İnsanlar, yaptıklarını kötülük olsun diye mi yapmıyor?

Soru Detayı

İnsan her zaman kendisini sonuçta daha mutlu edeceğine inandığını yapmaz mı? Bizler bu şekilde cennette gideceğimize inanıyoruz ve ibadet ediyoruz. Dinsizler farklı biliyor bu dünya mutluluğu için çalışıyor. Yani onlar da bilse iman eder cennet için çalışır. Ama bilmedikleri veya farklı bildikleri için Allah rızası için çalışmıyorlar. Eğer bu bilmemek hakkında ise irade ile ne alakası vardır.
Ya da bir insan sırf kötülük için dinsiz olur mu? O şekilde bildikleri için inanmıyorlar. Ya da araştırıp gene de inanmıyorlar. Bu insanın yaptığı neden günahtır?
Ve irade hangi türlü davranınca daha mutlu olacağımıza göre hareket ediyorsa burada determinizm yok mudur? Yani kişinin bilgisine göre hangisi daha muhtemel gözüküyorsa. Cennette doğru ve yanlışı seçmek yoksa orada da deterministik bir hayat olmaz mı?
Cevap verirseniz çok sevinirim bu konuda çok vesvese geliyor. Allah razı olsun.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Bilmek ile irade arasında zorunlu bir ilişki kurulamaz. Ahiretin var olduğunu bilseler bu inanılacak bir gayb olmaktan çıkar. İrade, gayb olan hususunda olması ya da olmamasını tercih etmektedir.

İnananlar için ahiret hayatı ya da Allah’ın varlığı veya meleklerin varlığı bilginin konusu olduğu için inanılan şeyler değildir. Bunlar gabya aittir ve olmasını irade ediyorsanız şimdilik inanırsınız. Vakti geldiğinde de inancınız artık bir bilgiye dönüşür.

Bu noktada inançsız olanlar, görünür ve şimdide olmayana yönelik iradelerini olumlama anlamında kullanmamaktadırlar. İradenin bu yönelişi yaşama ait davranışlara da dönüşerek kararlaşırsa, sorumluluk ve sonucu da belirler.

Ahiret hayatının olmamasını irade eden ve bu iradeyi eylem biçimine dönüştüren için bu iradeye uygun olarak sonsuz bir yoksunluk açığa çıkacaktır.

Ebedi hayatı irade eden ve eylemin biçimsel varlığı ile bunu kararlaştıran bir inanç sahibi için de sonsuz hayat iradesi ve eylemleri ölçüsünde bir yetkinlik olarak gerçekleşecektir.

Bu nedenle Allah için niyet ve eylemde bulunmanın önemi büyüktür. Ancak böylece kısıtlı insan iradesi ve eylemi mutlak irade ile buluşur ve ebedi mutluluğa ulaşır.

İnsan iradesinin karşılaştığı şeylere yönelmesi bir tercih iken, inanca ait alanlarda ise basit bir tercihten öte umut, beklenti, gereklilik, arzu gibi daha derin iradi istekleri ifade eder.

Bu yönüyle iman aynı zamanda derin bir duadır. Karşı tarafın iradi kabulünü de içerir. Determinist bir zorunlulukla değil mutlak iradenin bu iradi imanı kabul etmesi ile gerçekleşir.

Allahu Tealanın iradesi mutlak olduğu için inançsızın olumsuz iradesi de karşılığını görür.

Sonuçta herkese niyet ve amel olarak kesinlikle asıl istediği verilmiş olur.

Cenetteki seçim kötü ile iyi, doğru ile yanlış arasındaki ilkel bir seçimden çok öte iyi ve daha iyi, doğru ve daha doğru arasındaki farkı bildiren, tanıtan ve yaşatan bir yenilik olarak gerçekleşir.

Burada şeyler arasındaki sıralı ve zamansal tercih cennette anın sonsuzluğunda sürekli yenilenen çoklu tercihin gerçekleşebilmesine dönüşür.

Bir tercihten ne kadar memnun olursanız o kadar onda var olur ve kalırsınız.

Cevap 2:

Sorunuza en sondan cevap vererek başlayayım.

Dünya, imtihan meydanı, ahiretin tarlasıdır. Cennet ise bu imtihan meydanında ve tarlada ekilen mahsulün ebedi neticelerinin alınacağı yerdir.

Cennet’te yanlış yok ki, doğru ve yanlış seçilsin. Oysa bu dünya zıtlar dünyası; doğru- yanlış, iyi-kötü hepsi iç içe.

İşte bizim vazifemiz yanlışın ve kötülüğün olmadığı ebedi Cennet’i kazanmak için bu “Dünya” denen imtihan meydanında doğruları bulmak ve Cennet bileti kazanmaktır.

Peki bu bileti nasıl kazanacağız?

İşte burada aklımız ve nefsimiz hemen devreye giriyor.

Evet. Aklımız ve nefsimiz bize bir yaratıcı olduğunu bulmamız için verilmiş.

Zaten ancak âkil ve bâliğ, yani akli melekeleri yerinde olan ve doğru-yanlış değerlendirmesini yapacak yaşa, yani büluğ çağına gelen kişiler yaptıklarından veya muktedir olup yapamadıklarından mesul oluyorlar.

Evet bu şekilde akil ve baliğ olan herkes mutlaka ‘Bu kainat nasıl yoktan var oldu?’,  ‘Ben nereden geldim?’, ‘Niçin buradayım?’, ‘Benden ne isteniyor?’ ve ‘Nereye gideceğim?’ sorularını sorar.

Aklımız ve nefsimiz, kesinlikle bizi bir yaratıcıya götürür. Evet aklımızın, kainattaki hiç bir şeyin yoktan var olamayacağını, zaman ve mekandan münezzeh, yani onlarla kayıtlı ve bağımlı olmayan, Vacibü’l-Vücud olan, yani varlığı kendinden olan, ezeli ve ebedi, yok olması mümkün olmayan bir yaratıcı olmasını kabul etmesi kaçınılmazdır.

Aklıyla bu yaratıcıyı bulmakla mükellef olan insan, onu bulunca hemen akabinde kendine şu suali de sorar:

“Peki bu her şeyi mutlak mükemmellikte yaratmış yaratıcı bütün bunları ve bahusus insanları niçin yaratmış? Bu kadar mükemmel ötesi iş yapan yaratıcı abes iş yapmayacağına göre, bu kainatta var edilmiş canlı-cansız her şeyin bir ömrü var, geliyor ve gidiyor, gelen kalmıyor, giden gelmiyor. Bunların gittikten sonra yok olmaları ve yokluğa gitmeleri abes ve akıl dışı değil mi? Bu yaratıcı akıl dışı iş te yapmayacağına göre öyle ise neler oluyor? Mutlaka bizlerden bir şeyler isteniyor. Ama acaba bizden ne isteniyor?”

İşte aklımız tam da buraya kadar yetiyor. Bundan sonra yaratıcının bizden istediklerini akılla bulmaya çalışırsak, hataya düşeriz, nefsimizin ve şeytanın oyuncağı oluruz. Akıl bizi yanlış yollara götürür.

Sualinizde bahsettiğiniz şekilde, hiç kimse yaptıklarını kötülük olsun diye yapmıyor, kendi yaptığının doğru olduğuna inandığı için yapıyor. Firavun dahi, Nemrut dahi, nice zalim dahi hep akıllarını, bilerek veya bilmeyerek nefis ve şeytanların emrine verdikleri için yoldan sapmışlar veya sapıyorlar. Kendilerine sorsanız “Yaşasın kötülük!” demeyecekler, kendilerinin hak ve doğru olduğunu iddia edeceklerdir.

Allah’ın tarifini ve istediğini bir kenara koyarsak, bugün 8 milyarlık dünya insanlarına “İyilik nedir?” diye sorsak, 8 milyar farklı görüş alırız. Demek akıllar ve nefisler farklı farklı ve hakkı bulmakta aciz, cahil, ilimsiz.

O zaman aklımızla yaratıcıyı bulduktan sonra yapmamız gereken şu:

“Madem bu kadar her şeyi mükemmel yaratan bir yaratıcı var ve madem abes iş yapmaz, mutlaka bizden ne istediğini bildirmiş olmalı. Ama herhalde bir imtihan meydanı açmış ki bu tamamen aşikar bir şekilde görülmüyor.” demeli.

Sonra da, sırasıyla yaratıcının talep ettiklerini yapan dinlere bakmalı. O kişinin kalbinde ihlas varsa, Allah muhakkak onun karşısında tek hak din olan İslam’ı çıkartacak ve böylece o kişi yaratıcısı olan Allah’ının kendisinden ne istediğine ulaşmış olacak.

Akabinde de nefsini aklının değil, bizzat hem aklını hem nefsini vahyin emrine verecek. Bundan sonra da Kuran ve Sünnet ışığında bir hayat yaşayacak, bu ölçülerin belirlediği helal çerçevede de  kulluk vazifelerini istidadınca en iyi şekilde yerine getirmeye gayret edecek.

Çünkü biz bilmeyiz Allah bilir; O bazen hayır içine şer, şer içine hayır saklar.

Biz bunları aklımızla bulamayız. Aklımız ne nefsimizi kayıtsız şartsız Allah’ın emrine vermezsek, şeytanın bir aldatmasına her an maruz kalıp günah işleyebiliriz, tıpkı Hazret-i Adem babamız gibi.

Empati ile bir hayal edelim, Adem as Cennet’te! Cennet’i artık hayal edelim, yok yok! Hayal ötesi. Allah’ın bir tek emri var: “Şu ağaca yaklaşmayın!”. Şeytanın da bir hedefi var onları o ağaca yaklaştırmak! Ve Adem babamız şeytanın vesveselerine yeniliyor ve aklına ve nefsine tabi olarak, kendince bir mahsur görmeyerek Allah’ın emrine karşı geliyor ve zellesini işliyor, iradesini yanlış kullanıyor.

İşte tıpkı bunun gibi, biz de, etrafımızdaki çoğu insan da işledikleri günahları böyle işliyorlar. Akıllarınca, bir “Neden olmasın?”, “Niçin olmasın?” yaklaşımıyla, o olmaması ve yapılmaması gereken işin hikmetini araştırırken orada boğuluyor ve asıl o yasağı veya emri koyanın kim olduğunu unutuyor, günahı işliyor, iradesini yanlış yönde kullanıyor.

Biz mutluluğu sadece Allah rızasında aramalı, sadece her yaptığımızı Allah rızası için yapmalıyız, irademizi de  sadece Allah’ın helal kıldığı daire içinde kullanmalıyız.

Şeytan insanı öyle aldatıyor ve vesvese veriyor ki, sanki helal dairesi darmış gibi geliyor. Elimize bir kalem kağıdı alalım ve haramları yazalım; bir beyaz kağıt zor doldururuz. Ama elimize binlerce defter alsak gene de helalleri saymakla bitiremeyiz.

Velhasıl, dünya huzurunu da, ebedi huzuru da sadece Allah’ın rızasında ararsak ve irademizi de sadece onun rızası istikametinde kullanırsak bulabileceğiz.

Bu yol bazen dar ve dolambaçlı, inişli ve çıkışlı olabilir, bunlar işin cilvesi deyip yolun nasıl olduğunda kaybolmayıp, yolu bizim için bilemeyeceğimiz bir hikmetle o halde kılanı düşünmeliyiz. Yoksa bizden farklı istikamette keyifle 4 şeritli otobanda giden, doğru olduklarını söyleyen insanlara sakın aldanmamalıyız.

Yolun önemi, menzilin yanında yok hükmündedir! Ayrıca yolda menzil düşünülürse, yoldaki zorluklar keyif bile verebilir!

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
452 kez okundu

Yorumlar

Musagg

Allah razı olsun

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun