Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık, ayetinden maksat nedir?

Tarih: 03.04.2015 - 02:24 | Güncelleme:

Soru Detayı

Hucurat 13: "...Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık..."
- Burada farklı milletlere ayırdıktan maksat, farklı kabiliyetler mi demek? Çünkü tek millet olarak yaratılsak da zaten tanışacaktık.
- Farklı değil de tek kavim yaratsaydı Allah, yine birbirimizi tanıyacak, yardımlaşacaktık. Nitekim aynı milletten insanlar da tanışıyor, yardımlaşıyor. Ayetteki kasıt, farklı özellikler mi?
- Mesela Ermeniler sanatta ileri, Türkler savaşta, Rumlar bir başkasında vs. Dolayısıyla karşılıklı yardım, dayanışma, alış veriş münasebetleri gelişiyor. Bu mu maksat?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu ayet, Müslümanların dünya görüşlerini ve değer ölçütlerini dayandırdıkları ayetlerden biridir.

Ayette geçen "tanışasınız diye şubelere, kabilelere ayırdık" ifadesini, alternatif yapılara, kültürel farklılıkların bilinmesiyle ortaya çıkacak gelişmelere işaret edici olarak anlamamıza engel bir durum yoktur.

Ayetin bahsettiği "tanışma" alelade bir tanışma olmayıp, insanın evrenselliğine binaen her toplumun kendi şartları içinde ortaya koyduğu kültür, medeniyet ve bilim açısından tanışma olarak değerlendirilebilir.

Fertler, gruplar, kavimler, ümmetler, milletler; siyasî, kültürel, biyolojik, coğrafi, meslekî gibi farklarla birbirinden ayrılır; bu farklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, bu kimlikle tanınır ve tanışır.

Ayet farklı yaratılmanın “kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma” fonksiyon ve hikmetini onaylıyor; ancak farklı sosyal ve etnik guruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddediyor; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor. Ayetteki “etka” kelimesinin içerdiği takva kavramı, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade etmektedir. (bk. A'râf, 7/26)

Hak dine iman dışındaki evrensel değerler hangi kişi ve grupta bulunursa o, diğerlerinden daha üstündür, daha değerlidir. Sıra hak dine imana gelince, özellikle ebedî kurtuluş bakımından başka hiçbir değer ve erdem imanın yerini tutmaz, imandan üstün olamaz.

Diğer taraftan, bir insan doktor olmakla birlikte aynı zamanda araba tamircisi, aynı zamanda ayakkabı imalatçısı, aynı zamanda fırında ekmek pişirme ustası, aynı zamanda berber, aynı zamanda marangoz ya da mobilya ustası, aynı zamanda terzi olamıyor. Ama otomobilini tamir ettirmeye de günde üç öğün ekmeğe de tıraş olmaya da oturup yatacağı mobilyaya da üzerini örtecek elbiseye de ihtiyacı var.

Öyleyse yardımlaşmanın esası olan uyum, farklı olanların birlikteliğiyle meydana geliyor. Herkesin, kendinde olmayan için kendinden farklı olana muhtaç olduğu bir birliktelik söz konusudur. Farklılıkların ahengiyle “bir”liğe ulaşılan bir beraberlik var.

Bireyler arasındaki ilişki için durum böyleyken kavimler, milletler arasındaki ilişkiler için de aynı kanun geçerli. Ve bu kanunun hikmetini “birbirinizle tanışasınız diye topluluklar ve kavimler haline getirdik” buyurur.

Demek Rabbimiz, âdemoğlunu farklı iklimlerde, farklı coğrafyalarda, farklı renklerde, farklı dilleri konuşan, farklı kültürler ve medeniyetler üreten ayrı ayrı kavimler halinde yaratıyor ki birbirlerini merak etsinler, merak ederek birbirleriyle iletişim kursunlar, tanışsınlar ve bu tanışma sayesinde her biri kendi mizacıyla kültüre, medeniyete, maddi ve manevi terakkiye dair ürettikleri metâları diğerleriyle paylaşsınlar, onlardan da kendi üretemediklerini alsınlar. Böylece kesrette vahdeti göstersinler.

İlgili ayete "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye aitmünasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizikabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız,husumet ve adâvet edesiniz değildir.” manasını veran Bediüzzaman, konuyu şu örnekle açıklar:

“Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddid münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin... tâ, o ordunun efradları,düstur-u teâvün altında, hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimâiyeleri, âdânın hücumundan masun kalsın. Yoksa tefrik ve inkisam; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasemet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir."

"Aynen öyle de: Hey’et-i içtimâiye-i îslamiye, büyük bir ordudur, kabâil ve tavâife inkisam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Halikları bir, Rezzâkları bir, Peygamberleri bir, Kıbleleri bir, Kitapları bir, vatanları bir, bir bir, bir... binler kadar bir, bir... İşte bu kadar bir, birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktizâ ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir... tenâkür için değil,tehâsum için değildir!..” (bk. Nursi, Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup, Üçüncü Mebhas)

Sözün özü, ister birey olalım, ister kavim ya da millet olalım, diğerlerinden başka mizaçlarda, diğerlerinden farklı kabiliyetlerde yaratılışımız, bizi ne çamurumuzun ne de hamurumuzun diğerlerinden üstün olduğu sonucuna götürüyor. Bilakis âciz, fakir ve yardıma muhtaç olduğumuzu kanıtlıyor.

Ayetin ortaya koyduğu insanlık değeri ile gruplar arası ilişkiyi -konuyla ilgili başka ayetleri de göz önüne alarak- şöyle özetlemek mümkündür:

- Bütün insanlar bir erkek (Âdem) ile bir kadından (Havva) yaratılmış, meydana getirilmiştir. Allah Âdem'i topraktan, eşini de Âdem'in aslından yaratmış, bunların kan-koca olmalarından sonra da doğum yoluyla insanlık vücuda gelmiş, üremiş ve çoğalmıştır. Şu halde bütün insanların aslı birdir, aynı madenden ve maddeden yaratılmışlardır; hem kök hem de biyolojik temel özellikleri farklı değildir, bu yönden bir üstünlük veya aşağılık söz konusu olamaz.

- Kök itibariyle kardeş olan insanlar, birçok hikmet yanında farklı kimliklerle tanınıp tanışmaları için gruplara ayrılmışlardır. Her grup, başkalarından farklı, kendi aralarında ortak özelliklerine dayalı olarak birleşir ve dayanışırlar. Bu birleşme ve dayanışmada temel unsur dindir.

- Dini bir olanlar birbirini kardeş bilirler ve genellikle diğer özelliklerdeki ortaklık bu özel bağın üstüne çıkamaz. Dinin insana kazandırmak istediği en önemli değer ahlâktır (takva), hem bir gurup içinde hem de guruplar arasında üstünlüğün, üstün değerin ölçütü ahlâk olmalıdır. Farklılıklarımız kibirlenelim diye değil, aczimizi ve fakrımızı görüp yardımlaşalım diye var. Üstünlükse ancak takvâda.

Kur'an'ın nazil olduğu zamanda Araplarda da kavimleri ve kabileleri ile övünme, kendilerini bu yüzden başkalarından üstün görme âdeti (kültürü) güçlü bir şekilde mevcuttu. İslâm insanların eşitliği gerçeğini ilan edince bunu sindirmekte zorlananlar oldu, bazı soylu aileler ve kabileler kızlarını diğerlerine veya azatlı (eski) kölelere vermek istemiyorlardı.

Hz. Peygamber (asm) bunlarla mücadele etti, müminleri eğitti ve meşhur Veda hutbesinde bütün insanlığa şöyle seslendi:

"Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. Arab'ın başka ırka, başka ırkın Arab'a, beyazın siyaha, siyahın beyaza, dindarlık ve ahlâk üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur. Dinleyin! Bu ilâhî gerçeği size tebliğ ettim mi, bildirdim mi?" Hep birden "Evet" dediler. "Öyleyse burada olanlar olmayanlara bildirsin." buyurdu. (Müsned, 5/411)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun