Bediüzzaman Hazretlerinin "tarikat berzahına girmeden kırk günde hakikate ulaşma" ifadelerini nasıl anlamalıyız?

Soru Detayı

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet, Kur'ân'dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza, maksud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın isâl edici bir yol buldum. Serîüsseyir olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsan etmek rahmet-i hâkimenin şânındandır." 
1. Burada "isal edici yol buldum" derken, Üstad acz, fakr, şefkat ve tefekkür tariki mi söylüyor?
2. Bu risaleler yeteneğe göre kişiye kırk dakikada asifya, evliya yapma gücü var ise, burda yetenekten maksat (kasıt) nedir?
3. Herkese feyz, para eşit dağıtıldığını İmamı Rabbani "Mektubat"ta söylüyor, ama bunu alıp almamak insanın ihtiyarına kalmış, o zaman Risale-i Nur ve Kur'an'dan çıkan nurları ve nurların feyzlerini nasıl alabiliriz ve nasıl kendimizden itebiliriz?
4. Üstad Sözler kitabında, biz sahabeler kadar Kur'an'dan Allah'ın mardiye / marzıye ( razı) olacağı şeyleri onlar kadar anlayamazmışız. O zaman sahabe kadar olmasa da Kur'an'ı ve özellikle Kur'an'dan Allah'ın mardiye olacağı sıfatları anlamamız neye göre artar veya azalır?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

1. Burada “îsal edici” yoldan maksat, “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” tariki olduğunu söylemek biraz eksik gibi görünüyor. Her şeyden önce, “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” tariki, Kur’an’a mahsus bir yola girdikten sonra, Kur’an’dan istihraç edilmiştir.

 Bu ifadeden; sahabe ve tabiin devrinde kullanılan “Kur’an’a mahsus bir yol” anlamak daha kapsayıcı olur.

Üstad Hazretleri, yukarıdaki ifadeleriyle iki berzaha girmeden, doğrudan hakikate varan bir yol bulduğunu belirtmiştir:

Birincisi: Manevi feyizler konusunda, tarikat berzahına girmeden, doğrudan hakikate giden yolu bulmuştur. Bu yolu “hakikatin incizabı” olarak anlatır:

“Doğrudan doğruya hakikatın incizabına kapılıp, tarîkat berzahına girmeden, hakikatı ayn-ı zahir içinde bulmaktır.”(Sözler, s. 492).

Yani her yerde, her şeyde “hakikat”ın üzerinde bulunan “incizab mührünü” okumuş, -Kur’an’ın kaynaklık ettiği- hakikatin “kuvve-i cazibesi”yle hak ve hakikatin yörüngesini tanımış ve o eksende yürümüştür.

İkincisi: İlimler konusunda da “Ulum-u âliye / alet ilimleri”nin berzahına girmeden (yani o ilimlerle meşgul olmadan), doğrudan yüksek ilimler olan hakikat ilimlerine / Kur’anî ilimlere götüren / îsal eden bir yola girmiştir.  

Bu iki yol da hakikate giden en kısa yollardır.  Aşağıdaki ifadelerinden de bu gerçeği anlamak mümkündür:

“Hem Risale-i Nur, hükema ve ülemanın mesleğinde gitmeyip, Kur'an'ın bir i'caz-ı manevîsiyle, her şeyde bir pencere-i marifet açmış;bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe etmiş.”(Mesnevi-i Nuriye, s. 8, 9)

2-3)  “Bu risaleler yeteneğe göre kişiye kırk dakikada asifya evliya yapma gücü var...” ifadesini, ne yukarıdaki üstadın ifadelerinde ne de başka risalelerde bulamadık.

Üstad'ın ilgili ifadeleri şöyledir: 

”Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyrü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil… İşte otuz üç aded Sözler, böyle Kur'anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.” (Mektubat, s. 23). 

Burada kırk dakikada kestirmeden gidilecek bir yoldan söz edilmektedir. Bu yol Kur’an’a mahsus özel bir yoldur. Aşağıdaki ifadelerinde daha detaylı bir açıklama vardır:

“Sahabelerden ve Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiînden en yüksek mertebeli velayet-i kübra sahibi olan zâtlar, nefs-i Kur'an'dan bütün letaiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur'an onlar için hakikî ve kâfi bir mürşid olduğundan gösteriyor ki: Her vakit Kur'an-ı Hakîm, hakikatları ifade ettiği gibi, velayet-i kübra feyizlerini dahi ehil olanlara ifaza eder.” (Mektubat, s. 356).

Burada “ehil olanlar”dan söz edilmesi, gayet ölçülü bir gerçeğe işarettir. Çünkü, bir yolun kısa olması, oradan giden herkesin aynı zamanda yolun sonuna varacağı anlamına gelmez. Kırk dakikalık mesafede olan bir noktaya varmak için, genç, ihtiyar, sağlıklı-hasta, ayakları sağlam-sakat olanların aynı zaman diliminde varmayacakları açıktır. 

Ehil olmak / ehliyetli olmak, bir işe kabiliyetli olmak manasına gelir. Kur’an’ın hakikatlerine ulaşma yolunda gereken donanımlar; akıl, zekâ gibi unsurların yanında ilgili işi başarmak için samimi olmak, işi sevmek, çalışmak, iradesini o işe yoğunlaştırmak gibi unsurları da kapsar. 

Bu konuyu bir kaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:

Ehliyetli olmayı sağlayan unsurlar iki kısmıdır:

a) Fıtrî olan donanımlar: Bunlar akıl, zekâ ve rüşt kabiliyetidir. Nitekim, İslam’da aklı olmayan, zekâdan mahrum olan ve erginlik çağına gelip de reşit olmayan kimseler ehliyetli kabul edilmez ve onlara sorumluluk yüklenmez. 

b) Kesbi olan donanımlar: Bunlar insanların iradesine bağlı olarak gelişen ve işlerde başarıyı sağlayan unsurlardır. Örneğin, bir kimsenin akıl ve zekâsı ne kadar yüksek olursa olsun, ilgili üniversite tahsilini görmeden vali olamadığı gibi, ilgili manevi üniversiteyi bitirmeden de veli olamaz. Bunları, nefsin tezkiyesi, aklın eğitimi, duyguların terbiyesi, kalbin temizlenmesi gibi unsurlar olarak sayabiliriz.

- Tembel olmak, işin gerçek takipçisi olmamak, Allah’ın rızasını kazanmayı esas almamak, iradesiyle fıtrî kabiliyetleri çalıştırmamak, iradesini tamamen tahkiki iman esaslarını öğrenmeye ve onların gereği gibi amel etmeyenler, ehliyetsiz kimselerdir. Bunun zıddı olanlar ise ehliyetlidir. 

Burada İmam Rabbani’nin ilgili sözleri hangi makamda söylediği önemlidir. Bu tür bilgileri verirken, kaynağı vermek, örneğin: “Mektubat, 22. Mektup” şeklinde referans vermek çok önemlidir. Çünkü birinin tesadüf eseri rast geldiği bir konuyu, ararken saatleri alabilir ve yine de bulmayabilirsiniz.

Şunu söyleyelim ki, yaratılıştan zekâl engelli, deli ve benzeri eksikliklerle gelen insanların varlığını inkâr etmek mümkün değildir. Onun  için herkesin eşit seviyede donanımlara sahip olduğunu söyleyemeyiz.

- Bu konuda sağlam formülün göstergesi şu olmalıdır: 

- Allah, akıl ve rüşt gibi donanımları vermediği çocukları, delileri ehliyetsiz kabul eder ve onları imtihana sokmaz, sorumlu tutmaz.

- İmtihanın asgari şartlarının gereği olan bütün donanımlarda imtihana tabi tutulan herkes eşittir. Buna göre, imtihana tabi tutulan her insan, dinin emir ve yasaklarını öğrenebilir ve onları hayatında tatbik edebilir bir ehliyete sahiptir. 

- İmtihanın asgari şartları dışında, Allah dilediği kullarına fazladan akıl ve zekâyı ve diğer pozitif donanımları verebilir. Bu husus, adalet ölçüsüne aykırı değildir. Allah’ın bir lütfudur. Allah dilediği kuluna daha fazlasını verebilir. Peygamberlerin varlığı, onların kendi aralarında farklı olmaları, Hz. Muhammed (asm)’in bütün peygamberlerden daha üstün, daha ehliyetli olması bunun göstergesidir. İmam-ı Azam’ın, İmam-ı Şafii'nin, İmam-ı Gazali’nin, İmam-ı Rabbani’nin, İmam Bediüzzaman Said Nursi’nin varlığı bu farklı donanımların açık göstergesidir. 

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun