Zenginlerin mallarında yoksulların nasıl hakkı olur?

Tarih: 07.10.2017 - 00:06 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı isteyemeyip) mahrum olanlar için bir hak vardır. (Zariyat, 51/19)
- Ayette nasıl hakkı oluyor, detaylı bir şekilde açıklar mısınız?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İlgili ayetin meali şöyle:

“Yardım isteyenlere ve yoksullara mallarından belli bir pay ayırırlardı.” (Zariyat, 51/19)

Bu ayette, Kur'an'ın Allah'a kulluğun, O'nu tazim etmenin yanında yarattıklarına da şefkat gösterme şeklinde anlaşılması gerektiği yönündeki ısrarlı tavrının bir örneği görülmekte; övgüye layık müminlerin, Allah'ın yüceliğini hiç hatırdan çıkarmaksızın O'ndan bağışlanmayı dileme özelliklerinin hemen ardından yardımseverliklerine değinilmektedir.

Mülkün sahibi, Allah'tır. Allah'ın yarattıklarına verdikleri ise sadece birer emanettir.

Allah bazı kullarına mal, mülk ve imkanlar vererek bir açıdan onları venzedar yapar. Muhtaç kullarına bu malların ve imkanların bir kısmını vermeleri ister. 

Nasıl ki, bir şirketin veya devletin veznedarı, kendine verilen paraları, malları ve imkanları ilgili yerlere dağıtmakla sorumlu olduğu gibi, varlıklı kimseler de Allah'ın mallarını Onun kullarına vermekle ve haklarını korumakla sorumludurlar.

Demek ki, yardım isteyenlere ve yoksullara bu hakkı veren, her şeyin sahibi ve maliki olan Allah'tır.

Allah bazı kullarını makam, mal, mülk gibi imkanlarla imtihan ederken, bazı kullarını da bunlardan mahrum ederek imtihan eder.

Özetle, imtihan her iki taraf içindir ve hangisinin daha ağır ve zor bir imtihan olduğunu bilemeyiz. Her insan kendi konum ve durumuna göre imtihanda olduğunu bilmeli, bu imtihanı kazanmak için de gerekli şeyleri öğrenmeli ve hayatına uygulamalıdır.

"Yardım isteyen" ve "yoksul" diye çevirdiğimiz "sâil" ve "mahrum" kelimelerinin anlamı hakkında değişik yorumlar yapılmıştır.

Yaygın yoruma göre "sâil" ihtiyacını belli eden, hatta yardım talebinde bulunan; "mahrum" ise, ihtiyaç içinde olduğu halde istemekten çekinen ve ar duygusu, halini belli etmesine engel olan kimsedir.

Birinci kelimeyle insanların, ikincisiyle ise can taşıyan diğer varlıkların kastedildiği tarzında bir yorum da vardır ki bu yorum, insanların yanı sıra diğer canlıların haklarına, özellikle hayvan haklarına dikkat çekmesi açısından ilginçtir. (Başka izahlarla birlikte bk. Râzî, Şevkânî ilgili ayetin tefsiri)

Burada müminleri, Medine döneminde konacak malî vecibe hükümlerine hazırlayıcı gönüllü bir ödeme söz konusu olmakla beraber, malî gücü yerinde olanların, bu yardımları kendilerinin bir lütfu olarak görmemeleri için yapılacak yardımın muhtaçlara ödenmesi gereken bir "hak" olduğunu belirten bir ifade kullanılmıştır.

Hatta bazı alimler burada da zekat vecibesini yerine getirenlerin övüldüğü kanaatindedirler.

Şu var ki bu yorumda "zekât" kelimesi, nisabı, nispeti ve harcama yerleri dinen belirlenmiş bir malî yükümlülük anlamında kullanılmamıştır; zira bu anlamıyla zekat Medine döneminde farz kılınmıştır.

Öte yandan Medine döneminde zekatla ilgili olarak yapılan miktar belirlemelerinin normal durumlarda geçerli olduğuna, miktarlardan söz etmeksizin "zenginin, fazlası olanın malında yoksulun hakkı bulunduğu”nu ifade eden ayetlerin, kıtlık, kriz, felaket gibi olağanüstü durumlarda sadece zekatın belirlenmiş miktarlarını ödemenin kişiyi sorumluluktan kurtaramayacağına işaret ettiğine de dikkat edilmelidir.

Konu zenginler, varlıklı kişiler ve durumu iyi olanlar için böyleyken, ayetteki ifadesiyle sâil ve mahrûm olan kişilerin durumuna gelince:

Kur'an’da olduğu gibi hadislerde de şerefini koruyan yoksullarla fakirliği istismar eden ve dilenmeyi bir kazanç yolu sayanlar arasındaki ahlâkî farka dikkat çekilmiştir.

Peygamber Efendimiz (asm),

“Yoksul (miskin) bir iki hurma veya birkaç lokma ile baştan savılan kişi değildir; asıl yoksul müstağni davranan (müteaffif) kimsedir. İsterseniz, «Onlar insanlardan ısrarla istemezler.” ayetini okuyunuz.” (Müslim, Zekat, 102)

buyurarak, dilenmenin İslâm ahlâkında başlıca bir fazilet olan malî iffet anlayışıyla bağdaşmadığı ortaya konmuştur. Ayrıca:

- Elinin emeğiyle geçinme imkanı varken dilenenlerin, özellikle bu şekilde mal biriktirmek için avuç açıp isteyenlerin, aslında cehennem ateşi talep ettiklerini (Müslim, Zekat, 105);

- Bunların, dünyada yüzsüzlük ederek dilenmelerine karşılık ahirette yüz etleri soyulmuş olarak Allah’ın huzuruna çıkacaklarını ifade eden (Buhârî, Zekat, 52; Müslim, Zekat, 103, 104).

hadisler dilenciliğin uhrevî cezasının ağırlığını göstermektedir.

Ayet ve hadislerde, başkasından yardım istemenin hem onur kırıcı hem de uhrevî cezalar gerektiren bir tutum olarak gösterilmesi sahabîleri derinden etkilemiştir.

Nitekim, “Onlardan birinin kamçısı yere düşse, herhangi bir kimseden kamçısını kendisine vermesini bile istemez.” anlamındaki rivayet, sahabîlerin dilencilik karşısındaki duyarlılıklarını ifade etmek üzere çeşitli kaynaklarda ve değişik ifadelerle nakledilmiştir. (Meselâ bk. Müslim, Zekât 108; Ebû Dâvûd, Zekat, 27)

Tarih boyunca her ülkede zenginlerin yanında fakirler ve yoksullar da bulunmuştur. Kur'an ve sünnetin ruhuna uygun olan davranış, ülkedeki fakirlerin tespit edilerek ihtiyaçlarının devletin sosyal kuruluşları tarafından karşılanmasıdır. Eğer devletin bu tür kuruluşları yoksa veya bunlar yetersiz kalıyorsa, o takdirde zengin olan kişilerin fakirlerin ihtiyaçlarını karşılaması gerekir.

İslâm âlimlerine göre bir kişi çalışamayacak derecede güçsüz düşmüş ve herhangi bir şekilde zaruri ihtiyaçları karşılanmamışsa, onun dilenmesi câizdir. Buna göre İslâm’da dilencilik kazanç yolu değil, zaruret haliyle sınırlı bir ruhsattır.

İslâm âlimleri bu ruhsatın verilmesinde aşağıdaki şartları aramışlardır:

1. Başkalarına el açan kişinin gerçekten zaruret içinde olması gerekir.

Bu durumdaki bir kimse, bir süre beklemekle ihtiyacını karşılama imkânına sahipse ve bundan dolayı ağır zarar görmeyecekse beklemeyi tercih ederek dilencilik yapmamalıdır.

Dilenmeyi mubah kılan zaruret halinin tespiti çeşitli dönem ve yerlerdeki ekonomik şartlara göre değişmektedir. Meselâ bir günlük (sabah akşam) yiyeceğe sahip bulunan Müslümanın dilenmeye hakkı olmadığı vurgulanmıştır. Buna göre sabit gelirli kimseler ücret veya maaşlarını alabilecekleri, ticaret veya zanaatla uğraşanlar da malî imkânlarına kavuşacakları zamana kadar ödünç vb. bir yolla asgarî geçimlerini sağlayamayacak durumda bulunuyorlarsa dilenebilirler.

Dilenme, ihtiyaç sahibinin içinde bulunduğu zaruret haliyle orantılı ve onunla sınırlı olmalıdır. Zaruret hali ortadan kalkınca başkalarına el açmaktan vazgeçmek gerekir.

2. Dilenen kişi şahsiyetini korumalıdır.

Uygun gördüğü varlıklı kişiye ihtiyacını anlatmakla yetinmeli, ondan açıkça bir şey istememelidir. Eğer istemek mecburiyetinde kalırsa ısrar etmemeli ve kendisini küçük düşürücü davranışlardan kaçınmalıdır.

3. Kendisinden yardım istenen kişinin seçiminde isabetli hareket edilmelidir.

Yardımına başvurulacak kimsenin fakirin halinden anlayan, malında yoksulun da hakkı bulunduğunun şuurunda olan, dilenciyi azarlamayan, yaptığı iyiliği başa kakmayan (bk. Bakara, 2/264), ayrıca alçak gönüllü, güler yüzlü ve hoşgörülü bir kişi olması arzu edilir. Âlimler, gönül rızası ile vermeyen kişiden sadaka almayı câiz görmemişler ve bu şekilde alınan şeyin mümkünse aynının, değilse bedelinin geri verilmesi gerektiğini söylemişlerdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ne kadar zengini rahatsız edecek ayet varsa kuşa çevrilmiş. Nasıl ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun