Dünya zevklerini kullanmakla terk etmek arasında nasıl bir denge kurulmalıdır?

Soru Detayı

-  Yemek varken yememek, yatak varken kuru yerde yatmak, sıcak su varken soğuk havalarda soğuk suyla abdest almak,.. doğru mudur?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İslam dini bütün prensiplerinde -aşırı uçlardan uzak- orta yol denilen “sırat-ı müstakim”i esas almıştır. Bu sebeple, Allah’ın insanlar için yaratıp ortaya koyduğu nimet sofrasından istifade etmesi kadar tabii bir şey olamaz.

“De ki: 'Allah’ın, kulları için yaratıp ortaya çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları haram kılmak kimin haddine?' De ki: 'Onlar, dünya hayatında (iman etmeyenlerle birlikte) iman edenlerindir. Kıyamet günü ise yalnız müminlere mahsustur.' İşte biz, bilip anlayan kimseler için, âyetleri bu şekilde açıklıyoruz.”(A'raf, 7/32)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

Şüphesiz her şeyin bir ölçüsü, bir adabı olduğu gibi, yiyecek ve içecek gibi helal rızkın da bir usulü, bir adabı vardır. Bu ölçüye uymanın en açık yansıması israf etmemektir.

“Ey Âdem’in evlatları! Her namaz vaktinde mescide giderken, süsünüz olan elbisenizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri asla sevmez.”(A'raf, 7/31)

mealindeki ayette bu ölçüye dikkat çekilmiştir. Bu ayetten anlaşılıyor ki, insan güzel elbise giyebilir, lezzetli yemekler yiyebilir, fakat israf etmeden..

Genel prensiplerine işaret edilen bu konunun da detaylarında çok farklı hükümlere götürecek farklı hususlar elbette vardır. Örneğin, komşusu aç iken lezzetini takip etmek uyanık vicdanları tırmalar. Çevresindeki insanların giyemedikleri giysileri giymek gönül erbabını rahatsız eden bir durumdur. Malların şüpheli olduğu asrımızda nefsin keyfine göre yaşamaya çalışmak fıtrat-ı selimeyi yaralar.

“Yaşamak için yemek” ile “yemek için yaşamak” arasında yerden göğe fark var. Kuvvetli ve müheyyiç gıdaları alma noktasında bekar bir delikanlı ile evli bir kimse arasında çok fark vardır. Biri için panzehir iken diğeri için zehir olabilir.

Eskiden beri, takva sahipleri arasında lezzetleri terk etme geleneği, yukarıda söz edilen ve benzeri hususlar göz önünde bulundurularak tahakkuk etmiştir. Nefsi şımartmamak, şeytanın telkinlerine aldanmamak için, sahabe devrinden beri riyazetler yapılmış, bazı lezzetler terk edilmiştir.

Önemli olan dünya-ahiret dengesini bozmayacak şekilde bir yaşam standardını yakalamaktır. Bu standart, herkes için aynı standart değildir. Kişiye göre farklı standartlar söz konusudur.

Bu konuda insanlar kendileri için seçtikleri bir takva standardını, ailesi için isteyemez. Kendisi iki günde bir oruç tutabilir, fakat aile fertlerini buna zorlayamaz. Terk ettiği lezzetin terkini onlardan bekleyemez.

Bediüzzaman Hazretlerinin bazı açıklamaları konumuza ışık tutmaktadır. Dünya hayatında lezzet ve keyfi takip etmenin bazı şartları vardır:

Birinci şart: Lezzet ve keyif, helâl dairesinde olmalıdır. Haram yollardan lezzet ve keyif takip etmek insanı cehenneme yuvarlar. Zaten "Helal dairesi keyfimize kafidir, harama girmeye lüzum yoktur." Meşru dairede insan serbesttir.

İkinci şart: Lezzet ve keyfin manevi ücreti olan şükrün eda edilmesidir. Yani insan şükür için helal olan her lezzeti takip edebilir. Zaten Allah insanının mahiyetine bin bir cihaz ve latifeleri, külli bir şükür yapabilmesi için takmıştır. Öyle ise Allah’a külli şükür yapabilmenin yolu, helal olan her lezzet ve keyfin tadılabilmesi ile mümkündür. Ancak o zaman insan Allah’ı bütün his ve cihazları ile tanıyıp ona göre şükür yapmış oluyor.

Üçüncü şart: Helal dairesinde de olsa israf ve aşırılığa kaçmamaktır. Zira bu alem doyumluk değil tadımlıktır. Tatmaya izin var, ama ölçüsüz yutmaya izin yoktur. İsrafa kaçmamak kaydı ile lezzet ve keyif takip edilebilir.

Dördüncü şart: Sevad-ı azam denilen insanların genel durumunu da göz önünde bulundurmak. Yani  bulunduğu toplumun çoğunluğu aç ve sefil iken, lezzet ve keyif takip etmek hem insanlığa hem de Müslümanlığa yakışmaz. Ama toplumun genel durumu iyi ise, ona göre lezzet ve keyif takip edilebilir.

Özet olarak, yukarıdaki şartlar dahilinde insan dünya hayatının her çeşit lezzet ve keyfini tadıp takip edebilir. (bk. Lem'alar, On Dokuzuncu Lem'a, Üçüncü Nükte)

Demek ki, lezzetlerin takip edilmesi kişiden kişiye, zamana, mekâna, niyete ve diğer şartlara göre değişir. Nefsanî arzularını tatmin etmek için lezzetlerin peşine takılan kimse ile Allah’ın verdiği nimetlerin lezzetini tadarak ona şükretmek isteyen bir kimsenin niyetleri kadar, takip ettikleri lezzetlerin manevî mahiyetleri de farklı değerlendirilmeyi gerektirmektedir.

Son olarak yine Bedüzzaman Hazretlerinin İsraf ölçüsünü ortaya koyan şu ifadelerine bakabiliriz:

“Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddi maddeden kırk para; diğer lokma, en a'lâ baklavadan on kuruş olsa.. bu iki lokma, ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsavidirler; boğazdan geçtikten sonra, cesed beslemesinde yine müsavidirler belki bazen kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zaikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar manasız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin.”(bk. a.g.e, İkinci Nükte).

Bütün bu açıklamaları, iman şuurunun ışığında, bir kompozisyon hâlinde düşünmek, ölçüleri, kişilerin durumuna göre ayarlamak, ruhsatları, azimetlerle karıştırmadan ayarların yerlerini tespit etmek, niyetleri sağlam tutmak, her ilacın herkese aynı faydayı sağlamadığı gibi, farklı yan etkiler bıraktığını unutmadan hareket etmek, haram-helal dairesinin objektif alanı dışına çıkmadan sübjektif değerlendirmede bulunmak, spesifik tedavi metodunu uygulamak oldukça faydalı bir metot olduğunu düşünüyoruz...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR