Çevre şartları varlıkların genetik yapısını değiştirir mi? İnsanların yüz şekilleri, göz çekikliği, ten rengi yaşadığı çevreye göre mi oluyor?

Bütün canlıların genetik özellikleri genlerinde şifrelenmiştir. Genler de kromozom adı verilen büyük moleküller üzerinde yer alırlar. Kromozomların temel yapısı; asit, baz ve proteinlerden meydana gelmiş DNA molekülleridir. Bu genetik yapıların esası olan DNA’ları, ya da kromozomları değiştirecek veya bozacak çevre şartları, o canlının genetik yapısına tesir eder. Bu çevre şartları ya canlının kendi iç bünyesidir,  ya da içerisinde bulunduğu dış çevredir.

Canlının genetik yapısında meydana gelebilecek bir değişikliğin, o canlının genetik yapısını ne dereceye kadar değiştireceği,  değişiklik düzeyine ve canlının genetik potansiyeline bağlıdır.

Canlı türleri tek fert olarak değil, bir topluluk olarak dikkate alınır. Bu topluluğa populasyon adı verilir.  Mesela, bal arısı grubu bir populasyondur. İnsanlar da bir populasyondur. Dolayısıyla populasyonun içerisindeki fertler genetik olarak birbirlerinden ufak tefek farklılıklara sahiptirler. Biz buna o populasyonun  genetik potansiyeli, ya da gen havuzu diyoruz. Bu gen havuzu içerisindeki fertler arasında gen akışı olacak ve bazı birleşimler sonucunda daha önce dış görünüşte etkisini göstermeyen bir takım karakterler ortaya çıkacaktır. Bu dış görünüşte ortaya çıkan yeni karakterlerin muhtelif sebepleri olabilir. Bunlar:

1. Genetik yapıda mevcut olup, ancak dominant karakterin tesirinde etkisini gösteremeyen bazı genlerin, bu etkiden kurtulması sebebiyledir. Nasıl ki, gündüz gökyüzünde yıldızlar olduğu halde, güneşin dominant etkisi sebebiyle görülemiyorlar. Güneşin etkisi ortadan kalktığı zaman, kendilerini gösterebiliyorlar. Bazı karakterler de böyledir. Dominant karakterlerin tesirlerinden kurtuldukları zaman etkilerini gösterirler.

2. Çevrenin tesiriyle kromozomlarda, ya da genlerde kopma veya eklenmeler sebebiyledir. Aslında çevre, canlıya dışarıdan yeni genetik yapı ilave etmiyor; mevcut gen havuzundaki potansiyele bağlı değişmeler bunu sağlıyor.

Bunu şöyle bir misalle biraz açabiliriz:

Kabul edelim ki, bal arısının A ilacına dayanıklılık dozu en fazla 120 birim olsun. Siz önce ortama 70 birim A ilacı verdiğiniz zaman arı populasyondaki fertlerin bir kısmı ölecektir. Çünkü o ilaca karşı koyacak karakterler potansiyel halinde genetik yapısında olmasına rağmen faaliyete geçmemiştir. Zira şimdiye kadar böyle bir çevreyle karşılaşmamıştır. Şimdi böyle bir ortamda derhal genetik yapıdaki karakterler faaliyete geçer ve siz o ilacın dozunu daha sonra 100 birime çıkarsanız bile ondan etkilenmezler. Aslında arı populasyonu bu ilaca dayanıklılığı o çevreden kazanmadı. Zaten onun genetik yapısında olan karakterler, çevrenin tesiriyle harekete geçmiş oldu. Dozu maksimum sınır olan 120’ye çıkardığınız zaman o populasyon ortamdan kalkacaktır.

İşte aynen bu ilaç dozu gibi, insan da dâhil, her canlının yaşayabileceği maksimum ve minimum yaşama şartlarını Allah, yarattığı varlıklara genetik potansiyel olarak vermiştir. Gen havuzundaki çevre faktörleriyle olabilecek değişiklikler, o canlının maksimum, ya da minimum yaşama sınırına kadardır. Olabilecek değişiklik o sınırı aştığı zaman o canlı yeni bir türe dönüşmüyor. Yaşama sınırını aştığı için ortamdan siliniyor.   

İlk insan Hz. Âdem (as)’in genetik yapısında bütün insanların renk ve ırk karakterleri mevcuttu. Tarihi seyir içerisinde birbirinden ayrılan kabile ve gruplar, kendi içlerinde çoğalmaya başladılar.  Böylece, genetik açılımlar ve yeni birleşmelerle, insanın gen havuzunda bulunan muhtelif renk ve ırk karakterleri de fenotip dediğimiz dış görünüşte kendilerini gösterebilir hale geldiler.

Tamamen ihtisas ehlini ilgilendiren konular

Aslında bu konular tamamen ihtisas ehlini alakadar eden çok hususi meselelerdir. Bu işin dışında olan kimselerin bu konuya ilgi duymaları, pozitivist ve materyalist düşünürlerin, insanın geçmişini bu tip değişikliklerle izah etmelerinden kaynaklandığı kanaatindeyiz. Ayrıca, nefis de, çevre şartlarının değişmesiyle insanın tesadüfen ve gelişigüzel diğer canlıların farklılaşmasıyla ortaya çıktığını gösteren bir yol bulmaya çalışıyor. Ta ki, Allah’ı devreden çıkarıp, O’nun emir ve yasaklarını tanımasın. Hâlbuki bir atomun hareketi dahi Allah’ın ilim, irade ve kudretinin haricinde değildir. Hiç mümkün müdür ki, mahlûkatın en şereflisi olan insanın ortaya çıkışı, O’nun bilgisi haricinde olsun.

Allah’ı inkâr, ahirete gitmeye mani değil, Cennete girmeye manidir

Allah’ı yok saymakla O devreden çıkmaz. Bu, güneşin varlığını inkâra benzer. Güneşin varlığını kabul etmeyip gözünü kapayan, sadece kendisine gece yapar. Allah’ın varlığını ve ahireti kabul etmemek, ahirete gitmeye mani değildir; sadece Cennete girmeye engeldir.

Sebepler Allah’ın ilim, irade ve kudretine birer perdedir

Hangi canlı olursa olsun ve hangi çevrede bulunursa bulunsun, onun vücudunda meydana gelebilecek her türlü değişiklik yine Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle olacaktır. 

Çevre şartları birer sebeptir. Ağaç elma meyvesine sebep olduğu gibi, ağacın meydana gelmesine de çekirdek sebeptir.  Sebepler, varlıkları yapıyor ve idare ediyor gibi gözüküyor. Esasında bir varlığı meydana getiren sebep ile o varlığın arasında yer ile gök arası kadar mesafe vardır. Nasıl ki, ufukta sema ile dağ bitişik göründüğü halde aralarındaki mesafe adeta yer ile gökyüzü kadardır.  Aslında sebeplerin arkasında esas iş yapan Allah’tır. İnsan da canlıların yapısına şuurlu müdahale ettiği halde, o da bir sebeptir.  Çünkü canlıların hücrelerini yapan ve yenileyen, Allah olduğu gibi, insana ilim, irade ve hayatı veren de, onun çalışmasını tanzim eden de yine Allah’tır.

Allah, bize verdiği ilim, irade ve kuvvetle,  kâinat kitabını, yani evrendeki bütün varlıkları ve onların tâbi olduğu kanunları incelememizi ve varlılar arasındaki bir takım kanun ve prensipler ile bunların işleyişlerini ortaya koymamızı istiyor ve buna teşvik ediyor.

Şart odur ki, bunlar bilimin kaideleri ile otaya konurken, Allah’ın mülkü sebeplere ve tesadüflere verilmesin.

9782 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun