Müslüman bir ülkedeki gayri müslimler hangi kitaba/dine göre yargılanırlar?

Soru Detayı

1. Darulislamda yaşayan gayrı muslimler hangi kitaba / dine göre yargılanırlar? Delili nedir?
2. Ehli kitap olmayanlar neye göre muhakeme olurlar?
3. Kafirler kendi aralarındaki meselelerde, hangi hükümlerle yargılanırlar? (İslama veya kendi dini kurallarına göre yargılanabilmeye serbestlik var mı? Bu konuda hüküm nedir?) 
4. Kafirler müslümanlarla aralarındaki meselelerde, hangi hükümlerle yargılanırlar? (İslama veya kendi dini kurallarına göre yargılanabilmeye serbestlik var mı? Bu konuda hüküm nedir?)

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hâkimiyet, bir devletin içte ve dışta herhangi bir yabancı gücün gözetimi ve müdahalesi olmaksızın yönetim ve hareket yetkisi olarak tarif edilir.

Devletin içte ülkesi ve ülkede bulunanlar üzerindeki egemenliğine iç hâkimiyet, milletlerarası alanda bir müdahale ve gözetim olmaksızın hareket etmesine de dış hâkimiyet veya bağımsızlık denir.

Devletin içteki hâkimiyetinin bir gereği olarak yargı yetki ve görevi İslâm toplumu adına siyasî hâkimiyeti temsil ve icra eden devlete aittir. (Nisâ 4/105; Mâide 5/48; Sâd 38/26)

İslâm ülkesinde bulunan müslim veya gayri müslim, vatandaş veya yabancı bütün insanlar devletin yargı sistemine ve kanunlarına tâbidir.

Bununla birlikte İslâm’ın gayri müslimlere tanıdığı inanç özgürlüğünün bir gereği olarak aile, şahıs, miras ve borçlar hukuku gibi dinî inançla yakından ilgili konularda kendilerine adlî ve hukukî muhtariyet tanınmış, Hanefî fakihlerinin tabiriyle bu konuda “onları kendi inançlarının gereğiyle başbaşa bırakma” (Serahsî, el-Mebsûŧ, XI, 102; Kâsânî, II, 311) ilkesi benimsenmiştir.

İslâm’ın getirdiği bu hukukî çoğulculuk, dinî-kültürel çoğulculuğu koruyarak gayri müslimlerin asırlar boyunca İslâm toplumu içinde varlıklarını sürdürmelerine imkân sağlamıştır.

Gayri müslimler, aralarındaki hukukî ihtilâfları kendi mahkemelerine götürme hakkına sahip oldukları gibi İslâm mahkemelerinde de dava açabilirler.

Gayrimüslim cemaatlerin kendi bünyesinde baş gösteren sorunları, çok hukuklu sistem çerçevesinde bizzat kendileri tarafından atanan veya belirlenen yargıçlarınca, kendi dini kuralları çerçevesinde çözülmüştür. Devlet, bir hukuki prensip olarak zimmilerin kendi din adamlarını seçme ve yetiştirme haklarını tanımış, onlar tarafından belirlenen temsilciyi meşru temsilci olarak görmüş, dolayısıyla verdiği hükümleri de meşru hükümler kategorisinde saymıştır.

Bununla birlikte zimmilerin Müslüman kâdıya başvurabilme haklarını da saklı tutmuştur. Böylesi durumlarda Müslüman kâdıların özellikle de toprak anlaşmazlığı gibi davalara baktığı görülmektedir.[bk. Vekî', Muhammed b. Halef b. Hayyân, (306/918), Ahbâru'l-Kudât, I-III, Beyrut, trs.,III, 88; II, 281]

Taraflardan birinin müslüman olması halinde davaya bakmaya yetkili tek merci İslâm mahkemesidir.

Gayrimüslimler ile devlet veya gayrimüslimler ile Müslümanlar arasında meydana gelen anlaşmazlıklarda ise (dinî bir kural olarak) Müslüman kâdılar yetkili kılınmıştır. Böylesi hadiselerde, yargıçlar bir prensip olarak, müslim-gayrimüslim ayırımına bakmaz, tarafları hukuk karşısında eşit kabul ederler.

Nitekim, İslamın ilk dönemlerinde Müslüman hakimlerin bir çok hadisede gayrimüslimlerin lehine karar verdiğine dair örnekler pek çoktur. Bu bağlamda devlet başkanı (halife) Hz. Ali'y i kâdı Şureyh'e şikayet eden Yahudinin hikayesini burada zikredebiliriz. Davacı Yahudi ile davalı devlet başkanı, Kufe kâdısı Şureyh tarafından idare edilmekte olan Meclisu'l-Kadâ'ya gelirler. Halife, kâdının yanına oturmak ister; yargıç onu uyarır ve davacının yanında oturtur. Hatta bir rivayete göre bu davada halifenin aleyhine hükmeder.

Yine aynı kâdının zimmî komşusu talip olduğu halde evini başkasına satan Müslümanın şuf'a hakkına riayet etmediği gerekçesiyle satışı iptal etmesi ve evi zimmiye satmış olması bunlara örnek olarak verilebilir. (bk. Vekî', II , 389)

Her iki tarafın da gayri müslim olması ve İslâm mahkemesine başvurulması durumunda mahkemenin bu davaya bakmakta serbest olup olmadığı fakihler arasında tartışmalıdır.

Hanefîler’e göre, tarafların zimmî veya müste’men olduklarına bakılmaksızın açılan davanın görülmesi ve sonuçlandırılması gerekir; mahkemenin seçim hakkı yoktur.

Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise mahkeme davaya bakmakta muhayyerdir; tarafların zimmî veya müste’men (pasaportlu gayri müslim yabancı), aynı veya ayrı dinlerden olmalarının önemi yoktur. Ahmed b. Hanbel’den, zimmîlerin davalarına bakılması gerektiğine dair bir görüş de rivayet edilmiştir.

Şafiî mezhebine göre, tarafların her ikisi de müste’mense hâkim muhayyerdir; tarafların birinin veya her ikisinin zimmî olması durumunda ise kuvvetli görüş davaya bakılması gerektiği yönündedir.

Mahkemenin davaya bakmakta muhayyer olduğunu ileri sürenler,

“Eğer sana gelirlerse ister aralarında hükmet ister onlardan yüz çevir. Kendilerinden yüz çevirirsen sana hiçbir şeyle zarar veremezler. Eğer hükmedersen aralarında adaletle hükmet. Çünkü Allah adalet sahiplerini sever.” (Mâide, 5/42)

mealindeki âyeti delil gösterirken diğerleri,

“Aralarında Allah’ın indirdiği şeyle hükmet ve onların arzularına uyma.” (Mâide 5/49)

mealindeki âyeti esas alırlar ve bu âyetin öbürünü neshettiğini ileri sürerler.

Bu gruptaki hukukçulardan bazıları da burada neshin söz konusu olmadığı, ilk âyetin müste’menlerle, diğerinin zimmîlerle ilgili olduğu görüşündedirler.

Müste’menlerin davalarına bakma konusunda mahkemenin serbest olduğunu söyleyen hukukçular ayrıca bunların eman akdiyle İslâm ahkâmına uymayı, İslâm devletinin de onların birbirine karşı haksızlıklarını önlemeyi taahhüt etmediğini söylerler.

Diğer hukukçular ise zimmîler gibi müste’menlerin de İslâm devletinin himayesi altında olduklarını, devletin onlara yapılacak haksızlıkları önlemesi gerektiğini belirtirler.

Mahkemenin davaya bakması için her iki tarafın da rızâsının şart olup olmadığı yine tartışma konusu olmuştur.

Hanefîler’e göre gerek zimmî gerek müste’men olsun taraflardan yalnız birinin dava açması yeterlidir. Mâlikîler’e göre iki tarafın da rızâsı şarttır.

Şafiî ve Hanbelî mezhepleri ise zimmîlerde yalnız bir tarafın, müste’menlerde iki tarafın rızâsını gerekli görürler.

Bu konudaki ihtilâflar, genel olarak bir tarafın başvurmasıyla diğer tarafın kendi inancına aykırı bir hükümle mecbur tutulup tutulmayacağı hususuna dayanmaktadır.

İslâm mahkemesinin gayri müslimlerin davasına bakması halinde onların kendi hukukları değil İslâm hukuku uygulanır. Bu konuda çeşitli âyetleri delil gösteren İslâm hukukçuları (Meselâ bk. Mâide, 5/42, 44, 48) görüş birliği içindedir.

Genel kural olarak gayri müslimlere uygulanacak kanun hükmü müslümanlara uygulanacak hükmün aynıdır. Ancak inançları gereği meşru saydıkları domuz ve şarap gibi mallarla ilgili tasarrufları ve yine kendilerince meşru kabul edilen diğer bazı hususlarda farklı hükümlere tabidirler. Bu konularla ilgili olarak hukukçular arasında da farklı görüşler mevcuttur. (bk. Ahmed Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1991, s. 355-364)

Gayri müslimlere hukuk davaları için tanınan adlî ve hukukî muhtariyet ceza davaları için söz konusu değildir. Bu bakımdan İslâm ülkesinde suç sayılan bir fiili işlediklerinde kural olarak onlara da İslâm ceza hukuku hükümleri uygulanır.

Ancak kendilerine tanınan inanç hürriyeti gereği bu genel kuralın bazı istisnaları vardır. Meselâ içki içtiklerinde had cezası uygulanmazsa da kamu düzenini ihlâl etmeleri halinde ta’zîr cezası verilir.

Ayrıca mezheplere göre farklılık göstermekle birlikte bazı suçların teşekkülüyle ilgili olarak aranan şartların gayri müslimlerde bulunmaması sebebiyle de bu suçlar için tesbit edilen cezaya çarptırılmazlar. Meselâ Ebû Yûsuf dışındaki Hanefî âlimlerine göre recm cezasında aranan ihsan şartı için müslüman olmak gerektiğinden zina yapmaları halinde zimmîlere recm değil celde cezası uygulanır.

Zimmîlerin aksine müste’mene ceza hukukunun uygulanması konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Ebû Yûsuf, zimmîlerde olduğu gibi müste’menlere de bütün ceza hukuku hükümlerinin uygulanacağını belirtirken aralarında farklı değerlendirmeler bulunmakla birlikte diğer hukukçular suçları Allah (toplum) hakkına veya kul hakkına yönelik olmasına göre gruplara ayırmakta ve genel olarak toplum hakkının galip bulunduğu hadlerin müste’mene uygulanmayacağını söylemektedirler.

Bu konudaki ihtilâf, İslâm ülkesinde geçici olarak bulunan müste’menin hangi hükümlere uymaktan sorumlu olduğu noktasında toplanmaktadır (bk. Özel, s. 369-372; TDV İslam Ansiklopedisi, Gayri Müslim, Zimmi md.)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun