Gerçekten, şeytan, savaş, hastalık güzel mi, kötülüğü Allah mı yarattı?
Değerli kardeşimiz,
Alemde görünen her şey, ya bizzat ya da sonuçları itibarıyla hayırlı ve güzeldir.
Zahirde kötü görülen şeyler (şeytan, hastalık, savaş, ölüm vb.) aslında imtihan, hikmet ve büyük hayırlar için araçtır.
Şer, yaratmak bakımından Allah’tandır; fakat kötülüğün kötü olması, insanın onu tercih edip işlemesindendir.
Âlemdeki zıtlıklar (iyi-kötü, gece-gündüz, hastalık-sağlık) dengenin ve güzelliğin parçasıdır.
Savaş, hastalık ve musibetler bile sonuçları açısından arınma, uyanma, kabiliyetlerin ortaya çıkması ve büyük faydalar doğurur.
İnsan, hür iradesiyle imtihan edilmektedir; bu yüzden kötülükler insan seçiminin sonucudur.
Gerçek bakış, olaylara sadece dünya gözüyle değil ahiret ve hikmet perspektifiyle bakmaktır.
Özetle, her şey Allah’ın hikmeti içinde yerli yerindedir; görünüşte şer olanlar bile büyük bir düzenin parçasıdır.
Her Şey Güzel
Felsefenin zorlandığı en önemli konulardan biri, ilâhî adaletle ilgili olarak âlemde ve insan dünyasında görülen na-hoş durumları ele alan “teodise” problemidir. Nice insan pek çok hikmetleri bulunan, ama zahirde çirkin görülen durumları anlayamamış, en azından şüpheyle bakmıştır.
Şu âyet âlemdeki her şeyin ve her hadisenin güzel olduğunu bildirir:
“(Allah) yarattığı her şeyi güzel kıldı.”[1]
Her şey, her hadise ya bizzat veya neticeleri itibarıyla güzeldir.[2]
Güzelliğe iki kısım halinde bakabiliriz:
1. Âlemdeki güzellik
2. İnsan dünyasında meydana gelen olaylardaki güzellik
Âlemin çarkları güzeli ve güzelliği netice verecek şekilde döner. Çirkinlikler çorbada tuz gibi hem az hem de kıvam kazandırıcıdır. Veya başka bir ifadeyle acılar, -yemekteki acı baharat misali- hayata tat katar. Mesela fırtınalı, gök gürültülü bahar mevsiminde çok yağmur yağar, hatta seller meydana gelir. Ama bunun ardında yeryüzünün yeşillenmesi, yeniden dirilmesi, sıralanmış bir şekilde nimetlerin resm-i geçit yapmaları vardır.
1. Âlemdeki Güzellik
Âlem, akılları hayrette bırakacak şekilde güzeldir. Yüce yaratıcı, varlığı yokluğa tercih etmiş, sınırlarını bilmediğimiz şu âlemi var etmiştir. O, yaratmayı dilemese böyle bir âlem olmayacaktı ve olmayan bizler böyle bir konuyu irdelemeyecektik.
Yokluk ve varlık birbirine zıt kavramlardır. Yok olmak, var olmaya nisbetle bir şerdir. Şu âlem yaratılmış olmasıyla yokluk karanlıklarından kurtulmuş, vücut sahasında arz-ı endam etmiştir. Aslında yokluğun bir vücudu yoktur, yokluk “var olmama” halidir.
Âlemin sınırlarını bilmediğimiz için, bilgimiz alanı dışında kalan âlemler hakkında konuşmamız uygun düşmez. Çünkü topyekûn insanlık dünyası olarak bile âlemin sınırlarını hayal edemiyoruz. Güneş sisteminden sonrası için bilgilerimiz çok çok az. Ama dünyamız ve içindekilerle, keza Kur'ânda yakın semâ olarak nazara verilen[3] güneş, ay ve görüş alanımıza giren yıldızlarla alâkalı değerlendirmeler yapabiliriz. Şöyle ki:
Dünyamız hayat dolu canlı bir gezegendir. Milyonu aşan canlı türü tam bir uyumla, birbirini tamamlayacak bir koordine içinde beraberce yaşamaktadır. İnsanın sorumsuzca taşkınlıkları olmadığında hayatın çarkı mükemmel bir şekilde dönmektedir. Buna delil, insanların girmediği ormanlarda ve gitmediği denizlerde görülen denge ve güzelliktir. Ancak beşerin bulaşık eli girdiği yerleri kirletmekte, ekolojik dengeyi tehlikeye atmaktadır. Kur'ân buna şöyle işaret eder:
“İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı.”[4]
Üzerimizdeki semâya baktığımızda hem bir güzellik hem bir mükemmellik görürüz. Gökyüzünde güneş hem aydınlatıcı bir lamba hem ısıtıcı bir sobadır. Aynı zamanda yeryüzündeki bütün enerjilerin ana kaynağıdır. Hemen tepemizde değil, engin bir yüksekliktedir. O ufkumuzdan çekildiğinde, manzaramız değişir, gündüzün güzelliği yerini gecenin güzelliğine bırakır. Özellikle dolunay manzarası, estetik zevke sahip hemen her insanı mest eden bir güzelliktedir. Gündüzün aydınlık olması çalışmamız için en uygun bir vasattır. Gecenin karanlık olması da dinlenmemiz için en uygun bir ortamdır. Binaenaleyh, güneş güzeldir, ay güzeldir, gecemize hafiften renk katan yıldızlar güzeldir. Dünyanın güneş etrafındaki hareketlerinden meydana gelen gündüz güzeldir, gece güzeldir, mevsimler güzeldir… Mevsimler içinde bir diriliş mahşeri olan bahar güzel olduğu gibi, nimetlerin art arda gönderildiği yaz da güzeldir. Bahar ve yazın yeşilliğinin yerini sarı renge bıraktığı sonbahar güzel olduğu gibi, her tarafı kaplayan bembeyaz karlarıyla ve bereketli yağmurlarıyla kış da güzeldir…
İnsan mikro-evren durumundadır. Kur'ân, insanın ahsen-i takvim üzere, yani en güzel bir kıvamda yaratıldığını anlatır.[5] Her şeydeki güzelliği anlamanın en kolay bir yolu, insandaki güzelliklere bakmak olacaktır.
Bir bebeğin sevimliliğini ve güzelliğini kim görmezden gelebilir? Onun tatlı tebessümünü kim göz ardı edebilir? Her yaşa göre bedenin güzelliğine kim “Hayır, öyle bir güzellik yok!” diyebilir? İnsanın azalarından birini beğenmeyip “Bu fazlalıktır!” veya “Bu aza burada güzel durmamış” diye kim konuşabilir..?
Misal olarak insanda sese vurulan güzellik mührüne bakalım:
İnsanlar kadın ve erkek olarak iki kısımdır. Erkeğin sesi her yerde erkek sesi, kadının sesi de her yerde kadın sesidir. Kadına erkek sesi, erkeğe de kadın sesi hiç de yakışmazdı. Bebeğin sesi ince ve tizdir, bebek için sesinin böyle olması güzeldir. Ama sesinin her daim böyle kalması güzel olmadığından gençlik döneminde sesi kalınlaşır, o dönem için de böylesi güzel olur. Olgun insan sesine sahip bir bebek veya bebek sesiyle konuşan bir olgun insan hiç de güzel olmazdı.
İnsan, bedeniyle güzel olduğu gibi, ruhuyla da güzeldir. Bedenin göz ve kulak gibi azaları vardır, ruhun da sevgi ve merak gibi duygu ve latifeleri… Hatta diyebiliriz ki, insanın asıl kimliği ve güzelliği ruhuna takılan duygu ve latifeleri itibariyledir. Faraza ruhtan aklı çıkarsak, bu insan hayvandan daha zavallı hale gelir. İlmin hocası olan merak duygusunu çıkarsak, ilim diye bir şey kalmaz. Sevgiyi çıkarsak kimse kimseyi sevmez. Korkuyu çıkarsak kimse hiçbir şeyden korkmaz. Öfkeyi çıkarsak, her türlü zulme ve haksızlığa sessiz kalınır. İştahı çıkarsak, yemeklerden zevk ve haz alınmaz, arabaya yakıt alınması gibi mecburen bir şeyler yenir…
Güzelliğe bir de hayvanlardan örnek vermek istiyoruz. Kur'ân-ı Kerim bize hizmetkâr olarak verilen “koyun, keçi, sığır ve deveden” en’am olarak bahseder. Hatta Kur'ânın 114 suresinden birinin adı, En’am’dır. İlgili bir Kur'ân âyeti şöyle bildirir:
“En’amı da O yarattı. Onlarda sizin için bir sıcaklık ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz. Akşam (ağıllarına) getirirken ve sabahleyin (otlaklara) salarken, onlarda sizin için bir güzellik vardır.”[6]
Bu mübarek hayvanlara “en’am” denilmesi, tümüyle nimet olmalarındandır. Bunları etleri ve sütleri nimet olduğu gibi, yünleri ve derileri de nimettir, kanları ve kemikleri de nimettir, hatta bir pislik görünümünde olan gübreleri de nimettir…
Bunlardaki güzelliklere şu cihetlerden de bakmak istiyoruz:
-Koyun, uysallığın ve sükûnetin bir sembolüdür. Bu özellikleri, bizlere faydalı kılınmasında en ideal ölçülerdir. Keçi, ona göre daha hırçın bir tabiata sahiptir, ama bu hırçınlık insana zarar verecek boyutta ve dozajda değildir.
-Deveye “Boynun neden eğri?” diye sormuşlar. “Nerem doğru ki?” diye cevap vermiş. Onun güzelliği bu eğriliklerle gerçekleşmektedir. Geometrik çizgilerle daha “düzgün” gibi görülen bir deve, şimdiki gibi kullanışlı olmazdı, bir “çöl tırı” olarak hizmet veremezdi.
-“Kanatlı bir deve” hayalimize daha şirin görülebilir. Ama böyle bir deve bize hizmet etmez, uçar giderdi.
-“Akıllı bir öküz” daha güzel zannedilebilir. Ama gerçekte öyle değildir. Ona akıl verilmeyişi ayrı bir nimettir ve güzelliktir. Aklı olsaydı bize çalışmaz, bizi çalıştırmaya gayret ederdi.
-“Sakin bir tabiat”, ineğin en belirgin özelliklerinden biridir. Hırçın olsaydı, bize sütünden içirmezdi.
Güzelliğin Arka Planı
Bütün bu güzellikler Allah’tandır. “Hayr-ı Mutlak'tan hayır gelir, Cemil-i Mutlak'tan güzellik gelir, Hakîm-i Mutlak'tan abes bir şey gelmez.”[7] Yani O’ndan gelen her şey tümüyle hayır, tümüyle güzel ve tümüyle hikmetlidir, yerli yerindedir. Kısaca şöyle diyebiliriz: Eşya güzeldir, çünkü yaratan güzeldir! Eşya, yaratana bir aynadır. Aynadaki güzellik, elbette aynaya yansıyandan gelmektedir. Eşyanın Allaha ayna olması, bir san’atın san’atkârına ayna olması gibidir.
Cenab-ı Hakkın nice isim ve ünvanları vardır. Bunlardan biri, O’nun Halık, yani yaratıcı olmasıdır. O’nun yaratıcılığını ifade babında Kur'ânda şu ünvana da yer verilir: Ahsenu’l - Hâlıkîn.[8]
Bu ünvan, O’nun en güzel yaratan olduğunu anlatır. Yani O, sadece yaratan değil, aynı zamanda her şeyi o varlığın mahiyetine uygun olarak en güzel ölçülerde yaratandır.
Gördüğümüz güzel bir resim, ressamının iyi bir san’atkâr olmasından ve gördüğümüz güzel bir bina, ustasının bu işi iyi bildiğinden haber verir. Onun gibi, şu âlemde eşyada gördüğümüz güzellikler yüce yaratıcının isim ve ünvanlarının güzelliğinden haber vermektedir.
Güzellik ve Esma-i Hüsna
Allah’ın esma-i hüsnası vardır. Yani en güzel isim ve ünvanlar O’nundur.[9] Bu isimlere “künuz-i esma” da denilmektedir. Bu, “ilâhî isimlerin hazineleri” anlamında olup şu kudsi hadise dayanır:
“Gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim, mahlûkatı yarattım.”[10]
Allah’ın âlemi yaratması muhabbettendir, yani -tabir yerindeyse- sevmiş yaratmıştır.
Allah lafza-i celâli onun zatına alemdir yani zatının ismidir. Malumdur ki bir zat, zatının birliğiyle beraber pek çok farklı ünvanlara sahip olabilir. Cenab-ı Hak bir olmakla beraber, pek çok isim ve ünvanlara sahiptir. Bir zat hem ressam hem hattat hem yazar olsa, yaptığı her bir resim, yazdığı her bir hat, telif ettiği her bir kitap onun san’atına delalet eder. Teşbihte hata olmasın, her bir mahlûk da çok cihetlerle Cenab-ı Hakkın isim ve ünvanlarına delalet etmektedir. Sözgelimi,
-Yaratılmasıyla O’nun Halık ismini,
-Kendine has şekliyle Musavvir ismini,
-Rızıklandırılması cihetiyle Rezzak ismini,
-Yapacağı şeylere yönlendirilmesiyle Hâdi ismini,
-Hayatıyla Muhyi ve ölümüyle Mümit ismini göstermektedir.
İşte bütün bu isimlerin “esma-i hüsna: en güzel isimler” olarak ifade edilmesi, âlemdeki her şey ve meydana gelen olaylardaki güzellik açısından son derece manidardır. Bu isimler güzeldir, güzelliğin kemâlindedir, buna bağlı olarak bunların tecellileri de güzeldir, kemâldedir. Şöyle ki:
Üstte nazara verilen ilâhî isimlerle bakarsak,
-O, eşyayı yaratandır. Eşyanın var olmaları, elbette yoklukta kalmalarına göre bir güzelliktir.
-O, eşyaya suret verir. Bu suretler o eşyanın mahiyetine son derece uygundur. Aslanın sureti aslan için güzel, ceylanın sureti ceylan için güzeldir.
-O, yarattıklarını aç bırakmaz, rızıklandırır. Her varlığın rızkı kendine göre güzeldir. Bizlerin eti pişirerek yemeleri güzel olduğu gibi, yeryüzündeki ölülerin cenazelerini ortadan kaldıran akbaba gibi hayvanların leş yemeleri de güzeldir. Bunlar, faraza kendilerine pişmiş et verilse, leş kadar lezzet almayacaklardır. Keza, denizlerde “küçük balığın büyük balığa rızık yapılması” Allah’ın Rezzak isminin muhteşem bir tecellisidir. Büyüklüğünü hayal bile edemeyeceğimiz dev akvaryumlar hükmünde olan okyanus ve denizler böylece pırıl pırıl ve tertemizdir.
-O, mahlûkatını yaratıp bırakmaz, hidayetiyle onları yönlendirir. İnsan dünyasında vahiy ve ilhamlarla yönlendirme yaptığı gibi, canlı cansız her varlığı ilham ve iradesiyle yönlendirmektedir. Bunun sonucu olarak şu koca dünya güneşin etrafında dönerken yolunu şaşırmaz, yörüngesinde yol alır. Canlılar kendilerine ait rızıklara yönelirler. Göçmen kuşlar ilâhî sevk ile kıtaları aşarlar…
-O, hayatı verir ve hayatı alır. Hayat, varlığın süsüdür. Hayalen yeryüzünden hayatı çeksek karşımıza ölü bir gezegen çıkar. Bu ise hiç de güzel olmaz. O zaman koca dünya, savaşın harabeye çevirdiği “hayalet şehirler” gibi olur.
Öte yandan, hayat güzel olduğu gibi ölüm de güzeldir. Bu, tıpkı bir öğretmenin tahtayı güzel manalarla ve çizgilerle doldurup, bunlar manalarını ifa ettiklerinde silip de yeni yazılar ve çizgiler yazmasına benzer.
Daha diğer isimler tefekkür edildiğinde, tamamının güzel tecellileri olduğu görülecektir.
Görüldüğü gibi, âlem ve âlemdeki olaylarda hâkim unsur güzelliktir. Bu güzelliği görmenin yolu, eşyaya ve olaylara Kur'ânî bir perspektiften bakmaktan geçer.
Güzellik Farklı Farklı
Kur'ânda bildirilen “Allah’ın her şeyi güzel kılması”[11] hakikatini görmede ve anlamada şu ifade bize çok geniş ufuklar açar:
“Her şeyin hüsnü kendine göredir, hem binler tarzda bulunur ve nevilerin ihtilafı gibi güzellikleri de ayrı ayrıdır.”[12]
Yani, güzellikler farklı farklıdır. Mesela göz ile hissedilen renklerdeki güzellikle, kulak ile hissedilen seslerdeki güzellik aynı olmadığı gibi, akıl ile anlaşılan aklî bir güzellikle, ağız ile zevkedilen bir yemeğin güzelliği de bir değildir. Öte yandan imanın güzelliği, hakikatin güzelliği, nurun güzelliği, çiçeğin güzelliği, suretin güzelliği, şefkatin güzelliği, adaletin güzelliği, merhametin güzelliği… gibi birbirinden farklı nice güzellikler vardır.
Allah güzeldir. Güzelden gelen her şey de güzeldir. Gülün renginin ve bülbülün sesinin güzelliği herkesçe vicdanen onaylanan bir durumdur. Suyun şırıl şırıl akışındaki güzellik, güzelliğin ayrı bir görüntüsüdür. Dağ, haşmetiyle güzel; ova, verimliliğiyle güzeldir. Denizin ve gökyüzünün hafiften mavi olması insanı dinlendiren bir özelliğe ve güzelliğe sahiptir. Faraza siyah renkte bir gökyüzü veya kırmızı renkte bir deniz hiç de güzel durmazdı.
Âlemdeki güzelliğin unsurlarından biri, renklerdeki güzelliktir. Yaşadığımız evin dış ve iç boyasına, keza ev içindeki eşyaların renklerinin birbiriyle uyum içinde olmasına dikkat eden bizler, âlemdeki renk uyumunu az bir dikkatle fark edebiliriz. Şöyle ki:
Büyük bir evimiz hükmünde olan içinde yaşadığımız evren, rengârenk bir âlemdir. Her varlık, başka özellikleriyle dikkat çektiği gibi, renkleriyle de dikkat çekmektedir. Bu bağlamda şu âyeti hatırlayabiliriz:
“Sen Allah’ın boyasına bak! Daha güzel boya kimin olabilir?”[13]
Ali Nihad Tarlan, renklerin muhteşem güzelliğini, edebî bir anlatımla şöyle ifade eder:
“Bahar zamanı imiş. Dağıstan’da bir yolcu köyden köye giderken, bir dağ eteğine varmış.
Bakmış kırmızı, mavi, sarı, mor, pembe, beyaz çiçekler bu tepenin yamacını kaplamış.
Hafif rüzgâr ile dalga dalga köpüren bu renk, ışık tufanı yolcuyu bir yıldırım gibi bir anda çarpmış. Neler olmuş o anda, kim bilir neler olmuş, başlamış bağırmaya:
“Neredesin boyacı, boyacı sen nerdesin?”
Renkleri öpen bu ses, vadileri dolaşmış. Köy köy duyulmuş bu ses, şehir şehir çınlamış:
“Neredesin boyacı, sen nerdesin?”[14]
Bir de bu güzelliklerden “uçmadaki güzelliğe” kısaca bakabiliriz:
Balıklar denizleri ve nice canlılar yeryüzünü şenlendirdiği gibi, kanatlı hayvanlar da gökyüzünü şenlendirir ve güzelleştirir. İnsanların yaptığı uçak ve helikopterler beş-on farklı manevra ile uçarken, küçücük sineklerden dev kartallara varıncaya kadar binlerce kanatlı varlık, farklı farklı manevralarla uçmaktadır. Halkımızın “helikopter böceği” dediği kuşçuk, helikopter bilinmezden on binlerce yıl önce de vardı ve havada uçmaktaydı. Kolibri isimli minnacık kuşun havada yaptıkları, akılları hayran bırakır bir güzelliktedir. Dünyamız dâhil bütün gök cisimlerinin uzayda çok büyük bir hızda yol almaları nazara alınırsa, bütün gezegenleri ve yıldızları da uçan birer cisim olarak görebiliriz. Mesela dünyamız saatte 108.000 km. hızla güneşin etrafındaki yörüngesinde hareket halindedir. O kadar güzel gitmektedir ki, üzerinde yaşayanlar onun gittiğinin farkında bile değildir.
Zıtların Ahengi
Âlemdeki güzelliğin mühim bir esası zıtların ahengidir. Bu, Çin hikmetinde “Yin Yang” ile ifade edilir. Alfabenin harflerinin tamamı birbirinden farklıdır. Bu farklılıkla sayısız güzel manalar ifade edilir, milyonlarca kitap yazılır. Ama sözgelimi hepsi “a” olsaydı, o zaman sadece “aaa…” diyebilirdik. Âlemdeki farklılıkların en dikkat çekeni ise, siyah-beyaz, gece-gündüz, sıcak-soğuk, acı-tatlı, ağlamak-gülmek, zengin-fakir, güzel-çirkin, iyi-kötü, sıhhat-hastalık gibi birbirine zıt şeylerdir.
Bu zıtlıklar, âlemdeki güzelliğin önemli sırlarından biridir. Bunlar birbiriyle uyum içinde bir ve beraber bulunurlar, birbirlerini tamamlarlar. Bunu ifade babında “Her şey zıddıyla bilinir” veya “Her şey zıddıyla kaimdir” denilir. Gazali şöyle der:
“Gece olmasa gündüzün kıymeti bilinmez. Hastalık olmasa sağlıklı kişiler sıhhatten bir keyif alamaz, cehennem olmasa cennet ehli cennetteki nimetlerin kadrini bilmez.”[15]
Her an havaya ihtiyacımız vardır, ama havasız kalmadığımız için bunun farkına varamayız. Keza soğuk olmadan sıcağın kıymetini bilemeyiz, çirkin olmadan güzelin güzelliği farkedemeyiz.
“Güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir.”[16] Çirkin görünen şeyler olmasa güzelin güzelliği gizli kalacak, fark edilmeyecekti.
Gerçekten Her Şey Güzel mi?
Âlemde ve özellikle insan dünyasında böyle şer ve çirkin görülen şeyler nice insanın zihnini hayli meşgul etmektedir. Alvin Plantinga’ya göre kötülüğü yaratmak veya ona müsaade etmek için, "Belki Tanrı'nın iyi bir nedeni vardır, fakat bu neden bizim anlayamayacağımız kadar komplikedir."[17]
Üstteki kısımda âlemdeki bazı güzelliklere dikkat çektik. Ancak, âlemde zahiren güzel olmayan şeyler de vardır. Mesela melek güzeldir, ama şeytan çirkin görülür. Hayat güzeldir, ama ölüm çirkin görülür. Kazanmak güzeldir, ama kaybetmek çirkin görülür…
Keza yeryüzü depremlerle sarsılır, seller ve tufanlarla felaketler yaşar, tsunamilerle içlerinde masum çocuklar dâhil binlerce insan hayatını kaybeder. Savaşlar olur, beldeler harabeye döner, I. ve II. Dünya Savaşlarında olduğu gibi milyonlarca insan bu savaşlarda can verir…
Gerçekte ise bunların hepsi güzeldir. Ölüm olmasaydı şu dünyada neler olacağını hayal etmek, ölümün güzelliğini anlamaya yeter. Kanser hastalığına yakalanmış bir yakınını kaybeden değerli bir dostum şöyle demişti: “Hocam, iyi ki ölüm var! Öldü, kurtuldu.”
Tam bir teslimiyetle, “Madem Allah böyle yaratmış, biz bilmesek de vardır bir hikmeti” deyip meseleyi geçiştirmek de mümkün olmakla beraber, her insanın böyle söylemesini ve böyle düşünmesini beklemek, insanın mahiyetini bilmemek olur. Cedelci ve araştırmacı bir tabiata sahip olan insan, bunun bir tezahürü olarak eşyanın sırlarını, Allah’ın hikmetlerini bilmek ve öğrenmek ister. Bu, kötü bir şey de değildir, belki de insan olmanın bir gereğidir.
Her şey ve her olay ya doğrudan veya neticeleri itibarıyla güzeldir.[18] Mesela herkesin ittifak ettiği üzere gül güzeldir, ama bu güzelin dikenleri de vardır. Aslında dikensiz gül zatında mümkündür, ama Allah “dikenli gül” modelini seçmiştir. Hamdi Yazır, “Gül güzel olduğu gibi, dikeni de güzeldir” diyerek bu güzelliğe kolay anlaşılan bir misalle dikkat çeker.[19] Çünkü o dikenler, gül güzelinin bir nevi muhafızlarıdır. Öte yandan, güle kıyas edildiğinde görünüşte çirkin sayılan gübre de güzeldir. Gül fidesinin toprağına konulduğunda gülü büyütecek, onun güzelliğine hizmet edecektir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı, her şeydeki güzelliği şiirsel olarak şöyle nazara verir:
“Hak, şerleri hayr eyler.
Zannetme ki gayr eyler.
Ârif ânı seyreyler.
Mevlâ görelim n'eyler.
Neylerse güzel eyler.”[20]
İmam Gazali ve “En Güzel Âlem” Değerlendirmesi
İmam Gazali şöyle der: “İmkân âleminde daha bedii / güzeli yoktur.”[21]
Yani Allah, olası hallerden en güzel olanı seçmiştir. Şöyle ki: Her varlık ve bunların özellikleri hususunda sonsuz ihtimaller vardır. Allah bütün bu ihtimalleri bilir ve en güzel olanı tercih eder. Bu ilâhî tercihe “kader” diyoruz. Allah şöyle bildirir:
“Biz, her şeyi bir kaderle yarattık.”[22]
Âyetteki kader, aynı kökten gelen miktar ile açıklanır. Yani her şeyin miktarı ilâhî kader programıyla takdir edilmiştir. “Yaratılışta güneş olacak mı? Olacaksa hangi ölçülerde olacak? Kaç gezegeni olacak? Bunların güneşe uzaklıkları ne kadar olacak…?” gibi bütün ayrıntılar kader programında gayet net olarak bellidir.
Kader, Allah’ın ilminin bir çeşididir. Yoksa O’nun ilmi, kader ile belirlediklerinden ibaret değildir. Mesela insan şu bildiğimiz ve gördüğümüz özelliklerde yaratılmıştır. Bu yaratılış son derece güzeldir. Hâlbuki başka özelliklerde yaratılsaydı, o özelliklerle de güzel olabilirdi. Sözgelimi bu insanın boyu 1.70 değil de on yedi metre veya yetmiş metre olarak da seçilebilirdi. Bu şekli, tamamen ilâhî tercihtir ve bilsek de bilmesek de bu hali olası ihtimaller içinde en güzelidir. Ama herkes bu güzelliği göremeyebilir.
Önemli bir nokta: İmam Gazalinin üstteki ifadesini “Allah daha güzel yaratamaz” manasında anlamamak gerekir. Bundan murat, yarattığı şekliyle her şeyin en güzel ve en mükemmel olmasıdır. “Reel dünya, faraziyeye dayalı alternatif herhangi bir düzenden, düşünülebilecek her tür dünyadan daha üstündür.”[23] Yoksa bu, “Artık her şey ideal boyutta. Başka ölçülerde bu mükemmellik ve güzellik olmaz” demek değildir.
Güzeli, günün şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Gariban biri açısından basit bir otomobile sahip olmak güzeldir. Ama ilerde imkânları arttığında bu otomobilde artı özellikler arayacaktır.
Bebeklik, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık insan ömrünün belli başlı merhaleleridir. Kişi, bütün bu merhalelerde bedenine ve o yaşların şartlarına uygun bir elbise giyer. Bebekken giyilen cicili bicili küçük elbise güzel olduğu gibi, yaşlıyken giyilen sade ve büyük elbise de güzeldir. Benzeri bir şekilde ana rahmindeki bebeğin plasenta ve göbek kordonundan beslenmesi güzeldir, dünyaya geldiğinde de sütle beslenmesi güzel olur. Ama iki yıl geçtikten sonra başka besinlerle beslenmesi güzel olacaktır.
Keza aynı çocuğun dünyaya geldiğinde dişlerinin olmaması güzeldir. Sütle besleneceğinden buna ihtiyaç yoktur. Ama sonraki günlerde dişlerinin çıkması güzeldir, zira artık onları kullanması gerekecektir.
Dünyamızda bir zamanlar dinozorlar yaşamış. Öyle anlaşılıyor ki, o günün dünyası böyle varlıkların yaşamasına müsaitmiş, dünya böyle varlıklarla şenlenmiş. Ama sonraki merhalede şartlar değiştiğinden bunların vücut sahnesinden çekilmeleri güzel olmuş.
Öte yandan şu nokta da çok önemlidir: Eşyanın güzelliği kendi mahiyetine uygunluğu açısından ele alınmalıdır. Gardiyan mahiyetine uygun olan, bu görevi eda edecek kimsenin güçlü- kuvvetli ve heybetli olmasıdır. Garsonluk yapacak kimsede ise, güç ve kuvvet değil, zarafet ve nezaket aranır. Bunun gibi, dünyanın güzelliği dünya mahiyetine, ahiretin güzelliği ahiret mahiyetine uygundur. Mesela dünyada mihnet ve meşakkat, bela ve musibetler vardır ve olmalıdır. Çünkü dünya bir imtihan yeridir. Ama bunlar cennette olmayacaktır, çünkü artık imtihan bitmiştir. Orası bir imtihan yeri değil, lezzet ve mükâfat âlemidir.
Keza kedi, çevik bir vücuda, kuvvetli reflekslere, keskin pençelere, gece görebilen bir göze… sahiptir. Bunlar kedi mahiyetinin gerektirdiği güzelliklerdir. Bu özelliklerin olmadığı bir kedi mahiyeti hiç de güzel olmazdı.
Kuş, havada uçabilecek âletlere, ona göre kabiliyetlere sahiptir, kuş mahiyetine uygun olan ve güzel olan budur. Balık ise suda yaşayabilecek âletlere, orada yüzebilecek kabiliyetlere sahiptir, balık mahiyetine uygun olan ve güzel olan ise budur.
2. İnsan Dünyasında Meydana Gelen Olaylardaki Güzellik
Bir yönüyle dünya bir çilehane, insan da çilekeş bir varlıktır. Bu insan ta bebeklik günlerinden itibaren art arda hastalıklara, dertlere, sıkıntılara maruz kalır. Etrafına baktığında hemen herkesin benzeri çilelere muhatap olduğunu görür. Küresel boyutta baktığında hemen her toplumda tarih boyunca zalim kimseler de olduğunu, bunların mazlum insanlara çok çileler çektirdiklerini farkeder. Her taraftan gelen böyle can sıkıcı durumlar o hassas ruhunu ızdırap içinde bırakır. Şayet insan âlemin niçin böyle dizayn edildiğini anlamazsa hayata küser, kendini oyun ve eğlenceye, içki ve uyuşturucu gibi aklı devre dışı bırakan müskirata verir. Hâlbuki bunların sırrını çözse rahatlayacak, âleme ve olaylara tebessümle bakacaktır.
Ahlakî Kötülük ve İnsan İradesi
İnsan dünyasında devamlı bir surette zulüm, haksızlık, başkalarını köleleştirme, bazılarının kendi keyifleri için âdeta dünyayı ateşe vermesi gibi kötülükler görülür. Bunun temelinde “insan hürriyeti” vardır. İrade ve hürriyet, kötülük de yapabilmeyi gerektirir. “Özgürlük olacaksa, kötülük kaçınılmaz görülmektedir.”[24] Şayet insan hür bir varlık olmasaydı, yaptığı fiillerin iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin diye nitelendirilmesi söz konusu olmazdı.
İnsan, iyilik işleyebildiği gibi, kötülük de işleyebilir. Şu âyet bize bunu anlatır:
“Ve nefse ve onu biçimlendirene, sonra da ona fücuru ve takvayı ilham edene yemin olsun ki…”[25]
Yani, Allah insana hem günahlara dalabilme ve hem de iyilik yapabilme potansiyeli vermiştir. Bu potansiyelin verilmesi, beraberinde özgür olmayı da gerektirir. Mecburen iyilik yapan veya mecburen kötülük yapan birinin iyi veya kötü olmasından söz edilemez. Böyleleri olsa olsa birer robot olur. İnsan ise -hâşâ- bir robot değildir, cezaî ehliyete sahip hür bir varlıktır.
Onun mahiyetinde yer alan kuvvetli istekler, öfke ve düşmanlık gibi duygular, hatta nurani bir cevher olan akıl, kötülükte kullanmaya da kabiliyetlidir. Egosunu tatmin etmeyi hayatının gayesi bilen bencil bir insan, gün gelir “Roma’yı da yakmaktan” geri durmaz. Öfkesine mağlup bir devlet reisi, yüzbinler masumun helakini netice verecek bir savaşa girmekten çekinmez. Aklını menfiye kullanan biri, nice insanları aldatmaktan kaçınmaz.
Pek çok kişi, âlemdeki insan eliyle meydana gelen kötülükleri görüp Dostoyevski’nin İvan'ına benzer şekilde, "Eğer özgürlüğün bedeli bunca kötülükse, çok pahalı bir bedeli varmış, ben bu bileti geri vermek istiyorum” diyebilir. Ama bu bakış, gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Çünkü insan eliyle nice kötülüklerin meydana gelmesi bir realite olmakla beraber, yine insan eliyle bunlardan çok daha fazla iyilik meydana geldiği de bir realitedir. Pek çok insanın takıldığı bu noktaya, insanın yaratılışı merhalesinde melekler de takılmıştır. Kur'ân bize bunu şöyle anlatır:
“(Ey Peygamber!) Hani Rabbin meleklere şöyle demişti: Ben yeryüzünde bir halife kılacağım.
Onlar da dediler: Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi (halife) kılacaksın?
Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.
(Allah) dedi: Ben sizin bilmediğinizi bilirim.”[26]
Öyle görülüyor ki, insanın yaratılışında meleklere bile gizli kalan bazı sırlar vardır. Nitekim üstteki âyetin devamında şu nazara verilir: Allah, ilk insan Hz. Âdeme “talim-i esma” denen eşyanın bilgisini öğretir. Bu konuda onu meleklerle bir yarışa sokar. Melekler eşyanın isimlerini, mahiyetlerini, neye yaradıklarını bilmede aciz olduklarını ifade ederler, Hz. Âdem ise tek tek bunların ne olduğunu söyler. Bunun üzerine melekler Allah’ın emriyle Hz. Âdeme secde ederler, yani önünde saygıyla eğilirler, onun üstünlüğünü tasdik ederler.
Bu meselede şu noktalara bakabiliriz:
-İnsan, hayra da şerre de kabiliyetli bir varlıktır.
-Onun şerri cüzi, hayrı ise küllidir.
-Kabiliyetler, hür iradenin olmasıyla ve zorluklar içinde gelişir. Hürriyet, kabiliyet tohumlarının açığa çıkması için Nisan yağmuru gibidir.
-İnsanın şer de işleyebilmesi, -hâşâ- Allaha rağmen değil, O’nun izniyledir.
-Ancak O’nun şerre izninin olması, şerre razı olması anlamına gelmez. Bu bir imtihandır, dileyen hayrı seçecek, dileyen de şerri seçecektir.
-İnsan nev’i melek nev’inden üstündür. Ancak bu “Her insan melekten daha üstündür” anlamına gelmez. Başta peygamberler olmak üzere meleklerden üstün insanlar elbette vardır, ama mahiyetindeki kötülük potansiyelini kullanıp şeytanın maiyetine giren ve onun mahiyetine bürünen insan suretindeki kimseler de sayıca az değildir.
Şeytan Mantığı
Düz mantıkla bazı sonuçlara varmak istediğimizde yanılabiliriz. Bu, Mantık ilminden değil, kişinin kendi mantalitesinden kaynaklanır. Mesela dersten kalan bir öğrenci “Demek ki öğretmenim beni sevmiyor” sonucuna varabilir. Hâlbuki “Nerede hata yaptım da bu dersten kaldım?” demesi gerekir.
Şu âyette, şeytanın desisesiyle insanların nasıl yanlış sonuçlara varabildiklerini görebiliriz:
“Allah’a şirk koşanlar dediler ki: Şayet Allah dileseydi, biz de atalarımız da O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık ve emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık.”[27]
Demiş oldukları “Allah dileseydi biz de atalarımız da O’ndan başkasına tapmazdık ve O’nun emri dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık” ifadesi esasen doğrudur. Ama yanıldıkları nokta, Allah’ın onları bu konuda serbest bırakmış olduğudur.
Âyetteki cümlelerin müşrikler canibinden mantıksal kurulumunu şöyle yapabiliriz:
-Şu âlemde Allaha rağmen bir şey meydana gelmez.
-Biz O’na şirk koşuyor, mesela meleklere tapıyoruz.
-Öyleyse Allah bizim için şirki dilemiştir.
Öyle görülüyor ki kendisinin ateşten, Âdemin ise topraktan yaratıldığını doğru olarak söyleyip buradan “Ben ondan hayırlıyım” şeklinde yanlış bir sonuca varan şeytan,[28] insanları da benzer kıyaslarla yanlışa sevk etmektedir.
Üstteki âyette nazara verilen müşrik mantığında kendi şirklerini Allaha nisbet etmeleri bir iftiradır. Şirkin vücudu -hâşâ- Allaha rağmen değildir, ama bir cebir olarak Allahtan da değildir, müşriklerin kendi tercihidir. Bu durumda mantıksal çıkarımdaki üçüncü cümleyi şöyle kurmaları gerekir:
-Öyleyse Allah bize hürriyet vermiş, bizi imtihan ediyor.
Yoksa böyle bir imtihan olmasa ne iyilerin iyiliğinden ne de kötülerin kötülüğünden söz edilemezdi. İnsan, mesela erkek veya kız olmakta hür değildir, ama iman etmekte veya küfrü seçmekte tamamen serbesttir.
Kur'ân, insanın şu dünyada imtihana tabi olduğunu şöyle bildirir:
“O, hanginizin amelce en güzel olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”[29]
Şu âyette ise, şerle de imtihan edildiğimiz nazara verilir:
“Bir imtihan olarak sizi şerle ve hayırla deneriz.”[30]
Âyette şerrin önce zikredilmesi dikkat çekici bir durumdur. Buradaki şer, hastalık ve musibetler gibi insanın hoşuna gitmeyen durumlar olarak görülebilir.
Âlemdeki kanunlardan biri, ıstıfa kanunudur. Yani, eşya çok eleklerden geçmekte, bu esnada mertebe katetmektedir. Hamdi Yazır'ın ifadesiyle, "Hilkat, mutlak bir ıstıfaya müteveccihtir."[31] Karışık madenler ateşe atılıp birbirinden ayrıştırıldığı gibi, ehl-i iman ve ehl-i küfür de imtihan ateşiyle birbirinden tefrik edilmektedir. Hatta ehl-i iman da kendi içinde birbirinden ayrılmaktadır. Bunu, gülyağı fabrikasında pres edilen güllere benzetebiliriz. Bu güzel güllerin bir kısmı gülsuyu olur, bir kısmı da gülyağı... Gülsuyu da güzeldir, gülyağı da... Ama bir gram gülyağı, litrelerce gülsuyundan daha değerlidir.
İnsanın imtihan edilmesinin hem Allaha hem de insanlara bakan yönleri vardır. Allah, insanların ne yaptığını görecek, diğer âlemde onlara yaptıklarına göre muamele edecektir. İnsanlar da bu şekilde kendilerini gösterecek, kabiliyetlerini açığa çıkaracaklardır.
Savaştaki Güzellik
İnsan dünyasında belki de en büyük kötülükler, haksızlıklar, zulümler, çirkin durumlar savaşlarda olur. Savaşlarda nice masumlar hayatını kaybeder, nice beldeler harabeye döner, nice kötülükler meydana gelir. Bununla beraber savaşta güzellikler ve hayırlar da vardır. Hatta bu güzellikler ve hayırlar, onlardaki çirkinlik ve şerlerden daha fazladır. Kur'ân buna şöyle dikkat çeker:
"Hoşunuza gitmese de kıtal (savaş) size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz."[32]
Savaş, arzu edilen bir şey olmamakla beraber, kaçınılması da mümkün olmayan bir realitedir.[33] Savaşın mahiyetinde, tahrip etmek, kan dökmek, yaralanmak, ölmek... gibi nefsin hoşuna gitmeyen şeyler vardır. "Hoşunuza gitmese de” ifadesi bu noktaya dikkat çeker. Savaş, bizâtihi değil, li gayrihi güzeldir. Yani, zatında güzel değil, ama neticeleri itibariyle güzeldir. Çünkü Allah yolunda savaşmakta, "düşmanın fenalığını defetmek ve Müslümanların yükselmesini temin etmek..." gibi güzel neticeler vardır.[34]
Savaşın zatı itibariyle değil, neticeleri yönüyle güzel olması, şifa için acı ilacı içmeye, kazanç ümidiyle yolculuğun zorluklarına katlanmaya benzer.[35] Acı ilacı içmeyen, sıhhat gibi tatlı bir neticeye ulaşamaz. Zorluklara katlanmayan muvaffak olamaz. Yeri geldiğinde savaşmayan da dünya ve ahiret mutluluğunu yakalayamaz. Dünyada düşmanlarına mağlup olur, ahirette de ilâhî emre muhalefetin cezasını çeker.
Öte yandan savaşların şöyle güzellikleri de vardır:
-Yeryüzü bir imtihan salonudur. Savaşlar bu imtihanın en heyecanlı ve dikkat çekici sahnelerdir.
-Olaylar, -özellikle de savaş gibi sıra dışı hengâmeler- bir ayıraçtır. Kötülerin kötülüğü ve münafıkların nifakı savaş gibi durumlarda çok daha net çizgilerle görülür. Gerçek dost ve gerçek düşman o günlerde belli olur.
-Savaşlarda kahramanlar açığa çıkar. Bu vesileyle insanların yiğitlik, vatanseverlik, fedakârlık gibi nice kabiliyetleri tezahür eder.
-Teknoloji, savaşlarda inanılmaz bir hızda gelişir. Mesela bindiğimiz uçaklardaki harika teknoloji, daha çok II. Dünya savaşının semerelerindendir.
-Allah yolunda yapılacak savaş, zalimlerin saltanatını sonlandırır, dünyada da kısmen ceza görmelerini sağlar. Diğer taraftan ise mazlum halkları zalimlerin pençesinden kurtarır, onları insanlık onuruna yaraşır bir hayata kavuşturur.
-Müslümanları düşmanlarına üstün kılan en mühim esaslardan biri "Ölürsem şehidim, kalırsam gazi..." inancıdır. Bu durum, âyette "iki güzelden biri" şeklinde ifade edilmiştir.[36] Yani, mü'min için savaşta iki güzel neticeden biri vardır: Ya galip gelecek ya şehit olacaktır.[37]
İşte, savaşlar gibi görünüşte dehşet verici büyük olaylarda bile nice gizli güzellikler vardır. Şu âyeti bu zaviyeden değerlendirebiliriz:
“İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah’ın izniyledir. Bu, Allah’ın mü’minleri bilmesi içindi. Bir de münafıklık yapanları bilmesi için…”[38]
Âyet, Uhud Savaşında Müslümanların maruz kaldığı mağlubiyetle alâkalıdır. Müslümanlar, aralarında peygamber de olmasına rağmen acı bir yenilgi yaşamışlardır. Böyle bir musibet -hâşâ- Allaha rağmen meydana gelmiş değildir, O’nun izniyle olmuştur. Ama bunun bir kısım hikmetleri vardır. Mesela böyle bir musibetle samimi mü’minlerle, iman etmiş rolü yapan münafıklar açığa çıkacaktır. Zaten olaylar, özellikle de savaş gibi çetin durumlar bir ayıraçtır.
Hastalıklardaki güzellik
Sağlık güzel olduğu gibi, hastalık da güzeldir. Sağlığın güzelliği herkesçe bilinir ve kolay anlaşılır. Ama hastalık görünüşte çirkin olmakla beraber, sonuçları itibarıyla o da güzeldir. Onun güzelliğine şu zaviyelerden bakabiliriz:
-Hastalıklar insanın günahlarına kefarettir.
-Allah tarafından bir uyarıdır. Hastalıklarda “Aman dikkat et!” mesajı vardır.
-Ölümü hatırlamaya ve ahiret için hazırlık yapmaya vesiledir. Ömrü gafletle geçen biri, hasta olduğunda ölümü hatırlar, dünyanın faniliğini derinlemesine hisseder ve ahireti için ciddi çalışmalar yapacak bir kıvama gelebilir.
-Kişiye aczini ve fakrını hatırlatarak onu duaya sevkeder. Mesela 2020 yılında ortaya çıkan Corona virüsü, insanların ve devletlerin ne kadar aciz olduklarını ortaya koydu. Âdeta herkesi evlere hapsetti. Hâlbuki uzmanların dediğine göre, milyonlarca insana bulaşan bu virüsün toplamı bir çay bardağını bile doldurmuyordu...
Daha bunlar gibi sebeplerden dolayı sağlık gibi hastalık da güzeldir, hatta Allahtan bir hediyedir.
Kaldı ki, hastalıkların çoğu insanın ihmalinden kaynaklanır. Nitekim Hz. İbrahim, kavmine Allah’ı anlatırken kullandığı şu ifadelerde buna da dikkat çekmiş, şöyle demiştir:
“O beni yarattı, sonra da O bana doğru yolu gösterir. O beni yedirir ve içirir. Hasta olduğumda, O bana şifa verir...”[39]
Hz. İbrahim, hastalığın da Allah’tan olduğunu bilmekle beraber, hastalığı kendine nispet ederek Allah’a karşı güzel bir edeb numunesi göstermiştir.[40]
Yaratma yönüyle hastalık da her şey gibi Allah’tandır, ama buna sebebiyet vermek daha çok insanların kendi tedbirsizliklerinden ve suiistimallerindendir. Terliyken su içen biri, hastalığa davetiye çıkarmış olur. GDO’lu besinlerle beslenen biri, bağışıklık sistemini zayıflatır, kolaylıkla hastalıklara hedef haline gelir.
Kötü Olan Şerri İşlemektir
Allah’ın insanları kötülüğe muhatap kılması ve şerleri işleyebilecek kapasitede yaratması, aslında hayata bir renk ve hareketlilik katar. İnsanın nefsi günahlara meyillidir. Şeytan ise bu nefsi daima tahrik etmekte ve kullanmaya çalışmaktadır. İnsanın bu mahiyeti, onun yeryüzündeki imtihanının olmazsa olmazıdır. Nefis yüzünden günahlara dalan ve şeytan yüzünden yanlış yollara sapan kimselerin “Allah bu nefis ve şeytanı niye yarattı ki? Bunlar olmasaydı biz günah işlemez, kötülüklere dalmazdık” demeye hakları yoktur. Bu bağlamda şu esasa dikkat çekilmiştir: “Halk-ı şer, şer değildir, kesb-i şer, şerdir.”[41] Yani şerri yaratmak şer değil, şerri işlemek şerdir. Allah’ın nefis ve şeytanı yaratması görünüşte şer gibi görülse de gerçekte tamamen bir hayırdır, insanların imtihan edilmeleri bu şekilde gerçekleşmektedir. Bunu, öğretmenin not defterinde zayıf notlar da olması ve okulun sisteminde diplomayı hak etmeyenlere tasdikname verilmesi örneğiyle anlayabiliriz. Kötü olan, öğretmenin zayıf not verebilmesi değil, öğrencinin zayıf not almasıdır; yönetmelikte tasdikname olması değil, öğrencinin tasdikname almasıdır.
Kur'ânda, cinlerin dilinden kendi âlemleri ve insanların cinlerle münasebeti anlatılırken, onların şu cümlelerine de yer verilir:
“Doğrusu bilmiyoruz yeryüzündekilere (insanlara) bir şer mi dilenmiştir? Yoksa onların Rabbi kendilerine bir hayır mı murat etmiştir?”[42]
“Allah onlara bir şer mi diledi?” demeyip, “Bir şer mi dilenmiştir?” demeleri güzel bir edep örneğidir.[43] -Hâşâ- Allah şer dilemekten münezzehtir. “Hayr-ı mutlaktan hayır gelir.”[44] Her hayır Onun elindedir.
Her halde cinleri “Yeryüzündekilere bir şer mi dilenmiştir?” demeye sevk eden durum, imtihanın şiddetidir. İmtihan varsa kaybeden de olacaktır. Bu ise, her ne kadar kaybedenler açısından kötü bir durum olsa da topyekûn insan âlemi açısından büyük bir kazançtır. İmtihan sayesinde
-insanların kabiliyetleri açığa çıkmış,
-çok renkli haller yaşanmış,
-başka varlıklarda görülmeyen tablolar ortaya konmuş,
-peygamberlik ve şehidlik gibi makamlar sahiplerini bulmuş,
-insanların melekleri bile secde ettirecek yönleri fiilen görülmüştür.
Hayır Vücudî, Şer Ademîdir
Vücud bir şeyin varlığı, adem ise yokluğudur. Mesela insana göz verilmesi vücudîdir, âmâ olmak ise göz verilmemesidir. Gözü olan birinin görmesi vücudîdir, ama görmemesi için bakmaması veya dikkat etmemesi yeterlidir. Âlim olmak vücudîdir, cahil olmak ise, ilimden nasip almamaktır. Zengin olmak bir şeylere sahip olmakla gerçekleşir, ama fakir olmak bunlara sahip olmamak demektir. Aydınlık vücudîdir, ama karanlık ışığın olmama halidir.
Öte yandan, yaratılışta esas olan hayırdır, güzelliktir. Şer ve çirkin görülenler hayra ve güzelliğe hizmet etmek için vardır. Mesela tok olmak güzel, aç olmak ise bir elemdir. Açlık elemi bizi doymaya yönlendirir. Zaman zaman yaralanmamız veya hasta olmamız bizi ihtiyatlı olmaya, tedbirli yaşamaya sevk eder.
İlâhî Kudret ve İlâhî Hikmet
Allah’ın hikmeti kudretini sınırlar. Bir şeyi yapmamak, yapamamak anlamına gelmez. Yapılabilecek bir şey yapılmıyorsa, bunun hikmetleri olur. Mesela Hakkâri’nin bir mezrasına Ankara’daki Kocatepe Camii gibi büyük bir cami yapmaya devletimizin elbette gücü yeter. Ama böyle bir cami, üç beş ailenin yaşadığı bir alanda abes kaçar, hikmetsiz olur. Allah şöyle bildirir:
“Doğru yolu göstermek Allah’a aittir. Ama o yoldan sapan da vardır. O dileseydi, hepinize hidayet ederdi.”[45]
Allah herkese hidayet etmeye ve doğru yola sevketmeye elbette kadirdir. Ama şu dünyada insanların imtihana tabi tutulmasını murat ettiğinden imanı veya küfrü seçmeyi insanların kendi tercihlerine bırakmıştır.
Allah dilese elbette âlemde şer ve kötülük diye bir şey kalmaz, hatta bidayeten zaten böyle bir şey olmazdı. Ama bunlar varsa ve bunların varlığı devam ediyorsa, hikmetlerini arayıp bulmak gerekir. Yüce Allah -tabir yerindeyse- âlemde renklilik murat etmiş, bu sebeple bunların varlığına izin vermiştir.
Şer Allaha Nisbet Edilmez
Allah her şeyin yaratıcısıdır.[46] Görünüşte şer ve çirkin görülenleri yaratan da Odur. Ama Kur'ânda şer Allaha nisbet edilmez. Mesela, Peygamberimize talim edilen şu dua âyetine bakalım:
“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allahım! Dilediğine mülkü verir, dilediğinden çeker alırsın.
Dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil yaparsın. Bütün hayır senin elindedir...”[47]
Hem hayır hem şer Allah’ın elinde olduğu hâlde, şerrin Allah’a nisbeti adaba aykırı bulunmasından denilmemiştir.[48]
İman esaslarının formüle edildiği “Amentü”de imanın altıncı esası ifade edilirken şöyle denilmektedir:
“Kadere, onun hayır ve şerrinin Allahtan olduğuna iman ettim.”
Her şey kaderle belirlendiği cihetle, burada nazara verilen şer, “şeytan, musibetler, hastalıklar…” gibi bize çirkin görülen durumlardır. Bunları da yaratan elbette Allah’tır. Yoksa Mecusilerin zannettiği gibi biri hayırları, diğeri de şerleri yaratan iki ilâh yoktur. Onlara göre, Yezdan ve Ehrimen adıyla iki ayrı ilâh vardır. Bunlardan Yezdan hayır ilâhı, Ehrimen ise şer ilâhıdır.
Kur'ân, böyle bir inancı reddederek şöyle der:
“İki ilâh edinmeyin. O, ancak bir tek ilâhtır.”[49]
Allah hem hayır hem de şerrin yaratıcısıdır. Söz gelimi, koyunu O yarattığı gibi, domuzu da O yaratmıştır. Toprağı O yarattığı gibi ateşi de O yaratmıştır. Topraktan Âdem’i O yarattığı gibi, ateşten şeytanı da O yaratmıştır… Bütün bunlarda şer olarak gördüklerimiz insana bakan yönüyledir. Yoksa gerçekte bunların hepsi ilâhî birer san’at harikasıdır. Koyun güzel olduğu gibi, ekolojik denge açısından bakıldığında domuz da güzeldir. Çirkin olan, Allah’ın yasağına rağmen domuzun etini yemektir. Âdem güzel olduğu gibi, yaratılış hikmetleri düşünüldüğünde şeytan da güzeldir. Çirkin olan, şeytana uymaktır.
Hayatın Zorlukları
Yaşadığımız hayat zorluklarla doludur. Bu zorluklar, hayatın kalitesini artırmaya yöneliktir. Mesela çocuğun tekâmül süreci bir kısım çilelerle gerçekleşir. Çile çekmeyen ham ruhlar olgunlaşamaz, bisküvi çocukları olarak kalırlar. Bu zorlukları “netice itibarıyla güzel” kapsamında değerlendirmek gerekir. Bir filmde bile macera yoksa, izleyenlere pek keyif vermez. Ama filmin kahramanı inişler ve çıkışlar yaşıyor, halden hale müptela oluyorsa, izleyenler heyecanla olayları takip eder. İşte, her insan kendi hayat filminin başrol oyuncusudur. Rutin bir hayat ise hiç de heyecan verici olamaz.
Kendisine verilenlerden hoşlanan insan, kendisinden bir şeyler alındığında da rıza ile mukabele edebilmelidir. Hz. Ali şöyle der: “Allah bizden neyi almış ve neyi vermişse, neyi ihsan etmiş ve ne ile müptela kılmışsa, hepsine elhamdülillah.”[50]
İnsan, tabiatı itibarıyla hep kendisine verilmesini ister, kendisinden bir şey alınmasından ise hoşlanmaz. Mesela malının artmasını ister, ama iflas etmekten hoşlanmaz. Hâlbuki güzelden gelen her şey güzeldir. Allah’ın vermesi nimet olduğu gibi, verdiklerinden bir kısmını alması da bir nimettir. O’nun lütfu bazen kahır suretinde tecelli eder. Mesela zengin iken gaflet içinde yaşayan birisi, servetini kaybettiğinde aklını başına alabilir. Bu da onun hakkında bir nimettir, hem de servet nimetinden daha büyük bir nimet…
Hadis-i şerifte en ziyade belâ ve musibetlere müptela kılınanların -başta peygamberler olmak üzere- Allah’ın sevgili kulları olduğu ifade edilir.[51]
Nitekim meşhur bir deyimdir: “Debbağ, sevdiği deriyi yerden yere vurur.” Çünkü dericinin bu muamelesi deriyi daha kaliteli hale getirmektedir.
Hayr-ı Kesir İçin Şerr-i Kalil
Az bir şer, nice büyük hayırlara vesile olabilir. “O az şer gelmesin” denildiğinde büyük hayırdan da mahrum kalınacaktır. Bu esasa kitaplarımızda şöyle dikkat çekilmiştir: “Şerr-i kalil gelmesin diye hayr-ı kesiri terk etmek şerr-i kesir olur.”[52] Yani az bir şer gelmesin diye büyük bir hayrı terk etmek, büyük bir şer hükmüne geçer.
Yağmur ve ateş, Allah’ın iki büyük nimetidir ve her ikisi de güzeldir. Ama sözgelimi evini dere yatağına yapan biri yağmurdan zarar görebilir, evini ahşaptan yapan birinin evi de yangında kül olabilir. Bazı fertler zarar görmesin diye bu unsurlar yaratılmasa, külli hayırlardan mahrumiyet olacaktır.[53]
İyilikler Allah’tan Kötülükler Nefisten
Kur'ânın şu âyeti, meselemiz açısından gayet manidardır:
“Onlara bir iyilik gelirse, ‘Bu, Allah’tandır’ derler. Eğer bir kötülük gelirse, ‘Bu, senin yüzündendir’ derler. De ki: Hepsi Allah katındandır. Bu kimselere ne oluyor ki, söz anlamaya bir türlü yanaşmıyorlar! Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana gelen her kötülük ise nefsindendir.”[54]
Bu, ele aldığımız problemin de cevabının yer aldığı bir âyettir. Hem iyilik hem de kötülük olduğu reddedilmemekte, ayrıca bunların adresleri de gösterilmektedir.
İyilik ve kötülüklerin Allahtan olması, O’nun yaratmasıyla meydana gelmesindendir. Çünkü O, “Her şeyin yaratıcısıdır.”[55] “Asla şeriki yoktur.”[56] Zatında şeriki olmadığı gibi, yaratmasında ve icraatlarında da şeriki yoktur. Meleği O yarattığı gibi, şeytanı da o yaratmıştır.
Öte yandan kötülüklerin nefse nisbet edilmesi, bunlara sebebiyet vermesi yönündendir. Mesela gözü veren Allah’tır, görmeyi yaratan da O’dur. Ama görmemek insanın kendine kalmış bir tercihtir. Gözünü yumduğunda görmemiş olur. Üzümü bir nimet olarak yaratan Allah’tır, ama bunu şarap haline getirmek insanın kesbiyle gerçekleşmektedir. Atomu muazzam bir enerji potansiyeliyle yaratan Allah’tır, ama bunu atom bombası haline getirip yüzbinlerce insanın ölümüne sebebiyet vermek insana ait bir kullanımdır.
Güzellikleri Değerlendirmede Ahiret Ciheti
Bazı olayları ve durumları şer veya çirkin görmemiz şu dünya şartlarına göredir. Ama semâvi dinler bize tek dünyadan değil, iki dünyadan söz eder. Şu yaşadığımız âleme dünya denilir. Ama bu tek âlem değildir, devamında ahiret vardır. Söz gelimi dünyada fakir olan biri, iman ve salih amelle hayatını geçirmişse diğer âlemde artık fakir değil zengindir, âmâ biri artık kör değil gören biridir. Keza, genç yaşta şehit olan birine dünyadan bakıldığında pek çok kimse “Vah vah, genç yaşta hayatını kaybetti” diyebilir. Ama bunlar ahiretteki yüksek makamını gördüklerinde “Yanılmışız, ardından üzülmek değil tebrik etmek gerekiyormuş” diyeceklerdir. İbrahim Hakkı şöyle der:
Deme “şu niçin şöyle?”
Yerincedir o öyle.
Bak sonuna sabreyle.
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler.[57]
Allaha Teslimiyet
Baştan buraya kadar olan değerlendirmelerde aslında her şeyde ve olayda açıktan veya gizliden güzellikler olduğu görüldü. Bununla beraber insanın zihninde ve kalbinde yine de bir kısım “sorular, nedenler, niçinler” olabilir. Böyle bir durumda Allaha teslim ve tevekkül tam bir cankurtaran simididir. Bazı şeylerin fert olarak bizlerin idrakini aşması nasıl mümkün ve vaki ise, topyekûn insan âlemini de aşması imkân ve ihtimal dâhilindedir. Böyle hallerde insan şöyle diyebilmelidir:
“Bu, beni aşıyor. Ama kendisine iman ettiğim Allah’ın tam bir hikmet ve merhamet sahibi olduğuna inanıyorum. Yarattıklarının güzelliğini büyük ölçüde görüyorum. İnsan dünyasında meydana gelen olayların güzellik boyutunu kısmen fark ediyorum. Beni aşan durumlarda ise işi O’na havale ediyorum.”
Böyle demek kişiyi rahatlatacak, denizde yüzerken hayli yorulduğunda gemiye binen kimse misali olacaktır. Nitekim kâmil iman sahibi olanlar tam bir teslimiyetle şöyle demişlerdir:
“Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül yahut diken.
Ya hil'at u yahut kefen.
Narın da hoş, nurun da hoş.”
Merkez Efendi Bakışı
Muslihuddîn Musa Efendi’nin “Merkez Efendi” olarak şöhret bulma hikâyesi, konumuzun âdeta bir özeti gibidir. Şöyle ki:
Musa Efendi, Sümbül Sinan Efendinin dergâhına gidip gelmektedir. Bir defasında Sümbül Sinan Efendi sohbette bulunanlara “Faraza kendilerine yetki verilse dünyada neleri değiştireceklerini” sorar. Kimi hastalıkları kaldırır, kimi savaşlara son verir… Söz Muslihuddîn Musa Efendi’ye gelince “Ben her şeyi merkezinde bırakırdım” der. Bunun üzerine Sümbül Efendi “Aferin Musa Efendi! Demek her şeyi merkezinde bırakırdın. Öyleyse bundan sonra ismin Merkez Efendi olsun.” der.
Her gün dev adımlarla ilerleyen ilim, her şeydeki güzelliğin en büyük şahididir. İnsan çıplak göz ile de âlemdeki güzellikleri görebilir. Ancak bu ne de olsa eksiktir, noksandır. Çünkü bir insanın her alanda bilgi sahibi olması mümkün değildir. Ama insan, bütün insanlığın bilgi birikimi ve gözleri hükmünde olan ilimlerle baksa, bu güzelliği hem makro hem de mikro âlemde bütün ihtişamıyla görebilecektir.
Öte yandan insan dünyasında meydana gelen ve insana verilen hürriyetin yanlış kullanımından ortaya çıkan savaşlar, hastalıklar gibi görünüşte şer ve çirkin zannedilen durumlar vardır. İnsan, bunlara da Kur'ânî ve nebevî bir nazarla baksa, hepsinin neticesinde nice güzellikler olduğunu farkedecektir. Mühim olan, böyle bir bakışı elde edebilmektir. Çünkü güzellik, bakanın gözündedir.
[1] Secde, 32/7.
[2] Bkz. Nursi, Sözler, s. 231.
[3] Mülk, 67/5.
[4] Rûm, 30/41.
[5] Tin, 95/4.
[6] Nahl, 16/5.
[7] Nursi, Sözler, s. 84.
[8] Mü’minun 23/14, Saffat 37/125.
[9] Bkz. Haşr 59/24, A'raf 7/180, İsra 17/110.
[10] Muhammed Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, Daru İhyai't-Türasi'l-Arabî, Beyrut, 1351 h., II, 132.
[11] Secde, 32/7.
[12] Nursi, Şualar, s. 77.
[13] Bakara, 2/138.
[14] Ali Nihad Tarlan, Güneş Yaprak, Anıl Matb. İst. 1953. s. 26.
[15] Ebu Hamid Gazali, İhyau Ulumi'd- Din, Daru Sadır, Beyrut. 2000. IV, 320.
[16] Nursi, Mesnevi-i Nuriye, s. 211.
[17] Alvin Plantinga, God, Freedom and Evil, London: 1975, s. 10.
[18] Bkz. Nursi, Sözler, s. 230.
[19] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, VI, 3859.
[20] İbrahim Hakkı, Marifetname, s. 761-762.
[21] Gazali, İhyau Ulumi'd- Din, IV, 319-320. Ayrıca bkz. V, 347, 371.
[22] Kamer, 54/49.
[23] Cafer Sadık Yaran, Kötülük ve Teodise, Vadi Yay. Ank. 1997, s. 163.
[24] Yaran, Kötülük ve Teodise, s. 51.
[25] Şems, 91/7-8.
[26] Bakara, 2/30.
[27] Nahl, 16/35.
[28] A'raf 7/12, Sad 38/76.
[29] Mülk, 67/2.
[30] Enbiya, 21/35.
[31] Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, II, 1183.
[32] Bakara, 2/216.
[33] İbn Haldun, Mukaddime, el-Mektebetu't- Ticariyye, Mısır, s. 270-271; Reşid Rıza, Tefsîru'l- Menar, Mektebetu'l- Kahire, Mısır, X, 364; Muhammed Hamîdullah, Hz. Peygamberin Savaşları, Ter. Salih Tuğ, Yağmur Yay. İst., 1981, s. 14.
[34] Halim Sabit Şibay, MEB. İslâm Ans. "Cihad" md. III, 169; Ahmet Özel, İslam Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Marifet Yay. İst. 1982, s. 48.
[35] Râzi, Mefatihu'l- Gayb VI, 27; Ebu’l- Fadl Şihâbuddîn Âlûsî, Ruhu’l- Me’ânî fî Tefsîri’l- Kur’âni’l- Azîm, Dâru İhyâi’t- Turâsi’l- Arabî Beyrût, ts, II, 106.
[36] Tevbe, 9/52.
[37] Ebu’l- Fida İsmail İbn Kesîr, Tefsîru’l- Kur’ani’l- Azim, Daru İhya-ı Kütübi’l-Arabiyye, IV, 102; Nesefi, Medâriku’t- Tenzîl ve Hakaku’t- Te’vîl, II, 130.
[38] Âl-i İmran, 3/166-167.
[39] Şuara, 26/78-80.
[40] Kutub, fi Zılali'l-Kur'ân, V, 260.
[41] Nursi, Lem’alar, s. 76.
[42] Cin, 72/10.
[43] Muhammed Ali Sâbuni, Safvetu't-Tefasir, Ensar Yay. İst. 1987, III, 459.
[44] Nursi, Sözler, s. 84.
[45] Nahl, 16/9.
[46] Zümer, 39/62.
[47] Âl-i İmran, 3/26.
[48] Celâleddin Süyûti, Itkan fi Ulumi'l-Kur'an, Daru İbni Kesir, Beyrut, 1993, II, 830.
[49] Nahl, 16/51.
[50] Radi, Nehcü’l- Belâğa, s. 333.
[51] İbn Mâce, Fiten: 23; Dârimî, Sünen, Rikâk: 67.
[52] Beydâvî, Envaru't- Tenzil ve Esraru't- Te'vil, I, 50; Nursi, Mektubat, s. 42.
[53] Bkz. Nursi, Mektubat, s. 43.
[54] Nisa, 4/78-79.
[55] Zümer, 39/62.
[56] En’am, 6/163.
[57] İbrahim Hakkı, Marifetname, s. 761-762.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
BENZER SORULAR
- Ters dönen bir böceğin kendisini doğrultamayarak ölmesi, kusurlu bir yaratılışın sonucu değil midir?
- Gerçekten her şey en güzel ve en mükemmel olarak mı yaratılmıştır?
- Allah, “yarattığı her şeyi güzel yarattı” ise, inkarlar, zulümler, zinalar nasıl güzel olur?
- Allah’ın sınav yapması çelişkisi, çıkmaz bir paradoks mudur?
- Doğuştan gelen özellikler bir imtihanın gereği mi?
- FARKLI GÜZELLİKLER
- Her şey güzel ise küfür de buna dahil mi?
- Her şey en güzel yaratılıyorsa, genetik anormallikler nasıl açıklanır?
- Güzele bakmak sevap mıdır, bu sözü nasıl değerlendirmeliyiz?
- Kimde, ne daha güzeldir?