Irkçılık konusunda en çok merak edilenler

1 Kürtlerin kökü nerden gelmektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) ahir zaman da bir kavmin İslam dinini ayakta tutacağını söylemiş midir? Bu kavmin Kürt kavmi olduğunu söyleyenler var. Kürtler hakkında geniş bilgi verebilir misiniz?

- “Ahir zaman da bir kavmin İslam dinini ayakta tutacağına” dair bir ifadeyi bildiren bir hadis kaynağına rastlayamadık. Bu konuda Peygamberimiz (a.s.m)’den gelen meşhur ve sahih olan rivayet şöyledir:

“Ümmetimden bir taife/topluluk -Allah’ın emri gelinceye kadar/kıyamete kadar galibane bir şekilde hak üzere- mücadelelerine devam ederler.”
(Buharî, İtisam, 10). Buharinin değişik rivayetinde “ümmetimden bir taife, bir kavim, bazı insanlar” şeklinde farklı sözcükler kullanılmıştır. Bunların hepsi, bir cemaat, bir topluluk anlamındadır.

Bediüzzamn Sadi Nursi de (bk. Sikke-i Tasdik, s. 54, 164; Kastamonu, s 27), bu hadisin manasına uygun bir topluluğun bu asırdaki bir örneğinin Nur Talebeleri olduğunu söylemiştir ki, bu da bu rivayetlerde sözkonusu olan -belli bir kavim değil- bir topluluk olduğunu göstermektedir.

- Ünlü tarihçi İbn Hallekan, İbn Abdul-Ber’den naklettiğine göre, Kürtler, Amir b. Muzikya b. Amir b. Maissema neslindendir. Amir’in Arap olduğunda şüphe yoktur. Bunlar daha sonra Arap olmayan yerlere gittiler, çoğaldılar ve orada Ekrad = Kürtler adını aldılar.(bk. Alusî, Fetih, 48/16. ayetin tefsiri).

- Bir Arap şairi de bu konuyu şiirsel olarak dillendirmiştir. Tercümesi: Yemin ederim ki, Kürtler Faris neslinden değildir. Bilakis onlar,  Amr’ın oğlu Amir’in oğlu “Kürd”’ün neslindendir. Bu da İbn Abdu’l-Berr’in yukarıdaki açıklamasını desteklemektedir (bk. a.g.y)

- Bazı alimlere göre, Kürtler Yemen’deki Kahtan kabilesinden olup, Hz. İsmail (as)’in soyundan gelmiştir. Nitekim Semhudî, Tarihu’l-Medine adlı eserinde şu bilgilere yer vermiştir: Ansardan olan Evs ve Hazreç kabileleri, Salebetu’l-Anka b. Amr Muzikya’nın soyundandır. Adı geçen Amr’in 13 oğlu vardı. Bunlar; Salebe, Harise (Huzaa’ kabilesinin babası), Cefene (Gassannîlerin babası), Vudaa, Ebu Harise, Avf, Kâb, Malik, İmran, Kürd adlarını taşıyordu. (bk. a.g.y.).

Alusî’nin kanaati şu merkezdedir: Bugün büyük bir kitleyi oluşturan Kürtlerin bir kısmı, adı geçen Amr b. Muzika’nın çocuklarından, bir kısmı da başka Arap kabilelerinden gelmiş olabilirler. Bir kısmı da Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlerden oluşmaktadır. Özellikle Berzencilerin bu soyu çok meşhurdur. Genel olarak Kürteler şecaat/kahramanlıkla ünlüdür. İçlerinde erbabı fazilet pek çoktur. (bk. Alusî, a.g.y).

- Bediüzzaman da “Kürtlerin, Arap kavm-i necibi ile ırken alakadar bulunduğu hakayık-ı tarihiyyedendir.” (İçtimaî Dersler, s. 579) ifadesiyle bu konudaki görüşünü ortaya koymuştur.

- Bildiğimiz kadarıyla, Kürtler Müslüman olmadan önce,  en çok etkilendikleri dinin Zerdüşt olduğu hususu kabul görmüş bir görüştür. Zerdüşt'ün peygamber olup olmadığı hususu ise, alimler arasında tartışmalı bir konudur.

Ünlü Müfessir Alusi'ye göre, Küretlerin bir kısmı Hz. Peygamber (a.s.m) zamanında Müslüman olmuşlardır. Hatta bunlardan "Ebu Meymun Cabân el-Kurdî" ismindeki bir sahabi Kürt kökenlidir.(Alusî, 17/67; 26/1-2-1-3).

- Taberanî de el-Mucemu’s-Sağir ve el-Mucamu’l-Evsat adlı eserlerinde kaydettiği bir hadis rivayetinde “Meymun el-Kurdî”nin adını zikretmiştir. Söz konusu hadisi, Meymun el-Kürdî babasından (Ebu Meymun Câbân) o da Hz. Peygamber (a.s.m)'den nakletmiştir. Taberanî, Ebu Meymun’un Hz. Peygamber (a.s.m)’den yalnız bu hadisi rivayet ettiğini de bildirmiştir.(el-mucemu’s-sağir, 1/114; el-Evsat, 4/380-şamile). Hafız el-Heysemî, bu rivayet zincirindeki bütün adamların sika/sağlam olduklarını söylemiştir (bk. Mecmauz’Zevaid, 4/132).

- Hafız el-Heysemî’nin -Taberanî’den (el-Mucemu’l-Evsat,13/471-şamile) aktararak- bildirdiğine göre, Ebu Hulde şöyle demiştir:  “Bir gün Meymun  el-Kürdî ile birlikte  Malik b. Dinar’ın yanında idik. Malik (Meymun  el-Kürdî’yı kast ederek): ‘Şeyh neden babasından bir şey anlatmıyor. (sonra kendisine dönerek): Biliyorsun, senin baban Hz. Peygamber (a.s.m)’i görmüş, ondan hadis duymuş bir kişmsedir.’ Meymun  el-Kürdî cevap olarak şöyle dedi: ‘Babam, bir şey fazla veya eksik söyleyecek korkusuyla bize Hz. Peygamber (a.s.m)’den pek fazla bir şey anlatmaz ve Resulullah’dan “Kim bilerek yalan yere bana bir söz uydurursa, cehennemdeki yerine hazırlansın” hadisini işittiğini (bunun için hadis rivayet etmekten çekindediğini, söylerdi.”(bk. Taberanî, el-Mucemu’l-Evsat). Heysemî, bu rivayetin sıhhatine hükmetmiştir(bk. Mecmau’z-Zevaid, 1/148).

- Alusi'nin de belirttiği gibi, "Ebu Meymun Cabân el-Kürdî" ismi, İbn Hacer'in el-İsabe fî-Temyizi's-Sahabe ("Cabân"maddesi) adlı eserinde de yer almaktadır. Ancak  elimizdeki nüshada  "el-Kürdî" yerine "el-Surdî" olarak geçmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, bu bir matbaa hatasıdır.

Futuhu'l-Buldan'da (s.208) bildirildiğine göre, Kürtlerin bulunduğu bölgelerden Ruha/Urfa, Harran, Meyafarkin, Hasankeyf, Mardin, Amed/Diyarbakır, Nusaybin gibi bölgeler, savaştan sonra sulh yoluyla fethedilmişlerdir. Bu  fetihler, Hz. Ebu Ubeyde'nin görevlendirdiği büyük komutan Iyad b. Ganem tarafından hicrî 19-20. yıllarında gerçekleşmiştir. Buna göre, Kürtlerin -memleketlerinin Hicaz bölgesine yakın olmasının da etkisiyle- Müslüman olduklarını söylemek yanlış olmasa gerektir.

2 Neden Yahudiler Müslümanlara bu kadar düşman? Tevrat'ta, "Bir şehre girdiğinizde kadın, erkek, çocuk, yaşlı veya nefes alan her şeyi öldürün." diyor. Bu nasıl olur?

Yahudiler gerçeği bile bile gizleyen, mucizeler gördüğü hâlde hakkı inkâr eden, Peygamberimiz (asm)'in peygamber olduğunu bildiği hâlde kıskançlıklarından onu kabul etmeyen, bu nedenle ona düşmanlık eden ve Allah'ın gazab ve ilanetine uğramış, belirgin özellikleri fesat çıkarmak olan bir kavim.

YAHUDİ meselesinin bizleri ilgilendiren çok önemli bir yönü de, Kur’an-ı Kerim’de beyan buyurulan İsrâ sûresi ve âyetleridir.
 
Malûm olduğu üzere, Kur’an-ı Kerim’de Yahudilerle alâkalı değişik birçok âyet bulunmakta ve genel olarak Yahudi'nin yapısı, karakteri, fiilleri bizlere anlatılmaktadır. Yahudi’de ırk ve din, âdeta bütünleşmiştir. Yahudi olmayan Musevî ve Musevî olmayan Yahudi, hemen hemen yok gibidir. Cenâb-ı Hak da bu kavmi lânetlediğini açıkça ifade etmektedir.

“Onların üzerine horluk ve yoksulluk yüklendi. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu Allah’ın âyetlerini inkâr ettiklerinden ve haksız yere Zekeriya, Yahya ve Şuayb gibi peygamberleri öldürerek isyan etmelerinden ve aşırı gitmelerindendir.” (Bakara, 2/61)

O peygamber katilleri hakkında, Mâide sûresinin 64. âyetinde şöyle buyuruluyor:

“Bir de Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır, cömert değildir, dediler. Bu dedikleri söz sebebiyle, elleri hayır yapmak hususunda bağlandı ve lânetlendiler. Doğrusu Allah’ın kudret elleri açıktır, dilediği gibi ihsan eder. Andolsun ki, sana Rabbinden indirilen âyetler, onlardan bir çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır.”

“Lânetlenen Yahudilere, acaba Cenâb-ı Hakk’ın biçtiği hüküm nedir?” şeklinde bir soru gündeme getirilir ve Kur’an âyetleri bu gözle taranırsa, karşımıza İsra sûresi çıkmaktadır. Bu sûrenin başlıca özellikleri şunlardır:

• İsra sûresi, Müslümanlarla Yahudilerin münasebetlerinden bahsetmektedir.

• Allah’ın Resûlü, Mescid-i Aksa’nın ‘Mescid’ oluşunu belirtmek ve onun çevresinden Sidretü’l-Münteha’nın yeraldığı yüce gök katlarına yükselmek için, Mekke’den Kudüs’e, o gece teşrif etmiştir.

• Mekke döneminde nüzul eden İsra sûresinde Allah, İsrailoğullarının yok edilmesine sebep olacak iki fesattan haber vermektedir.

İşte önemli nokta buradadır!..

Acaba bahsolunan bu iki fesat, âyetin nüzulünden önce mi gerçekleşmiştir, yoksa daha sonra mı gerçekleşecektir!

1. FESAT:

 “Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik ki: “Doğrusu siz o ülkede iki defa fesat çıkaracaksınız ve çok kibirlenip böbürleneceksiniz.” (İsrâ, 17/4)

Beşinci âyette geçmekte olan ‘İzâ’ Arapça’da zarf edatı olarak kullanılan bir kelimedir ve olayın gelecekte gerçekleşeceğini gösterir. Aynı şekilde 4. âyette yer almakta olan ‘le tuisidunne’ ve ‘le ta’lunne’ kelimelerindeki ‘le’ de, Arap gramerinde gelecek için kullanılır. Öyleyse bu kelimelerin varoluşu, Yahudilerin çıkaracakları fesadın daha gelmemiş olup, âyetlerin nüzulünden sonra gelecek bir zaman diliminde gerçekleşeceğini bizlere anlatmaktadır.

“Bu ikisinden birincisinin vakti gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı göndereceğiz ve onlar bütün diyarlarınızı kontrol altına alacaklar, bu gerçekleştirilmesi gereken bir vaattir.” (İsra, 17/5)

Her iki âyetten de (İsra, 17/4-5), gayet açık şekilde anlaşılmaktadır ki Yahudiler, İslâm’ın, Mekke döneminden sonra fitne ve fesat çıkaracaklar, ancak vakti geldiğinde, Cenâb-ı Hakk’ın ‘kullarım’ dediği Müslümanlarla bu ateş söndürülecek ve Yahudiler bozguna uğratılarak, bütün diyarları İslâm’ın kontrolüne girecektir... Nitekim aynen böyle olmuş, Mekke dönemi, Medine hicreti ve sonra gelişen olaylarla Yahudiler, çıkardıkları her türlü hile ve entrikaya rağmen ilk Müslümanlar tarafından mağlûp edilmişler ve Medine, Hayber, Teyma gibi bölgelerdeki Yahudi gücü yok edilerek buralardan kovulmuşlardır. Yâni, İsra sûresi’nin 5. âyetindeki vaat gerçekleşmiş ve Yahudiler, ikinci fesatlarına kadar bu bölgelerde aktif olarak barınma şanslarını kaybetmişlerdir.

2. FESAT:

- Yahudilerin âyette adı geçen ikinci fesatları acaba hangisidir ve ne zaman gerçekleşecektir?

İsra sûresinin 6. âyeti çok manidardır:

“Bunun ardından sizleri onlara galip getireceğiz, mallar ve çocuklarla size yardım edecek ve savaş hâlinde sayınızı artıracağız.”

Bu âyette Cenâb-ı Hak, Yahudilerin bu defa aynı bölgelerde bir gün tekrar hâkimiyet şeklinin bir ‘devlet’ tarzında olacağını da haber vermektedir. Zira âyetin metninde geçen ‘kerre’ kelimesi, Arapça’da ‘devlet’ ve ‘hâkimiyet’ mânâlarında kullanılır. Nitekim, İslâm’ın ilk devirlerinden sonra (1. Fesattan sonra) 1948’lere kadar önemli bir Yahudi meselesiyle uğraşmayan Müslümanlar, 1948 yılında Yahudilerin bir İsrail Devleti kurmasıyla ikinci Yahudi fesadıyla karşılaşmışlar ve Yahudiler, hâkimiyeti tesis ederek, bu bölgeyi elde etmişlerdir.

“...mallar ve çocuklarla size yardım edecek...” mealindeki 6. İsra âyetinin içinde geçen bu ifadeler, kurulan İsrail Devletinin, Hristiyan Amerika ve Batı’dan gelen yardımcılarla ayakta duracağını, bize bir Kur’an mucizesi olarak haber vermektedir!..

İsra suresinin 6. âyeti, “... savaş hâlinde sayınızı artıracağız...” şeklinde bitmektedir. 1948 yılında, özellikle Amerikalı Yahudilerin muazzam filolar hâlinde ve aylar boyu süreyle İsrail’e göç etmeleri, bu âyetin mucizevî bir tezahürüdür.

Öyleyse Yahudilerin ikinci fesadı, şu andaki İsrail Devletinin fesat ve zulmüdür.

Hâlen Filistin’in en ücra köyünde bile sürmekte olan ve herkesi, insanlığından utandıracak zulmün sonunu merak edenler, Yahudilerin Peygamberimiz (asm)'den sonraki durumuna işaret eden İsra sûresinin 4 ve 5. âyetlerinin devamı olan 7. İsra âyetini dikkatle okusunlar.

“Vaatlerden ikincisinin (başkaldırmanızın) ceza vakti geldiğinde (öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi kötü duruma soksunlar (üzüntüden suratlarınızın asılmasına sebep olsunlar) ve ilk kez girdikleri gibi yine Mescid’e (Kudüs’e) girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler.”

Cenâb-ı Hakk’ın Yahudilerin bir gün galip gelerek, yeniden devlet kuracaklarını bizlere bildirdiği İsra 6. âyetten sonra gelen İsra 7’de, bu devlet zulmünün bir gün biteceği ve Müslümanların ilk defa olduğu gibi tekrar Mescid-i Aksa’ya girerek Yahudileri cezalandıracağı ve onların yüz hatlarının çok kötü bir hâle geleceğini bizlere müjdelenmektedir. Dikkat edilirse, Müslümanların tekrar Mescid-i Aksa’ya gireceği ifadesinde; Mescid’in Yahudilerin işgalinde olacağı da anlatılmaktadır. Nitekim Mescid-i Aksa, 1967 yılında Yahudilerin eline geçmiştir.

• İsra suresinin sonunda da Yahudilerin ikinci fesadı ile ilgili bir başka âyet yer almaktadır:

“Sonra İsrailoğullarına 'Bu memlekette siz oturun, diğerinin vakti gelince, hepinizi bir araya getiririz.' dedik." (İsrâ, 17/104)

Bu âyetin metninde geçen ‘lefife’ kelimesinin Arapça manası ‘muhtelif topluluklar’ demektir ki, 1948’de İsrail’i kuran Yahudi göçmenler, muhtelif topluluklar hâlinde dünyanın her tarafından FİLİSTİN’e gelmişler ve 14 Mayıs 1948 gecesinde İsrail Devletini kurmuşlardı. (Jerusalem Post 10 Ağustos 1967) Cifir ilmine vâkıf olanlar, bu âyetteki ‘lefife’ kelimesinin yılı, ayı ve gününe varana kadar İsrail Devletinin kuruluş tarihini gösterdiğini çok iyi bilirler...

3 "Irkını inkâr eden bizden değildir." ifadesi hadis midir, hadis ise nasıl anlamalıyız?

"Irkını inkar eden bizden değildir." diye bir rivayet bilmiyoruz. Bu sözün esası nesebini inkar etmektir. Yani bir kişi babasını inkar edip başka birisinin çocuğu olduğunu iddia edemez. Bu nedenle bu, ırkçılıkla değil nesebin kime ait olduğuyla ilgilidir. (bk. NESEB, NESEP)

"Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa, ona âittir. Zina eden için ise mahrûmiyet vardır. Babasından başkasına soy (neseb) iddiâsına kalkışan soysuz, yahut efendisinden başkasına intisâba yeltenen nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lânetine ve bütün Müslümanların ilencine uğrasın. Cenâb-ı Hak böylesi insanların ne tövbelerini ne de adâlet ve şâhitliklerini kabûl eder."(İbn Hîşâm, IV/253; ayrıca bk. Veda Hutbesi)

Irkçılığın dinimizde yeri yoktur. Peygamber Efendimiz (asm) ırkçılık konusunda şöyle buyurmuşlardır:

“Asabiyet dâvâsına kalkışan (ırkçılık yapan), onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.” (Ebu Davut, Edeb, 121)

İslâm'a göre ırk öğesi insanlara doğal bir üstünlük sağlamadığı gibi medenî bir toplumun oluşmasında da temel etken değildir. Medenî bir toplum, hayvanlar gibi iç güdüleriyle birlikte yaşayan insanlardan değil, özgür iradeleriyle seçtikleri inanç ve idealler çevresinde toplanan insanlardan oluşur.

Bu nedenle Islâm toplumu Islâm'ı bir din, bir hayat düzeni ve biçimi olarak benimseyen insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etkenin inanç olduğu bu toplumun oluşmasında başka hiçbir maddi ya da manevi etkenin katkısı yoktur.

Aynı akide çevresinde birleşen insanlar, kan bağları olmasa da kardeştirler (Hucurât, 49/10). Buna karşılık, aynı inancın paylaşılmaması durumunda, baba oğul arasında bile bir yakınlıktan söz edilemez. Iman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh (as)'un oğlu onun ailesinden sayılamaz. (Hud, l l/46).

Aynı inancı paylaşan müminler küfrü tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de kardeşlerini veli edinebilirler (Tevbe, 9/23). Hiçbir mümin, babası, oğlu, kardeşi ya da diğer bir yakını da olsa, Allah'a ve Peygamber (asm)'ine düşman olan kimseye sevgi besleyemez (Mücadele. 58/22).

Hz. Peygamber (asm)'de câhilî bir âdet olan ırkçılığı sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve yasaklamıştır. Veda Haccı sırasında, Veda Hutbesi olarak bilinen ünlü konuşmasında; "Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, beyaz renklının siyaha, siyah renklının beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu" ilan etmiştir. Mekke'nin fethinde, Kabe'yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (asm) aynı gerçeği şöyle dile getirmiştir:

"Sizden câhiliyye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah'a hamd olsun. Ey insanlar, tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. İkinci grup ise günahkar ve isyankar olanlardır ki bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Adem'in çocuklarıdır; Allah Adem'i de topraktan yaratmıştır."

Irk üstünlüğü düşünceşinin temelsizliği başka bir hadiste de şöyle ortaya konur:

"Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. Insanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler." (Tirmizi, Tefsir sure, 49)

Hz. Peygamber (asm) insanların aynı kökten geldiklerini ve üstünlüğün yalnız takva ile ölçülebileceğini belirtmekle yetinmeyerek, Allah'ın insanları ırklarına göre değerlendirmeyeceğini de ısrarla vurgular. Bir hadislerinde,

"Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır."(Müslim, Birr, 33)

buyurmuştur. Aynı anlam diğer bir hadiste de şöyle dile getirilir:

"Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalblerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, Birr, 33; Ibn Mâce, Zühd, 9).

Bütün bu gerçek ve uyarılar karşısında ırkçılık davası güden kişinin Müslümanlık iddiasının bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber (asm),

"Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir."(Müslim, Imare, 53, 54, 57)

buyurarak böyle bir kişinin yerini tesbit etmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah Resulünün (asm.) ırkçılığa bakışı nasıldır?

İslam'ın ırkçılığa bakışı nasıldır?

Bir insan ırkını sevmekle ırkçı olur mu?

Bediüzzaman'ın ırkçılığa bakışı nasıldır?

4 İsmail Hakkı Bursevi´nin Ruhu’l-Beyan adlı tefsirinde "Vallahi Kürtler Müslüman değildir. Sakın bunların en salihleriyle bile arkadaşlık etmeyin ve bunların bastığı toprağa da basmayın!" diye bir ifade geçiyor mu?

İsmail Hakkı Bursevî, bu ifadeleri Enbiya suresinin 68. ayetinin tefsirini yaparken kullanmıştır. (Ruhu'l Beyan, Daru'l Fikr, Beyrut, 2010)

Onun bu ifadeleri kullanmasının sebebi, -rivayete göre- Hz. İbrahim (as)’in ateşte yakılması fikrini ortaya atan kimsenin Kürt asıllı olmasıdır. Oysa, bir Arap asıllı olan Ebu Cehil, bir Türk asıllı olan Atilla gibi insanlar yüzünden bu milletleri tamamen suçlu görmek iman şuuruyla bağdaşmaz.

Kaldı ki, Nemrut ve kavmi Kürt ise, -bazı alimlerin iddia ettiği gibi- Hz. İbrahim (as), yeğeni Hz. Lut ve peygamber olan oğulları da  Kürt’tür. Bu takdirde Bursevî’nin bu ifadeleri onları da kapsayacaktır.

Keza, günümüzde, bir çok ateist, Allah ve din düşmanı Kürt, Türk, Arap vardır. Şimdi bunların yüzünden milyonlarca evliya, ulema ve şüheda yetiştirmiş bu milletleri tahkir etmenin, din bakımından ne kadar riskli, vicdan ve insaf  açısından ne kadar yanlış bir yaklaşım olduğu ortadadır.

Bursevî’nin bu ifadelerinin İslam dinine tamamen aykırı olduğunda, hiç kimsenin başkasının suçundan ötürü suçlanamayacağına dair ilahî prensibe taban tabana zıt olduğunda hiç şüphe yoktur.

Bir kâfir Kürt yüzünden milyonlarca alim, mürşit, evliya yetiştiren Kürt milletinin tamamına bu tarzda hücum etmek, ve özellikle de “Kürtlerin salih olanlarıyla bile arkadaşlık, yakınlık kurulmamasını” tavsiye etmek, fevrî bir hareketin, duygusal bir yaklaşımın ortaya çıkardığı bir durumdur. Allah taksiratını affetsin.

Bu örnek bize, -Bediüzzaman Hazretlerinin de işaret ettiği gibi- İslam alimlerinin, manevî ilimler yanında şeriatın muvazenesini bozmamak için aklî muhakemeye ne kadar muhtaç olduğunu da göstermektedir.

5 Kişi kavmini sevmekle kınanamaz, sözü hadis midir? Hadis ise tam olarak manasını ve anlamını söyleyebilir misiniz?

Evet bu bir hadistir.  Hadisin tamamı -meal olarak- şöyledir:

Vasile b. El-Eska’ anlatıyor: Hz. Peygamber (a.s.m)’e “Kişinin kavmini sevmesi asabiyet/ırkçılık sayılır mı?” diye sordum. “Hayır, asabiyet/ ırkçılık, kişinin kavminin yaptığı zulmüne yardımcı olmasıdır.” diye buyurdu. (bk. Ahmed b. Hanbel, 4/107; Mecmau’z-zevaid, 6/244).

Bu hadisin manası şudur: Kişi, kendi yakınlarını, kendi milletini, kendi hemşehrilerini, kendi yurttaşlarını bu bağlamları sebebiyle daha fazla sevebilir, bunda bir sakınca yoktur. Tabii ki,  bu sevilenlerin gerçekten sevilmeye layık kimseler olması şarttır. Yoksa, fasık bir ırkdaşını salih bir yabancıya tercih etmek -din nokta-i nazarından bakıldığında- bir cinnettir.

Hadiste geçen “Kişinin kavminin yaptığı zulmüne yardımcı olmasıdır.” mealindeki ifadeyi daha geniş anlamıyla "zulüm" kavramına teşmil edebiliriz.

Yani başkasına zulmeden akrabasına yardımcı olmak  günah olduğu gibi, herhangi bir konuda Allah’a karşı isyan ederek kendi nefsine zulmeden bir yakınını sevmek, sırf yakını olduğu için bu isyanını görmezlikten gelmek de günahtır. Allah’ın rızasını ve iman kardeşliğini esas almak, en selametli yoldur.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Bir insan ırkını sevmekle ırkçı olur mu?.,

6 İslam'ın ırkçılığa bakışı nasıldır?

Irkçılığı men eden âyet-i kerime:

“Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız. Allah katında en şerefliniz Ondan en çok korkanınızdır.”(Hucurat, 49/13)

Aynı surede şöyle buyulur:

“Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.”

Allah ne Türkleri, ne Kürtleri değil, ancak, mü’minleri birbiriyle kardeş ediyor. Mü’min olmayan bir insan, mü’min babasına varis olamıyor. İman gidince, maddî, uzvî ve ırkî bağlılık bir işe yaramıyor.

“Kendi nefsi için istediğini mü’min kardeşi için de istemeyen (kâmil) mü’min olamaz.”(bk. Müslim, İman, 71; İbn Mâce, Sunne, 9)

buyuran Allah Resulü (a.s.m.), bu âyetin amel ve his âlemimize nasıl aksedeceği hususunda yol gösteriyor bize...

Müminler birbirlerini böylesine sevmeleri gerektiği halde, şu veya bu sebeple aralarına kin ve husumet girerse, bu takdirde ne yapacaklardır? Âyet-i kerimenin devamı şunu emreder: “Kardeşlerinizin arasını ıslah edin.” Onları sulha, sükûna kavuşturun. Düşmanlıklarını, dostluğa, muhabbete, uhuvvete çevirin...

Evet, Kur'an’ın hükmüne göre müminler kardeş. Hepsi bir tek aile. Tek cephe... Onların arasına nifak sokanlar ise, bilerek veya bilmeyerek karşı cephe namına çalışmış olmuyorlar mı? Zaten tatbikat da böyle. Aramıza tefrika sokmak isteyenler, tarihî hasımlarımız... Haçlı zihniyeti... Küfür örgütleri... Nifak locaları...

Onlar vazifelerini yapıyorlar. Tıpkı şeytan gibi. Ateşin vazifesi yakmaktır. Ama, elimizi korumak da bize düşüyor. Bugün aramıza sokulmak istenen bu fitneye karşı çıkmak ve müminler arasındaki muhabbet bağlarını arttırmak büyük bir cihat... Bizi, düşman kardeşler hâline getirmek isteyenlerin heveslerini kursaklarında koymak, hepimiz için, en ileri bir vecibe...

Hud sûresinden ulvî bir ders:

"Nuh (as) 'Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir (benim ehlimdendir).”

diye, tufan hâdisesinden onun kurtulmasını istediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir:

“Ey Nuh, o senin ailenden (ehlinden) değildir.”(Hud, 11/45)

ve Nuh (as) oğlunu gemiye almaktan men edilir... Demek ki; insanın, inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor.

Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun dostu, kardeşi olamaz. Bu hakikati hiçbir tevile imkân vermeyecek kadar net biçimde ortaya koyan bir Allah kelâmı:

“Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.” (Tevbe, 9/23)

“Ancak müminler birbirinin kardeşidirler.” âyet-i kerimesinde ders verilen ince ruhun, derin şuurun bir başka ifadesi. İnanmayan babanız sizin dostunuz değil, inanmayan kardeşiniz de sizin dostunuz değil…

- Ve onları dost edinmek zalimlik.
- Onları dost edinen insan, hakikati çiğnemiş, zulmetmiştir.
- Allah’ın ona bir ihsanı olan sevgi hissini yanlış yerde kullanmış, zulmetmiştir…
- Yanlış bir tercihle kendisini cehenneme sokmaya sebep olmuş, nefsine zulmetmiştir.
- Onun sevgi hanesinde küffar, mü’mine ağır basmış ve o adam bu büyük adaletsizliği işlemekle zalim olmuştur.

Mahşer, mutlak aziz olan Allah’ın huzurunda herkesin zilletini ilân ettiği müstesna meydan… ‘Maliki yevmiddin’ olan Allah haber veriyor:

“O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah’a kalb-i selim ile gelenler müstesna...”(Şuara, 26/88-89)

Irk yakınlığının en birinci basamağı, en ileri seviyesi evlâtla baba arasındaki münasebet değil midir? Bu âyet, bu yakınlığın o meydanda para etmeyeceğini haber veriyor bize… Artık hangi ırkçılıktan bahsediyoruz… O gün kimsenin ne malına, ne mülküne, ne de kazandığı evlât sayısına bakılmayacak…

O gün tek geçer akçe var: Kalb-i selim. Allah’a teslim olmuş, O’nun her emrine ram olmuş temiz ve halis bir kalp… O’ndan başkasına bağlanmamış bir gönül. Bu gönül kimde bulunursa bulunsun, Arap'ta olsun, Acem'de olsun makbuldür. Ve cennet, kalb-i selim sahiplerinin varacağı mükâfat menzili. Orada her mü’mine, ihlâsına, ameline, ahlâkına, gayretine, himmetine göre makam verilecek… Ondaki bütün tabakalar bu esaslara göre. Orada her ırkın ayrı bir makamı yok…

7 Irkçılığı ilk dâvâ eden kimdir ve bu davranış, kimin özelliğidir?

Irkçılık, zaten bir dâvâ olmaktan çok uzak. Şu veya bu ırktan olmamız nasıl irademiz dışında ise, ırk değiştirmekten mahrum olduğumuz da bir gerçek... O hâlde, insan ırk dâvâsı güttüğü ve onun reklâmını yaptığı zaman ne demek istiyor?.. Bir adam ortaya atılıp, “Benim gibi boylu var mı?” diye bir dâvâ gütse maskara olmaz mı?.. Herkes ona der ki:

“Arkadaşım, annenle baban seni çekip uzatarak uzun yapmadılar... Kısa boyluyu da kimse mengenede sıkıştırmadı... Senin dâvân tamamen yersiz. Ben seni takdir etsem bile senin gibi olmak elimde mi? Öyle ise neyin dâvâsını güdüyorsun?”

Soy dâvâsı gütmek de buna benzemiyor mu? Türk olan, Kürt olan, Arap olan zaten olmuştur; bundan çıkmaları mümkün değil. Olmayanlar da olmamışlardır. Buna girmeleri mümkün değil. Dâvâ ona derler ki, insan, onu kabullendiğinde intisap edebilsin. Irkçılıkta bu mümkün mü?..

Bir zamanlar birtakım kimseler Türkçülük namına bu milletin İslâm âleminden kopmasına yardım ediyor ve onları bizden ayırmaya çalışan İngiliz ajanlarının işini kolaylaştırıyorlardı...

Bu sırada bu milletin bağrından çıkan büyük Üstad Bediüzzaman'ın şöyle haykırdığını işitiyoruz:

“Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et... Senin milliyetin İslâmiyet ile imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil, tefrik etsen mahvsın. Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş, bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği hâlde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!..”

O günkü fitnenin bir başkası şimdi sahneleniyor. O hâlde aynı ikazı Türk yerine Kürt kelimesini koyarak şarktaki din kardeşlerimize, mazideki silah arkadaşlarımıza, Osmanlı'nın önemli bir rüknü olmakla garbı titreten kahraman vatandaşlarımıza, yine Üstad'ın dilinden okumamız gerekmiyor mu? Gerekiyor... Hem de mazidekinden kat kat fazla vurgulayarak...

Irkçılık dendi mi hemen akla iki millet gelir: Yahudi ve Alman. Üstün ırk safsatasına kendini en fazla kaptıran Yahudiler, diğer milletleri hayvandan da aşağı görürken, hatta onlara zulmetmeyi, haksızlık etmeyi sevap sayarken, Almanlar da Hitler'in bayraklaştırdığı Alman ırkçılığının sarhoşluğuyla cihana hâkim olma hayaline kapıldılar ve dünyanın huzurunu altüst ettiler... Ne gariptir ki, bugün memleketimizi parçalamaya dönük faaliyetlerin arkasında, bu iki ırkçı milletin desiseleri, entrikaları, propagandaları ilk sıraları alıyor...

Irkçılığın bu iki temsilcisinden daha ön sırada biri var... Bu felsefe, temelde ona dayanıyor: Şeytan... Aslıyla övünmeyi, başka asıldan gelenleri hor görmeyi o başlatmıştı. “Onu topraktan yarattın, beni ise ateşten” diyerek Hz. Âdem'e (as) secde etmemişti. “Ateş topraktan üstün. Öyle ise ben kendimden daha aşağı birine nasıl secde edebilirim?” diyerek isyanını müdafaaya kalkışmıştı.

Şimdi ise, hepsi topraktan yaratılanlar arasında yine aynı şeytan mantığının hüküm sürdüğünü görüyor ve üzülüyoruz. Bu ters mantık, bu yanlış değerlendirme, sahibini ancak şeytanın yanına götürür. Zira, bu düşüncenin mucidi odur, patenti ona aittir...

8 Bediüzzaman'ın ırkçılığa bakışı nasıldır?

Lütuf ve merhamet sahibi Rabbimizin her asra ettiği ayrı ayrı ihsanlardan şu dehşetli asrımıza düşen büyük hissesi ve

“Âlem-i İslâm'a indirilen darbelerin en evvel kalbime indirildiğini hissediyorum.”

diyen, büyük bir iman, gayret ve himmet çağlayanı: Bediüzzaman.

İngiliz meclis-i mebusanında, müstemlekat nazırının, elindeki Kur'an-ı Kerîm'i göstererek,

“Bu Kur'an Müslümanların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız, bu Kur'an'ı onların elinden kaldırmalıyız...”

dediğini haber aldığında, gayret-i imaniyesi şiddetle feverana gelen ve

“Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim.”

diyen eşsiz ve yılmaz mücahit..

Gençlerin kalbinde imanı, Kur'an'ı hâkim kılmak için kaleme aldığı risaleler sebebiyle sürgünden sürgüne gönderilen, hapishane hapishane dolaştırılan, böylece çile yönüyle de tam bir Peygamber varisi olduğunu fiilen ispat eden bir sabır kahramanı...

Bu müstesna zât, Müslümanlara musallat olabilecek her türlü maddî ve manevî hastalıklara karşı reçete yazmakla ömür geçirmiş. İmansızlıktan ahlâksızlığa, ihtiyarlıktan hastalığa kadar... Bu hamiyetine, bu himmetine, bu gayretine karşılık kendisine “Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum.” dedirten, en çirkin muamelelere muhatap olmuş... İşte bu İslâm kahramanı, müminlerin arasında kardeşliğin tesisi için harika bir risale kaleme almış : Uhuvvet Risalesi... Ve yine bu uhuvvetin en büyük düşmanı, bu birlik ve beraberliğin öldürücü zehiri olan ırkçılığa Mektubat adlı eserinde özel bir “mebhas” ayırmış.

Bu “mebhas”ta, ırkçılık hakkındaki âyet-i kerimeyi harika bir misalle izah ettikten sonra şöyle buyurur:

“Hey'et-i içtimaiye-i İslâmiye, büyük bir ordudur. Kabail ve tavaife inkısam etmiş. Fakat binbir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Hâlıkları bir, Rezzakları bir, Peygamberleri bir, kıbleleri bir, kitapları bir, vatanları bir, bir bir bir... binler kadar bir bir..."

"İşte bu kadar bir birler, uhuvveti, muhabbeti, vahdeti iktiza ediyorlar. Demek kabail ve tavaife inkisam, şu âyetin ilân ettiği gibi, tearüf içindir, teavün içindir... tenakür için değil, tahassum için değildir!..”

İslâm kardeşliğinin mükemmel bir şekilde işlendiği bu mebhas, şu dua ile son bulur:

“Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü: Cenâb-ı Hak bin seneden beri Kur'an'ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat arızalarla İNŞAALLAH perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir.”

Üstad'ın ırkçılık hakkında yazdıkları, bu mebhasa münhasır değil. Bir çok lâhika mektuplarında ve mahkeme müdafaatında bu büyük âfeti yer yer nazara verir.

İşte bunlardan birisi:

“Câmi-ül Ezher, Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika'dan ne kadar büyük ise daha büyük bir dar-ül fünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. Tâ ki, İslâm kavimlerini, meselâ Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri menfî ırkçılık ifsat etmesin. Hakiki, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile 'İnnemel mü'minune ihvetün' Kur'an'ın bir kanun-u esasisinin tam inkişafına mazhar olsun.”(Emirdağ Lâhikası-I)

Dinî ilimlerle, fennî ilimlerin birlikte okutulacağı bir üniversitenin doğuda açılması için büyük gayret gösteren Üstad, yukarıda bir kısmını naklettiğimiz mektubunun bir yerinde: "Elli beş senedir Risale-i Nur'un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım.” buyurur. Bu satırlar devrin Reis-i Cumhuruna ve Başvekiline yazdığı bir mektuptan alınmıştır.

Mektubun girişi de çok enteresandır:

“Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garip ihtiyar der ki...”

O hâlinde bile vatan ve milletin birlik ve beraberliğini âlem-i İslâm'ın ittihadını, kavmiyetçiliğe kapılmamasını dert edinmiş ve devlet erkânını bu vadide ikazdan geri durmamış...

Aynı mektuptan ibretli bir bölüm:

"Ben Van'da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: 'Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?' Dedi: 'Ben Müslüman bir Türk'ü fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü: Tam imana hizmet ediyorlar.' Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksul'amel ile, o da Kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: 'Ben şimdi gayet fasık, hatta dinsiz de olsa bir Kürd'ü, salih bir Türk'e tercih ediyorum.' Sonra ben onu birkaç sohbetle kurtardım. Tam kanaati geldi ki: Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur."

Bu ifadelerden hepimizin çıkaracağı dersler vardır. Gerçekten de Türk milletini samimi olarak sevenler, bu milletin İslâm'a hizmetlerini tam takdir edenlerdir...

Mektupta Türkçülük akımının aksül'amel olarak Kürtçülüğe hizmet ettiğine dikkat çekiliyor. Bu noktada çok ihtiyat ve temkin gerek. Biz ecdadımızı kuru bir ırkçılık namına değil, Bediüzzaman'ın tabiriyle, "İslâmiyet'in bayraktarı olmaları cihetiyle" sevebiliriz. Yoksa, dedemizin alim olması bizi cehaletten kurtarmadığı gibi, ecdadımızın İslâm'a yaptığı hizmetler de bizim tembelliğimize, gevşekliğimize, gayretsizliğimize kefaret olmaz.

9 Milliyetçilik, ırkçılık hakkında bilgi verir misiniz? Kendi milletimi diğer milletlerden daha fazla sevmem caiz midir?

İnsanın kendi milletini ve vatanını sevmesi caizdir; ancak kendi milletini üstün görmesi doğru değildir. İslam dini insanın üstünlüğünü Allah'a kulluktaki ölçüye göre belirlemektedir. Bu bakımdan hangi milletten olursa olsun, Allah'a kim daha çok kulluk ederse o insan daha üstündür. Öyle ise Allah katında üstün olan bizim yanımızda da üstün olmalıdır. Aksi takdirde kendi milletimizden olan bir dinsizi farklı milletteki bir Müslümandan daha çok sevmek ve onu üstün görmek doğru değildir. İşte İslam dini müminler arasındaki bu tür ihtilafı kaldırmak için din kardeşliği esasını getirmiştir. Bir Müslüman hangi ırktan ve milletten olursa olsun bizim kardeşimizdir ve yanımızda üstündür. Bu ölçüler içerisinde kendi milletimizi sevmemizin bir mahzuru yoktur.

Irkçılığı men eden ve insanların aynı asıldan geldiğini ders veren âyet-i kerimede “Muhakkak ki, Allah indinde en kerim olanınız, takvada en ileri olanınızdır.” buyuruluyor.

Demek ki, Allah’tan korkma mefhumu içinde, ırkçılıktan sakınma da dahil. Allah indinde en makbul olanlar, şu veya bu ırka mensup olanlar değil, hangi ırktan olursa olsun takvada en ileri gidenlerdir.

Takva, Allah’tan korkmak, O’nun yasaklarından şiddetle kaçınmak, hassasiyetiyle uzak durmak mânâsına geliyor... Ama, takva sahiplerinin sıfatlarıyla ilgili âyetlere baktığımızda; takvanın, İslâm’ı bütünüyle yaşamanın âdetâ simgesi, alâmeti olduğunu görürüz...

Âl-i İmran sûresinde; Rabbimiz bizi, mağfiretine, cennetine çağırıyor, çağırmaktan da öte, “koşunuz” diyor.(Âl-i İmran, 3/133) Ve âyetin sonu, bu cennetin, muttakiler için hazırlandığını beyan ile geliyor... Dolayısıyla âyet, Müslümanları takvada yarışmaya davet etmiş olmuyor mu? Takva sahipleri için hazırlanmış cennete girmek üzere...

Âyetin devamında; takva sahiplerinin sıfatları şöyle sıralanır:

“Onlar darda ve genişlikte infak ederler.” (Nafaka verirler, muhtaçların yardımına koşarlar.)
“Kızdıkları zaman, gayzlarını, öfkelerini yutarlar.”
“İnsanlardan gelen kötülüklere karşı affedici olurlar.”
(Âl-i İmran, 3/134)

Sonraki âyette de, bu sıfatlar, sayılmaya devam edilir:

“Onlar bir kötülük yaptıklarında, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı hatırlarlar da günahları için istiğfar ederler...”
“Yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.”
(Âl-i İmran, 3/135)

İşte Allah’ın sevdiği kullar bu sıfatları taşıyanlardır. Hangi milletten, hangi tabakadan, hangi makamda ve hangi gelir seviyesinde olursa olsun. Allah’ın kulu olmanın şuuruna eren ve bunun zevkini tadan her mü’min de, Allah’ın sevdiklerini sevmekle mükellef değil mi?.. Allah bu kullarını severken bir mü’min nasıl olur da, bu sıfatlardan uzak bir ırkdaşını sevebilir?..

Fatiha'yı hemen takip eden sûrede de “Kur’an-ı Kerîm’in muttakiler için bir hidayet olduğu”nun beyan edilmesi ve takvaya dikkat çekilmesi ne kadar mânidardır!.. Bu sûrede muttakinin sıfatları şöyle sıralanır:

“Gayba iman etmek”,
“namaz kılmak”,
“Allah’ın ihsan ettiklerinden infak etmek”,
“Kur’an’a ve daha önce inen kitaplara iman etmek”,
“Âhirete şüphesiz inanmak”
(Bakara, 2/2-4)

Bu sûrede de, ırktan, kabileden, amirden, memurdan, köleden, efendiden söz edilmez...

Bu âyetler sadece iki misal... Bu nazarla baktığımızda Kur’an’ın bütün âyetlerinin ırk ayırımını reddettiğini açık açık görürüz...

Bütün emirler ya topyekün insanlara, yahut mü’minleredir. Hidayete çağıran âyetlerde hitap bütün insanlığa yapılır. Ne ırk, ne kabile, ne makam, ne rütbe gözetilmez... Bir Arabın hidayete ermesi, bir İngilizin hidayete gelmesinden daha önemli değildir.

İbadete, itaate dair emirlerde ise hitap mü’minleredir... Bu hususta mü’minler arasında hiçbir ayırım yapılmaz... “Allah’a ibadet edin”, “O’na secde edin”, “zekâtlarınızı verin” gibi emirler ve “faiz yemeyin”, “zinaya yaklaşmayın”, “gıybet etmeyin” gibi nehiyler mü’minlerin tamamınadır. Bu emirlere uymanın ve bu yasaklardan kaçınmanın fazileti bütün kavimler için aynı...

Bir de azap âyetleri var... Geçmiş kavimlerin başına gelen azaplarla ilgili ikaz âyetleri... Bu âyetlerde; kavimlerin işledikleri cürümlere, isyanlara, tekziplere, azgınlıklara ve peygamberlerine karşı yaptıkları eza ve cefalara dikkat çekilir. Azap, bu cürümleri için gelmiştir. Yoksa şu veya bu kavimden oldukları için değil.

Onlar, peygamberlerini dinlememenin, onları rencide etmenin cezasını çektiler. Bu âyetler bizim için büyük bir tehdit. Zira, bizim Peygamberimiz (a.s.m.) âlem-i bekaya teşrif etti ama, her an ümmetiyle alâkadar.

Her isyanımız Onun ulvî ruhunu incitiyor. Onun mümtaz kalbine dokunuyor. Bunları niçin yazıyoruz? Irkçılığı reddeden âyet-i kerimenin bulunduğu sûrenin hemen tamamı bu mânâ ile alâkadar da onun için. “Sizi kabile kabile yarattım”, âyet-i kerimesi “Hucurat sûresinde”... Bu sûrenin başında ashab-ı kiram, seslerini, Resulûllah'ın (a.s.m.) sesinden daha fazla yükseltmemeleri hususunda ikaz olunurlar. O Rahmeten-lil-Âlemin’i incitmekten sakındırmak üzere...

Daha sonra, sûreye ismini veren olay anlatılır. Bir grup bedevinin Resulûllah Efendimizi (a.s.m. ) dışarıdan yüksek sesle çağırmaları hâdisesi. Bu sûre bir bakıma mü’minleri kötülüklerden sakındırmayla dolu. Dolayısıyla da Resulûllah Efendimizi (a.s.m.) rahatsız etmeme ihtarlarıyla...

Dokuzuncu âyette,

“Müminlerden iki topluluk birbirleriyle çarpışacak olurlarsa aralarını düzeltin. Onlardan biri diğerine karşı tecavüzde ısrar ederse, saldıran tarafla, onlar Allah’ın hükmüne dönünceye kadar savaşın.”(Hucurat, 49/9)

emri verilir ve müminler fitne çıkartmaktan şiddetle men edilir.

Bir sonraki âyette, müminlerin birbiriyle kardeş oldukları hükmü getirilir ve “kardeşlerinizin arasını düzeltin” diye emir verilir...

Onu takip eden âyette, müminlerin birbirlerini alaya almaları yasaklanır. Hemen peşindeki âyette, müminler diğer mümin kardeşleri hakkında kötü zan beslemekten ve onların gıybetini yapmaktan sakındırılır. Ve nihayet bu âyeti takip eden âyet-i kerimede de insanların bir ana ve babadan yaratıldıkları haber verilerek, müminler ırkçılıktan men edilir ve “Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır.” buyrulur.

Bu sûreden tam dersini alan bir mü’min, büyüklerinin yanında sesini yükseltmekten tut, gıybet etmeğe, suizan beslemeye ve nihayet ırkçılık gütmeğe kadar her kötülükten şiddetle sakınır... Bu hususta Allah’tan korkar. Zaten sûrenin ilk âyeti de,

“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin, Allah’tan korkun.”

buyurarak, mü’mini, Kitap ve Sünnete muhalif nefsî ölçüler getirmekten ve o yanlış zanların peşine takılmaktan menetmiyor mu

Bu İlâhî emri iyi değerlendiren bir mü’min, sûrenin devamında gelen, “Allah katında en şerefliniz, takvaca en üstün olanınızdır.” ölçüsüne sımsıkı sarılır ve kavmini ileri sürmekle yeni bir şeref ölçüsü getirmekten şiddetle kaçınır.

Zaten övünme başlı başına bir hastalık. Kalbi karartan koyu bir is. Ruhu kemiren büyük düşman. İslâm’ın yasakladığı kötü huylardan bir huy var: Ucb, yâni, amele güvenme. İşlediği iyiliklerle, yaptığı güzel amellerle iftihar etme ve kendini cehennemden uzak zannetme... Allah korkusuna perde olduğu için bu huy kötü addedilmiş.

Şimdi insafla düşünelim: Kendi irademizle ve Allah’ın emrine uyarak işlediğimiz güzel bir amelle övünmek bizi günaha sokarsa, tamamen irademiz dışında vuku bulan, hiçbir tercih hakkımızın bahis konusu olmadığı ırk mevzuunda, nasıl kendimizi övebilir, kavmiyet ile övünebilir ve yine tamamen kendi iradesi dışında başka bir ırka mensup olmuş kişiyi nasıl aşağılayabiliriz? Onu nasıl kınayabilir ve en kötüsü ona nasıl düşman olabiliriz?..

Bunun akılla, ilimle, insafla hiçbir alâkası olmadığını Resulûllah Efendimizin (a.s.m.) ırkçılık hakkındaki şu kelâmı güzelce ortaya koyar: “Asabiyyet-i cahiliyye...”
...
İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü... İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakînen bilir... Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir... Kimse kendi ırkını kendi iradesiyle seçmediğine göre, biz "falan adam iyidir, çünkü filân ırka mensuptur" desek cehlimizi ilân etmiş oluruz.

Asabiyyet-i cahiliyye... Neresinden bakarsanız bakınız, ırkçılık dâvâsı cahiliyetten başka bir şey değil.

Ruhun ırkı var mıdır?

Ruh, beden ülkesinin misafiri... İnsan, ana rahminde dört aylık oluncaya kadar bir nevi bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sulbünden gelmiş ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış... Babasında insan tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o karanlık menzilde büyümesini sürdürüyor.

İşte ırk mefhumu, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen misafir hiçbir ırka mensup değil. Ruhlar âleminden geliyor rahme. Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhtan ibarettir. Beden onun elbisesi. İnsan değişik kumaşlardan elbiseler giymekle değişmez...

Geliniz, akılsız çocuklar gibi elbise dâvâsı gütmekten vazgeçelim...

Geliniz ruhumuza dönelim, irfanımızı artıralım. Kalbimizi Mevlâ’mızın razı olduğu güzel hasletlerle bezeyelim. O’nun sevgisini ruh âlemimize sultan yapalım. Diğer bütün sevgiler O’na tâbi olsun. O’nun marifetini aklımıza gaye kılalım. Bütün bilgiler O’na hizmet ettikçe güzelleşsin. Kendimize şu veya bu ideolojinin sapık liderlerini değil, Allah Resulünü rehber edelim...

O, Arap milliyetiyle ortaya atılmadı... O, sadece Araplara değil, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti... Arap âlemi bu âlemlerden ancak birisi olabilirdi. O, tevhid dâvâsıyla ortaya çıktı... Karşısında, her nev’iyle şirk vardı. İnsanları putların köleliğinden, nefsin esaretinden, bâtıl inançların tahakkümünden kurtarıp Allah’a kul etmek, O’nun dergâhında boyun büktürmek istiyordu...

Zulmün yerine adaleti ikame edecek, her türlü yanlış telâkkiyi vahiy nuruyla ortadan kaldıracaktı. Kötü ahlâkın her çeşidini, Kur’an ahlâkıyla değiştirecekti. O’nun bu dâvâsı kabileler ötesi, ırklar ötesi, hatta kâinat ötesiydi. Yaratıcısına inanmayan kul nasıl üstün olabilirdi?.. Öyleyse O, işe imandan başlayacaktı. Nitekim öyle yaptı...

Rabbine isyan eden kul nasıl faziletli olabilirdi? O halde O, insanları ibadet etrafında halelendirecekti. Nitekim öyle yaptı. O’na kendi kavmi karşı çıktı. Kendi akrabaları karşı çıktı. Öz amcası karşı çıktı...

Asr-ı saadet'te, sahabelerin, inanmayan yakınları ile harp etmeleri ne kadar mânidardır!.. O harplerde, kopan her küffar başıyla birlikte; hem putperestlik, hem de ırkçılık yere yıkılıyordu... Ashap, hiçbir nesebî karabetleri olmayan mü’min kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve kendi babalarını, kardeşlerini öldürüyorlardı. O dökülen kanla şirk ve ırkçılık birlikte akıp maziye karışıyordu. Şeytanın göz yaşlarıyla beraber...

Aradan bin dörtyüz sene geçti. Ama, şeytan yine aynı şeytandı... Belki de maziye göre hayli tecrübe kazanmıştı... Bugün, İslâm âlemini ırkçılığın parçaladığını ve bunun altında, en fazla, İngiliz parmağının olduğunu bilmeyenimiz yok. Ama, ben işi İngiliz’den de öteye götürecek ve şeytana bağlayacağım... İngiliz, şeytanın oyuncağı olmuş, ona kapılanlar da İngiliz’in oyuncağı olmuştu. Ve en büyük düşmanımız icraatını perdeli olarak yürütmeyi başarmıştı.

Aradan yıllar geçti, şimdi şeytanın vazifesini Almanlar yüklenmeğe kalkışıyorlar. Türkiye’yi bölmek hususunda hain emeller beslemek suretiyle...

İngilizi, Almanı suçlamanın bize bir fayda vereceğini zannetmiyoruz... Geliniz,

“... O (Şeytan), sizin apaçık düşmanınızdır.”(Yusuf, 12/5)

âyetine kulak verelim. Babamızı cennetten çıkaranın peşine takılıp cehenneme gitmeyelim... Kan dâvâsının asıl yeri bizce burası...

Irkçılığı ilk dâvâ eden kimdir ve bu davranış, kimin özelliğidir?

Irkçılık, zaten bir dâvâ olmaktan çok uzak. Şu veya bu ırktan olmamız nasıl irademiz dışında ise, ırk değiştirmekten mahrum olduğumuz da bir gerçek... O halde, insan ırk dâvâsı güttüğü ve onun reklâmını yaptığı zaman ne demek istiyor?.. Bir adam ortaya atılıp, “benim gibi boylu var mı” diye bir dâvâ gütse maskara olmaz mı?.. Herkes ona der ki: “Arkadaşım, annenle baban seni çekip uzatarak uzun yapmadılar... Kısa boyluyu da, kimse mengenede sıkıştırmadı... Senin dâvân tamamen yersiz. Ben seni takdir etsem bile senin gibi olmak elimde mi? Öyle ise neyin dâvâsını güdüyorsun?”

Soy dâvâsı gütmek de buna benzemiyor mu? Türk olan, Kürt olan, Arap olan zaten olmuştur. Bundan çıkmaları mümkün değil. Olmayanlar da olmamışlardır. Buna girmeleri mümkün değil. Dâvâ ona derler ki, insan, onu kabullendiğinde intisap edebilsin. Irkçılıkta bu mümkün mü?..

Bir zamanlar birtakım kimseler Türkçülük namına bu milletin İslâm âleminden kopmasına yardım ediyor ve onları bizden ayırmaya çalışan İngiliz ajanlarının işini kolaylaştırıyorlardı...

Bu sırada bu milletin bağrından çıkan büyük Üstad Bediüzzaman’ın şöyle haykırdığını işitiyoruz:

“Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et... Senin milliyetin İslâmiyet ile imtizaç etmiş, ondan kabil-i tefrik değil, tefrik etsen mahvsın. Bütün senin mazideki mefahirin İslâmiyet defterine geçmiş, bu mefahir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefahiri kalbinden silme!..”(Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Üçüncü Mebhas)

O günkü fitnenin bir başkası şimdi sahneleniyor. O halde aynı ikazı Türk yerine Kürt kelimesini koyarak şarktaki din kardeşlerimize, mazideki silah arkadaşlarımıza, Osmanlı’nın önemli bir rüknü olmakla garbı titreten kahraman vatandaşlarımıza yine Üstad'ın dilinden okumamız gerekmiyor mu? Gerekiyor... Hem de mazidekinden kat kat fazla vurgulayarak...

Irkçılık dendi mi hemen akla iki millet gelir: Yahudi ve Alman. Üstün ırk safsatasına kendini en fazla kaptıran Yahudiler, diğer milletleri hayvandan da aşağı görürken, hatta onlara zulmetmeyi, haksızlık etmeyi sevap sayarken, Almanlar da Hitler’in bayraklaştırdığı Alman ırkçılığının sarhoşluğuyla cihana hâkim olma hayaline kapıldılar ve dünyanın huzurunu altüst ettiler... Ne gariptir ki, bugün memleketimizi parçalamaya dönük faaliyetlerin arkasında, bu iki ırkçı milletin desiseleri, entrikaları, propagandaları ilk sıraları alıyor...

Irkçılığın bu iki temsilcisinden daha ön sırada biri var... Bu felsefe, temelde ona dayanıyor: Şeytan...Aslıyla övünmeyi, başka asıldan gelenleri hor görmeyi o başlatmıştı. “Onu topraktan yarattın, beni ise ateşten.” diyerek Hz. Âdem’e (as) secde etmemişti. “Ateş topraktan üstün. Öyle ise ben kendimden daha aşağı birine nasıl secde edebilirim?” diyerek isyanını müdafaaya kalkışmıştı.

Şimdi ise, hepsi topraktan yaratılanlar arasında yine aynı şeytan mantığının hüküm sürdüğünü görüyor ve üzülüyoruz. Bu ters mantık, bu yanlış değerlendirme, sahibini ancak şeytanın yanına götürür. Zira, bu düşüncenin mucidi odur, patenti ona aittir...

Kur’an-ı Kerim'in ırkçılığa bakışı nasıldır?

Hucurat sûresinden ezelî hüküm ve İlâhî emir:

“Ancak mü’minler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin...”(Hucurât, 49/10)

Allah ne Türkleri, ne Kürtleri değil, ancak, mü’minleri birbiriyle kardeş ediyor. Mü’min olmayan bir insan, mü’min babasına varis olamıyor. İman gidince, maddî, uzvî ve ırkî bağlılık bir işe yaramıyor.

“Kendi nefsi için istediğini mü’min kardeşi için de istemeyen (kâmil) mü’min olamaz.”(bk. Müslim, İman, 71; İbn Mâce, Sunne, 9)

buyuran Allah Resulü (a.s.m.), bu âyetin amel ve his âlemimize nasıl aksedeceği hususunda yol gösteriyor bize...

Müminler birbirlerini böylesine sevmeleri gerektiği halde, şu veya bu sebeple aralarına kin ve husumet girerse, bu takdirde ne yapacaklardır? Âyet-i kerimenin devamı şunu emreder: “Kardeşlerinizin arasını ıslah edin.” Onları sulha, sükûna kavuşturun. Düşmanlıklarını, dostluğa, muhabbete, uhuvvete çevirin...

Evet, Kur'an’ın hükmüne göre müminler kardeş. Hepsi bir tek aile. Tek cephe... Onların arasına nifak sokanlar ise, bilerek veya bilmeyerek karşı cephe namına çalışmış olmuyorlar mı? Zaten tatbikat da böyle. Aramıza tefrika sokmak isteyenler, tarihî hasımlarımız... Haçlı zihniyeti... Küfür örgütleri... Nifak locaları...

Onlar vazifelerini yapıyorlar. Tıpkı şeytan gibi. Ateşin vazifesi yakmaktır. Ama, elimizi korumak da bize düşüyor. Bugün aramıza sokulmak istenen bu fitneye karşı çıkmak ve müminler arasındaki muhabbet bağlarını arttırmak büyük bir cihat... Bizi, düşman kardeşler hâline getirmek isteyenlerin heveslerini kursaklarında koymak, hepimiz için, en ileri bir vecibe...

Hud sûresinden ulvî bir ders:

"Nuh (as) 'Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da benim ailemdendir (benim ehlimdendir).” diye tufan hâdisesinden onun kurtulmasını istediğinde, İlâhî cevap şöyle gelir:

“Ey Nuh, o senin ailenden (ehlinden) değildir.”(Hud, 11/45)

ve Nuh (as) oğlunu gemiye almaktan men edilir... Demek ki; insanın, inanmayan, isyan eden oğlu onun ehli sayılmıyor.

Öyle ise inanmayan ırkdaşı da onun dostu, kardeşi olamaz. Bu hakikati hiçbir tevile imkân vermeyecek kadar net biçimde ortaya koyan bir Allah kelâmı:

“Ey iman edenler, babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imana tercih etmişlerse dost edinmeyin! Sizden kim onları dost edinirse işte onlar, zalimlerin ta kendisidir.” (Tevbe, 9/23)

“Ancak müminler birbirinin kardeşidirler.” âyet-i kerimesinde ders verilen ince ruhun, derin şuurun bir başka ifadesi. İnanmayan babanız sizin dostunuz değil, inanmayan kardeşiniz de sizin dostunuz değil…

- Ve onları dost edinmek zalimlik.
- Onları dost edinen insan, hakikati çiğnemiş, zulmetmiştir.
- Allah’ın ona bir ihsanı olan sevgi hissini yanlış yerde kullanmış, zulmetmiştir…
- Yanlış bir tercihle kendisini cehenneme sokmaya sebep olmuş, nefsine zulmetmiştir.
- Onun sevgi hanesinde küffar, mü’mine ağır basmış ve o adam bu büyük adaletsizliği işlemekle zalim olmuştur.

Mahşer, mutlak aziz olan Allah’ın huzurunda herkesin zilletini ilân ettiği müstesna meydan… ‘Maliki yevmiddin’ olan Allah haber veriyor:

“O gün ne mal, ne evlât bir fayda vermez. Allah’a kalb-i selim ile gelenler müstesna...”(Şuara, 26/88-89)

Irk yakınlığının en birinci basamağı, en ileri seviyesi evlâtla baba arasındaki münasebet değil midir? Bu âyet, bu yakınlığın o meydanda para etmeyeceğini haber veriyor bize… Artık hangi ırkçılıktan bahsediyoruz… O gün kimsenin ne malına, ne mülküne, ne de kazandığı evlât sayısına bakılmayacak…

O gün tek geçer akçe var: Kalb-i selim. Allah’a teslim olmuş, O’nun her emrine ram olmuş temiz ve halis bir kalp… O’ndan başkasına bağlanmamış bir gönül. Bu gönül kimde bulunursa bulunsun, Arap'ta olsun, Acem'de olsun makbuldür. Ve cennet, kalb-i selim sahiplerinin varacağı mükâfat menzili. Orada her mü’mine, ihlâsına, ameline, ahlâkına, gayretine, himmetine göre makam verilecek… Ondaki bütün tabakalar bu esaslara göre. Orada her ırkın ayrı bir makamı yok…

Irkçılığı men eden âyet-i kerimeyi bir kez daha hatırlayalım:

“Ey insanlar! Muhakkak ki biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık... Ve sizi millet millet, kabile kabile yaptık ki, tanışıp kaynaşasınız... Allah katında en şerefliniz O’ndan en çok korkanınızdır.”(Hucurat, 49/13)

Allah Resulünün (a.s.m.) ırkçılığa bakışı nasıldır?

İns ve cinnin o yegâne rehberi, ırkçılık hakkında, “asabiyyet-i cahiliyye” tabirini kullanmış ve onu İslâm öncesi, Asr-ı saadet öncesi, cehalet devrinden, fetret devrinden kalma çirkin bir dâvâ olarak görmüş ve göstermiştir. Bu vadide pek çok hadis-i şerifleri mevcut... Bunlardan birisi şöyle:

“Ümmetimin helâk olması üç şeyden ileri gelecektir: Kaderiye (‘kişi kendi fiilinin yaratıcısıdır’ cümlesinde ifadesini bulan, kaderi inkâr dâvâsı). Unsuruyet dâvâsı (ırkçılık) ve dinî meselelerde gevşeklik etmek.” (Taberanî, Mu’cemüs Sağir, 158)

Bir diğer hadis-i şerif:

“Asabiyet dâvâsına kalkışan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ uğrunda mücadele eden kimse bizden değildir.” (Ebu Davut, Edeb, 121)

Bir başka hadisleri:

“Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, cahiliye ölümü üzere ölür.” (İbni Mace, Fiten, 7)

Bu hadis-i şerifleri iyi değerlendirdiğimizde kavmini sevmekle, kavmiyetçilik dâvâsı gütmenin ayrı şeyler olduğunu anlarız. İslâm’ın yasakladığı, Allah Resulü’nün (asm) şiddetle menettiği, “kavmiyetçilik dâvâsında bulunmak”, diğer Müslümanlara hor bakmak, İslâm’ı bölüp parçalamak ve takvanın dışında bir başka fazilet ve üstünlük ölçüsü getirmekle İslâm’ın ruhuna ters düşmektir. Yoksa, her insan akrabasını sever, onlara iyilikte bulunur. Yâni sıla-ı rahim yapar.

Bu hususta Allah fermanında nice teşvikler vardır. İnsanın içinde yaşadığı milletini sevmesi, onlara acıması, onların hatasını düzeltmeye çalışması, ecdadının mazideki iftihar verici hallerini hatırlayıp onlara lâyık bir evlât olmak için gayret göstermesi, ırkçılıktan tamamen ayrıdır.

İslâm ırkı reddetmez, ırkçılığı men eder… Buna bir misal olarak cinsiyeti verebiliriz. Kur’an-ı Kerîm, bizim kabile kabile yaratıldığımızı da haber veriyor, erkekli dişili yaratıldığımızı da…

Biz ne ırkları inkâr ediyoruz, ne de cinsiyeti… Erkeklerin ve kadınların ayrı birer cephe kurarak mücadeleye girmeleri hâlinde nasıl aile kökünden yıkılırsa, ırk dâvâsı güderek parçalanmak da millet mefhumunu, devlet mefhumunu yaralar ve bizi düşmanlarımız karşısında zayıf düşürmekten başka bir şeye yaramaz.

Allah Resulü'nün (asm) ırkçılık hakkındaki beyanlarını "Veda Hutbesi" ile noktalayalım:

Resulûllah Efendimiz (a.s.m.), yirmi üç senelik tebliğ ve irşat hayatını noktalamaya yakın olduğu günlerde son haccını, veda haccını yapar ve oradan irat ettiği eşsiz hutbesiyle Müslümanların dikkatini ana meselelerde bir kez daha yoğunlaştırır. Irkçılık âfetine de bu hutbede dikkat çekilmesi ayrıca bir önem arz eder...

Hutbenin bu bölümünde şöyle buyurulur:

“Ey İnsanlar!.. Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Arab'ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi, kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.”

10 "Türkler Tanrı'nın kırbacıdır." diye bir hadis var mıdır?

Böyle bir hadis yoktur. Bazı kaynaklarda “Türk kavmi insanlara azap etmek ve memleketleri yıkmak için yaratılmıştır” sözü ne kadar mesnetsiz ise bu da o kadar mesnetsizdir. Bazı cahiller bu gibi uydurmalarla güya Türk Milleti'ni yüceltmek istiyorlar, oysa bu gibi sözler Türk Milleti'ni kötü, merhametsiz olarak göstermektedir.

Evet, biz inanıyoruz ki, Arap kavmi gibi Türk Milleti de İslam’a büyük hizmetler etmiş, Kur’an’a saldırmak isteyenlere karşı Allah’ın semavî kılıcı gibi onların başlarına inmiştir. Haçlı seferleri bunun canlı örneklerinden biridir. Fakat bu realite hiçbir zaman öyle uydurmalara ihtiyaç duymayacaktır. Irk üstünlüğü efsanesi ise, Siyonist zihniyetin dışa yansımasıdır. İslam Dini, her türlü ırkçılığı lanetlemiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an'da Türkler övülüyor mu?..

Milliyetçilik, ırkçılık...

11 Bir insan ırkını sevmekle ırkçı olur mu?

Irkçılığı yasaklayan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere dikkatle baktığımızda "kavmini sevmekle, kavmiyetçilik dâvâsı gütmenin" ayrı şeyler olduğunu açıkça görürüz.

İslâm’ın yasakladığı, Allah Resulü’nün şiddetle menettiği, “kavmiyetçilik dâvâsında bulunmak”, diğer Müslümanlara hor bakmak, İslâm’ı bölüp parçalamak ve takvanın dışında bir başka fazilet ve üstünlük ölçüsü getirmekle İslâm’ın ruhuna ters düşmektir.

Yoksa, her insan akrabasını sever, onlara iyilikte bulunur. Yâni sıla-ı rahim yapar. Bu hususta Allah fermanında nice teşvikler vardır. İnsanın içinde yaşadığı milletini sevmesi, onlara acıması, onların hatasını düzeltmeye çalışması, ecdadının mazideki iftihar verici hallerini hatırlayıp onlara lâyık bir evlât olmak için gayret göstermesi ırkçılıktan tamamen ayrıdır.

İslâm ırkı reddetmez, ırkçılığı men eder… Buna bir misal olarak cinsiyeti verebiliriz. Kur’an-ı Kerîm, bizim kabile kabile yaratıldığımızı da haber veriyor, erkekli dişili yaratıldığımızı da. Biz ne ırkları inkâr ediyoruz ne de cinsiyeti. Erkeklerin ve kadınların ayrı birer cephe kurarak mücadeleye girmeleri hâlinde nasıl aile kökünden yıkılırsa, ırk dâvâsı güderek parçalanmak da millet mefhumunu, devlet mefhumunu yaralar ve bizi düşmanlarımız karşısında zayıf düşürmekten başka bir şeye yaramaz.

12 Anti-semitizm, anti-siyonizm nedir? Müslüman bir kişinin bu ideolojileri benimsemesi doğru mudur?

Anti Semitizim: Yahudi ırkına karşı düşmanlık beslemektir. Böyle düşünce yanlıştır. Dünyada hiçbir ırka karşı -haklıyı haksızı ayırt etmeden- düşmanlık beslemek doğru olmaz. Böyle bir düşünce ne İslam’a ne de insanlığa yakışmaz.

Anti Siyonizm ise: Yahudiler içerisinde ortaya çıkan, bütün insanlara karşı üstün ırk davasında bulunan, bu sebeple bütün insanları gütmek üzere dünyaya hâkim olmak için her türlü gayrimeşru vasıtayı mubah sayan -anarşist- bir Yahudi örgütüne karşı, düşmanlık beslemek manasına gelir. Böyle bir düşünceye karşı çıkmak insan olan her kesin doğal hakkıdır.

Anti Semitizm ne kadar yanlış ise, anti Siyonizim de o kadar doğru bir düşüncedir.

13 Irkçılık fikrinde kimi dinleyelim, bu hususta söz sahibi kimdir?

Geliniz, ne Yahudi'yi dinleyelim ne İngiliz'i ne Fransız'ı ne Alman'ı ne de Şeytan'ı...

"Mu'minler, ancak kardeştir." 

diyen Kur'an'ı dinleyelim,

"Rabbiniz birdir, babanız birdir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem de topraktan yaratılmıştır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde soy sop üstünlüğü yoktur. Allah katında üstünlük, ancak takvâ iledir. Müslüman müslümanın kardeşidir. Böylece bütün müslümanlar kardeştir." 

diyen Resulûllah'ı (a.s.m.) dinleyelim...

Ve bu asırda bu yaramızın büyük çilesini olanca ağırlığıyla çeken, ırkçılık hastalığını Kur'an ve hadis ışığında mükemmel teşhis eden ve ve çözümün yolunun bu milletin fertlerini İslâm kardeşliği ile birbirine bağlamaktan geçtiğini ifade eden Bediüzzamanı dinleyelim:..

“Milliyetimiz bir vücuttur, ruhu İslâmiyet, aklı iman ve Kur'an'dır.” hakikatını bütün ruhlara zerk etmekten geçer.

“Şarkı intibaha getirecek din ve kalptir. Akıl ve felsefe deği.l” ihtarına hakkıyla kulak vermekten geçer.

“Şarkın fıtratına muvafık bir cereyan veriniz; yoksa, sa'yiniz ya hebaen gider veya muvakkat sathî kalır.” emrine ram olmaktan geçer...

“Bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim dalâlet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.” tehdidini geç kalınmış da olsa, büyük bir hassasiyetle ciddiye almaktan geçer.

“Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüt edip yardım eden, gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur.” teşhisini iyi anlayıp, bu zehirli macuna sırt çevirmekten geçer.

“Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan in'ikas edip dalgalanan bir ziyadır.” hakikatına gönül verip, bu ziyanın bütün kalplere hâkim olması için sabır ve ceht ile gayret etmekten geçer...

Bu vesileyle, İstiklâl Marşı şairimiz merhum Mehmet Akif'i de anmadan geçemeyeceğiz. Şu, coşkun olduğu kadar da sitem dolu ve bir o kadar da ıstırap yüklü ifadeler, o büyük şairimizin ırkçılık âfetinden ne kadar dertli olduğunu en güzel şekilde ifade etmiyor mu?

“Hani milliyetin İslâm idi, kavmiyet ne..
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine
Arnavutluk ne demek, var mı şeriatta yeri
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri.
Arabın, Türk'e, Laz'ın Çerkez'e yahut Kürd'e
Acem'in Çinliye rüçhanı mı varmış nerde.
İslâmiyet'te anasır mı olurmuş ne gezer,
Fikr-i milliyeti tel'in ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır ruh-u Nebi tefrikanın,
Adı batsın onu İslâm'a sokan kaltabanın.”

Geliniz bu duaya birlikte "âmin" diyelim!..

14 Allah'ın yanında üstünlüğün ölçüsü nedir? Irk ve nesep farklılığı bu hususta önemli midir?

Irkçılığı men eden ve insanların aynı asıldan geldiğini ders veren âyet-i kerimede “Muhakkak ki, Allah indinde en kerim olanınız, takvada en ileri olanınızdır.” buyuruluyor.

Demek ki, Allah’tan korkma mefhumu içinde, ırkçılıktan sakınma da dahil. Allah indinde en makbul olanlar, şu veya bu ırka mensup olanlar değil, hangi ırktan olursa olsun takvada en ileri gidenlerdir.

Takva, Allah’tan korkmak, O’nun yasaklarından şiddetle kaçınmak, hassasiyetiyle uzak durmak mânâsına geliyor... Ama, takva sahiplerinin sıfatlarıyla ilgili âyetlere baktığımızda; takvanın, İslâm’ı bütünüyle yaşamanın âdetâ simgesi, alâmeti olduğunu görürüz...

Âl-i İmran sûresinde; Rabbimiz bizi, mağfiretine, cennetine çağırıyor, çağırmaktan da öte, “koşunuz” diyor.(Âl-i İmran, 3/133) Ve âyetin sonu, bu cennetin, muttakiler için hazırlandığını beyan ile geliyor... Dolayısıyla âyet, Müslümanları takvada yarışmaya davet etmiş olmuyor mu? Takva sahipleri için hazırlanmış cennete girmek üzere...

Âyetin devamında; takva sahiplerinin sıfatları şöyle sıralanır:

“Onlar darda ve genişlikte infak ederler.” (Nafaka verirler, muhtaçların yardımına koşarlar.)
“Kızdıkları zaman, gayzlarını, öfkelerini yutarlar.”
“İnsanlardan gelen kötülüklere karşı affedici olurlar.”
(Âl-i İmran, 3/134)

Sonraki âyette de, bu sıfatlar, sayılmaya devam edilir:

“Onlar bir kötülük yaptıklarında, yahut nefislerine zulmettiklerinde hemen Allah’ı hatırlarlar da günahları için istiğfar ederler...”
“Yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.”
(Âl-i İmran, 3/135)

İşte Allah’ın sevdiği kullar bu sıfatları taşıyanlardır. Hangi milletten, hangi tabakadan, hangi makamda ve hangi gelir seviyesinde olursa olsun. Allah’ın kulu olmanın şuuruna eren ve bunun zevkini tadan her mü’min de, Allah’ın sevdiklerini sevmekle mükellef değil mi?.. Allah bu kullarını severken bir mü’min nasıl olur da, bu sıfatlardan uzak bir ırkdaşını sevebilir?..

Fatiha'yı hemen takip eden sûrede de “Kur’an-ı Kerîm’in muttakiler için bir hidayet olduğu”nun beyan edilmesi ve takvaya dikkat çekilmesi ne kadar mânidardır!.. Bu sûrede muttakinin sıfatları şöyle sıralanır:

“Gayba iman etmek”,
“namaz kılmak”,
“Allah’ın ihsan ettiklerinden infak etmek”,
“Kur’an’a ve daha önce inen kitaplara iman etmek”,
“Âhirete şüphesiz inanmak”
(Bakara, 2/2-4)

Bu sûrede de, ırktan, kabileden, amirden, memurdan, köleden, efendiden söz edilmez...

Bu âyetler sadece iki misal... Bu nazarla baktığımızda Kur’an’ın bütün âyetlerinin ırk ayırımını reddettiğini açık açık görürüz...

Bütün emirler ya topyekün insanlara, yahut mü’minleredir. Hidayete çağıran âyetlerde hitap bütün insanlığa yapılır. Ne ırk, ne kabile, ne makam, ne rütbe gözetilmez... Bir Arabın hidayete ermesi, bir İngilizin hidayete gelmesinden daha önemli değildir.

İbadete, itaate dair emirlerde ise hitap mü’minleredir... Bu hususta mü’minler arasında hiçbir ayırım yapılmaz... “Allah’a ibadet edin”, “O’na secde edin”, “zekâtlarınızı verin” gibi emirler ve “faiz yemeyin”, “zinaya yaklaşmayın”, “gıybet etmeyin” gibi nehiyler mü’minlerin tamamınadır. Bu emirlere uymanın ve bu yasaklardan kaçınmanın fazileti bütün kavimler için aynı...

Bir de azap âyetleri var... Geçmiş kavimlerin başına gelen azaplarla ilgili ikaz âyetleri... Bu âyetlerde; kavimlerin işledikleri cürümlere, isyanlara, tekziplere, azgınlıklara ve peygamberlerine karşı yaptıkları eza ve cefalara dikkat çekilir. Azap, bu cürümleri için gelmiştir. Yoksa şu veya bu kavimden oldukları için değil.

Onlar, peygamberlerini dinlememenin, onları rencide etmenin cezasını çektiler. Bu âyetler bizim için büyük bir tehdit. Zira, bizim Peygamberimiz (a.s.m.) âlem-i bekaya teşrif etti ama, her an ümmetiyle alâkadar.

Her isyanımız Onun ulvî ruhunu incitiyor. Onun mümtaz kalbine dokunuyor. Bunları niçin yazıyoruz? Irkçılığı reddeden âyet-i kerimenin bulunduğu sûrenin hemen tamamı bu mânâ ile alâkadar da onun için. “Sizi kabile kabile yarattım”, âyet-i kerimesi “Hucurat sûresinde”... Bu sûrenin başında ashab-ı kiram, seslerini, Resulûllah'ın (a.s.m.) sesinden daha fazla yükseltmemeleri hususunda ikaz olunurlar. O Rahmeten-lil-Âlemin’i incitmekten sakındırmak üzere...

Daha sonra, sûreye ismini veren olay anlatılır. Bir grup bedevinin Resulûllah Efendimizi (a.s.m. ) dışarıdan yüksek sesle çağırmaları hâdisesi. Bu sûre bir bakıma mü’minleri kötülüklerden sakındırmayla dolu. Dolayısıyla da Resulûllah Efendimizi (a.s.m.) rahatsız etmeme ihtarlarıyla...

Dokuzuncu âyette,

“Müminlerden iki topluluk birbirleriyle çarpışacak olurlarsa aralarını düzeltin. Onlardan biri diğerine karşı tecavüzde ısrar ederse, saldıran tarafla, onlar Allah’ın hükmüne dönünceye kadar savaşın.”(Hucurat, 49/9)

emri verilir ve müminler fitne çıkartmaktan şiddetle men edilir.

Bir sonraki âyette, müminlerin birbiriyle kardeş oldukları hükmü getirilir ve “kardeşlerinizin arasını düzeltin” diye emir verilir...

Onu takip eden âyette, müminlerin birbirlerini alaya almaları yasaklanır. Hemen peşindeki âyette, müminler diğer mümin kardeşleri hakkında kötü zan beslemekten ve onların gıybetini yapmaktan sakındırılır. Ve nihayet bu âyeti takip eden âyet-i kerimede de insanların bir ana ve babadan yaratıldıkları haber verilerek, müminler ırkçılıktan men edilir ve “Allah katında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır.” buyrulur.

Bu sûreden tam dersini alan bir mü’min, büyüklerinin yanında sesini yükseltmekten tut, gıybet etmeğe, suizan beslemeye ve nihayet ırkçılık gütmeğe kadar her kötülükten şiddetle sakınır... Bu hususta Allah’tan korkar. Zaten sûrenin ilk âyeti de,

“Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulünün önüne geçmeyin, Allah’tan korkun.”

buyurarak, mü’mini, Kitap ve Sünnete muhalif nefsî ölçüler getirmekten ve o yanlış zanların peşine takılmaktan menetmiyor mu

Bu İlâhî emri iyi değerlendiren bir mü’min, sûrenin devamında gelen, “Allah katında en şerefliniz, takvaca en üstün olanınızdır.” ölçüsüne sımsıkı sarılır ve kavmini ileri sürmekle yeni bir şeref ölçüsü getirmekten şiddetle kaçınır.

Zaten övünme başlı başına bir hastalık. Kalbi karartan koyu bir is. Ruhu kemiren büyük düşman. İslâm’ın yasakladığı kötü huylardan bir huy var: Ucb, yâni, amele güvenme. İşlediği iyiliklerle, yaptığı güzel amellerle iftihar etme ve kendini cehennemden uzak zannetme... Allah korkusuna perde olduğu için bu huy kötü addedilmiş.

Şimdi insafla düşünelim: Kendi irademizle ve Allah’ın emrine uyarak işlediğimiz güzel bir amelle övünmek bizi günaha sokarsa, tamamen irademiz dışında vuku bulan, hiçbir tercih hakkımızın bahis konusu olmadığı ırk mevzuunda, nasıl kendimizi övebilir, kavmiyet ile övünebilir ve yine tamamen kendi iradesi dışında başka bir ırka mensup olmuş kişiyi nasıl aşağılayabiliriz? Onu nasıl kınayabilir ve en kötüsü ona nasıl düşman olabiliriz?..

Bunun akılla, ilimle, insafla hiçbir alâkası olmadığını Resulûllah Efendimizin (a.s.m.) ırkçılık hakkındaki şu kelâmı güzelce ortaya koyar: “Asabiyyet-i cahiliyye...”
...
İnsan, ırkından dolayı ne iyi olabilir, ne de kötü... İyinin ve kötünün tarifleri içinde böyle bir unsur yok. Bunu her akıl tasdik ettiği gibi, her vicdan da yakînen bilir... Bir insanın iyiliğinden söz ederken; onun güzel ahlâkını, takvasını, salih amelini, dürüstlüğünü, çalışkanlığını anlatırız. Bunların tamamı onun iradesiyle ilgilidir... Kimse kendi ırkını kendi iradesiyle seçmediğine göre, biz "falan adam iyidir, çünkü filân ırka mensuptur" desek cehlimizi ilân etmiş oluruz.

Asabiyyet-i cahiliyye... Neresinden bakarsanız bakınız, ırkçılık dâvâsı cahiliyetten başka bir şey değil.

- Ruhun ırkı var mıdır?

Ruh, beden ülkesinin misafiri... İnsan, ana rahminde dört aylık oluncaya kadar bir nevi bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sulbünden gelmiş ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış... Babasında insan tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o karanlık menzilde büyümesini sürdürüyor.

İşte ırk mefhumu, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen misafir hiçbir ırka mensup değil. Ruhlar âleminden geliyor rahme. Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhtan ibarettir. Beden onun elbisesi. İnsan değişik kumaşlardan elbiseler giymekle değişmez...

Geliniz, akılsız çocuklar gibi elbise dâvâsı gütmekten vazgeçelim...

Geliniz ruhumuza dönelim, irfanımızı artıralım. Kalbimizi Mevlâ’mızın razı olduğu güzel hasletlerle bezeyelim. O’nun sevgisini ruh âlemimize sultan yapalım. Diğer bütün sevgiler O’na tâbi olsun. O’nun marifetini aklımıza gaye kılalım. Bütün bilgiler O’na hizmet ettikçe güzelleşsin. Kendimize şu veya bu ideolojinin sapık liderlerini değil, Allah Resulünü rehber edelim...

O, Arap milliyetiyle ortaya atılmadı... O, sadece Araplara değil, bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmişti... Arap âlemi bu âlemlerden ancak birisi olabilirdi. O, tevhid dâvâsıyla ortaya çıktı... Karşısında, her nev’iyle şirk vardı. İnsanları putların köleliğinden, nefsin esaretinden, bâtıl inançların tahakkümünden kurtarıp Allah’a kul etmek, O’nun dergâhında boyun büktürmek istiyordu...

Zulmün yerine adaleti ikame edecek, her türlü yanlış telâkkiyi vahiy nuruyla ortadan kaldıracaktı. Kötü ahlâkın her çeşidini, Kur’an ahlâkıyla değiştirecekti. O’nun bu dâvâsı kabileler ötesi, ırklar ötesi, hatta kâinat ötesiydi. Yaratıcısına inanmayan kul nasıl üstün olabilirdi?.. Öyleyse O, işe imandan başlayacaktı. Nitekim öyle yaptı...

Rabbine isyan eden kul nasıl faziletli olabilirdi? O halde O, insanları ibadet etrafında halelendirecekti. Nitekim öyle yaptı. O’na kendi kavmi karşı çıktı. Kendi akrabaları karşı çıktı. Öz amcası karşı çıktı...

Asr-ı saadet'te, sahabelerin, inanmayan yakınları ile harp etmeleri ne kadar mânidardır!.. O harplerde, kopan her küffar başıyla birlikte; hem putperestlik, hem de ırkçılık yere yıkılıyordu... Ashap, hiçbir nesebî karabetleri olmayan mü’min kardeşleriyle omuz omuza veriyor ve kendi babalarını, kardeşlerini öldürüyorlardı. O dökülen kanla şirk ve ırkçılık birlikte akıp maziye karışıyordu...

15 Irkçılığın Zararları Nelerdir?
16 İslamiyete göre ırkı inkar etmek gerekir mi?

İnsanların başka ırk ve milletlere düşmanlık beslemeden kendi akraba ve yakınlarını, ırk ve kabilesini sevmesi, onlara şefkat etmesi, bu anlamda maddî-mânevî hizmetlerine koşması, fıtrîdir, meşrudur, mâkuldür.

Elbette ırk, kabile, akraba sevilecektir. Amma İslâm dininde, ırkını ve akrabasını sevmek demek; ırkındaki insanların kalbine, başta Allah korkusu ve Allah sevgisini yerleştirmek demektir. Onları, Allah'ın yasak kıldığı her türlü haramlardan muhafaza etmek, onların emir dairesinde hareket etmeleri için gayret göstermektir. Ve onların duygularına, düşüncelerine, vicdanlarına; adalet, iffet, haya, namus, cömertlik, hikmet gibi yüksek ahlak ve meziyetleri hedef göstermektir. Onlara Allah'ın hakkı ve kul haklarını yeterince anlatıp, millete, vatana karşı sorumluluk duygularını geliştirmektir.

Bu Gerçeklere göre Cenâb-ı Hak, Resûlüllah (S.A.V) Efendimize hitaben: "Önce en yakın akrabalarını korkut. Sana uyan mü'minleri kanatlarının altına al; Sana baş kaldırırlarsa, 'Yaptıklarınızdan uzağım' de"( Şûra sûresi, 214-215-216) buyurarak emretmiştir.

Görülüyor ki; İslâmî ölçüler çerçevesinde fertlerin, yaratılışında var olan yakınlarını ve ırkını sevmesi, değil yasaklanmak tam tersine emredilmiştir. Ancak; zulmederek, diğer ırkları aşağılayarak ve küçük düşürerek, ayrılıkları ateşlendirecek, Müslümanları birbirine düşürecek, toplum hayatını altüst edecek ırkçılığı, İslâmiyet kesinlikle yasaklamıştır. Hattâ zulme, haksızlığa, ayrılığa sebep olabilecek her türlü bölgecilik, kabilecilik, aşiretçilik ayrımını da reddetmiştir.

Irk Gerçeği Ve İslam Kardeşliği hakkında bilgi almak için tıklayınız

17 Ruhun ırkı var mıdır?

Ruh, beden ülkesinin misafiri. İnsan, ana rahminde dört aylık oluncaya kadar bir tür bitki hayatı yaşıyor. Falan ırktan olan bir babanın sulbünden gelmiş ve yine falan ırktan bir annenin rahminde karar kılmış...

Babasında insan tohumunu halk eden, annesinin rahmini ona karargâh yapan Rabbinin ihsanıyla, o karanlık menzilde büyümesini sürdürüyor.

İşte ırk kavramı, ancak bu menzil için, bu ev için geçerli. Oraya gelen misafir hiçbir ırka mensup değil.

Ruhun ırkı yoktur. Ve insan da kâmil mânâsıyla ruhtan ibarettir. Beden onun hanesi hükmündedir...

18 Bazı kimseler ırkcılık damarıyla Araplara hakaretler ediyorlar. Bu konuda hadisler var mıdır?

İmam Münâvî'nin Feyzu'l-Kadîr isimli hadis kitabında İbni Abbas'tan şu mealde bir hadis-i şerif rivayet edilir:

"Üç hasletten dolayı Arabı seviniz: Çünkü ben Arabım, Kur'ân-ı Kerim Arapça olarak nazil olmuştur, Cennet ehlinin konuştukları dil Arapçadır."1

"Halkı Allah'ın azabından sakındıran peygamberlerden olsun diye onu apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Cebrail getirdi."2

Hadis-i şerifte "Arabı seviniz" ifadesini mutlak olarak anlamamak lâzımdır. Çünkü Araplar içinde gayri müslimler olduğu gibi, günümüzde dinsizler de vardır. Onların sadece Arap ırkına mensup olmaları, Arapça konuşmaları, onları sevmeye kâfi gelen hususlar değildir.

Hadiste yer alan beyandan maksat, Müslüman olan, dinini yaşayan, Resulullah (asm)'ın izinde olan Araplardır. Zaten bunlar din kardeşimizdir. Onları din kardeşimiz olarak sevdiğimiz gibi, ayrıca Kur'ân'ın, Resulullah (asm)'ın ve cennetin lisanını konuştukları, saff-ı evvel olarak İslâmiyeti yaydıkları, İslâmiyete hizmet ettikleri için de diğer milletlerden farklı olarak bir derece daha fazla sevgiye lâyıktırlar.

İslam dini ırkçılıktan dolayı insanların kendilerini üstün görmelerini şiddetle yasaklamıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennet dili Arapça mı olucak acaba? Eğer öyleyse bunu işaret eden ayet ya da bir hadis var mı?

Milliyetçilik, ırkçılık hakkında bilgi verir misiniz? Kendi milletimi diğer milletlerden daha fazla sevmem caiz midir?

Kaynaklar:
1. Feyzü'l-Kadîr, 1:178 Hadis no: 225.
2. Şuarâ Sûresi, 195.
3. İbrahim Sûresi, 4.

19 İmam Azam'ın Arapçaya karşı olduğunu iddia edenler vardır? Bu konuda bilgilendirir misiniz?

Bu iddiaya ortaya atanlar, İmam Azam'ın Fatiha suresini bilmeyen kimselerin -öğreninceye kadar- Arapça metnin dışında Farsça olarak da okuyabileceğine dair sözlerini delil getiriyorlar. İmamın “Arapçacılığa karşı” olduğunu söylemek için din konusunda echel olmak bile yetmez. Kur’an’ın açık ayetlerinde “Kur’an’ın Arapça lisanıyla indirildiği” gerçeğini bildiği halde, böyle bir saçmalığı dillendirmek gerçekten dinî bir risk taşımaktadır.

Aslında bu konu o kadar açıktır ki, fazla bir şey söylemeye bile gerek yoktur. Zira bu saçmalıklara göre, “Kur’an’a bağlı olanlar Arapçacılık yapıyor, Muhammed-i Arabi olan Hz. Peygambere (asv) iman eden Arapçacılık yapıyor, Sünnete bağlılığını ifade eden Arapçacılık yapıyor” demektir.

Bediüzzaman Hazretlerinin bu konudaki görüşlerini -özet olarak- takdim etmekte fayda vardır:

“İmam-ı Azam, diğer imamların aksine demiş ki: İhtiyaç olsa, İslâm merkezinden uzak yerlerde, Arapçayı hiç bilmeyenlere, ihtiyaçları nispetinde Fatiha yerine, onun Farsça tercümesinin okunması caizdir. Öyleyse, biz de muhtacız, Türkçe okuyabiliriz. Hâlbuki İmam-ı Azam'ın bu fetvasına karşı, başta Hanefi mezhebinin büyük imamları ve diğer oniki müçtehit imamlar, o fetvanın aksine fetva vermişlerdir. Âlem-i İslâm'ın cadde-i kübrası, cumhuru teşkil eden imamların caddesidir. Bu büyük ümmet ancak büyük caddede gidebilir. İnsanları dar yollara sevk edenler onları yoldan çıkarırlar.”(bk. Mektûbat, s.406).

Bediüzzaman’a  göre, İmam-ı Azam'ın fetvası beş yönden husûsi bir özellik arz etmektedir:

Birincisi: İslâm merkezinden uzak yerlerde bulunanlar içindir.

İkincisi: Gerçek ihtiyaca göredir.

Üçüncüsü: Bir rivayette Cennet ehlinin lisanı sayılan Farsça diline mahsustur.

Dördüncüsü: Fatiha sûresine mahsus olarak cevaz verilmiş, ta ki Fatihayı bilmeyenler namazı terk etmesinler.

Beşincisi: Bu fetva, imanın kuvvetinden çıkan bir İslâm hamiyetiyle, Fatihayı bilmeyen insanların, hiç olmazsa mukaddes mânâları anlamaya yönelik istekleri sebebi ile verilmiştir.

Halbuki imanın zayıflığından kaynaklanan ve menfî milliyet / ırkçılık fikrinden çıkan Arap diline karşı nefretin ve imanın zayıflığının bir göstergesi olan bu tahribat arzusu doğrultusunda, sûrelerin ve diğer kutsî kelimelerin Arapça aslını terk etmek dini terk etmek demektir.(bk. a.g.e).

20 Bazı hadislerde geçen, "Kadın kendi aslına benzeyeni doğurur, oğlan kardeşlerine ve kız kardeşlerine benzeyenleri doğurur." gibi ifadeler, İslam'ın milliyetçilik yaptığını göstermez mi?

Evvela, bu hadis rivayetlerindeki kriterler, birer ahlakî referans olup, ırkî mülahazalarla yakından uzaktan bir alakası yoktur. Ahlakî yapılanma ise, genellikle kişinin içinde bulunduğu çevre ile yakından ilişkisi vardır. Bu hadislerde, herhangi bir topluluk, bir grup, bir kabile veya belli bir çevre adından söz edilmemektedir. Genel bir prensip olarak evlilikte ahlakî değerlere öncelik verilmesi tavsiye edilmekte ve çevrenin iyi veya kötü olmasının ahlak üzerindeki tesirine dikkat çekilmektedir.

Çünkü İslam’da eşler arasındaki denkliğin temel unsuru din ve ahlak noktasıdır. Nitekim, “Bir kadın dört şey için nikahlanır: malı, hasebi, güzelliği veya dini için... Dindar olanı tercih edin ki, eliniz dert görmesin.” (Buharî, Nikah, 15) mealindeki hadiste de bu gerçeğe işaret edilmiştir.

İkincisi: “Çöplükte yetişen güllerden/çiçeklerden sakının, onlara değer vermeyin.” mealindeki hadis ile (bk. Irakî, Tahricu ahadisi’l-İhya, 2/42; Aclunî, I/272) çevresi, muhiti iyi olmayan güzel kızla evlenmenin sakıncalarına dikkat çekilmiştir. Kaldı ki, büyük hadis alimlerinden Darekutnî, bu hadisin sahih olmadığını beyan etmiştir. (a.g.e)

Bu hadiste,  “... çünkü o, kendi aslına benzeyeni doğurur.” ifadesi yer almamaktadır. Bu fazlalığın içinde bulunduğu rivayet, Hz. Ömer (ra)’in kendi sözüdür. (bk. Aclûnî, a.g.e)

"Nutfeleriniz için araştırma yapın, onu nereye koyacağınıza dikkat edin." mealindeki hadiste çok güzel öğüt olmakla beraber, hadis olarak zayıftır. (Tahricu ahadisi’l-İhya, a.g.e)

"... zira kadınlar, oğlan kardeşlerine, kız kardeşlerine benzeyenleri doğururlar..." manasına gelen ifadeler de, yine çevrenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak içindir. Çünkü, doğacak çocuklar, dede, nene, dayı, hala, amca, teyze ve diğer akarabalarla ilşikilerinden dolayı ahlaki şekillenmede önemli rol oynayacaklardır. Gül bahçesi ile kömürlük bir olmadığı gibi, sürekli buralarda duranlar da elbette bir olmayacaktır.

21 İslamın milliyetçiliğe bakışı hakkında bilgi verir misiniz?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

MİLLİYETÇİLİK, ırkçılık.

22 Hz. Peygamber (asv)'in "Ben, bütün seçkinlerin seçkini oldum" sözünün, Emevilerin uydurması olduğunu ve Arapçılıkla ilgili olduğunu söyleyenler var. Sizce bu hadisi nasıl anlamalıyız?

“Allah, bütün mahlukattan/yaratıklardan Âdem’in çocuklarını/İnsan oğlunu seçti; Âdem’in çocuklarından Arapları seçti; Araplardan Mudar kabilesini seçti, Mudar’dan Kureyş kabilesini seçti, Kureyşten Haşim oğullarını seçti, Beni de Haşim oğullarından seçti. Böylece ben, seçkinlerin seçkini oldum.” mealindeki hadis için(bk. Mecmau’z-zevaid, 8/215).

Hafız Heysemî, bu hadisin bir ravisinin zayıf olduğunu, ancak itibar edilebileceğini, diğer ravilerin hepsinin sika/güvenilir olduklarını belirtmiştir.(bk. a.g.y).

Konuyla ilgili diğer bir hadis-i şerifin meali söyledir:
 
"Allah, İsmailoğullarından Kinâne'yi seçti. Kinane'den de Kureyş'i seçti. Kureyş'ten de Haşimoğullarını seçti. Haşimoğullarından da beni seçti."(Mülim, Fezail, 1; Tirmizî, Menakıb, 1; Ahmed b. Hanbel, 4/107).

İbn Hacer, Müslim’in sahihinde geçen hadisin sahih olduğunu belirtmiştir(Fethu’l-Bârî, 9/133)

Tirmizî, rivayet ettiği aynı hadis için “Hasen-Sahih” demiştir.

Aşağıda meali takdim edilen hadiste, bu konu daha açıklayıcı bir görünüm arz etmektedir:

“Allah mahlukatı/yaratıkları yarattı ve beni (yaratılmış) grupların en hayırlısına (insanlık camiasına) koydu. Sonra onları iki gruba ayırdı ve beni  o iki gruptan en hayırlı olan gruba koydu. Sonra onları kabilelere ayırdı ve beni en hayırlı kabileye koydu. Sonra onları evlere/yuvalara ayırdı ve beni hem evce hem nefisce en hayırlı kıldı.”(Tirmizî,-hadis hasendir- Menakıb,1).

Emevilerin Arapçılık yaptıkları ve bu konuda bazı hadislerin uydurulduğu doğrudur. Ancak, hadis ilminin şu en büyük otoritelerinin “sahih” kabul ettiği bir hadis hakkında tereddüt göstermek, ilmî disiplin dışında kalan heva ve hevesin dışa vurumu olarak değerlendirmek gerekir.

Bu ifadeler, bir soyla övünmek değil, Allah’ın ezelî program içerisindeki  seçkin yerini belirleyen ve hakkındaki lütfünü seslendiren bir hadis-i şeriftir. Çünkü, burada -dar çerçevede bir ırkın övülmesi değil- önce bütün varlıklardan insanların seçkin yerlerine işaret edilmekte, sonra Hz. Adem (as)’dan itibaren kendisinin yer aldığı bütün ailelerin iyi huylu, Allah’a kulluk eden, takva sahibi insanlar olduğu vurgulanmaktadır. Bu bir tahdis-i nimettir, Allah’ın lütfünü ilan etmek ve manevî şükrünü eda etmektir.

Bu ifadelerden, Arapların Arap olmayanlardan üstün olduğunu çıkarmak da yanlıştır. Çünkü, burada Arapların kendi içerisinde de gruplara ayrıldığı ve nihayet Hz. Peygamber (a.s.m)’in yakın soyunu oluşturan Kureyş kabilesine bağlı Haşimoğullarının diğer Araplardan da farklı olduğu belirtilmiştir.

Bu hadislerden, Peygamberimizin (a.s.m) soyunun bağlı olduğu kabilelerden veya fertlerden hiç kimsenin Allah’a isyan etmediği veya puta tapmadığını çıkarma imkânımız yoktur ve bu doğru bir bilgi de olmaz. Burada vurgulanan husus, Allah’ın, en sevgili kulu olan Peygamberimizi (a.s.m) yaratırken Hz. Adem’den beri onun atası olacak kimselerin bulunduğu topluluğun seçkin bir nesil güzergâhı olmasını dilemiş ve tercihini o yönde kullanmış olduğudur. Bu seçkinlik, bütün insanlığın iftihar tablosu olan Hz. Muhammed (a.s.m)’in şanına ve Allah katındaki makamına yakışan şeydir.

Bununla beraber Peygamberimizin (a.s.m) bu topluluklardan seçilmiş olması, onların bütün fertleriyle seçkin olmasını gerektirmez.

Hz. Peygamber (a.s.m) Hz. Adem’den beri gayrimeşru ilişkiden doğan bir soydan gelmediğine dair rivayetler vardır. Atalarının temizliği, seçkinliği konusu bu açıdan da değerlendirilebilir. Nitekim Taberanî’nin Hz. Ali’den aktardığına göre, Peygamberimiz (a.s.m) şeyle buyurmuştur: “Hz. Adem’den ta öz annem ve babamdan doğduğum ana kadar, asla nikahsız bir soydan gelmedim, hep nikahlı bir soydan geldim.” (bk. Mecmau’z-Zevaid, 8/214).

Bu hadis ifadelerinde Arapların Arap olmayanlardan daha üstün olduğu anlamını içermediğini gösteren şu hadis-i şeriftir:

İmam Ahmed b. Hanbel’in sahih bir senetle rivayet ettiğine göre, Peygamberimiz (a.s.m) - Veda Hutbesi'nde- şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Sizin Rabbiniz (Allah) birdir, babanız (Adem) birdir. İyi bilesiniz ki, ne Arap’ın Arap olmayana, ne Arap olmayanın Arap olana, ne beyazın zenciye, ne de zencinin beyaz olan kimseye karşı bir üstünlüğü vardır. Üstünlük yalnız takvayladır.” (Müsned, 5/411).

Hafız Heysemî, bu hadisin sahih olduğunu belirtmiştir.(Mecmau’z-Zevaid, 3/266-ayrıca bk. İbn Hacer, 6/527).

Yine İbn Huzeyme İbn Hibban, İbn Merduye, İbn Ömer’den nakl ettiklerine göre, Peygamberimiz (a.s.m) Mekke fethi sırasında insanlara hitaben şöyle buyurdu:
 
“Ey İnsanlar! Muhakkak ki Allah sizden cahiliye ayıbını ve onunla övünmeyi gidermiştir. Ey İnsanlar! İnsanlar iki kişidir. Biri, Allah katında değerli, takva sahibi mümin kimsedir, diğeri ise Allah’ın nezdinde hiçbir değeri olmayan, doğru yoldan çıkmış, azgın kâfir kimsedir” Sonra da şu ayeti okudu: “Ey insanlar! Şüphesiz biz siz bir erkek ve bir kadından yarattık.” İbn Hacer bu hadisin sahih olduğunu söylemiştir(bk.Fethu’l-Bârî, 6/527).

Görüldüğü gibi, sahih hadis-i şeriflerde herkes için eşit olarak kabul edilen tek üstünlük ölçüsü takva olduğu vurgulanmıştır. Bu açık ifadeler, yukarıdaki hadislerin açıklamaya muhtaç olan ifadelerinin doğru anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Art niyetli kimseler için, hiçbir doğru yoktur, denilse yeridir.

23 Milletlerin birbirinden farklı özelliklerinin ve milli karakterlerinin olması, neden kaynaklanıyor?

- Milletlerin farklı özelliklerinin olduğu doğrudur. Yalnız bu farklılık -genetik faktörler yanında- daha çok, çevreye bağlı olarak gelişen psikolojik ve sosyolojik faktörlerle alakalı gibi görünmektedir. Bunun böyle olduğunu gösteren bazı hususları aşağıda arz ediyoruz:

a. Evvela, bütün insanlar Adem ve Havva’nın çocukları olduklarına göre, oradan tevarüs ettikleri ortak genetik yapıları vardır.

b. Bütün ırklar, Hz. Nuh’un torunları olarak da amca çocuklarıdır. Bu da  bütün ırkların ortak yanlarının çok olduğunun belgesidir.

c. Milletlerdeki farklılık üzerinde en etkili olan bir faktör de sosyal çevredir. “Üzüm üzüme baka baka kararır” diye bir ata sözü vardır. Örneğin, ilme değer verilen bir çevrede yetişenler, ilmin insana verdiği değeri düşünerek o da onu meşgul olur.

-Mesela, Yahudilerde bir şekilde ilim sevgisi sosyal bir olgu olarak ortaya çıkmış, bu çevrede yetişen diğer Yahudiler de bu yolu takip etmişlerdir. Eskidenberi peygamberlerin torunları olarak kâfirlere karşı bir “üstünlük” taslamış olan Yahudiler, zamanla bu duygularına karşı besledikleri aşırı üstünlük psikoloji, onları diğer insanlardan daha farklı kılacak ilim, ekonomi ve riyaset düşkünü yapmıştır. Başka şartların engellediği riyaset heveslerini, dünyaya hâkimiyet idealiyle birleştirerek onun elzem şartı olan değişik ilimlerde oldukça ileri gitmişlerdir. Fakat aynı Yahudiler, dünyaya olan bu düşkünlükleri sebebiyle -ölümle maşukları olan dünyadan ayrılmamak için- oldukça korkak bir karaktere sahiptir.

Buna karşılık, örneğin Türkler, göçebe hayatın verdiği hareketlilik, yurt bulma hevesi, hayatı sürdürme zorunluluğu, onları cesur, yiğit, atılgan, dinamik bir ortak yapıya kavuşturmuştur. Bu sosyolojik vaka, onlarda şecaat ve başkalarına karşı hâkimiyet kurma psikolojisinin gelişmesine neden olmuştur.

d. Aynı milletten farklı çevrelerde yaşayan insanların çok farklı karakter göstermeleri de, sosyal şartların, insan psikolojisi üzerindeki tesirini göstermektedir. Bu gün, Amerika’da bulunan değişik milletlere mensup olan kimseler, oranın şartlarına bağlı olarak çok güzel ilmî keşifler yapabiliyorlar. Onların millettaşları -zekâ bakımından onlardan geri olmamalarına rağmen- kendi memleketlerinde bunu başaramıyorlar.

e. Bugün ırkların karakterinden çok, toplumların karakterlerinin söz konusu olduğu gerçeği daha da ön plana çıkmıştır. Örneğin, Müslüman olan Türklerle Müslüman olmayan Türklerin karakterleri arasında dağlar kadar fark vardır. Cahiliye devrinin  cahil Araplarından, dünyaya üstat olan Araplar çıkaran İslam dinidir. Zaten İslamî literatürde Milletler ikiye ayrılmış; İslam milleti, küfür milleti. Bu konuda daha pek çok faktörlere işaret edilebilir. Sanırız, konuya ışık tutacak ve amacını aşmayan bazı pencereler açılmıştır.

24 İslam literatüründe "İslamiyet milliyeti" gibi bir kavram mevcut mudur?

Millet kelimesi, Kur'anî anlamlandırmayla "din" ve "şeriat" kelimeleriyle aynı anlamı dile getirir. Kelime ancak mecazi olarak belli bir toplumu dile getirmek üzere kullanılabilir. Ama bu durumda da, doğal olarak bir kabileyi, ırk ya da ulusu değil, gerçek anlamının belirlediği din ve şeriata inanan, bağlanan insanların tümünü belirtir: Buna göre kelimenin türevi olan milliyet, insanların kendisine bağlandığı din ve şeriati ifade eder. Milliyetçilik ise, aynı din ve şeriata bağlılığın adıdır. İslam dinine inanan insanlar İslam milletidir.

Oysa günümüzdeki yaygın kullanımında kelimeye, asli anlamı görmezden gelinerek, "ulus" anlamı yüklenmekte ve büyük bir karışıklığa neden olunmaktadır. Çünkü "ulus" belli bir inancı, din ve şeriati değil; bir soydan gelen insanları belirtir. Bu nedenle, bir ulusa bağlığı temel alan anlayış ve yaklaşımlar milliyetçilik kelimesiyle değil, anlamına uygun biçimde ulusçuluk ya da kavmiyetçilik kelimeleriyle isimlendirilebilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

MİLLİYETÇİLİK, ırkçılık...

25 Bir Müslüman bir Müslümana milliyetinden dolayı ırkçılık yaparsa veya rencide edici sözler sarf ederse kul hakkına girer mi? Bunun haşir meydanında hesabı var mıdır?

İslâm dini ırkçılık, bölgecilik ve renk gibi mefhumlara yer vermemiştir. Sadece imân ve güzel amele ehemmiyet vermiştir. Bir kimsenin itikadı sağlam ve ameli iyi olursa, Allah'ın nezdinde büyük değeri vardır. İmânı ve iyi ameli olmazsa; ırk ve rengi ne olursa olsun, kıyafeti ne kadar düzgün olursa olsun değersizdir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Allah'ın nezdinde en değerliniz Allah'tan en fazla korkanınızdır." (1).

Peygamber Efendimiz (asm) de şöyle buyuruyor:

"Allah şekillerinize bakmaz. Ama kalb ve amellerinize bakar."

İslâm dini ırka, renge bakmaz. Çünkü bütün insanların aslı bir olup Hz. Âdem (as)'den türemiştir. Ve esâs itibariyle topraktan neş'et edip tekrar ona döneceklerdir. Bunun için İslâm dini ırk ve renk gibi mefhumları değer terazisine koyup tartmaz ve nazarı itibare almaz. Geçmişte nice insan; ırk ve renkleriyle böbürlenip gurur duydukları halde, bugün kimse onları nazarı itibare almaz, unutulup gitmişlerdir. Çünkü imân ve irfan gibi meziyetleri yoktu.

Nice insan da vardır ki, ırk ve rengine bakılmadan beynelmilel olabilmiş ve dillerden düşmemiş ve düşmemektedir. Çünkü kendilerini yükselten imân ve irfanlarıdır. Bu bakımdan ırk, renk ve bölgeden söz etmek cehalettir. İnsanın hüviyetini bilmemekten ileri gelmektedir. Renkleri veren, insanları çeşitli ırklara ayıran Allah Teâlâ'dır. İnsanın bu hususta hiçbir rolü yoktur. Bunun için hiçbir kimse -mesela Türk veya Arap veya rengi beyaz olduğu için- üstünlük iddiasında bulunamaz. Bulunsa da manasızdır. Irk ve rengini çalışmakla elde etmemiştir. Bunları çalışmak neticesinde elde etmiş olsaydı, belki bir yönden üstünlük iddiasında bulunması yerinde olurdu. Fakat iradesi dışında zâtı ve sıfatları yaratıldığına göre, onlardan söz etmemesi lazımdır.

Peygamber (asm) bir hadiste şöyle buyuruyor:

"Hepiniz Âdem'den, Âdem de topraktandır. Arab'ın Arap olmayana, beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir."

Bir gün Abûzer Gifârî (ra) Bilâl'e (ra),

"Ey siyahın oğlu!.." deyip ayıpladı. Bunu duyan Peygamber Efendimiz (asm):

"Ölçek olup taştı (yani iş haddini aştı). Beyazın oğlunun siyahın oğlundan üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir." buyurdu.

İslâm dini bu menfi mefhumları yok etmek için beşeriyete çok seslendi ve çok şeyler söyledi. Biz burada bunlardan dört tanesini nakletmek istiyoruz:

l. "Ey insanlar, sizi bir tek insandan yaratan Rabb'inizden korkunuz." (2).

2. "Ey insanlar ben hepinize gönderilmiş Allah'ın Resulüyüm." (3).

3. "İnsanın çalıştığından başka bir şeyi yoktur." (4).

4. "Allah'ın nezdinde en değerliniz en fazla sakınanınızdır." (5)

Bütün bu âyetler insanların aslının bir olduğunu, aralarında fark olmadığını, ırk, renk, dil ve bölgenin insanın hüviyetini değiştirmediğini ifâde ediyorlar. Çünkü birinci âyet bütün insanların aslı bir olup bir tek babadan geldiklerini, ikinci âyet bütün insanların bir ümmet olduğunu ve İslâm dininin hepsi için gönderildiğini, üçüncü âyet, mükâfat ve cezaların ölçüsünün ırk, renk ve bölge değil âmel olduğunu; dördüncü âyet, şeref ve faziletin biricik ölçüsünün güzel âmel olduğunu ifâde ediyorlar.

İnsan, kendi akraba, aşiret ve milletini sevebilir ve sevmelidir. Ancak haksızlık hususunda onlara yardım edemez.

Bir gün adamın biri Peygamber Efendimiz (asm)'e:

"Kişinin kavmini sevmesi ırkçılık sayılır mı?" diye sorunca, Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu:

"Kişinin kavmini sevmesi ırkçılık sayılmaz. Zulüm ve haksızlık hususunda kavmine yardım etmesi ırkçılıktır."

Dipnotlar:

1. al-Hucurât. âyet: 13.
2. Nisa', âyet: l.
3. el-Araf: 158.
4. en-Necm, âyet: 39.
5. Hucûrât, âyet: 13.

(bk. Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II/307)

26 “Arabı sevmek iman alameti, buğz ise münafıklık alametidir." gibi hadisler sahih midir?

“Arabı sevmek iman alameti, buğzu ise münafıklık alametidir.” manasındaki hadis rivayeti zayıftır. Ahmed b. Hanbel, Yahya b. Main, Bezzar gibi hadis otoriteleri tarafından zayıf kabul edilen bir ravi vardır(bk. Mecmau’z-zevaid, 1/89). Heysemi, söz konusu ravinin “metruk’u-lhadis=rivayeti dikkate alınmayan” kimse olduğunu söylemiştir(a.g.e, 27/10).

“Arabın hakkını tanımayan ya münafık veya veledi zina yahut haram karışmıştır.” şeklinde ifade edilen hadis rivayetine rastlayamadık. Bununla beraber, bu ifadelerin hadislerin ruhuna uymayan yönleri de vardır.

Taberani’nin rivayet ettiği,

“Beni Haşim ve Ensar’ın buğzu küfür, Arabın buğzu ise munafiklıktır.”(bk. Mecmau’z-zevaid, 27/10).

manasındaki hadis rivayeti sahihtir

Burada ifade edilen husus, kötü Arapları, kafir arapları sevememek değildir. Çünkü Hz. Peygamber (asm) bizzat amcasının cehennemlik olduğunu bildirmiş ve Tebbet suresi bu konuda inmiştir.

Burada kast edilen husus şu olsa gerektir: Peygamberimizin en yakın akrabası olan haşim oğullarını ve İslam’ın en büyük yardımcıları olan Ensarı sevmemek, onlara kin bağlamak elbette ki küfür alameti olur. Çünkü başka herhangi bir sebep yokken, bunlara buğzetmek, o zaman bunların İslamla olan bağlantılarından ötürü bir buğz ve nefret söz konusudur. Keza, başka bir sebep olmadan sırf Arap oldukları için birlerini sevmemek veya Arap milletinden nefret etmek bir münafıklık alameti sayılır.

Bu gibi sahih hadis rivayetleri aslında istikbalden haber verdiği için bir mucizedir. Çünkü dün ve bu gün hala bazıları Arap milletine karşı alerji duymaktadır. Bunun tek sebebi onların İslam ve İslam peygamberiyle olan yakınlıklarıdır. Ezanın Türkçe okunması, namazın Türkçe kılınma teşebbüsleri ve benzerleri hepsi dine karşı duyulan hınç –ırkçılık perdesi altında yapılan- bir münafıklıktır. Bu hadis bu gibi münafıkların düşüncesine dikkat çekmiş olabilir.

Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadeleri bu konuda bazı ipuçları verebilir diye düşünüyoruz:

“Halbuki za'f-ı imandan gelen ve menfî fikr-i milliyetten çıkan ve lisan-ı Arabîye karşı nefret ve za'f-ı imandan tevellüd eden meyl-i tahrib saikasıyla (Kur’an’ı-Ezanı) tercüme edip Arabî aslını terketmek, dini terk ettirmektir!”(Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup, Yedinci Kısım).

Buna göre, iman zayıflığından ve Kur'an dili olan Arapça’ya karşı -ırkçılık fikrinden dolayı- nefret duymaktan gelen bir his ile namazda Kur'an yerine tercüme edip Arabî aslını terk etmek, Allah korusun dini terk ettirmektir!

Bu gibi hadislerin sahih olup olmadığını bilmediğimizde, en güzel düşünce şu olmalıdır: “Eğer bunları Resulullah dediyse doğrudur, ama bir hikmeti vardır, onu biz bilemiyoruz...”

Çünkü Hz. Peygamber (asm)'in söylemediği bir sözü ona isnat etmek ne kadar çirkinse, onun söylediği bir sözü -aklına sıkıştırmadığı için- “bu söz ona ait olamaz” demek de o kadar çirkin olur. Bir riske girmemek için akıllıca ve de edeplice davranmak hepimizin görevidir.

Son olarak şunu söyleyelim ki, İslam’da 

“Hiç bir Arabın Arap olmayana, hiç bir Arap olmayanın Arap olana karşı bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ölçüsü sadece takvadır.”

 Bu, Kur’an’da da hadislerde de özenle vurgulanmıştır. Bu sebeple, zahiren bu prensibe aykırı gibi görünen hadis rivayetleri ya zayıftır ya uydurmadır yahut da -genel bir prensip değil de- hikmetini bildiğimiz veya bilmediğimiz özel bir amaca yöneliktir.

27 Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, hadisi sahih midir?

“Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir.”

manasındaki hadisi, Ahmed b. Hanbel tahric etmiştir. (bk. el-Müsned, Müessesetu’r-rialse, 1421-2001,38/474/h. no:23489)

- Bu hadis rivayeti sahihtir. (bk. Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, h. no:5622)

- Hadisin manası açıktır. Allah bütün insanları Hz Âdem (as)’den yaratmıştır. O halde hiç kimse, milliyet, renk, dil ve benzeri beşeri yaratılışla ilgili farklılıklar sebebiyle diğerinden daha üstün değildir.

Üstünlük mefhumu, Allah’ın değerlendirmesine bağlıdır. Allah ise bu değerlendirmeyi yapmış ve şöyle buyurmuştur:

“Allah katında sizin en üstününüz en takvalı (Allah’a karşı en saygılı) olanınızdır.” (Hucurat, 49/13)

28 Dillerin ve renklerin farklı olması, Allah'ın varlığına nasıl delil olur?

İlgili ayetin meali:

“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır." (Rûm, 20/22)

Bu ayetin geçtiği yerde, Allah’ın mutlak kudretine ve ilmine işaret eden hem kâinatta hem de insanın kendi bünyesindeki ayetlere yer verilmektedir. 

Önce bütün insanlığın aslının toprak olduğu ifade edilir. Toprağın önce insana dönüşmesi, insanın da sayısız bireyler hâlinde yeryüzüne dağılması bir ayet olarak ortaya konulur ve bu konuda bizler düşünmeye çağırılırız. 

Araya aile bağlamında insanın erkeğiyle kadınıyla aynı cinsten, aynı özden yaratılması, Allah’ın ilmine ve kudretine işaret eden kanıtlardan bir diğeri olarak girer. 

Sonra insanlık dünyası, lisan ve renk farklılıkları ile üzerinde düşünülmesi gereken diğer bir ibret sahnesi olarak dikkatlerimize sunulur.

Her insanın sesinden ve yüzünden tut ta parmak izlerine, hatta hücresinden genine kadar farklı olması ve diğer insanlara benzememesi, Allah’ın sonsuz irade ve kudretinin haşmet ve azametini gösteren delillerdendir. 

Hz. Âdem (as)’dan kıyamete kadar, bütün insanların suret ve vasıfça birlerinden ayrı olmaları en büyük tevhid delillerindendir. Çünkü her simada, o simaya özel farklılığı yaratacak ve ilk insandan son insana kadar hiçbir insana benzemeyecek şekilde bir mühür vuracak irade ve kudret lazımdır. Diğer simalara benzetmemek için hepsini bilip hepsini iradesi ile ayırıp öyle bir şekil verebilecek bir Zat olabilir. Yoksa başka türlü olması imkansızdır.

Öyle ise bir insana özel bir sima verebilmenin yolu, bütün simaları bilmekten ve irade etmekten geçiyor. Bu da sonsuz bir ilim ve irade ile olabilir. 

Aynı durum dil için de geçerlidir. Hiçbir insanın sesi diğer insanların sesine benzemez. Her ses sahibine özeldir. O özel sesi ona verecek olan, bütün insan seslerini bilen ve yaratan zat olabilir. Geçmişi, geleceği ve bütün insanlığı bilmeyen, yaratmayan, sonsuz bir irade sahibi olmayan ona o sesi veremez.

Demek her insanın hem simasının hem de sesinin farklı olması onlara bu farklılığı veren zatın varlığını, birliğini; sonsuz isimlerini ve sıfatlarını bildirir. Okumasını bilenlere okutturur. 

Diğer taraftan, bir kişinin tanınması ya suretiyle olur ya da sesiyle... Çünkü insan, hak sahibini, hak sahibi olmayandan; dostunu da düşmanından ayırdedip tanıyabilmesi için, şahısları birbirinden ayırmak zorundadır. Bu da bazen göz ile olur. Böylece Allah, insanların şekillerini farklı farklı yaratmıştır. Bazen de kulak ile olur; dolayısıyla da Allah, insanların seslerini farklı farklı yaratmıştır. Tutma, koklama ve tadma ise, düşmanı ve dostu tanıma hususunda bunlar kadar etkili değildir. Bu açıdan gözle fark edilen simalardaki farklılıklar ve kulak ile fark edilen seslerdeki farklılıklar, onları yaratan Zat’ın varlığını ve birliğini bildirir. 

Ayette geçen farklı dillerden maksatın, Arapça, Farsça, Rumca gibi dillerin farklılığının kastedildiğini söyleyenler de olmuştur. (Razi, Mefatih, ilgili ayetin tefsiri)

Ayrıca, ilim temyiz ifade eder. Temyiz ve temayüz de ayrılma ve farklıkla olur. Buna işaret için ayette "âlimîn" bilgisi olanlar için denilmiştir. 

Böylece ilim ehli olan âlimler bilirler ki; ilk olarak, bütün bu çeşitlilik ve farklılık, tabiatın akışını değiştirerek farklı tabiatlar yaratan Allah Teâlâ'nın kudretini gösterir. Ve bütün bu değişiklik içinde hepsinin düzenini koruyup idare etmesi de ilim ve sanatındaki kemal (olgunluk) ve hikmetini gösterir. 

Başka bir mana olarak, dillerin ve renklerin değişmesinde hikmet vardır. Nitekim, bu hikmetlerden birisi, 

"... Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık..." (Hucurat, 49/13)

buyurulduğu üzere gelişip yayılma içinde tanışmadır. 

Böyle çeşitli dilleri ve ırkları içine alan bir toplum meydana getirebilmek de ancak ilimle mümkün olabilir. 

Demek ki bir insan ne kadar çok dil bilirse Allah Teâlâ'nın âyetleri hakkında o kadar çok bilgi edinmiş olacaktır. 

Ve demek ki, insanların simalarını bilmek de dilleri bilmek gibi önemli ilimlerdendir. (bk. Elmalılı Hamdi, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsanlar neden siyah tenli beyaz tenli vs. olarak ayrılmıştır?

29 Suriyeli mültecilere karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

- Suriyeliler her şeyden önce bizim din kardeşlerimizdir. İnsanların din kardeşlerine karşı yapması gereken müsamaha ve hoş görüyü Suriyeliler hakkında da göstermek zorundadır.

 “Müminler sadece kardeştirler. O halde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.” (Hucurat, 49/10)

mealindeki ayette müminlerin kardeşliğine vurgu yapılmış ve ihtilaf durumunda aralarını bulmak, onları barıştırmak müminlerin bir görevi olduğuna işaret edilmiştir.

 “Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat, 49/6)

mealindeki ayette ortada dolaşan yalan-yanlış haberlere, dedikodulara itibar edilmemesine dikkat çekilmiştir.

- Müminlerin birbirine karşı olumsuz tavırlarının ne anlama geldiğini Bediüzzaman Hazretlerinden dinleyelim:

“Mü'minlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik ve inad ve hased; hakikatça ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.” (bk. Mektubat, s. 262).

“Ey mü'mine kin ve adavet besleyen insafsız adam! Nasılki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın, ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz câni olsa; yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz."

"Aynen öyle de: Sen, bir hane-i Rabbaniye ve bir sefine-i İlahiye olan bir mü'minin vücudunda iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil, belki yirmi sıfât-ı masume varken; sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adavet bağlamakla, o hane-i maneviye-i vücudun manen gark ve ihrakına, tahrib ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şeni' ve gaddar bir zulümdür.” (bk. age., s. 263)

- Suriyeliler bizim komşumuz ve misafirlerimizdir. Komşu ve misafire nasıl davranması gerektiğini şu hadis-i şeriflerden öğreniyoruz:

“Komşusunun aç olduğunu bildiği halde buna ihtimam göstermeden yatan bana iman etmiş değildir.” (Kenzu’l-Ummal, h.no: 24938)

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, komşusu eza ve cefasından emin olmadığı kimse cennete giremez.” (Kenzu’l-Ummal, h. no: 748)

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden komşusuna ikramda bulunsun. Allah’a ve ahirete iman eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahirete iman eden hayır söylesin veya sussun.” (Kenzu’l-Ummal, h. no: 25607)

- Irkçı, ulusalcı, Müslümanlara karşı alerji duyan ve şahsi menfaatini umumun menfaatine tercih eden garazgâr kimselerin dikkatle bakmaları gereken bir gerçeği seslendirelim:

“...Şimdi ise, en ziyade birbirine muhtaç ve birbirinden mazlum ve birbirinden fakir ve ecnebi tahakkümü altında ezilen anasır ve kabail-i İslâmiye içinde, fikr-i milliyetle birbirine yabani bakmak ve birbirini düşman telakki etmek, öyle bir felakettir ki, tarif edilmez."

"Âdeta bir sineğin ısırmaması için, müdhiş yılanlara arka çevirip, sineğin ısırmasına karşı mukabele etmek gibi bir divanelikle; büyük ejderhalar hükmünde olan Avrupa'nın doymak bilmez hırslarını, pençelerini açtıkları bir zamanda, onlara ehemmiyet vermeyip belki manen onlara yardım edip, menfî unsuriyet fikriyle şark vilayetlerindeki vatandaşlara veya cenub tarafındaki (Türkiyenin güneyinde yer alan Arap ülkelerindeki) dindaşlara adavet besleyip onlara karşı cephe almak, çok zararları ve mehaliki ile beraber; o cenub efradları içinde düşman olarak yoktur ki, onlara karşı cephe alınsın. Cenubdan (Araplardan) gelen Kur'an nuru var, İslâmiyet ziyası gelmiş; o içimizde vardır ve her yerde bulunur."

"İşte o dindaşlara adavet ise; dolayısıyla İslâmiyete, Kur'ana dokunur. İslâmiyet ve Kur'ana karşı adavet ise, bütün bu vatandaşların hayat-ı dünyeviye ve hayat-ı uhreviyesine bir nevi adavettir. Hamiyet namına hayat-ı içtimaiyeye hizmet edeyim diye, iki hayatın temel taşlarını harab etmek; hamiyet değil, hamakattır!” (bk. Mektubat, s. 323)

30 Müslümanlar arasındaki ırkçılık olaylarına karşı tavrımız nasıl olmalıdır?

Müslümanlar arasındaki olayları değerlendirirken ırka ve bölgeye göre değil, onların haklılıklarına göre değerlendirmemiz gerekir. Aksi hâlde ırkçılığa veya bölgeciliğe göre değerlendirirsek, mesul oluruz.

Geliniz ne Yahudi’yi dinleyelim ne İngiliz’i ne Fransız’ı ne Alman’ı ne de Şeytan’ı... Kur’an’ı dinleyelim, Resulûllah’ı (a.s.m.) dinleyelim... Ve bu asırda bu yaramızın büyük çilesini olanca ağırlığıyla çeken Bediüzzamanı dinleyelim...

Irkçılık fitnesini önlemenin tek yolu Bediüzzaman’a kulak vererek, bu milletin fertlerini İslâm kardeşliği ile birbirine raptetmekten geçer.

“Milliyetimiz bir vücuttur, ruhu İslâmiyet, aklı iman ve Kur’an’dır.”

hakikatını bütün ruhlara zerk etmekten geçer.

“Şarkı intibaha getirecek din ve kalptir. Akıl ve felsefe değil.”

ihtarına hakkıyla kulak vermekten geçer.

“Şarkın fıtratına muvafık bir cereyan veriniz; yoksa, sa’yiniz ya hebaen gider veya muvakkat sathî kalır.”

emrine ram olmaktan geçer...

“Bir Müslüman başkasına benzemez. Dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim dalâlet-i mutlakaya düşer, anarşist olur, daha idare edilmez.”

tehdidini geç kalınmış da olsa, büyük bir hassasiyetle ciddiye almaktan geçer.

“Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüt edip yardım eden, gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur.”

teşhisini iyi anlayıp, bu zehirli macuna sırt çevirmekten geçer.

“Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan in’ikas edip dalgalanan bir ziyadır.” hakikatına gönül verip bu ziyanın bütün kalplere hâkim olması için sabır ve ceht ile gayret etmekten geçer...

Bu vesileyle, İstiklâl Marşı şairimiz merhum Mehmet Akif’i de anmadan geçemeyeceğiz. Şu, coşkun olduğu kadar da sitem dolu ve bir o kadar da ıstırap yüklü ifadeler, o büyük şairimizin ırkçılık âfetinden ne kadar dertli olduğunu en güzel şekilde ifade etmiyor mu?

“Hani milliyetin İslâm idi, kavmiyet ne..
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine
Arnavutluk ne demek, var mı şeriatta yeri,
Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri.
Arabın, Türk’e, Laz’ın Çerkez’e yahut Kürd’e
Acem’in Çinliye rüçhanı mı varmış nerde.
İslâmiyette anasır mı olurmuş ne gezer
Fikr-i milliyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır, ruh-u Nebi tefrikanın
Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın.”

Geliniz bu duaya birlikte amin diyelim..

31 Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık, ayetinden maksat nedir?

Bu ayet, Müslümanların dünya görüşlerini ve değer ölçütlerini dayandırdıkları ayetlerden biridir.

Ayette geçen "tanışasınız diye şubelere, kabilelere ayırdık" ifadesini, alternatif yapılara, kültürel farklılıkların bilinmesiyle ortaya çıkacak gelişmelere işaret edici olarak anlamamıza engel bir durum yoktur.

Ayetin bahsettiği "tanışma" alelade bir tanışma olmayıp, insanın evrenselliğine binaen her toplumun kendi şartları içinde ortaya koyduğu kültür, medeniyet ve bilim açısından tanışma olarak değerlendirilebilir.

Fertler, gruplar, kavimler, ümmetler, milletler; siyasî, kültürel, biyolojik, coğrafi, meslekî gibi farklarla birbirinden ayrılır; bu farklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, bu kimlikle tanınır ve tanışır.

Ayet farklı yaratılmanın “kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma” fonksiyon ve hikmetini onaylıyor; ancak farklı sosyal ve etnik guruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddediyor; insanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği etnik aidiyete değil, kendi irade ve çabasıyla elde ettiği evrensel değerlere bağlıyor. Ayetteki “etka” kelimesinin içerdiği takva kavramı, evrensel değerleri, erdemleri edinme ve bunların zıtlarından titizlikle kaçınma ve sakınmayı ifade etmektedir. (bk. A'râf, 7/26)

Hak dine iman dışındaki evrensel değerler hangi kişi ve grupta bulunursa o, diğerlerinden daha üstündür, daha değerlidir. Sıra hak dine imana gelince, özellikle ebedî kurtuluş bakımından başka hiçbir değer ve erdem imanın yerini tutmaz, imandan üstün olamaz.

Diğer taraftan, bir insan doktor olmakla birlikte aynı zamanda araba tamircisi, aynı zamanda ayakkabı imalatçısı, aynı zamanda fırında ekmek pişirme ustası, aynı zamanda berber, aynı zamanda marangoz ya da mobilya ustası, aynı zamanda terzi olamıyor. Ama otomobilini tamir ettirmeye de günde üç öğün ekmeğe de tıraş olmaya da oturup yatacağı mobilyaya da üzerini örtecek elbiseye de ihtiyacı var.

Öyleyse yardımlaşmanın esası olan uyum, farklı olanların birlikteliğiyle meydana geliyor. Herkesin, kendinde olmayan için kendinden farklı olana muhtaç olduğu bir birliktelik söz konusudur. Farklılıkların ahengiyle “bir”liğe ulaşılan bir beraberlik var.

Bireyler arasındaki ilişki için durum böyleyken kavimler, milletler arasındaki ilişkiler için de aynı kanun geçerli. Ve bu kanunun hikmetini “birbirinizle tanışasınız diye topluluklar ve kavimler haline getirdik” buyurur.

Demek Rabbimiz, âdemoğlunu farklı iklimlerde, farklı coğrafyalarda, farklı renklerde, farklı dilleri konuşan, farklı kültürler ve medeniyetler üreten ayrı ayrı kavimler halinde yaratıyor ki birbirlerini merak etsinler, merak ederek birbirleriyle iletişim kursunlar, tanışsınlar ve bu tanışma sayesinde her biri kendi mizacıyla kültüre, medeniyete, maddi ve manevi terakkiye dair ürettikleri metâları diğerleriyle paylaşsınlar, onlardan da kendi üretemediklerini alsınlar. Böylece kesrette vahdeti göstersinler.

İlgili ayete "Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye aitmünasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizikabile kabile yaptım ki, yekdiğerinize karşı inkârla yabanî bakasınız,husumet ve adâvet edesiniz değildir.” manasını veran Bediüzzaman, konuyu şu örnekle açıklar:

“Nasıl ki bir ordu fırkalara, fırkalar alaylara, alaylar taburlara, bölüklere, tâ takımlara kadar tefrik edilir. Tâ ki, her neferin muhtelif ve müteaddid münasebâtı ve o münasebâta göre vazifeleri tanınsın, bilinsin... tâ, o ordunun efradları,düstur-u teâvün altında, hakikî bir vazife-i umumiye görsün ve hayat-ı içtimâiyeleri, âdânın hücumundan masun kalsın. Yoksa tefrik ve inkisam; bir bölük bir bölüğe karşı rekabet etsin, bir tabur bir tabura karşı muhasemet etsin, bir fırka bir fırkanın aksine hareket etsin değildir."

"Aynen öyle de: Hey’et-i içtimâiye-i îslamiye, büyük bir ordudur, kabâil ve tavâife inkisam edilmiş. Fakat binbir bir birler adedince cihet-i vahdetleri var. Halikları bir, Rezzâkları bir, Peygamberleri bir, Kıbleleri bir, Kitapları bir, vatanları bir, bir bir, bir... binler kadar bir, bir... İşte bu kadar bir, birler; uhuvveti, muhabbeti ve vahdeti iktizâ ediyorlar. Demek kabâil ve tavâife inkısam, şu âyetin ilân ettiği gibi, teârüf içindir, teâvün içindir... tenâkür için değil,tehâsum için değildir!..” (bk. Nursi, Mektubat, Yirmi Dördüncü Mektup, Üçüncü Mebhas)

Sözün özü, ister birey olalım, ister kavim ya da millet olalım, diğerlerinden başka mizaçlarda, diğerlerinden farklı kabiliyetlerde yaratılışımız, bizi ne çamurumuzun ne de hamurumuzun diğerlerinden üstün olduğu sonucuna götürüyor. Bilakis âciz, fakir ve yardıma muhtaç olduğumuzu kanıtlıyor.

Ayetin ortaya koyduğu insanlık değeri ile gruplar arası ilişkiyi -konuyla ilgili başka ayetleri de göz önüne alarak- şöyle özetlemek mümkündür:

- Bütün insanlar bir erkek (Âdem) ile bir kadından (Havva) yaratılmış, meydana getirilmiştir. Allah Âdem'i topraktan, eşini de Âdem'in aslından yaratmış, bunların kan-koca olmalarından sonra da doğum yoluyla insanlık vücuda gelmiş, üremiş ve çoğalmıştır. Şu halde bütün insanların aslı birdir, aynı madenden ve maddeden yaratılmışlardır; hem kök hem de biyolojik temel özellikleri farklı değildir, bu yönden bir üstünlük veya aşağılık söz konusu olamaz.

- Kök itibariyle kardeş olan insanlar, birçok hikmet yanında farklı kimliklerle tanınıp tanışmaları için gruplara ayrılmışlardır. Her grup, başkalarından farklı, kendi aralarında ortak özelliklerine dayalı olarak birleşir ve dayanışırlar. Bu birleşme ve dayanışmada temel unsur dindir.

- Dini bir olanlar birbirini kardeş bilirler ve genellikle diğer özelliklerdeki ortaklık bu özel bağın üstüne çıkamaz. Dinin insana kazandırmak istediği en önemli değer ahlâktır (takva), hem bir gurup içinde hem de guruplar arasında üstünlüğün, üstün değerin ölçütü ahlâk olmalıdır. Farklılıklarımız kibirlenelim diye değil, aczimizi ve fakrımızı görüp yardımlaşalım diye var. Üstünlükse ancak takvâda.

Kur'an'ın nazil olduğu zamanda Araplarda da kavimleri ve kabileleri ile övünme, kendilerini bu yüzden başkalarından üstün görme âdeti (kültürü) güçlü bir şekilde mevcuttu. İslâm insanların eşitliği gerçeğini ilan edince bunu sindirmekte zorlananlar oldu, bazı soylu aileler ve kabileler kızlarını diğerlerine veya azatlı (eski) kölelere vermek istemiyorlardı.

Hz. Peygamber (asm) bunlarla mücadele etti, müminleri eğitti ve meşhur Veda hutbesinde bütün insanlığa şöyle seslendi:

"Ey insanlar! Şunu iyi biliniz ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. Arab'ın başka ırka, başka ırkın Arab'a, beyazın siyaha, siyahın beyaza, dindarlık ve ahlâk üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur. Dinleyin! Bu ilâhî gerçeği size tebliğ ettim mi, bildirdim mi?" Hep birden "Evet" dediler. "Öyleyse burada olanlar olmayanlara bildirsin." buyurdu. (Müsned, 5/411)

32 İslamiyet, Arapların işine mi yaramıştır?

- Evet, saydığınız hususlar doğrudur. Bunun anlamı şudur: Din, sosyolojik açıdan milletlerin bir çimentosudur, harcıdır. Hakiki dinler hem dünyada hem ahirette mensuplarını sağlam bir topluluk haline getirdiği gibi, ahirette de mutlu bir hayata kavuşturacaktır.

Hakiki/semavi olmayan dinler ise, ahirette bir değerleri olmamakla beraber, dünya hayatında yine de mensupları için önemli faydalar sağlar.

- Bundan anlaşılıyor ki, din insanlar için vazgeçilmez fıtri bir olgudur. Hiçbir millet dinsiz yaşamamış ve yaşayamaz. Bu ise, insanların yaratılışı ile din arasındaki sıkı bir bağın olduğunu göstermektedir.

Tarih boyunca hak dinlerin yanında sahte dinlerin varlığı bile, insanların psikolojik yapıları kadar sosyolojik yapıları itibariyle de din mefhumu ile içe içe yaşamışlardır. Bu hakikat, dinin hak ve hakikat olduğunun göstergesidir. Hak dinden sapanlar bile, bu hak dinin yerine hak olmayan sahte dinler türetmek zorunda kalmışlar.

Bir olan Allah’a tapmaktan uzaklaşanlar, belli bir toteme tapmışlardır. Allah’ın indirdiği hak bir dinin etrafında birleşmekten uzaklaşanlar, sahte bir ilahın, bir dinin etrafında birleşmişlerdir.

- Bu durum açıkça gösteriyor ki, insanları yaratan Allah, onların vicdanlarına da din mefhumunu koymuştur. Onların gönüllerine de kendisinin yegâne ilah ve mabut olduğu fikrini de yerleştirmiştir. Ancak, imtihan gereği olarak özgür iradesini serbest bıraktığı insanlar, zaman zaman hak dinlerden sapmışlardır.

Aslında insanoğlu fıtraten mükerrem ve pek onurlu bir varlık olduğu için daima hakkı arar, hakkı bulmaya çalışır. Ne var ki, bazen hakkı kazarken başına batıl/yanlış düşer; onu da hak/doğru zanneder ve koynunda saklar. Yanlış dinlerin hepsi bu yanlışlıktan kaynaklanmıştır.

- Bu kadar önemli olan hak dinler her zaman her milletin hayatında var olmuştur. Hz. Âdem’den beri 124.000 peygamber gönderilmiştir. Ve her peygamber kendi kavminin diliyle gönderilmiştir. Ancak tarih içerisinde uzun zaman dilimlerine yayılan bu gerçekler bize kadar ulaşamamıştır. Kur’an bir tarih kitabı olmadığı için, bütün peygamberlerin veya dinlerin durumuna yer vermemiştir.

“Biz senden önce  de nice peygamberler gönderdik ki, onlardan bir kısmını sana anlattık, bir kısmını da anlatmadık.” (Mümin, 40/78)

mealindeki ayette bu gerçeğe dikkat çekilmiştir.

- Zaman içerisinde Allah bütün topluluklara, milletlere bir din ve bir peygamber göndermiştir. Her milleti bu şerefle serfiraz etmiştir.

“Biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet/topluluk yoktur ki, onda bir uyarıcı/peygamber gelmiş olmasısın.” (Fatır, 35/24)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

- Hz. Muhammed son peygamber ve İslam dini en son dindir. Artık böyle bir dinin bütün insanlara hitap etmesi gerekir. Çünkü, insanlık camiası, artık bir arada yaşayabilecek donanımlara sahiptir. Buna paralel olarak, artık kıyamete kadar gelecek bütün insanların ihtiyaçlarını karşılayabilen bir din vardır.

“Biz seni bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyor.” (Sebe, 34/28)

mealindeki ayette bu hakikate vurgu yapılmıştır. Bu din elbette bir tek dilde gelecektir. Başka türlü olamaz.

Kur’an’ın mucizeliğini aktarma aracı olarak en geniş, en zengin ve en kapsamlı lisan Arapçadır. Üstelik, bu tercih Allah’a aittir. Irkçılık damarıyla buna karşı çıkmak, Allah’ın takdir ve tercihine, ilim ve hikmetine karşı çıkmaktır ve dinden dışarı çıkmakla eş değerdir.

Kaldı ki, Arap müşrikleri bununla da yetinmiyorlardı, kendilerine de ayrı kitaplar verilsin istiyorlardı.

Demek ki, bu safsatalar yalnız ırk ve millet bazında kalmıyor, aynı zamanda bireysel ihtiraslara da yol açıyor.

“Hayır hayır, onlardan/müşrik Araplardan her biri kendilerine ayrı ayrı sayfaların/kitapların verilmesini istiyorlar.” (Müddessir, 74/52)

mealindeki ayette insanların -ortaya çıkan- bu ulu orta  kaprislerine de işaret edilmiştir.

- Son olarak şunu da belirtelim ki, İslam dini Arapları -deyim yerindeyse- adam ettiği gibi, Türkleri, Kürtleri ve diğer Müslüman milletleri de adam etmiştir. Osman Gazi, Ertuğrul gazi, Fatih Sultan Mehmed’i, Selçuklu ve Osmanlı’yı dünyaya hâkim kılan İslam’dır.

Salahaddin-i Eyyubi’yi şarkın en büyük kahraman komutanı yapan İslam değil mi?

Eyyubileri ve daha başka kürt beyliklerini önemli konumlara getiren İslam değil mi?

Çerkezlerin tarih içerisinde gösterdikleri kahramanlıklarını neye borçludur?

Eğer saydıklarımız Müslüman olmasaydı, bu şerefi nereden kazanacaklardı?

Özellikle, Arap ve Türkler gibi yaklaşık 500-600 seneden fazla hâkimiyet süren bu milletlerin Allah’a sadece teşekkür borçları vardır. Yoksa bu deve ve keçi çobanlarına kim değer verirdi?

33 Yafes ve Hz. Zülkarneyn Türk müdür?

Cevap 1:

Said b. Müseyyeb’den hem merfu yani Peygamberimiz (asm)in sözü, hem de mevkuf yani sahabi sözü olarak (ki bu daha doğrudur) rivayet edildiğine göre, Hz. Nuh’un -Sam, Ham, Yafes- adında üç oğlu vardı.

Araplar, Farslar ve Rumlar Sam’ın çocuklarıdır.

Sudanlılar, Berberiler ve Kıbtiler Ham’ın çocuklarıdır.

Türkler, Sakalibeler ve Yecüc-Mecüc Yafes’in çocuklarıdır. (bk. el-Bezzar, el-Bahru’z-Zehhar, 14/245 / h.no:7820)

Bu rivayet de hem Hz. Ebu Hureyre’den naklen merfu, hem de Said b. el-Müseyyeb’in sözü olarak mevkufen rivayet edilmiştir. Daha önce de belirtildiği üzere mevkuf şekli daha doğru kabul edilmiştir.

Bununla beraber, bu farklı rivayet şekli, bu rivayetin zayıf olduğunu göstermektedir. Bu konuda daha sağlam bir bilgiye rastlayamadık.

Cevap 2:

- Soruda geçen rivayet kaynaklarda geçmektedir. (bk. Nuaym b. Hammad, el-Fiten, h. no:1325)

- Hadiste Türklerle ilgili -Arapça internette sorudaki gibi “Uhud savaşında öldürülenler gibi” yazılmış olmakla beraber, asıl kaynak olan el-Fitnede şu ifade vardır:

“Sonra Türklerle yapılan savaş gelir. Orada öldürülen(mümin)ler Ahzab / Hendek savaşında öldürülen (mümin)ler gibidir.”

- Bu hadis rivayeti zayıftır. Çünkü senedinde yer alan Mesleme b. Ali ed-Dımaşki “metruku’l-hadis = hadisleri terk edilmiş” kimsedir. Buhari, Ebu Züra, İbn Hibban, Cuzekani, Nesai, Darekutni ve daha başka hadis otoriteleri tarafından “yaramaz” adam kabul edilmiştir. (bk. İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, 10/146)