İbni Teymiye'nin Tasavvuftaki Aşk’a bakışı nasıldır?

Soru Detayı

İbni Teymiye'nin Tasavvufta ki İlahi Aşk, Resul Aşkı gibi sevgilere karşı bir yorumu fikri var mıdır? Eserlerinde İlahi Aşkı olumlu veya olumsuz olarak değinmiş midir? Eğer İlahi Aşk konusuna bakışı olumsuz ise, doğrusu ne olmalıdır?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İbn Teymiye, ilahi aşk konusunda alimlerin farklı görüşlerini şöyle aktarıyor:

- Alimlerden bir grup ilahi aşkı kabul ediyor. Onlara göre, aşk, muhabbetin en mükemmel mertebesidir. O halde aşk derecesinde Allah’ı sevmek çok güzel bir duygudur. En mükemmel muhabbet olan aşka en layık Allah’tır. Zira, muhabbetin en yüksek derecesini Allah’a yönlendirmek, insan başta gelen görevidir. Allah da kullarını sevince en mükemmel bir muhabbetle sever.

Evet, eğer aşk en mükemmel muhabbet ise, bu manada kulun Allah’a karşı beslemesi gereken bir hakikattir. Çünkü, kulun rabbini en mükemmel bir tarzda sevmesi onun hakkıdır. Keza, Allah da bir kulunu sevdiği zaman onu en mükemmel muhabbetle sever. Allah’ın Hz. İbrahim’i, Hz. Muhammed’i sevmesi böyledir. Bununla beraber, selef imamlarının/ selef-i salihin alimlerinin “aşk” kelimesini kullandığına dair bize ulaşan bir bilgi yoktur.

- Diğer bir kısım alimler ise, “Aşk” kelimesinin Allah hakkında kullanılmasını doğru bulmamışlardır. Bunlara göre, “Aşk” kavramı, hem  lafız cihetiyle hem de mana cihetiyle Allah için kullanılması uygun değildir.

Lafız cihetinde iki mehaz /argüman kullanmışlardır:

Birincisi: “Aşk” kelimesi Selef alimleri tarafından kullanılmamıştır. Keza, “Aşk” kelimesi Allah’ın bilinen isim ve sıfatları arasında zikredilmemiştir. İsim ve sıfatların tespiti tevkifidir, şeriatın izin vermediği lafızlar orada istimal edilemez.

İkincisi: “Aşk” lafzı genellikle insanların farklı cinsleri arasındaki sevgiyi ifade eden bir kelime olarak istimal edilmiştir. Öyle ki, bu lafız neredeyse yalnız nikahları söz konusu olan erkek-kadın arasında kullanılır. Yoksa, bir kişinin evladını, yakınlarını, vatanını, malını, dinini ve benzeri şeyleri sevmesi  de “aşk” lafzıyla ifade edilmez. Dahası, bu kavram, ilim, din, şecaat, cömertlik, iyilikseverlik gibi manevi erdemlerden ötürü değil; kişinin yalnız fiziksel simasının güzelliğine yönelik olarak kullanılır. Çünkü bu lafız, genel olarak aşık olanın, karşı cinsten sevdiği, suretini görmek,  sesini işitmek, tenine dokunmak, öpmek ve birlikte olmak istediği kimseye karşı beslediği muhabbet için kullanılır.

Mana cihetiyle, “ilahi aşk” kavramına karşı çıkanların kullandıkları mehaz/argüman şöyle açıklanabilir:

Aşk sevgi konusunda bir fesat ve bir irade bozukluğu, idrak ve marifet/ilim konusunda insanın ilgili meleklerini dumura uğratan bir hastalıktır. Her şey gibi sevginin ifratı da kötüdür. Çünkü en güzel bir hususta ifrat edip haddi aşmak o güzel şeyi çirkinleştirir.

Aşk kavramı Allah için kullanıldığı zaman, yanlış anlamalara sebep olur. Nitekim, bazı aşırı Hristiyanlar, Rafiziler ve bir kısım müfrit nasikler/dindarlar, Allah’ı insanların vasıflarıyla vasıflandırırlar. Hulul ve ittihada inanan bu gibi ehl-i dalalet, güzel bir surete aşık olduğu zaman, Allah’ın -haşa- onda tecelli ettiğini, kendisinin de o tecelliye aşık olduğunu iddia ederler. (İbn Teymiye, Kaide fi’l-Muhabbeti, 1/52-59)

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, İbn Teymiye, ilahi aşk konusunda alimler arasında farklı iki görüşün olduğunu belirtmiş, ancak kendisi, olumsuz bakanlar grubunda yer almıştır. En büyük gerekçe olarak da “aşk” kavramının selef alimleri tarafından kullanılmamış olduğunu göstermiştir.

Bediüzzaman hazretleri de “Aşk” vasfını Allah’a isnat etmenin doğru olmadığını su sözlerle ifade etmiştir:

“Mi'rac-ı Nebeviyedeki maceralardan birisi: Cenab-ı Hakk'ın Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a karşı muhabbet-i münezzehesi, "Sana âşık olmuşum" tabiriyle ifade edilmiş. Şu tabirat, Vâcib-ül Vücud'un kudsiyetine ve istiğna-i zâtîsine, mana-yı örfî ile münasib düşmüyor. Madem Süleyman Efendi'nin mevlidi, rağbet-i âmmeye mazhariyeti delaletiyle; o zât ehl-i velayettir ve ehl-i hakikattır, elbette irae ettiği mana sahihtir...” (Mektubat, 304)

Üstad Bediüzzaman’ın kanaati şudur ki, “ehl-i velayet” ehl-i hakikattir. O halde, evliyaların kullandıkları bu gibi tabirlerin -hakikat nokta-i nazarında- doğru olmadığını söylemek doğru değildir. Lakin, insanların örfünde ‘aşk” kavramının farklı şekilde algılanması, bu kavramın Allah için kullanılması uygun değildir.

Üstadın şu ifadelerinde de konumuza ışık tutan ipuçları yakalamak mümkündür

“ (İnsanın Rahman suretinde yaratıldığını ifade eden)Bu hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat, akaid-i imaniyeye münasib düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sîma-yı manevîsine bir suret-i Rahman nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın ekserinde sekr, ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikata muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafî olan manalarını kabul edemez. Etse hata eder.” (Sözler, 13)

Ayrıca, Üstadın şu ifadeleri, insanın Allah’a olan sevgisini “Aşk” lafzıyla ifade edilebileceğini gösteriyor:

“(iki defa tekrar edilen ‘ya Baki entel-Bâki’ ifadesinin) birinci cümlesi: "Bâki-i Hakikî yalnız sensin. Masiva fânidir. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz." manasını ifade ediyor.” (Lem'alar, 15)

Not: İbn Teymiye’nin aşk konusundaki görüşleri için şu bilgileri de okumanızı tavsiye ederiz:

Aşk ve muhabbet meselesini İslâmî açıdan ele alıp inceleyen, tenkit ve münakaşasını yapan, dine uygun ve aykırı şekillerini tesbit eden, birincisini savunan, ikincisini reddedenler muhaddisler ve özellikle Hanbelî ve Zâhirî mezheplerine mensup âlimler olmuştur. Konu bunlar tarafından tamamıyla kelâmî bir mahiyette ele alınmıştır. Aşk konusunu İslâmî açıdan ilk defa inceleyen, Zâhiriyye mezhebinin kurucusu Dâvûd b. Ali’nin oğlu İbn Dâvûd ez-Zâhirî (ö. 297/909), ez-Zehre (ez-Zühre) adlı eserinde (Chicago 1932) aşka dair birçok şiir nakletmiştir. İbn Dâvûd aşk ve sevginin esasını, şekillerini, türlerini, şartlarını ve kurallarını açıkladıktan sonra hem Eflâtun ve Galen’in (Câlînûs) konuyla ilgili fikirlerini aktarmış, hem eski Arap geleneğinde sevgi ve aşkın yerini belirterek uzrî ve afîf aşka temas etmiş, hem de kendi görüşlerini anlatmıştır.

İbn Hazm (ö. 456/1064) aşk ve sevgi konusunu ele aldığı Tavku’l-hamâme adlı eserinde aşkın sebebi, kaynağı ve gayesi konusunda filozofların görüşlerine katılmakla birlikte çağdaşlarının gözlemleriyle kendi görüşlerini geniş ölçüde söz konusu ederek bu sahanın en güzel eserlerinden birini ortaya koymuştur. Çok sert bir mizaca sahip olduğu için dili Haccâc’ın kılıcına benzetilen İbn Hazm aşk ve muhabbet konusunu Tavku’l-hamâme’de son derece müsamahalı ve gerçekçi bir şekilde işler ve çok güzel psikolojik tahlil ve tasvirler yapar. Ancak gerek İbn Dâvûd gerekse İbn Hazm eserlerinde sadece beşerî aşk konusunu işlemişler, mutasavvıfların ilâhî aşk ve sevgi konusundaki fikirlerine temas etmemişlerdir. Buna karşılık Ebü’l-Ferec İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1200), İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi Hanbelî âlimler bir taraftan mutasavvıfların bu konudaki görüşlerini ciddi şekilde tahlil ve tenkit etmişler, diğer taraftan konu ile ilgili kendi görüşlerini geniş olarak ortaya koymuşlardır.

Genellikle onlar kelime ve kavram olarak “aşk”ı reddeder, yerine “muhabbet”i koyarlar. Onlara göre aşk şer‘an da aklen de kötü, muhabbet ise hem din hem akıl yönünden faydalı ve güzel bir duygudur. İbnü’l-Cevzî Zemmü’l-hevâ (Kahire 1962) adlı eserinde en basit arzudan başlayıp aşka kadar varan bütün his ve heyecan hallerini geniş bir tahlil ve tenkide tâbi tutmuş, bunlardan dinî ve İslâmî olanlarla olmayanları tesbit edip şer‘î hükümlerini tayin etmeye çalışmıştır. Ona göre aşk güzel suretlere meftun olmaktır (ışku’s-suver). Cazip ve güzel suretlere düşkün ve tutkun olana “sûrî âşık” (âşıku’s-suver) denir. Suretler fâni olduğu gibi onlara bağlı olan aşk da fânidir. Nitekim çocuklar resim ve oyuncakları yetişkinlerden daha çok severler, eğitimle olgunlaştıkları zaman bu türlü şeylere fazla ilgi duymazlar. Eğitilen ve olgunlaşan insanlar suretleri sevme mertebesini geçerek zatları sevme mertebesine ulaşırlar. Bedenin güzelliğinden çok aklî ve ruhî güzelliği severler. Mücerret güzelliğe duyulan sevgiyi müşahhas güzellikle alâkalı sevgiye tercih ederler. Şekil ve suretten ziyade ilim ve mârifetten hoşlanırlar.

İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’e göre aşk insanı insan yapan aklı, fikri ve muhakemeyi yok eder. Çünkü aşk bir çeşit cinnet halidir. Bu sebeple aşk yolunu tutan mutasavvıflar çoğunlukla akıl ve mantığa meydan okumuşlar, düşüncenin ürünü olan ilmi hiçe saymışlardır. Düşünce haliyle aşk hali bir birine zıttır. Düşünce yok olduğu nisbette aşk hâkim olur. Onun için şuur ve idrak halini yok eden aşk bir fazilet olamaz. Aklın duyguya hâkim olmasına fazilet, duygununun akla hâkim olmasına rezilet denir. Şuuru yok eden ve hissî bir hal olan aşk bu bakımdan makbul bir şey değildir. Gerek iradelerine hâkim olamayıp arzuların esiri olmaları bakımından, gerekse şuur ve idrak halini kaybetmeleri bakımından âşıklar hayvanların seviyesine, hatta daha da aşağılara düşerler. Aşk bir ifrat halidir. Halbuki fazilet ifratla tefrit arasında bulunan itidal halidir. Şu halde aşk bir fazilet değildir; zira hiçbir şeyin ifratı makbul değildir. Aşk ölçüsüzlüktür, âşık da dengesizdir. Ölçüsüzlük ve dengesizlik hiçbir zaman iyi bir şey değildir.

Tasavvufî aşkın karşısında olan âlimler aşkı elem, ıstırap, uykusuzluk, iştahsızlık gibi patolojik tezahürlerle kendini belli eden, cinnet ve intihara kadar götüren ruhî ve bedenî hastalıklara yol açtığını dikkate alarak selim fıtrata da aykırı bulmuşlardır. İbnü’l-Cevzî aşk yüzünden intihar eden veya cinayet işleyen kimseler bulunduğunu belirterek çeşitli isimler sıralar ve örnekler verir (Zemmü’l-hevâ, s. 458-465).

Telbîsü İblîs’te de mutasavvıfların aşk anlayışını tenkit eden İbnü’l-Cevzî Saydü’l-hâtır’da güzel aşk hikâyeleri anlatır. Ona göre muhabbet iyi bir duygu olmakla birlikte onun aşırı şekli olan aşk kötüdür. Zira aşk insanın gözünü kör, kulağını sağır eder. Bu sebeple aşkla başlayan ve gerçekleri görmeme esasına dayanan birleşme ve beraberlikler ayrılık ve hüsranla neticelenir. Aşkı uğrunda katil olanlar, intihar edenler bulunduğu gibi bu yolda din değiştirenler de vardır.

Aşkı, “nefsin kendisine zarar veren şeyi sevmesidir” diye tarif eden İbn Teymiyye’ye göre aşk ruhî ve kalbî bir hastalıktır. Beden üzerindeki tesiri arttıkça cismanî bir hastalığa da dönüşebilir. Kendini aşka kaptıran hüsrana uğrar. Aşk bir irade bozukluğu ve hastalığıdır. Aşkı, mâşuku tasavvur etmekten hâsıl olan muhayyile bozukluğu olarak görenler de vardır. Aşk bir kemal hali olmadığı için Allah’ın vasfı değildir. Allah âşıktır veya mâşuktur denemez. Bu durumda kulun Allah sevgisi ancak muhabbet diye adlandırılabilir. İbn Teymiyye sûrî aşka da şiddetle karşı çıkmıştır. Zira aşk önce kişinin dinini ve namusunu, sonra aklını ve sıhhatini tahrip eder. Ona göre kalp Allah’ı sevmek için yaratıldığından O’ndan başkasını kayıtsız şartsız olarak sevemez. Allah’ı ihlâsla sevdiği için Hz. Yûsuf Züleyha’ya âşık olmamıştı. Züleyha müşrik olduğu için Hz. Yûsuf’a âşık olmuştu. Aşkın yegâne sebebi tevhid ve imandaki eksikliktir. Allah’tan korkmak ve O’na gönül vermek, O’ndan başkasına gönül vermeye engeldir.

Sevginin önem ve gereğine işaret eden İbn Kayyim aşk konusunda İbn Teymiyye’yi takip eder. Ona göre konusu şekil ve suret olan sûrî aşk büyük bir belâ, korkunç bir âfettir, kalbi tahrip eder. Ruhu Allah’tan başkasının kulu ve kölesi haline getirir, esarete düşürür. Bunun için âşık mâşukuna “kulun kölen olayım, kurbanın olayım” diye hitap eder. Böylelikle aşkını ve mâşukunu ilâhlaştırarak ona tapar. Bir şeyi taparcasına sevmek kişiyi o şeye bağımlı kılar, hürriyetini elinden alır. Sadece Allah’ın kulu olan ve sadece O’nun huzurunda boyun eğen bir kimseyi kendisi gibi bir insanın kölesi haline getiren ve kayıtsız şartsız onun iradesinin ve hâkimiyetinin altına sokan aşkın hiçbir faydası yoktur. Hak Teâlâ, “Hevâsını (aşkını) ilâhlaştıran kişiyi görmedin mi” (el-Câsiye 45/23) diyerek aşkın sapıklık olduğuna işaret etmiştir. Ona göre, “Müminler Allah’ı şiddetle severler” (el-Bakara 2/165) meâlindeki âyet, “Müminler Allah’ı müşriklerin putları sevdiklerinden çok daha fazla severler” mânasına gelir. Müşriklerin putları sevmeleri sahte, müminlerin Allah’ı sevmeleri samimi ve hakiki bir sevgidir. Âyette bu husus belirtilmiş olup bunun aşkla bir ilgisi yoktur. Ebû Ya‘lâ el-Mevsılî, Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî’nin, “Ben Allah’a âşıkım, O da bana” sözü hakkında, “Bu Hulûliyye’nin sözüdür” demişti. İbn Kayyim de Nûrî’ye şiddetle hücum ederek aşk kelimesinin sadece cinsî sevgi ile ilgili hususlar için kullanıldığını, ayrıca Allah’ın sıfatlarının nakle dayandığını ve tevkıfî olduğunu belirtmiştir. Buna göre, “O sever” denilebilir ama “âşık olur” denilemez. İbnü’l-Cevzî, Gazzâlî’nin, “İlâhîler Allah’a âşık olanın aşkını pekiştirir” sözüne temas ederek, “Bu çirkin bir sözdür. ‘Allah’a âşık oldum’ demek vehim ve vesveseden başka bir şey değildir” demiştir.

İbnü’l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim gibi müelliflerin tasavvufî aşka hücum ederek onu şiddetle reddetmeleri sırf bir tepkiden ibaret kalmamış, aşkı reddederken muhabbet unsurunu bütün genişliği ve derinliğiyle işlemişler ve İslâm dininin bir sevgi dini olduğunu naklî delillere bağlı kalarak izah etmişlerdir. Öte yandan tabii bir şekilde cereyan eden beşerî aşkı da anlayışla karşılamışlar, ancak bunun ifrata götürülmemesi ve tabii sınırları içinde bırakılması lâzım geldiğini ifade etmişlerdir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Aşk md.)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
259 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun