Vücud sıfatı, zatın aynı mıdır?

Soru Detayı

- İmam Maturidi vacib varlıkta vücud zatın aynıdır İmam Eşari zatına zaittir diyor, İmam Maturidi vücub zat üzerine zait değidir. İmam Eşari vücub itibari bir şeydir, diyor.
- Bunlar ne anlama gelir?
- Allah'ın eli, yüzü gibi kavramlar nedir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Vücud, Allah’ın zihnin dışında gerçekliğinin bulunduğunu ve yokluğunun düşünülemeyeceğini belirten bir sıfattır.

Terim olarak Vücud, Allah’ın zihnin dışında gerçekliğinin bulunduğunu ve mevcudiyeti zorunlu bir varlık (vacibü’l-vücud) olduğunu belirtir. Allah’ın varlığı zatının gereği yani kendindendir (bizatihî / lizatihî), O’nun dışındaki varlıkların mevcudiyeti ise kendileri dışındandır (bigayrihî / ligayrihî).

Kuran-ı Kerîm’de “var olan, varlığı mümkün olan” anlamındaki “şey” lafzının Allah’a nispet edilmesi (En‘âm, 6/19) vücud sıfatının nakli delilleri arasında kabul edilir.

Ayet ve hadislerde geçen esma-i hüsnanın bir kısmı vücud sıfatıyla irtibatlıdır, bunların başında “hak” ismi gelir. “Gerçekliği bulunan ve bilfiil var olan” anlamındaki hak isminin yer aldığı ayet ve hadislerde Allah’ın fiilen mevcudiyetinin insanlarca bilindiği belirtilmek suretiyle vücud sıfatı vurgulanır. (Yûnus, 10/32; Nur, 24//25; Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, Müsafirin, 199)

Hak, aynı zamanda Allah’ın vâcibü’l-vücûd olduğunu bildirir. (Fahreddin er-Razi, Levâmiu’l-beyyinat, s. 216)

Bunun dışında Nûr, Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimleri de vücud sıfatını vurgulayıcı niteliktedir.

Nûr ismi akıl yürütülerek Allah’ın varlığının algılanabileceğini ifade eder. Nûr kelimesi sadece duyular âlemini değil, zihnî bilgileri anlatmak için de kullanılır. Gözler Allah’ı göremese de akıl O’nun varlığını idrak eder. Bu sebeple nûr ilâhî varlığın apaçık bir nitelik taşıdığını belirtir. [Gazzali, el-Maksadü’l-esnâ (Fazluh), s. 147-148]

Zâhir ve Bâtın isimleri de aynı konumdadır. Zâhir Allah’ın varlığının fiilleriyle ve aklî delillerle açıkça bilindiğini, akla göründüğünü, Bâtın ise zatının duyulardan gizlendiğini, dolayısıyla zâtının varlığı ve niteliği hakkında duyusal bilgi elde etmenin mümkün olmadığını ifade eder (Hadîd, 57/3; Zeccâc, Tefsîru esmâ, Beyrut 1395/1975, s. 60)

Evvel, âhir ve bâkī isimleri Allah’ın ezel ve ebed yönünden varlıkları kuşattığını, zaman üstü olduğunu, varlığının başlangıcının bulunmadığını, yokluğunun asla tasavvur edilemeyeceğini açıklar. (Hadîd, 57/3; bk. Müslim, Zikir, 61; Beyhaki, el-Esmâ ve’s-sıfst, s. 25-27)

Vücûd sıfatı konusunda ortaya çıkan farklı görüşleri şöylece özetlemek mümkündür:

1. Vücûd, ilahî zatın aynı olup zata eklenen bir mana ve ayrı bir sıfat değildir, hatta yalnız Allah hakkında değil bütün varlıklarda vücûd ile mahiyet arasında başkalık yoktur.

Eğer zat hakikat ve mahiyeti dışında herhangi bir varlığa sahip olsaydı, bu takdirde zatın biri hakikat ve mahiyetine, diğeri vücûduna ait iki varlığının bulunması gerekirdi.

Yine bir zatın varlığı ilâve bir mana niteliği taşısaydı söz konusu varlığın da bir varlığının olması icap ederdi. Böyle bir düşünce kısır döngüye (teselsül) götürdüğünden yanlıştır. (Ubeydullah es-Semerkandî, el-Akşdetü’r-rükniyye, İstanbul 1429/2008, s. 58)

Allah’ın zatı vacip (zorunlu) olduğundan mevcudiyeti zatından dolayıdır, bu da Allah’ın varlığı ile zatının aynîliğini gösterir. Çünkü zatına ilave bir vücûd sıfatının düşünülmesi, O’nun kendinden değil başkasından dolayı (vücûd sebebiyle) var olmasını ve mümkin bir varlık konumunda bulunmasını gerektirir (Alâeddin et-Tûsî, s. 222). Vücûd mahiyetten sadece zihinde ve akıl yürütme eyleminde ayrılır, bu husus dikkate alındığı takdirde Allah’ın zâttan ayrı bir mevcudiyetinin bulunmadığı ortaya çıkar (Nasîrüddîn-i Tûsî, Şerhu’l-İşârât, Kahire, 1985, III, 34-35)

Esasen zihindeki vücûdun hariçte herhangi bir varlığı söz konusu değildir. Nitekim birer zihnî kavram olan ma‘dûm ile mümteniin hâricî bir mevcudiyete sahip olduklarını söylemek içerdikleri anlamla çelişir. Kurtubî kelâmcıların çoğunluğunun bu görüşü savunduğunu belirtir. (el-Esnâ, Bingazi, 2001, s. 123-124 )

 Hanefî-Matüridi âlimlerinin çoğunluğu bu görüştedir. Eş‘ariyye’nin çoğunluğuna muhalif olarak Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî ve İbn Haldûn da bu görüşü benimseyenlerdendir. (Muhammed es-Semerkandî, es-Sahaifü’l-ilâhiyye, Kuveyt, 1405/1985, s. 298, 302; Fahreddin er-Râzî, Kitâbü’l-Erbain, I, 143; İbn Haldûn, Lübab, Beyrut 1995 s. 57, 92-93)

2. Allah’ın zatına ait zait bir mana olan vücûd, üstünlük ifade eden bir kemal sıfatıdır ve O’nun zatıyla aynı değildir. Aksi halde zât-ı ilâhiyye söz konusu üstünlük ve kemalden yoksun bulunurdu. (Muhammed b. Eşref es-Semerkandî, s. 299)

Bütün varlıkların ortak bir niteliğini teşkil eden vücûd, mümkin varlıklarda görüldüğü gibi vâcibü’l-vücûdun mahiyetinde de ortaya çıkan zait bir sıfattır. Zira, “Siyahlık siyahlıktır” önermesiyle, “Siyahlık vardır” önermesi arasında anlam bakımından bir fark yoktur. Bu da vücûdun mahiyetten ayrı ve ona ilâve bir sıfat olduğunu kanıtlar. (Fahreddin er-Râzî, Mealimü usûli’d-dîn, s. 24)

Eğer vücûd vâcip varlığın mahiyetinde yoksa bu takdirde onun bütün varlıklarda ortak olduğuna ilişkin hüküm geçersiz sayılır, dolayısıyla söz konusu kavram Allah hakkında sadece lafızdan ibaret olurdu. Allah’ın zâtı varlığını gerektirdiğinden O’na atfedilmesi zorunlu olan ilk sıfat vücûddur. (Gelenbevî, Haşiye ale’l-Celâl, İstanbul 1317, s. 232)

Vücûd, Cenâb-ı Hakk’ın zatı üzerine zait bir sıfat olmasaydı, varlığını akıl yürütmek suretiyle bilmek imkânsız hale gelirdi. Çünkü Allah’ın zatına ait hakikati bilmek mümkün değildir, dolayısıyla aklî bilgiler sadece varlığına hükmedebilir. (Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, İstanbul 1239, s. 471)

Fahreddin er-Râzî yanında Şemseddin es-Semerkandî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Beyzâvî, Şemseddin el-İsfahânî gibi âlimler söz konusu anlayışı kelâmcıların çoğunluğuna nisbet eder. Ancak kaynaklardan, bunun Eş‘ariyye’ye mensup âlimlerin çoğunluğuyla Şemseddin es-Semerkandî ve Sadrüşşerîa gibi bazı Mâtürîdî kelâmcılarının görüşü olduğu anlaşılmaktadır. (Kurtubî, s. 123-124; Beyâzîzâde, İşârât, Kahire 1368/1949, s. 53; Gelenbevî, s. 232)

Son devir alimleri vücûd sıfatını Allah’ın zatını niteleyen nefsî (zâtî), sübûtî veya selbî yahut sıfât-ı hâliyye içinde değerlendirmiş, fakat her biri O’nun varlığının zorunluluğunu vurgulayan vücûb özelliğini öne çıkarmıştır. (Hüseyin el-Cisr, el-Ĥuśûnü’l-Ĥamîdiyye, Kahire 1323,  s. 16; Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm, İstanbul 1972 , s. 113; Bûtî, Kübre’l-yaķīniyyâti’l-kevniyye, Dımaşk 1402 , s. 108-109; Abdülkerîm Tettân - M. Edîb el-Kîlânî, I, 276-277)

Neticede vücûd sıfatını tarihî süreçte ortaya çıkan sıfât-ı nefsiyye, sıfât-ı selbiyye, sıfât-ı maânî, sıfât-ı ma‘neviyye ve sıfât-ı hâliyye gibi sıfat teorilerinin her biri içinde mütalaa edenler olmuştur.

Özetle:

Vücûdu, Allah’ın zatıyla aynı kabul edenler onu sıfât-ı ma‘neviyye, zâtına zâit bir mâna kabul edenler sıfât-ı maânî, varlık mertebesi kazanmayan, fakat Allah’ın zâtında sabit bir hal kabul edenler sıfât-ı hâliyye ve zâtın kendisini vurguladığından sıfât-ı nefsiyye grubuna dahil etmiştir.

Ancak Allah’ın vacip bir varlık olduğu dikkate alınırsa diğer selbî sıfatlar gibi vücûdun da selbi grubu içinde yer aldığını kabul etmek gerekir. Çünkü vücûd varoluş açısından zorunluluğun yalnızca Allah’a ait bulunduğunu kanıtlamakta ve yaratılmışlara ait mümkin oluşu Allah’tan nefyetmektedir; buna göre yegâne vacip varlık Allah Teala’dır ve O’nun yokluğu asla düşünülemez.

"Allah'ın varlığı, zatının icabıdır." sözü ne demektir?

Cevap 2:

El, yüz gibi sıfatlar haberi sıfatlardır.

Haberi sıfatlar konusu için tıklayınız:

Allah'ın haberi sıfatları nelerdir?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun