Hassas asabiyet sahibi kişilere karşı duruşumuz nasıl olmalı?
Toplum, iş, aile hayatında denk geldiğimiz hassas, boğucu, gergin tepki veren, karşındaki kişiye galip gelmeye çalışan insanlara karşı, tavrımız nasıl olmalı, yani onları incitmemek adına onlara karşı biz haklı da olsak susmalı mıyız? Özellikle Bu kişilerin geçmişte zor durumlar yaşadığını biliyorsak... Örneğin fıtraten ve yaşadıkları sebebiyle sürekli hakaret eden birisi az da olsa masum mudur, İslam da? Sonuçta biyolojik olarak meyli var.
Değerli kardeşimiz,
Bir insanın davranışını anlamak, o davranışı mazur görmek değildir. Bir insanın çocukluğu zor geçmiş olabilir, travmaları olabilir, fıtraten daha hassas veya öfkeli olabilir, sinir sistemi daha kolay uyarılıyor olabilir. Bunların hepsi onun davranışını açıklayabilir. Fakat açıklamak ile haklı çıkarmak aynı şey değildir. Burada birbirine karıştırılmaması gereken üç ayrı mesele var:
1. Kişinin neden böyle olduğu
2. Yaptığı davranışın yanlış olup olmadığı
3. Bu davranıştan dolayı ne ölçüde sorumlu olduğu
1. “Geçmişi kötüydü” diye kişinin her davranışına katlanmak gerekmez
“Geçmişi kötüydü” diye kişinin her davranışına katlanmak gerekmez. Örneğin bir insan çocukluğunda sürekli aşağılanmış, değersizleştirilmiş, tehdit edilmiş olabilir. Bunun sonucunda bugün eleştiriye karşı aşırı hassas, savunmacı ve öfkeli davranabilir. Biz bunu şöyle okuyabiliriz:
“Bu insanın öfkesinin bir geçmişi var.” Ama şunu söylememiz gerekmez: “Öyleyse bana hakaret etmesinde sakınca yok.”
İkisi birbirinden tamamen farklıdır. Öncelikle şunu bilmemiz gerekir ki empati, sınırların alternatifi değildir. Hatta sağlıklı empati bazen şu cümleyi söyleyebilmektir:
“Senin neden bu kadar hassas olduğunu anlayabiliyorum; fakat bana bu şekilde konuşmana izin vermiyorum.”
Bu hem insanı görür hem davranışı sınırlar.
2. İnsanın meyilleri ile iradeli davranışlar aynı şey değildir
Burada daha hassas bir ayrım var. Dinimiz açısından insanın meyilleri, duyguları ve dürtüleri ile bunlar doğrultusunda yaptığı iradeli davranışlar aynı şey değildir. Mesela bir insanın öfkeye daha yatkın olması kendi başına günah değildir. Çünkü insan çoğu zaman hangi duygunun ilk anda ortaya çıkacağını tamamen seçemez. Öfke gelebilir. Kıskançlık gelebilir. Kırılma gelebilir. Savunma dürtüsü gelebilir. Fakat asıl mesele şudur: “Bu duygu geldikten sonra onunla ne yapıyorum?”
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Cenabı- Hak öfkesini yönetmemizi ister.
“Onlar öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah iyilik yapanları sever.” (Âl-i İmrân 134)
Buradaki önemli ifade “kâzımîne'l-gayz”dır. Yani öfke hiç oluşmasın denmiyor. Öfke duygusunun ortaya çıkabileceği kabul ediliyor; asıl övgü, kişinin öfkesine hâkim olması üzerinden geliyor. Dolayısıyla fıtraten çabuk öfkelenen bir insan için de İslâm'ın hedefi “Sen böylesin, yapacak bir şey yok” değildir, onu yöneterek hem kendine hem de karşısındakine zarar vermemektir.
Dolayısıyla, “Ben böyle yaratıldım.” demek, davranış sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmaz. Çünkü İslam'ın insan anlayışında insan sadece meyillerinden ibaret değildir. İrade, niyet, akıl, özdenetim ve davranış tercihi de vardır.
3. Biyolojik olarak meyli olan masum mudur?
Burada “masumiyet” kelimesini dikkatli kullanmak gerekir. Eğer “masum” derken: “Bu davranışından hiç sorumlu değildir.” diyorsak, sırf kişinin biyolojik yatkınlığı olduğu için bunu söylemek doğru olmaz. Ama: “Bu davranış onun için diğer insanlara göre daha zor olabilir.” diyebiliriz.
Bu ikisi aynı şey değildir. Örneğin iki insan düşünelim. Birinin öfke eşiği çok düşük; diğeri oldukça sakin. İkisinin de aynı derecede öfkelendiğini varsayalım. Sakin olan kişi belki kendisini kontrol etmekte çok daha az zorlanırken, diğerinin iç mücadelesi çok daha ağır olabilir.
Bu durum sorumluluğun değerlendirilmesinde önem taşıyabilir. Ama otomatik olarak: “O halde hakaret etmesi normal.” sonucunu doğurmaz.
4. İslam'da sorumluluk “duygu” değil, iradeli davranış üzerinden değerlendirilir
Burada çok önemli bir prensip var: Duygunun ortaya çıkması ile davranışın seçilmesi aynı şey değildir. Bir insan çok öfkelenebilir. Fakat öfkesini yönetmeye çalışabilir. Bir süre susabilir. Ortamdan uzaklaşabilir. Sonra konuşabilir. Özür dileyebilir. Tedavi/terapi alabilir. Kendini eğitebilir.
Dolayısıyla “Ben öfkeliyim, yapacak bir şey yok” yaklaşımı sağlıklı değildir. Hatta kişinin kendi mizacını tanıması, sorumluluğunu azaltmaktan ziyade sorumluluğunu artırabilir. Çünkü artık şunu biliyordur: “Ben çabuk öfkeleniyorum. O halde özellikle öfkelendiğim zamanlarda kendimi kontrol etmem gerekiyor.”
5. Sırf karşımızdaki hassas diye sürekli susmak zorunda değiliz
Sırf karşımızdaki hassas diye sürekli susmak zorunda değiliz. Bu çok önemli. Çünkü bazen “karşı taraf hassas” düşüncesi, farkında olmadan bizi sürekli yumurta kabukları üzerinde yürüyen birine dönüştürebilir. Bir süre sonra ilişki şu hale gelir:
“Onun canı sıkılmasın diye ben kendi hakkımı söylemeyeyim.” “Sinirlenmesin diye itiraz etmeyeyim.” “Yanlış anlaşılmasın diye sınır koymayayım.” “Geçmişi kötü, biraz daha idare edeyim.”
Bu uzun vadede sağlıklı değildir. Çünkü burada artık empati değil, kişinin öfkesine göre yaşamaya başlamak vardır
6. Sağlıklı tavır: Ne ezilmek ne de ezmek
İdeal duruş şu üç kelimeyle özetlenebilir: Anla, sınır koy ve saldırma. Örneğin kişi size hakaret etti. Şöyle demek mümkündür: “Senin şu anda çok öfkeli olduğunu görüyorum. Seni anlamaya çalışıyorum. Fakat bana hakaret edilerek konuşulmasını kabul etmiyorum. Sakinleştiğimizde konuşabiliriz.”
Bu cümlede üç şey aynı anda vardır:
Empati: “Öfkeli olduğunu görüyorum.”
Sınır: “Bana hakaret edilmesini kabul etmiyorum.”
İlişkiyi koruma: “Sakinleştiğimizde konuşabiliriz.”
İşte olgun tavır budur.
7. “Ama onu incitirsem daha kötü olur” düşüncesi doğru mu?
Özellikle hassas insanlarla ilişkide şu hataya düşülebilir: “Zaten hayatı zor geçmiş, bir de ben üzmeyeyim.” Bu iyi niyetli bir düşüncedir. Ama aşırıya kaçarsa kişiye zarar verebilir. Çünkü kişi kendi davranışlarının sonuçlarıyla hiç karşılaşmazsa kendini düzenlemeyi öğrenme fırsatı da bulamaz.
Bir bakıma çevresindeki herkes onun öfkesini tolere eder. O da zamanla şunu öğrenebilir: “Ben öfkelenince insanlar geri çekiliyor.” Bu durum istemeden davranışı pekiştirebilir. Dolayısıyla bazen bir insana yapılabilecek en büyük iyilik, onun öfkesinden korkmadan sağlıklı bir sınır göstermektir.
8. Fakat sınır koymak ile karşı saldırı aynı şey değildir
Burada ikinci uç da tehlikelidir. “Ben haklıyım, o haksız.” diyerek kişinin üzerine gitmek, onu küçük düşürmek, alay etmek, bağırmak veya onun zayıf noktalarını kullanmak da doğru değildir. Çünkü: Karşımızdakinin hatası, bizim hatamıza ruhsat vermez. Biri size hakaret etti diye siz de hakaret etmek zorunda değilsiniz. Biri bağırdı diye siz daha yüksek sesle bağırmak zorunda değilsiniz. Biri sizi incitti diye siz onun travmalarını yüzüne vurmak zorunda değilsiniz.
Sağlıklı sınır: “Senin yaptığın yanlış; ben de sana yanlış yapacağım.” değildir.
Sağlıklı sınır: “Senin yaptığın yanlışı kabul etmiyorum ve buna rağmen ben kendi davranışımı kontrol edeceğim.” demektir.
9. Özellikle hakaret konusunda sınır daha nettir
Bir insanın geçmişinde ne kadar acı olursa olsun, sürekli hakaret etmeyi normalleştirmek doğru değildir. Şöyle bir ayrım yapılabilir:
“Hakaret etme dürtüsünün ortaya çıkması”, kişinin mizacı, geçmişi, biyolojisi, travmaları vb. ile ilişkili olabilir.
“Hakaret etmeyi seçmek ve sürdürmek”, davranışsal sorumluluk alanına girer.
“Hakaret ettikten sonra bunu savunmak ve değiştirmeye çalışmamak”, sorumluluk açısından daha da önemlidir.
Dolayısıyla kişiye şöyle yaklaşabiliriz: “Senin öfkeni küçümsemiyorum. Bunun nereden geldiğini de anlamaya çalışıyorum. Fakat öfkenin bir nedeni olması, bana hakaret etmeni meşru hale getirmiyor.”
Bu son derece dengeli bir tutumdur.
10. İslam açısından en güzel denge: Merhamet ve adalet
Burada aslında iki temel ahlaki değeri birlikte korumamız gerekiyor:
Merhamet: “Bu insanın neden böyle olduğunu anlamaya çalışayım.”
Adalet: “Ama yapılan yanlışı da yanlış olarak adlandırayım.”
Sadece merhamet olursa: “Zavallı, geçmişi kötü; ne yaparsa yapsın.” noktasına gidilebilir.
Sadece adalet vurgulanırsa: “Yanlış yaptı, demek ki kötü insan.” noktasına gidilebilir.
Oysa insan psikolojisi bundan daha karmaşıktır. Bir insan yaralı olabilir ve aynı zamanda başkasını yaralıyor olabilir. Bir insan mazlumiyet yaşamış olabilir ve aynı zamanda zulmedebilir. Bir insanın acı çekmiş olması, onun başkasına acı verme hakkı olduğu anlamına gelmez.
11. En önemli cümle
En önemli cümle belki de şu: “İnsanların yaralarını anlamalıyız; fakat onların yaralarının altında ezilmek zorunda değiliz.”
Hatta daha ileri götürebiliriz: “Onun geçmişine şefkat göstermek, bugün sana yaptığı yanlışı kabul etmek anlamına gelmez.”
Ve:
“Bir davranışın sebebini anlamak, o davranışın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; fakat kişiye karşı yaklaşımımızı daha adil ve merhametli hale getirir.”
12. Peki hangi durumda daha fazla hoşgörü gerekir?
Burada kişinin kontrol kapasitesini dikkate almak gerekir.
Örneğin:
• davranışın gerçekten istemsiz olup olmadığı,
• kişinin olay anında kendisini kontrol etme kapasitesi,
• davranışın yoğunluğu,
• davranışın sürekliliği,
• sonrasında pişman olup olmadığı,
• telafi edip etmediği,
• değiştirmek için çaba gösterip göstermediği,
• karşısındaki kişiye zarar verme riskinin bulunup bulunmadığı
önemlidir. Yani “Bu insanın travması var mı?” sorusu tek başına yeterli değildir.
Daha doğru soru şudur: “Bu insan yaşadığı zorluğa rağmen davranışını düzenlemek için ne yapıyor?” Çünkü travma kişinin davranışını açıklayabilir; fakat iyileşme sorumluluğunu tamamen ortadan kaldırmaz.
13. İlişkilerde kullanabileceğimiz çok güzel bir formül
Özellikle aile ve evlilik ilişkilerinde şu yaklaşım oldukça işe yarar:
Duyguyu kabul et, davranışı sınırlı tut.
Örneğin: “Kırılmış olabilirsin.” ama: “Bu nedenle bana hakaret edemezsin.” “Geçmişte çok incinmiş olabilirsin.” ama: “Beni incitmeni kabul etmek zorunda değilim.” “Öfkeni anlıyorum.” ama: “Öfkeni bana yöneltmeni kabul etmiyorum.” “Seni suçlamak istemiyorum.” ama: “Bu davranışın yanlış olduğunu da söylemek zorundayım.” Bu yaklaşım hem insancıldır hem de sınırları korur.
Sonuç olarak
Sorunuzdaki temel mesele aslında şu: “Bir insanın fıtratı ve geçmişi onun davranışlarının ahlaki sorumluluğunu ne kadar azaltır?”
Cevap: Azaltabilir; fakat otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
Kişinin biyolojik yatkınlığı, mizacı, travmaları ve yaşadığı ağır şartlar sorumluluk değerlendirmesinde dikkate alınabilir. Fakat bunlar “artık ne yaparsa yapsın haklıdır” anlamına gelmez.
Bu nedenle bizim tavrımız da: ne acımasızlık ne de sınırsız tahammül olmalıdır.
En sağlıklı çizgi: “Seni anlamaya çalışıyorum ama sana teslim olmayacağım.”
“Geçmişindeki acıyı görüyorum ama bugünkü davranışının sorumluluğunu da görüyorum.”
“Seni incitmek istemiyorum ama kendimi de incitilmeye açık bırakmayacağım.”
“Sana düşman değilim; fakat sana sınır koyuyorum.”
Özellikle hassas, öfkeli ve geçmişinde ciddi yaralar bulunan insanlarla ilişkide olgun merhametin tanımı tam da budur.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Patolojik kıskançlık teşhisi konan bir eşle nasıl başa çıkılır?
- Narsist anneye nasıl davranılır?
- Allaha küsmüş olabilir miyim?
- Kötülük yapana, küfredene ne yapmalıyım?
- Alıngan biri olmaktan nasıl kurtulurum?
- Gücü yetmeyenin kötülük yapmaması erdem mi?
- Eski kocasını kaybetmiş olan karıma nasıl sevgi gösterebilirim?
- Bireyselleşmek dinimizde yasak mı?
- Eşimle tartışırken hatalarımı göremiyorum, tavsiyeniz nedir?
- Beyin yapısı değişiyorsa insan neden sorumlu olsun?