Sahabe mesleğinden sonra gelen tarikat mesleğini açan kimdir?

Tarih: 13.02.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Mesleği açan kişi hangi tarikatı kurmuştur?
- Tarikat mesleği kapanmış mıdır?
- Zaman, tarikat zamanı değil midir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap: 1

Tasavvuf Dönemi: Sufi ve tasavvuf kavramlarının kullanılmaya ve ilk sufi adlarının duyulmaya başladığı hicri II. Asrın sonundan, tarikatların ortaya çıktığı devre kadar olan üç, üç-buçuk asırlık dönemdir. Tasavvuf bu dönemde müessese haline gelmiş ve Cüneyd Bağdadî, Bayezid Bestamî gibi büyük sufi ve mutasavvıflar bu dönemde yetişmiştir.

İlk defa sufi, adıyla meşhur olan Ebu Haşim Sufi'dir. Hicri 150 tarihine kadar seyrek surette rastlanan sufi deyimine, bu tarihten itibaren biraz daha sık şekilde rastlanılmaya başlanmıştır.(Mustafa Kara, Din, Hayat, Sanat Açısında Takkeler ve Zaviyeler, Dergâh Yay. İstanbul, 1990, s.31-32).

Özellikle V. /XI. Asrın başında yaşamış bulunan Gazalî, tasavvuf tarihimizde bir dönüm noktasıdır. Onun geliştirip sistematize ettiği ehlisünnet tasavvufu, daha sonra müessese bazında faaliyet göstermeye başladı.(Hasan Kâmil Yılmaz, Tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul, 2004, s.129).

Cevap: 2

Tarikat Dönemi: Tasavvuf müesseselerinin temsilcisi diyebileceğimiz tarikatların ortaya çıkarak sosyal hayatın bir parçası haline geldiği VI/XI. asırdan başlayarak, günümüze kadar devam eden dönemdir.(Mustafa Aşkar, Tasavvuf Tarihi Literatürü, T.C. Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2001, s. 15).

VI. VII. Hicrî, XII. Miladî asır, tarikatların teşekkül ve tekevvün dönemidir. Bu günkü anlamıyla tekkesi, zâviyesi, şeyh ve mürid münasebetleriyle ilk tarikatlar bu yüzyılda kurulmuştur. Bağdad’da  Abdülkadir Geylanî, Basra’da Ahmed Rüfâî, Türkistan bölgesinde Ahmed Yesevî, bu dönemde yetişen ilk tarikat kurucularıdır.(Hasan Yılmaz, a.g.e, s.130).

Bu bakımdan -kuruluş aşamasından önce “el-Muhasibi, Bişr-i hafi” gibi zatlar dışarıda kalırsa, kurumlaşmış tarikatın ilki Kadiriye tarikatıdır ve ilk kurucusu da Abdülkadir Geylanî Hazretleridir.

Cevap: 3

Her şeyden önce şunu biliyoruz ki, insanların hepsini bir meslek ve bir kalıp içine sokmak mümkün değildir. Her insan kendi kabiliyet ve kapasitesi nispetinde hareket eder. Bu yüzden farklı meslek ve meşreplerin olması ve devam etmesi, makul ve fıtri bir haldir, bunu değiştirmek mümkün değildir. Üstad hiçbir zaman herkesi bir meşrebe dahil edelim demiyor.

Eski zamanda tatbik edilen tarikat metotları ve terbiye sistemleri, hâlihazırdaki tarikatlarda mevcut değildir. Yani eskide bir tarikat müridi, seyr-ü suluk edebilmek için riyazet, uzlet, terk-i dünya gibi ağır ve meşakkatli bir terbiye sürecinden geçerdi. Şimdi aynı namdaki tarikat mensupları, lüks arabaya biniyor, lüks giyecekleri giyiyor, lüks gıdaları tüketiyor, büyük holding ve şirketlerin başında bulunuyor. Bu vaziyette manevi terakki ve tekemmül gerçekleşmez. Ancak imanını muhafaza edip, farzları yaparsa, bu zamanın müridi için en büyük kazançtır. Eski zamandaki tarikat meslekleri şu anda şeklen devam ediyor, içerik olarak devam etmiyor. Bu da Üstad'ın; zaman tarikat zamanı değildir, tezini ve görüşünü doğrular ve teyit eder bir durumdur.

Tarikatta gidebilmek için, İmam Rabbani iki şartı gerekli görüyor. Birisi sağlam ve tahkiki iman, diğeri ise farzların edasıdır. Şayet bu ikisinde kusur ve eksiklik varsa, tarikatta gidilmez, diyor. Tarikat ancak iman ve ibadet temelinde yükselen bir binadır, temel yoksa bina da olmaz. Bu zamanın insanlarında bu ikisi eksik olduğuna göre, tarikatta gitmesi mümkün değildir. Gitse de şeklen ve sureten gider.

Diğer taraftan, Bediüzzaman Hazretlerinin “Zaman tarikat zamanı değil.” derken, her şeyden önce kendi konumunu değerlendirmektedir. O bu ifadesiyle, asrın bir müccedidi olarak ilk yapması gereken görevin tarikat değil, iman hizmeti olduğunu vurgulamıştır. Yoksa bunu “Hiç kimse tarikat ile hizmet etmesin.” şeklinde anlamak doğru değildir. “Zaman imanı kurtarmak zamanıdır.” ifadesi bu gerçeği açıkça pekiştiren bir açıklamadır.

“Faraza Abdulkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend ve İmam-ı Rabbanî gibi zatlar olsaydı -tarikat değil- benim gibi iman hizmetini yapacaklardı.” manasına gelen sözleri, onun asrın görevlisi olarak öncelikli olarak yapması gereken hizmet rotasını çizmektedir.

Özet olarak; hâlihazırdaki tarikatlar, suret olarak tarikat gibi duruyorlar, içerik olarak dini birer cemaattirler. Buna da -eleştirmeden- saygı duymak gerekiyor. Zira oraya gidenler, mensubiyet duygusu ile imanlarını muhafaza edip farzlarını eda ediyorlar, bu da bu zamanda çok önemli kazançtır.

Not: Konuyla ilgili şu soru ve cevabı da okumanızı tavsiye ederiz:

* * *

- Zaman tarikat zamanı değil hakikat zamanıdır, ifadesini açıklar mısınız? Risale-i Nur ile tarikatlar arasında irşad yönünden ne gibi fark vardır?

Cenab-ı Hakk'a vasıl olan yollar ikidir: Birinci yol, risalet ve nübüvvet yoludur. Bu yol ile Hakk'a ulaşanlar, başta peygamberler, sahabeler ve Peygamberimiz (asm)'in nübüvvet cenahına vâris olan evliyadan, ariflerden, asfiyadan bazı büyük zatlardır. Bu yol kısadır, fakat sağlamdır; maksada ulaşmada en selametti, en yakın yoldur.

İkinci yol ise velayet yoludur. Bu yolda gidenler Peygamberimiz (asm)'in ubudiyet cenahına vâristirler. Bu yol, seyr-i sülük yoludur. Burada tavassut vardır. Hail ve maniler bulunabilir.

Birinci yolda, feyiz ve bereketler vasıtasız, doğrudan doğruya nübüvvet nurundan iktibas edilir. Bu hakikati Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadelerinde müşahede ediyoruz:

"Zahirden hakikata geçmek iki suretledir."

"Biri: Tarikat berzahına girip, seyr-ü sülük ile kat-ı meratib ederek hakikata geçmektir."

"İkinci Suret: Doğrudan doğruya, tarikat berzahına uğramadan, lütf-u ilahi ile hakikata geçmektir ki, sahabeye ve tabiîne has ve yüksek ve kısa tarik şudur. Demek hakalk-i Kur'aniyeden teraşşuh eden Nurlar ve o Nurlara tercümanlık eden Sözler, o hassaya malik olabilirler ve maliktirler." (Mektubat, s. 31)

Bediüzzaman Hazretleri, Beşinci Mektup'ta, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin bu mânâyı teyid eden şu ifadelerini naklediyor:

"Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmâm-ı Rabbânî (ra) Mektûbât'ında demiş ki: Hakaik-ı îmâniyeden bir mes'elenin inkişâfını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâtâ tercih ederim."

"Hem demiş ki: Velayet üç kısımdır: Biri velâyet-i suğra ki, meşhur velayettir. Biri velâyet-i vusta, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise; verâset-i nübüvvet yoliyle, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır."

"Hem demiş ki: Tarîk-ı Nakşîde iki kanad ile sülük edilir. Yâni: Hakaik-ı îmaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve feraiz-i dîniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa, o yolda gidilmez."

Üstad Hazretleri, İmam-ı Rabbani'nin (ra) bu ifadelerini naklettikten sonra ehemmiyetine binaen şu açıklamada bulunuyor:

"Öyle ise Tarîk-i Nakşînin üç perdesi var:"

"Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya Hakaik-ı îmaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbânî de (ra) âhir zamanında ona sülük etmiştir."

"İkincisi: Feraiz-i dîniyeye ve Sünnet-i Seniyye-ye tarîkat perdesi altında hizmettir."

Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağiyle sülük etmektir. Birincisi Farz, ikincisi Vâcib, bu üçüncüsü ise, Sünnet hükmündedir."

Bediüzzaman Hazretleri, bu zamanda iman kurtarma hizmetinin, insanları veli yapmayı esas alan tasavvuf mesleğine müreccah olduğunu, bir başka mektubunda şöyle ifade ediyor:

"Risalet'ün-Nur'a hizmet eden, imanını kurtarıyor. Tarikat ve şeyhlik ise velayet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak, on mü'mini velayet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve sevaplıdır. Çünki imân, saâdet-i ebediyeyi kazandırdığı için, bir mü'mine küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velayet ise, mü'mi'nin cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise; bir adamın imanını kurtarmak, on adamı veli yapmaktan daha sevaptır." (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 7)

İnkârı mümkün olmayan bir hakikattir ki, tarikatlar vesilesiyle, pekçok fertler tefeyyüz ederek, hidayete ermişler, tekâmül etmişlerdir. Bu müesseselerde nihayetsiz kutuplar, gavslar yetişerek asırlarını, faziletleriyle, güneş gibi ziyalandırmışlar, herbiri birer ferd-i ferid olarak, bu milletin necatına, saadetine, selametine vesile olmuşlardır. Fakat Bediüzzaman'ın irşad hareketi, tarikatlarınkiyle mukayese edilirken şu noktalar asla nazar-ı dikkatten uzak tutulmamalıdır:

O zamanlarda teslimiyet kavi idi. İnsanlar, bir arifin, bir âlimin sözüne kemaliyle teslim olabilirlerdi. Bir mü'minin bir zikirden, bir tespihten, bir kelimeden aldığı feyz ve faziletle, kalbinde bir şeffafiyet husule gelirdi. Ona bir saadet hazinesi olur, onu ilahî feyze mazhar ederdi. O zamanlarda, Kur'an-ı Azimüşşan'ın hükümleri, ferdî ve içtimaî hayatta, bütün şubeleriyle hâkim idi. Bir taraftan medreseler, diğer taraftan tekkeler ve zaviyeler, milleti daima murakabe altında tutuyorlar, sefahet ve dalâletten muhafaza ediyorlardı. Hariçten gelebilecek her türlü tahripkâr cereyanlara karşı, millette bir gönül birliği, bir cephe birliği teşekkül etmişti. İman, fazilet, ahlâk herkesin maşuku; küfür, dalâlet ve sefahat herkesin menfuru idi.

O zamanın hayat-ı içtimaiyye çarşısında en ziyade merğub olan, Kur'an ahlâkı ile ahlâklanmak ve sünnet-i seniyyeyi bütün mertebeleriyle yaşamaktı. Mü'minler, âdeta bir fazilet yarışı içindeydiler.

O zamanda âlim, fazıl insanlara fevkalâde rağbet vardı. O devirlerde İslâmiyet şahs-ı manevisine karşı, ehl-i dalalet ve sefahat mutlak mağlubiyet içinde idi.

Şimdi ise, habis medeniyetin murakabesi altında, küfür, dalâlet ve sefahat bütün kadrolarıyla, planlı ve programlı olarak iman, fazilet ve ahlâka karşı hücuma geçtiler. Ferdin imanî ve ahlâkî seviyesi üzerinde menfî tesirlerini olanca kuvvetleriyle icra ettiler. Asrı, temelinden esaslı bir surette sarsıp değiştirdiler. Hakkın yerini kuvvet, faziletin yerini rezalet, adaletin yerini zulüm aldı. Bir taraftan ferdî ve içtimaî hayat böylece dejenere edilirken, diğer taraftan iman ve İslâmiyet sahasında dimağlara bir hayli tereddütler, şüpheler musallat edildi.

Bütün bu hücumlara, sadece tarikatla karşı koymak mümkün değildi. Artık bu zamanda öyle bir hizmet metodu gerekliydi ki, akıllardaki şüphe ve tereddütleri izale etsin ve ruhları irfan ve marifet ile doldursun. Diğer taraftan iman hakikatlarını göze gösterir derecesinde izah ve ispat etmekle, kalbleri iman ile, muhabbet ile ihya etsin. Bu ise pek büyük bir himmet gerektiriyordu. Küfür ve ilhad cephesindeki bütün şahs-ı manevîlere karşı, iman cephesinde de bir şahs-ı manevînin teşekkülü lâzım geliyordu. Nefs-i emmarenin sefahattan aldığı menhus lezzete bedel, kalp ve ruha imanın, marifetin, ibadetin zevkini tattırmak icabediyordu. Dinsiz felsefeden gelen şüphelerle ızdıraba düşen insan aklının, birbirini teyid eden delil ve burhanlarla ikna edilmesi, irşad edilmesi gerekiyordu.

İşte bu dehşetli zamanda, bu büyük vazifeyi Risale-i Nur hakkıyla ve kemâliyle icra etti.

Bediüzzaman Hazretleri, telif ettiği bu harikulade külliyatla bu küllî tamire muvaffak oldu. Aklın imdadına koşarak onu tereddütlerden kurtardı, kalbi iman nuruyla doldurdu, vicdanı huzura kavuşturdu. Nur küiliyatındaki güneş gibi hakikatların cezb ve celbiyle bir şahs-ı manevî teşekkül etti. Artık bu şahs-ı manevînin nuru karşısında bu milletin kanını emen, imanını öldürmeye, iffet ve namusunu söndürmeye çalışan bütün menfî cereyanlar, biiznillah eriyip mahvolacaklardır.

Bediüzzaman Hazretleri bu asırda tesis ettiği irşad hareketinin mümeyyiz noktalarını Risâle-i Nur'da beyan etmiştir. Bunlardan bazı parçaları aşağıda takdim ediyoruz.

"Kırk elli sene evvel, eski Said, ziyade ulûm-u akliyye ve felsefiyyede hareket ettiği için, hakikat-ül hakaika karşı ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünki, aklı, fikri hikmet-i felsefiyye ile bir derece yaralı idi; tedavi lazımdı. Sonra, hem kalben, hem aklen hakikate giden bazı büyük ehl-i hakikatin arkasında gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı cazibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbânî de ona gaybî bir tarzda "Tev-hid-i kıble et!"demiş; yâni: "Yalnız bir üstadın arkasından git!" O çok yaralı eski Said'in kalbine geldi ki:"

"Üstad-ı hakikî Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üs-tadla olur." diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyle hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübeha-tiyle onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazâlî (ra), Mevlânâ Celâleddin (ra) ve İmam-ı Rabbânî (ra) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakk'a hadsjz şükür olsun ki, Kur'an'ın dersiyle, irşâdiyle hakikate bir yol bulmuş, girmiş."

"Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriyye gibi afakî ve haricî daireye bakıp mârifetullaha geniş ve her yerde yol açmış, adeta Musa Aleyhisselâmın asası gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış..."

"Hem Risâle-i Nur, hükemâ ve ulemânın mesleğinde gitmeyip, Kur'an'ın bir i'caz-ı mânevîsiyle, her şeyde bir pencere-i marifet açmış; bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlûb olmayıp galebe etmiştir." (Mesnevî-i Nuriye, Mukaddime, s. 5 ve 6)

"İman-ı tahkiki, ilmelyakînden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selbedilemeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler ve demişler ki: "Sekerat vaktinde şeytan vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir." Bu nev'i iman-ı tahkikî ise yalnız akılda durmuyor; belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, hem öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin îmânı zevalden mahfuz kalıyor. Bu, iman-ı tahkikin vusulüne vesile olan bir yolu, velayet-i kâmile ile keşf ve şühûd ile hakikata yetişmektir. Bu yol ehass-ı havassa mahsustur, iman-ı şuhûdîdir."

"İkinci yol: İman-ı bilgayb cihetinde, sırr-ı vahyin feyziyle, bürhanî ve Kur'ânî bir tarzda, akıl ve kalbin imtizacı ile, hakkalyakîn derecesinde bir kuvvet ile, zaruret ve bedahet derecesine gelen bir ilmelyakîn ile tıakaik-ı imâniyeyi tasdik etmektir. Bu ikinci yol, Risale-i Nur'un esası mâyesi, temeli, ruhu, hakikati olduğunu has talebeleri görüyorlar..." (Kastamonu Lahikası)

"Tevfîk-i ilâhî refiki olan adam tarikat berzahına girmeden zahirden hakikata geçebilir. Evet, Kur'an'dan, hakikat-ı tarikatı - tarikatsız - feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza mak sud-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksı-zm îsâl edici bir yol buldum."

"Seri-üs seyr olan bu zamanın evladına kısa ve selamet bir tariki ihsan etmek, rahmet-i hakimenin şanındandır." (Mesnevî-i Nuriye, Onuncu Risale, s.194)

"Bu zaman imanı kurtarmak zamanıdır. Seyr ü süluk-u kalbi ile tarikat mesleğinde bu bid'alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan, Nur Dairesi, Hakikat mesleğinde gidip tarikatların fâidesini temin eder..."

"Nurun mesleği, hakikat ve sünnet-i seniyye ve ferâize dikkat ve-büyük günahlardan çekinmek esastır, tarikata ikinci, üçüncü derecede bakar..." (Emirdağ Lahikası 1/241, 242)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun