Hümanizm Üzerine 12 : ÖLDÜRMEK Mİ? DİRİLTMEK Mİ?

“Müslüman! İslam’ı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.” (Sezai Karakoç)

Anarşi bir insanlık suçudur; dinle değil dinsizlikle, yıkıcı cereyanlarla ve menfi ideolojilerle ilgisi vardır.

Ülkemizde ve dünyada insanı insanlıktan ürkütecek derecede korkunç zulümler oluyor.

Bunların uluslar arası boyutu olabilir, siyasî boyutu olabilir, silah kaçakçılığı boyutu olabilir, uyuşturucu boyutu olabilir. Ben bütün bunları bir tarafa bırakıp, bu insanlık suçunun bazı çevrelerce İslam’a mal edilme çabaları üzerinde biraz durmak istiyorum.

Anarşide önemli olan sonuca ulaşmaktır, alet olarak kullanılan kişinin inanç yapısı ve ideolojik kimliği değil.

Böyle bir cinayet bir müslümana işletildiğinde şu iki şık karşımıza çıkıyor:

- Bu tip olaylar, İslam düşmanı gizli örgütlerin İslam’a gölge düşürme gayretlerinin bir ürünü olabilir.

- İslam’ı yeterince bilmeyen kişilerin din adına işledikleri, ama dine en büyük bir darbe olan bir cehalet tablosu olabilir.

Bu şıkları incelemek bir istihbarat meselesidir; bizim sahamızı aşar. O halde biz bütün ihtimalleri bir tarafa bırakıp, konuya İslam açısından nasıl bakılması gerektiği üzerinde kısaca duralım:

Şunu öncelikle belirtelim ki, İslam’da muhakeme etmeden, müdafaa hakkı tanımadan doğrudan infaz diye bir şey yoktur. Yine İslam’da yetkisiz kişilerin ceza verme hakları da yoktur. Buna göre bu gibi olaylar, her iki yönüyle de İslam dışıdır ve bir vahşettir.

İnsan, ahsen-i takvimde yaratılmıştır. Yani insanın mahiyeti, kabiliyeti, istidadı bütün varlıklardan çok daha ileridir. Bu büyük sermayenin yerinde kullanılması ve zayi edilmemesi için Cenab-ı Hak peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir.

İnsan, Allah’ın en mükemmel eseridir. Şu var ki, bu harika eser bir imtihana tabi tutulmuş, hayır ve şerden, iman ve küfürden, adalet ve zulümden, sefahat ve ahlaktan dilediğini seçmekte serbest bırakılmıştır. Bu fani dünya hayatındaki bu kısa serbestliği müteakip, bütün insanlar ölümü tadacaklar ve insanlık sermayelerinden hesaba çekileceklerdir.

Allah’ın razı olduğu kul olmak isteyenler O’nun kullarını, şer yolundan hayra çevirmek için çalışırlar. Bu büyük görevi en mükemmel şekliyle peygamberler yerine getirmişler ve insanlık için birer hidayet rehberi olmuşlardır.

Peygamberimiz Allah’ın son elçisidir. Artık, kıyamete kadar hiçbir peygamber gelmeyeceğine göre bütün insanlığın irşat görevi Ona (asm.) ve ümmetine aittir. İslâm alimleri, gayr-ı Müslimler için “ümmet-i davet” tabirini kullanırlar. Yani, onlar da Peygamberimizin irşadına muhatap olan insanlardır. Kendilerine hak din tebliğ edildiğinde, onu kabul ederlerse o zaman diğer müslümanlar gibi onlar da ‘ümmet-i icabet” sınıfına girmiş olurlar.

Buna göre, bir Müslümanın gayri müslimlere bakış açısı şudur:

Bunlar, İslam’ın nuruna muhtaç kullardır. Benim görevim, bu insanların İslam’a kavuşmaları ve “ümmet-i icabet” sınıfına girmeleri için çaba göstermektir. Ben bu görevi yaparsam, Allah Resulü (asm.) benden razı olacaktır. Çünkü Onun isteğini yerine getirmiş ve Ona yeni ümmetler kazandırmış olacağım. Onları öldürerek cehenneme göndermek benim görevim değil. Harp hali olursa onlarla çarpışırım, ama sulh halinde, Azrail aleyhisselamın görevini üslenmemin de hiçbir manası yok.

Allah Resulü (asm.) bir mana hekimi olarak müşrikleri şirkten kurtarmaya çalışmış ve tedaviden kaçan o hasta insanların, kendisine nice zahmetler vermelerine rağmen onların kurtuluşu için her şeye katlanmış ve sonunda yirmi üç sene gibi kısa bir zaman dilimi içinde yüz yirmi dört bin sahabe yetiştirmiştir. Onun yolunda gidenler de, müşrike değil şirke düşman olacaklar, sefihlerle değil sefahatle çarpışacaklar ve insanlık alemini bu gibi tehlikelerden kurtarmak için çalışacaklardır. Yani, öncelikle manevî cihat yapacaklardır. Şer güçler, İslam’ın nurunu söndürmek niyetiyle karşılarına silahla çıkarlarsa, ancak o zaman maddî cihada baş vuracaklardır.

Sulh halinde ancak manevî cihat yapılabileceği hakkındaki İslamî hüküm, Nur Külliyatında şöylece nazara verilir:

Kâfir eğer zimmî olsa veya musalaha etse hakk-ı hayatı var, diye usül ü şeriatın bir düsturudur.”

Zimmî, başka bir dine mensup olarak, İslâm ülkesinde yaşayan, vergisini veren ve vatandaşlık görevlerini yerine getiren kimsedir. Bu kişinin, başta hayat hakkı olmak üzere bütün hakları koruma altındadır. İslâm hukukuna göre, onun malını çalanın da eli kesilir, onun hayatına son verene de kısas uygulanır. Ayrıca, ona yapılan her haksızlık, “kul hakkı” olarak mahşerde karşılığını mutlaka bulacaktır.

“Musalaha eden”, yani Müslümanlarla barış halinde bulunan bir kâfir devletin mensupları için de hüküm aynıdır.

Allah Resulünün (asm.) bu konudaki bir hadis-i şerifleri şöyle başlar:

Zımmiye eziyet eden bana eziyet etmiş olur….

İslâm ülkesinde yaşayan o zimmî vatandaş her şeyden önce Allah’ın kuludur. O kulun İslâm ile şereflenmesi için gösterilecek her türlü gayret Allah’ın rızasını celbeder. Onun İslam’dan uzak kalmasını netice verecek her türlü yanlış davranışlar ise insanı İlahî rızadan uzaklaştırır.

Nur Külliyatında geçen şu cümleler ne kadar manalı ve ibretlidir:

“Neden kâfir olana kâfir demeceğiz?

Cevap,

Kör adama , “hey kör!” demediğiniz gibi… Çünkü eziyettir, eziyetten nehiy var.”

Allah Resulünün (asm.), zimmiye eziyeti yasaklayan hadis-i şerifleri ve Üstad Bediüzzamanın bu hadisten ilhamen dikkatimize sunduğu bu ibret dersi Kur’an nurundan geliyor; Onun birer tefsiri mahiyetindedirler.

Bakınız, bir ayet-i kerime de ne buyruluyor:

Allah, sizi din hakkında size kıtal yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselerden, onlara iyilik etmeniz ve kendilerine adalet yapmanızdan nehyetmez (yasaklamaz). Çünkü, Allah adalet yapanları sever." (Mümtehine, 60/8

Din bu iken, İslâm bize adaleti ve iyilikle muameleyi ders verirken, sulh ortamında birlikte yaşadığı bir gayr-ı müslimin hayatına kastetmeyi İslam’a hizmet sanan bir kişinin, cehaletine sınır biçmek mümkün değildir. Bu gayr-ı Müslim vatandaşlarımız bize “Dininizi yaşamayın!” diye harp ilan etmiş değiller ki, biz de onlarla harp edelim. Yine bunlar bizi yurdumuzdan çıkarmak üzere karşımıza silahla çıkmış değiller ki onlara karşı silah kullanalım.

Ayetin son kısmında “Allah adalet yapanları sever.” buyrulur ve bu konuda Müslüman-Hıristiyan ayırımı yapılmayıp Cenab-ı Hakk’ın, adaleti “mutlak manada” sevdiği beyan edilir.

Adaletin zıddı haksızlıktır, zulümdür. Hûd Suresi 113’üncü âyetinde,

… Zulmedenlere meyil etmeyin ki, ateş size dokunur. Ve Allah’tan başka velileriniz yoktur, sonra kurtulamazsınız.

buyrularak zulmü, sadece işleyene değil, ona meyledene bile ateşin dokunacağı haber verilir.

Nahl sûresinden bir ayet:

“Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.”(Nahl, 16/126)

Bu ayet-i kerime, suçluya hak ettiği cezadan fazlasını vermeyi yasakladığı, ceza vermektense sabretmenin daha hayırlı olacağını ders verdiği halde, biz ne hakla kendi keyfimizce cezalar ihdas ediyor, yetkisiz ve sorumsuz olarak icra edebiliyoruz.

Bir başka ayet-i kerimede Peygamber Efendimizin (asm.) insanlara

Şahit, müjdeleyici, korkutucu (küfürden, şirkten, haramlardan sakındırıcı), dai-i İlallah (Allah’a davet edici) ve sırac-ı münir (nurlar saçan bir kandil) olarak gönderildiği haber verildikten sonra, "Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, onların ezalarını bırak da Allah’a tevekkül et….” buyrulur.

Ayet-i kerimenin, “Onların ezalarını bırak.” mealindeki kısmına Elmalılı tefsirinde şu mana verilir:

“…Onların sana yaptıkları ve yapacakları eziyetlere, rahatsızlıklara aldırma,…, fakat ezaya da kalkışma.”

Allah Resulü (asm.) kendine eza edenleri, ceza vererek değil, onlara hakkı tebliğ ederek ve hidayetleri için Rabbine yalvararak şirk ve küfür karanlığından kurtardı, iman ve tevhit nuruna kavuşturdu.

Biz de yanlış yolda gidenlere karşı, birer “davet edici ve nur saçıcı” olmaya gayret edeceğimize, onları doğrudan ölüme mahkûm etmekle peygamber çizgisinden ne kadar saptığımızın farkında mıyız?

Kur’an-ı Kerim’de bütün peygamberlere verilen ortak bir mesaj vardır: “Peygamberin görevi ancak tebliğdir.

İslam’a uymayan birisini kendi keyfince öldüren kişiye Üstad Bediüzzaman’ın şu ifadelerini hatırlatmak isteriz:

“Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah’ın gadabından fazla gadap edilmez.”

Bizim canına kıydığımız kişiyi Allah, bütün küfür ve isyanına rağmen kahretmiyor. Onu, yine besliyor, büyütüyor. Kanını temizliyor, hücrelerini yeniliyor. Böylece o asi kuluna mühlet veriyor, bizim de ona hakkı tebliğ etmemizi istiyor. Hal böyle iken, bize ne oluyor da Allah’ın gazabından fazla gazaba gelip onu hemen öldürme yoluna gidiyoruz.

İslam’a zıt bir çizgide yaşayan kişi için ileride iki sonuç söz konusudur:

Birisi, o adam bir gün hidayete erebilir ve cennet ehli olabilir. Biz onu öldürmekle, “cennet yolunu kapayanlar” zümresine dahil olmuş oluruz.

İkinci ihtimal, o kişi küfründe ve isyanında devam ederek cehennemdeki azabını artıracaktır. Biz onu öldürmekle, bu azabın daha az seviyede kalmasına yardım etmiş ve ona bilmeyerek iyilik etmiş oluruz.

Demek ki her iki halde de yanlış yoldayız. Bizim görevimiz Allah’ın kullarını öldürmek değil, bütün peygamberlerin ortak sünnetine aynen uyarak, o kişilere hak ve hakikati tebliğ etmektir. “Dinde zorlama yoktur.” hükmünce, bu konuda bir zorlamaya da gidemeyiz.

Şu da bilinen bir gerçektir ki, İslam’da bir kişi kendi kafasına göre düşman bir devlete harp ilan edemez, yahut dahilde İslam’a aykırı davranan kişilere kendi reyiyle ceza veremez. Birincisinde söz hakkı devletin, ikincide ise hâkimindir. Fertlere bu konuda hiçbir yetki verilmemiştir. Yetkisiz olarak, bir gayr-ı müslimi öldüren kişi “mücahit” değil “katil” olur. Ve İslâm hukukuna göre o da katledilir.

2678 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun