı bu fiil, ihtiyaçtan gelmiyor. sırf zevk ve lezzetten geliyor" diyerek "bekarların" cezasının niçin daha az olduğunu izah etmişsiniz. Ama bildiğim kadarı ile "boşanmış bir bekar" kimse de "halen evli gibi" ceza alıyor. Bu durumu nasıl edebiliriz ?

Emeğiniz için şimdiden teşekkür ederim.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editör

İddet: İslâm hukukunda evliliğin ölüm, boşanma veya fesih sebeplerinden birisiyle sona ermesi halinde yeniden evlenebilmek için kadının beklemeğe mecbur olduğu müddet.

Bir kadın iddet müddeti bitmeden başkasıyla evlenemez. Kocası ölen, yahut boşanan kadın gerçekten de hemen başka biriyle evlenemez. Beklemesi gereken belli bir müddet vardır. Bu müddet de üzeri yüklü kadında değişmez. Zira ister kocası ölmekle, isterse boşanmakla ayrılmış olsun onun bekleme müddeti, çocuğunu doğuruncaya kadar devam eder. Çocuk dünyaya geldiği günü, müddet bitmiş, bekleme sona ermiş olur. Çocuk yoksa, kocası ölende, bekleme müddeti 4 ay 10 gündür. Boşananda üç ay hali görmektir. Ay hali görmüyorsa 3 ay beklemektir.

Şayet nikâhtan sonra birleşme vaki olmadan ayrılmışlarsa, bir çocuk olma ihtimali de yok demektir. Birleşmeden vaki olan ayrılmalarda, bekleme de olmaz.

Bekleme (iddet) günlerinde olan kadın, kendini evine hapseder, süslenemez, evlenme işareti sayılan tutum ve tavırlarda olamaz. Hüzün ve dua günlerinde sayar kendini. Bu müddet bitmeden kendisine talip de olunamaz. Ancak, üstü kapalı şekilde haber salmakta mahzur yoktur diyenler olmuştur.

Boşanma iddeti günlerinde kadının masrafları kocasına âittir. Evi, elbisesi, yemesi, barınması gibi normal ihtiyaçları kocaya âit nafaka kısmına dahildir.

İslâm'da kadının iddet süresi, evliliğin sona erme sebebine göre değişik olmaktadır.

1) Evlilik kocanın ölümüyle sona ermişse, kadın dört ay on gün iddet bekler. Nitekim Kur'an'da şu ayet bunu açıklamaktadır "İçinden ölenlerin geride bıraktıkları hanımları, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler" (el-Bakara, 2/234).

2) Hamile kadının iddeti doğuma kadardır. Burada evlenme gerek kocanın ölümü ve gerekse boşanma sebebiyle sona ersin, hüküm değişmez. Ayette "Hamile kadınların iddetlerinin sonu, çocuklarını doğurmalarına kadardır" (et-Talâk, 65/4) buyurulur.

Eğer hamilelik evlilik dışı meydana gelmiş olur ve kadın tabîi baba olan suç ortağı erkekle evlenmek isterse, beklemeksizin evlenebilirler. Yabancı bir erkekle evlenmek isterse, Hanefi ve Şâfiîlere göre yine beklemeksizin nikah akdi yapılabilir, fakat zifaf doğuma kadar geciktirilir. Evlilik dışı birleşmede kadının hamile olup olmadığı belli değilse ve başka bir erkekle evlenmek isterse bir defa hayız görünceye kadar iddet beklemesi gerekir. Eğer kadın hayız görmeyen cinstense bir ay beklemesi yeterlidir.

3) Boşanan kadınların iddeti, eğer hamile değilse üç hayız (kurû) süresidir. Bu da normal hayız gören kadınlarda yaklaşık üç ay kadar bir sürede gerçekleşir:

"Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç hayız ve temizlenme süresi beklerler" (el-Bakara, 2/228).

4) Hayız görmeyen küçüklerle hayızdan ümit kesilen yaşlıların iddeti üç aydır: "Kadınlarınızdan artık hayızdan ümit kesmiş olanlarla, henüz hayız görmeyecek kadar küçük olanların iddeti, şüphelenirseniz, biliniz ki, üç aydır" (et-Talâk, 65/4). Bu duruma göre, henüz bülûğ çağına girmemiş veya yaşı ilerlediği için artık hayızdan kesilmiş olan kadınların iddet süresi boşanmadan sonra üç aydır.

Geçerli bir evlilik, rıc'î (dönülebilir) veya bâin (kesin) boşama ile sona ermişse, kadın iddet suresince nafaka hakkına sahip olur. Yani boşandığı kocası kadının geçimini sağlamakla yükümlüdür. Ancak evlilik, kocanın ölümüyle sona ermişse, kadın nafaka alamaz. Çünkü nafaka yükümlüsü olan erkek ölmüştür. Geride bıraktığı malı, artık miras hükümlerine göre, varislerinin hakkıdır. Karısı da, eğer ölen kocasının çocukları varsa sekizde bir, yoksa dörtte bir nisbetinde miras hakkına sahip olur. İşte nafaka istemek yerine, onun bu hakkını alarak geçimini sağlaması mümkündür. Diğer yandan kadının eğer varsa kendisine ait mülkü veya daha önce almadığı mehir hakkı da devreye girer ve bunlar kadın için koruyucu haklardan olur.

Bu duruma göre, iddet süresince nikâhın bazı iz ve etkileri devam eder. İddet bittikten sonra ise artık erkekle kadının ilgisi tamamen kesilmiş bulunur. Kadın üç talakla boşanmışsa, artık hulle'den (bk. hulle mad.) önce bu erkeğin onunla yeniden evlenmesi mümkün olmaz. Bir veya iki defa boşanmış durumda ise, ric'î boşamada iddet devam ederken eşler barışabilir ve yeni bir nikâh akdine gerek bulunmaz. İddet sonunda ise ric'î boşama bâin'e dönüşür. Eşler yeni bir nikâh akdi ile yeniden evlenebilirler. Tek boşama hâlinde iki, iki defa boşama hâlinde, ise bir boşama hakkı ile evlilik devam eder.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
monorose

Kader konusundakı söylediklerinizi anladım ... Teşekkür ederim..

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Cihan_Guzel

Aciklamalarinizdan dolayi Allah razi olsun sizden.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
aysek1086

hocam gerçekten çok mantıklı açıklamışsınız....

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Editör

Evet bu açıklama bir çok hikmetinden bir hikmet olarak yapılmıştı. Yoksa cezanın esas illeti Allahın verdiği emirdir.

Sorunuza gelince:

Recm cezası verilecek kimsenin aynı zamanda muhsan olması gerekir.

Muhsan kelimenin aslı olan "İhsan" bir İslâm hukuku terimi olarak; bir erkek veya kadına had cezası uygulanabilmesi için bunlarda şer'an bulunması gereken vasıfları ifade eder. Bu niteliklere sahip erkeğe "muhsan", kadına "muhsana" denir. Çoğulu "muhsanat" tır.

İhsan, zina iftirası (kazf) ve recm ihsanı olmak üzere ikiye ayrılır.

Zina iftirası atılan kimsenin muhsan sayılması için akıllı, ergin, hür, müslüman ve zinadan iffetli bulunması gerekir. Bu nitelikler olunca iftiracıya âyette şu ceza öngörülür: Namuslu ve hür kadınlara zina iftirası atan, sonra da bunu dört şahitle ispat edemeyen kimselere seksen değnek vurun. Onların ebedî olarak şahitliklerini kabul etmeyin. Onlar fâsıkların ta kendileridir" (en-Nûr, 24/4).

Ancak, kadın zinayı ikrar eder veya iftiracı dört şahitle bunu ispat ederse had cezası düşer.

Recm için muhsan sayılmada ise erkek veya kadında yedi niteliğin bulunması şarttır. Bu nitelikler şunlardır:

Akıllı olmak, ergin bulunmak, hür ve müslüman olmak, sahih nikâhlı bulunmak ve bu nikâhtan sonra eşiyle meni gelmese bile guslü gerektirecek şekilde cinsel temasta bulunmak. Bu şartlardan herhangi birisi bulunmazsa ceza yüz değneğe dönüşür.

Ebû Yusuf'a göre, bir müslüman sahih nikâhlısı olan bir gayri müslim kadınla cinsel temasta bulunmakla muhsan olur. Şâfiîler de bu görüştedir (eş-Şirâzî, el-Mühezzeb, II, 268). Buna göre, biri küçük, diğeri ergin, biri uykuda diğeri uyanık veya biri akıllı, diğeri akıl hastası olan karıkoca cinsel temasta bulununca, ehliyetli olan muhsan sayılır, daha sonra başkası ile zina ederse had cezası yalnız ona uygulanır.

Muhsanlık sıfatının devamı için evliliğin devam etmekte olması şart değildir. Bu yüzden ömründe bir defa evlenen ve eşiyle cinsel temasta bulunup da, dul kalmış olan kimse de muhsan olabilir (Bilmen, Kamus, III, 201).

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Anonim

hocam yazdıklarınız çok güzel bizim gibi gençleri 7 den 70 e bilinçsizleri bilgilendiriyorsunuz...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
hsnkst

cevabınız teşekkür ederim ama benim bu yaptığının günah olduğunu kader olmadığını anlatmam lazım onun kendini savunma şekli aynen söyle ben evli bir kadın değilim zina yapmıyorum.çok seviyorum ben o benim dünya ahiret kocam kızın cezası yüz sopa kadının cezası ölümdür dinde diyor.bana bu konuda bilgi verirseniz çok seviyorum.bide bu konudada nerden dönerse kardır dimi.birkere yaptım günaha girdim.artık dönüşü yok demek buna verilecek cevap ne olur.selam ve dua ile çok teşekkürler

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
burhan272

islam dininde her hükmün adil ve hikmetli olduğu, insaf ve akıl terazisiyle tartılması şartıyla anlaşılabilir. evli olanlardan zina işleyenlerin, bekar olanlardan zina işleyenlerden elbette daha fazla ceza görmeleri hem adil ve hem de hikmetli bir karardır. çünkü aklen ve mantıken düşünüldüğünde evli birinin yaptığı bu fiil, ihtiyaçtan gelmiyor. sırf zevk ve lezzetten geliyor. ayrıca bir ailenin perişan olmasına vesile oluyor. Ama bekar birinin bu işi işlemesi lezzet ve zevk yanında insanın doğuştan gelen bir ihtiyacından olduğunu herkes bilir.

ayrıca dediğiniz gibi zararın neresinden dönülse kardır. Allah tevbe kapısını açık bırakmıştır. günahlar ne kadar fazla olursa olsun, samimi bir tevbe ile hepsini silmek mümkündür. öyleyse "yattı balık yan gider" kaidesiyle ümitsizliğe girip daha çok günah işlemek değil, tevbe ve istiğfar ile yaptığımız hatayı affettirmeye bakmak daha akıllıca bir hareket olacaktır.

www.sorularlaislamiyet.com

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Nur-87

Alah razı olsun çok güzel anlatmıssınız.. Ama bir sorum var, Allah bildiği için yapmıyoruz. Biz yapacağımız için Allah biliyor, çok güzel anlatmışsınız...

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
özgür-

Allah (cc) sizlerden razı olsun. Sizlere nasıl dua edeceğimi şaşırdım. Emeği geçenler cehennem yüzü görmesin.  Amin.

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun