Asrısaadette Peygamberimiz (asv) zamanında belediye hizmetleri hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

ASR-I SAADETTE ŞEHİR PLANI VE BELEDİYE HİZMETLERİ

I. Evlerin   Konumu:

İbn Haldun, hüner ve sanayii yerleşik hayata bağladıktan sonra, bina ve yapıların ancak yerleşik hayat sürenler tarafından vücûda getirileceğini, bunları yapabilmek için yapı işlerinde becerikli ve usta olmak gerektiğini belirtir. Arapların tabii şartlara riayet etmeden, şehir kuracakları yerin ancak develerin beslenmesine uygun olup olmadığına baktıklarını, hububat ithal edildiği için toprağın verimli olup olmadığına dikkat etmediklerini söylemektedir. Bununla birlikte genellikle göçebe hayatı yaşayan Araplar pek çok yerleşim merkezleri kurmuşlardır. Batlamyos'un en azından koordinatlarını verdiği merkezlerinin harita üzerinde yerleşimi incelendiğinde neredeyse sayılarının bu gün var olana yakın olduğu görülecektir. Bunların bir kısmı yavaş yavaş ortaya çıkarılmaktadır.

Ez-Zeccâcî'nin ifâdesine göre bina olsun olmasın Araplar bir topluluğun oturduğu yere "dâr" diyorlardı. Bunun çoğulu olan "dür" ve "diyar" kelimeleri de "mahalle" anlamına kullanılmaktadır. Şehrin mahallelerine fazlaca insan dolaştığı için "dâr" veya "dûr" denilmiştir.

Küçük yerleşim birimlerine Araplar, "karye" diyorlardı. Kelime Yemen kökenlidir. Bunlara ayrıca "toplayan, bir araya getiren şehir" demek olan "el-mısrul-câmi"' de demişlerdir. "Mısr" kelimesi aslında evler arasındaki sınır demektir. Bundan hareketle yerleşim birimlerine "mısr" adı verilmiş olmalıdır. Karyelere , sanat erbabının bulunduğu yer olması nedeniyle "mesnea" da denilmiştir.

Etrafı surlarla çevrili daha büyük yerleşim merkezlerine Araplar, "medine" (şehir) diyorlardı. Daha önce "Yesrip" olan Medine'ye bu adın verilmesi ise Hz. Peygamber (asv)'in hicretinden sonradır. "Peygamber şehri" demek olan "Medinetü'n-Nebi"den kısaltmadır.

Şehir plânlarında mabedin merkezde yer alması dünyanın hemen her yerinde yaygın bir âdettir. Bu âdet, muhtemelen Kur'an'ın, "Ümmü'l-Kurâ" (Şehirlerin anası) olarak tanımladığı ve yeryüzündeki ilk mabedin yapıldığı Mekke örneğinden yayılmış olmalıdır. Birbirine üç-dört yüz metre mesafeli mahallelerden oluşan Medine, Mescid-i Nebevî'nin inşasından sonra bu plâna uygun bir şekil almaya başlamıştır. Bununla birlikte merkeze yığılma istenmemiş, şehrin nefes alabilmesi için evlerin merkezden uzak yapılması teşvik edilmiştir. Mesai a, Ahmed b.Hanbel'in bir rivayetinde Mescid'e yakın olan evin uzak olana üstünlüğünü, Allah yolunda cihad edenin oturandan üstünlüğüne benzetmiştir.

Daha sonra kurulan Küfe, Basra, Fustad gibi ordugah şehirlerinin plânlanı da mabed merkez alınarak yapılmıştır. Mesela bunlardan Kûf'e'de, merkez alınan bir noktadan, güçlü bir okçuya dört bir yöne attırılan okların düştüğü noktalar birleştirilerek mescidin yeri tespit edilmiş ve bu merkezin etrafına, ana caddeler kırk, yan yollar yirmi ve ara sokaklar yedi zira' bırakılmak üzere binaların yapılmasına izin verilmiştir.

Hz. Peygamber (asv) hicretten sonra hızla büyüyen Medine'de sokakların en az yedi zira' olmasını ister ki, bu o zaman için yüklü bir devenin rahat geçebileceği bir mesâfedir. Hadis bitişik nizamda inşa edilmeyen evlerin aralarında bulunması gereken mesafeye de işaret etmektedir. Tasarruf için duvarların komşu duvarına dayanması ve komşunun mertek koymasına izin verilmesi ile ilgili hadisler, Medine'de bir kısım evlerin bitişik nizamla yapılmış olduğunu göstermektedir. Bu tür evler bir cadde kenarında dizilmiş olmalıdır. İbn Şebbe'nin bazı evlerin yola beş zira' (yaklaşık iki buçuk metre) mesafede olduklarına dair rivayetleri , bu rakamın bir standart ifade ettiği izlenimini vermektedir.

II. Evlerin Su İhtiyâcı:

Evlerde su ihtiyacı genellikle umumî kuyulardan sağlanmaktaydı. Medine'de zaman zaman su darlığı çekilmiş, su yüzünden bir takım ihtilaflar çıkmıştır. Su ve su ile ilgili ihtilaflar Kur'an'daki bazı kıssaların da konusudur. Kıssalara konu olan olayların geçtiği yerler Hicaz bölgesi yakınındadır. Bunlardan biri Salih (a.s.)'in kıssasıdır. Kayadan çıkan mucize devenin sulanmasıyla ilgilidir. Olay, Medâin-i Salih'de geçer ve şehrin kalıntıları hâlâ ayaktadır. Hz.Peygamber (asv) Tebük Seferi sırasında buraya uğramış ve askerleri buradaki kuyulardan su almışlar, Rasûlullah "helak olmuş bir toplumun kuyuları”ndan olduğu için bu suların kullanılmamasını istemiştir. Aslında uzun zaman kullanılmamış olan bu kuyuların sularının içmek için gereken özelliğe sahip olmadığı için bunu istemiş olsa gerektir. Kur'an geçmiş zulümleri sebebiyle yıkılıp giden milletlerin kuyularından "bi'ru muat-tale" (kullanılmaz olmuş kuyular) olarak bahseder.

Kur'an'daki diğer kıssa Hz. Şuayb (a.s.)'ın kızları ile ilgilidir. Musa (a.s.) Medyen'e geldiğinde Şuayb (a.s.)'ın kızları kuyu başında beklemektedirler. Diğer çobanlardan sıra bulup davarlarını sulayamazlar. Onlara yardım eden Mûsâ (a.s.), kızların babalan tarafından davet edilir ve uzun zaman onun yanında kalıp kızlarından biriyle evlenir.

Her iki olayın geçtiği yer Hicaz'a oldukça yakındır. Su bu yörede eski çağlardan beri kuyulardan elde edilir. Bu bakımdan İslam fıkhının da önemli bir bölümü kuyuların hangi şartlarda kullanılabileceği ve diğer su sorunlarıyla ilgilidir.

İbn Şebbe, Medine'de bulunan kuyularla ilgili bazı bilgiler vermektedir. Buradan edindiğimiz bilgilere göre her mahallenin bir kuyusu vardır. Ancak özel kuyusu olan evler de vardır. Bazı kimseler sahip oldukları kuyuların sularını para karşılığında satmaktadır. Hz.Peygamber (asv)'in teşvikiyle, bunlardan biri olan Rûme Kuyusu, Hz.Osman (asv) tarafından satın alınmış ve Müslümanların istifâdesine sunulmuştur.

III. Ev ve Sokakların Temizliği:

Hz.Peygamber (asv), odalarda bulunan çöpleri şeytanın toplantı yeri olarak tanımlar ve bu şekilde onları temizliğe teşvik eder. Tirmizî'nin bir rivayetinde ashabtan birine evlerin kapı önlerinin temiz tutulması ve Yahûdîlere benzememeyi emreder. Hadisden Medine'de yaşayan Yahudilerin sokak temizliğine pek riâyet etmedikleri, genellikle el sanatlarıyla uğraşan Yahudilerin herhalde daha fazla çöp yaptıkları ve bunları şehir ortasında orda burda bıraktıkları anlaşılıyor. Gerek Hz.Peygamber (asv), gerekse kendisinden sonra gelen halifeler bu terbiyeyi halka vermeye çalışmışlardır. Meselâ Hz.Ömer (ra), Ebû Musa el-Eşari'yi Basra'ya Vali olarak gönderdiği zaman ona, Allah'ın Kitabını, Hz.Peygamber (asv)'in sünnetini öğretmek ve sokaklarını temiz tutmak konusunda tembihte bulunmuştur. (Darimî, Mukaddime, 46)

IV. Yerleşim Merkezlerinin Sokak ve Evlerin İsimlendirilmesi:

Hicaz'ın,"Hicaz" diye bu şekilde adlandırılması Esmaî, Îbnü'l-Kelbî ve Azrakî'ye göre ="iki şeyin arasını ayırma" fiili ile ilgilidir. Necid'le Tihame; denizle bâdiye; el-Ğavr'la Şam; Necid'le Serat bölgelerini birbirlerinden ayırdığı için bu şekilde adlandırıldığı söylenmektedir.

Hicazda bulunan en önemli şehir olan Mekke'nin bir adını Kur'an, "Ümmü'l-Kurâ" olarak verir. "Bütün karyelerin anası" demek olan kelime Elmalı'nın ifadesiyle "merkez-i cihan, kıble-i enam" demektir. Mekke'nin bir adı da Kur'an'da zikredildiği ve tamiri sırasında temelinden çıkan İbranî dilindeki levhalarda ve Mezmurlarda da görüldüğü gibi "Bekke"dir. Batlamyos'a izafe edilen Asya'nın altıncı haritasında ise Makoraba olarak gösterilmiştir ki Güney Arabistan veya habeş dilinde "mâbed" manasına gelen "mikrab" kelimesinden türemiştir. Mücâhid, "be" harfini, "mim"e kalbederek "lazib" ve "lazım" denildiği gibi "Bekke"ye "Mekke" denilmiştir diyor.

Mekke'ye neden Bekke denildiği konusunda muhtelif fikirler ileri sürülmüştür. Bunların çoğu "parçalamak, dağıtmak, kahretmek, hayvanı yükle yormak, topluluk içinde sıkışmak" gibi manaları olan fiiliyle ilgilidir. Böylece düşmanlarının kahrolduğu; insanların izdihamdan birbirlerini çiğnedikleri; kendisine yapılan yolculukta hayvanların yorulduğu yer olarak adlandırılmış olmaktadır. Kur'an'da, Mekke'nin "Bekke" olarak isimlendirilmesi, muhtemelen zikrettiğimiz fiilin müennes mekan ismi olan "me-bekke" nin halk dilinde kısa olarak söylenişiyle ortaya çıkmıştır. Suyunun azlığından dolayı bu şekilde isimlendirildiği, helak etmek fiilinden, orada zulmedenin helak olması için bu adı aldığı da söylenir. Bir râciz (şair) şöyle demiştir. "Ey Mekke! Fâciri çokça helak et! Mezhic ve Akk'i helak etme!" Asaf ve Naile ile ilgili anlatılanlar ve fil olayı böyle bir ihtimali güçlendirmektedir.

Medine'nin eski adı ise Yesrib, Batlamyos ve Bizanslı Stephanos'ta "Yesrippa" , Mina kitabelerinde 'Yesrib" olarak geçmektedir. Bu adın Arapların atası Sâm'ın oğlu İrem'in çocuklarından Yesrib b. Kâniye'den geldiği rivayet edilir. Hz.Peygamber (asv) Medine'ye gelince buranın adını daha önceki adının tam aksi anlamda "Tâbe" veya "Taybe" olarak değiştirdi .Çünkü 'Yesrib" kelimesi, "serb" kökünden gelmektedir ve Arap dilinde fesat demektir. Şüphesiz yüz yılı aşkın bir süredir düşmanlıkların hakim olduğu bir şehirde barış ve huzuru getiren Hz.Peygamber (asv) her kötüyü iyiye çevirdiği gibi kötü isimleri de güzelleriyle değiştirmiştir.

Medine, şehir manasına gelen bir kelimedir ve Arâmîceden Arapçaya geçtiği söylenir. Hz. Peygamber (asv)'in Medine'ye gelmesinden sonra burayaMedînetü'n-Nebî denildiği ve sonradan kısaltılarak sadece "Medine" olarak anıldığı rivayet edilir.

Hicretten önce Hicaz'ın, Medine'den daha büyük bir şehri olan Tâifin adı "tavaf"dan gelmektedir ve etrafı surlarla çevrili olduğu için bu şekilde isimlendirilmiştir.

Necran, Sebe'in torunlarından Necran'a izafe edilir. Hicaz yöresinde sayılmamakla beraber, Yemâme'nin adı ise önceleri Cevv iken şehir kapısında idam edilen Yemâme adındaki bir kadına izafeten bir rivayete göre Tübba' tarafından değiştirildi.

Genel olarak Suriye yöresinin târihdeki adı Şam'ın, Arap ve israil oğullarının (Sâmîlerin ataları) Nuh'un oğlu Şam'dan geldiği söylenir."Şam", -"selam"ın yahûdi dillerinde "şalom" şeklinde söylendiği gibi-,"Sam"ın, Süryanicede telaffuz şeklinden doğmuştur. Yemen'in adı ise Ya'rub b. Kahtan'a dayanır. Babası kendisine "Eymen" demişti. Bu kelime sonradan halk dilinde "yemen" oldu.

Görüldüğü gibi Araplar coğrafî bölgeleri ve yerleşim merkezlerini, topoğrafik özelliklerine, kurucularına, orada meydana gelen olaylara göre   isimlendirmişlerdir.

Şehir içindeki mahalleler, değişik düşüncelerle adlandırılmakla birlikte genellikle orada yaşayan kabilenin adım taşırdı. Beni'n-Neccar , Benî Zürayk gibi. Bununla birlikte orada yaşayan kabilenin adını almayan mahalleler de vardı. Mesela Mescid-i Nebevî'nin bir mil kadar doğusunda bulunan ve Benî Harib b. el-Hazrec'in oturduğu mahalle -ki Hz. Ebû Bekir de Müleyke ile evlendiğinde burada oturuyordu- "Sunh" diye adlandırılmıştır. Aynı adı taşıyan Necid yöresinde Tayların oturduğu yerde de aynı adlı bir mahalle vardır. "Sunh" kelimesi, sağdan gelmesini uğur saydıkları şeylere verdikleri isimle ilgilidir. Araplar ceylan, kuş vb. bir hayvanın sağ taraftan gelmesini uğur sayarlar ve buna "sânih" (uğur getiren) derlerdi. Uğur sayılan ceylana "sunh" demişlerdir ki muhtemelen mahallenin adı bunu ifade etmektedir. Ayrıca incilerin, gerçek bir gerdanlık olmadan önce karışık olarak dizildikleri ipe "sanîh" denilmesi sebebiyle, evleri bir sokak etrafında dizilmesine rağmen, evleri büyüklü küçüklü olduğu için mahalleye bu isimin verilmiş olması da muhtemeldir.

Çarşılar, daha muahhar dönem örneklerinden anlaşıldığı gibi esnafa göre isimlendiliyordu. "Sûku'l-habbâzîn", "Sûkül-hakkâ-kîn" gibi... Muahhar sayılmakla birlikte, Makrizî'nin Mısır'da kaydettiği bir çok çarşı-pazar da aynı şekilde isimlendirilmiştir. Bu âdet zamanımızda da   pek değişmiş sayılmaz.

Sokaklar da, bugün genelde olduğu gibi şahıs isimleriyle adlandırılıyordu."Zükâku Asım b.Ömer b.Hattâb" gibi.

Ebû Musa el-Eşarî'den rivayet edilen ve ölen çocuğuna sabredip istirca' yapan kişi ile ilgili hadiste, "Cennet'te onun için bir ev yapınız ve "Hamd evi" adı veriniz" hadisinden Hz.Peygamber döneminde evlere isim verme adetinin varlığını göstermektedir. Nitekim bilhassa "ütüm" adı verilen yüksek taş binalarla, bir iki katlı kerpiç binalar halk tarafından isimlendirilirdi. Semhûdî'nin verdiği bilgilerden Medîne'deki her ütumun bir adı olduğu anlaşılıyor.

Bazı evler orada oturan kişiye göre adlandırılıyordu. Muâviye'nin bir evine orada oturan cariyesine izafeten "Dâru Hafsa" deniliyordu. Kendisinde meydana gelen olaya izafeten isimlendirilen evler de vardı. Hz.Peygamber'e gelen elçilerin ağırlandığı yer olmasından dolayı, Abdurrahman b. Avfın bir evinin "dâru'd-dayfân"olarak isimlendirilmesi veya içerisinde Şûra'nın Hz.Ömer'in vasiyetini yerine getirmek ve yeni halifenin kim olacağı konusunda bir karar vermek üzere toplandığı için yine aynı sahabîye ait bir başka evin "Dârül-Kaza" olarak adlandırılmasını örnek olarak verebiliriz.

Abdurrahman'nın oğlu Humeyd'in sonradan eline geçen bir eve, Muhacirler tarafından Medine'de yaptırılan ilk ev olması dolayısıyla "ed-Dârül-kübra" denilmişti.

(Nebi Bozkurt, Asr-ı Saadette Evler Ve Ev Hayatı)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun