Vatanımıza, milletimize ve ordumuza en güzel ve en faydalı bir surette askerlik yapabilmek için nelere dikkat etmeliyiz?

Tarih: 06.11.2009 - 00:00 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Vatani görevimizi, askerlik vazifemizi nasıl yapmalıyız?..

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Askerlik ocağı kutsal bir ocaktır; Peygamber ocağıdır. Çünkü bir insanın altmış sene ibadetle ancak kazanabileceği makamı şehitlikle bize kazandıran bir ocaktır. Hem en tehlikeli hallerde bir saat nöbeti bir sene ibadet yerine kabul eden Rabbimiz ve bunu bize müjdeleyen Peygamberimiz (a.s.m); yine evladının başını kınalayıp vatana kurban olarak gönderen ve milyonlar şehitler verip her bir karış toprağını şehit kanıyla sulayıp vatanı bize emanet bırakan atalarımız, askerliği hep kutsal saymışlardır. İşte biz böyle bir kutsal ocağa gelmenin şuuru ve sevinci içinde olmalıyız.

Hem kanlarıyla, canlarıyla, mallarıyla her şeyleriyle bu kutsal vatanı düşman çizmesinden temizleyen ve bize emanet bırakan ecdadımıza bu emaneti ilelebet koruma borcumuz vardır. İşte son nefesimize kadar o borca sadık kalacağımızın nişanesi olarak buraya geldik.

Aynı zamanda göğsümüzde iman, kalbimizde vatan, millet ve bayrak sevgisi ile maddi ve manevi vazifelerimizi ifa edeceğimizin şuuru içerisinde, buralara tesadüfen gelmediğimizi ancak kaderin sevkiyle vazifeli olarak gönderildiğimizi unutmamalıyız.

Hem olgun ve vatanperver bir insan olabilmek için eksiklerimizi tamamlamak hem de bizdeki bu inanca muhtaç birçok arkadaşlarımıza örnek olmak için buralara geldiğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bütün bu kıymetli ve kutsal neticeleri elde edebilmek için bir kısım zor şartlara maruz kalabileceğimizi unutmamalı ve bunları “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” atasözünün hoşgörüsü içerisinde, sabırla karşılayabilmenin hazırlığı içerisinde olmalıyız.

Bize verilecek olan görevi her ne olursa olsun kutsal saymalı, eksiksiz yerine getirmeli hatta bir kısım faydalı ilaveler yaparak ordumuza yararlı çalışmalar yapmalıyız.

Herkese, özellikle bizden daha küçük, daha zayıf, yardıma muhtaç arkadaşlara şefkat ve muhabbetle yaklaşmalı ve onlara yardımcı olmalıyız.

Aşağıda gösterilen örneklerin bakış açısıyla askerlik ocağına bakmalıyız.

1) Mesela iki arkadaş var. Bir bahçeye girdiler. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Birisi murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış. Hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Diğer arkadaş ise, "Her şeyin iyisine bak" kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.

İşte askerlik de böyle bir bahçe gibidir. İçinde hem güzel şeyler var hem de istenmediği halde çirkin şeyler de bulunuyor. Akıllı insan odur ki çirkin şeylere bakmaz, güzel şeylerden güzelce istifade eder, askerliğini tamamlar gider.

2) Nasıl ki bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla, o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.

İşte askerlik ocağı da o saraya benzer. Askerliği ve ordumuzu sevecek yüzlerce açık kapı varken bir iki tane bizim hoşumuza gitmeyen hadiselerin kapalı kapıları yüzünden askerliği sevmemek, ordumuzu beğenmemek, komutanlarımızı tenkit etmek doğru değildir.

3) Hem önemli bir kaidedir ki “Birisinin hatasıyla başkası mesul olmaz.” Öyleyse bir kısım askerlerin ya da komutanların eksiklikleri yüzünden bütün komutanlarımızı ve ordumuzu mesul tutamayız. İnsanların olduğu yerde hatanın olmaması mümkün değildir. Kaldı ki bizim de birçok hatalarımız var. Biz kendi hatalarımıza bakmadan başkalarının hatalarına bakmakla en büyük hatayı kendimiz yapıyoruz.

4) Kâinatta her şey ya bizzat güzeldir ya da neticeleri itibariyle güzeldir. Mesela hayat, sağlık, huzur, rızık, sevdiklerimizle birlikte olmak gibi bir kısım şeyler bizzat güzeldirler ve herkes tarafından sevilirler. Ancak bir kısım şeyler de vardır ki ilk bakışta çirkin görünürlerken onlara sabredildiği takdirde bir kısım güzelliklerin arkasından geldiğini göreceğiz. Mesela kışın karı, soğuğu, çamuru olmasa idi baharın ve yazın güzel çiçek ve meyveleri olmayacaktı. Öyle de hayatta bir kısım olumsuzluklar, kötü hadiseler ve sıkıntılara sebebiyet veren haller ilk bakışta kışın karı, çamuru gibi çirkin görünürken onlara sabırla, baharın ve yazın güzel çiçek ve meyveleri gibi neticeleri olduğunu göreceğiz. İşte bu çirkin ve sıkıntılara sebebiyet veren hadiseler, bulunduğumuz konum itibariyle askerlikte de bulunmaktadır. İnşallah bunlara sabırla çok güzel neticelere ulaşacağız.

5) Atalarımız “İnsan nisyandan alındığı için nisyana (unutmaya) müpteladır. Yani kendisine yapılan iyilikleri unutabilir.” demekle insanların hatadan hali olamayacağını bize güzel ifade etmişlerdir. Öyle ise etrafımızda bir kısım arkadaşlarımızın hatalarını, kusurlarını görebilir ya da ahlaken zayıf oldukları için insana yakışmayan bir kısım davranışlarına maruz kalabiliriz. Bu kötülüklere karşı kötülükle muamele etmek çok kolaydır. Eğer fenalıklara fenalıkla mukabele edersek kin ve nefret duyguları artacaktır. Muhatabımız bize karşı mağlup bile olsa kalben bize kin bağlayacak ve nefret hisleri devam edecektir. Hâlbuki “Hasmını mağlup etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et.” atasözüyle hareket edersek pişman olur bize dost olur. Çünkü fena adama iyisin iyisin desen iyileşmesi, iyi adama fenasın fenasın desen fenalaşması çok vuku bulur. Hem yine büyüklerimiz: “Asıl kahraman, öfke anında öfkesini yenendir.” demişlerdir

6) İnsan bir çekirdeğe benzer. Allah o çekirdeğe kudretinden cihazat, ilminden de program tayin etmiştir. O çekirdeğin kemali (yani en mükemmel, en faydalı hali) meyvedar bir ağaç olmakla insanlara faydalı olmaktır. Eğer o çekirdek soğuk toprağın altına atılıp, yağmura, kara, kışa, çamura, soğuğa maruz kalmazsa çekirdeğin kabuğu parçalanıp içinden filiz çıkmaz boşu boşuna çürüyüp gider. Fakat o çekirdek toprak altında kendisine faydalı maddeleri çekerek o zor şartlara razı olursa meyvedar mükemmel bir ağaç ondan çıkar. Yine o çekirdek toprak altına atılıp yağmura, kara, kışa, soğuğa maruz kaldığı halde toprak altında zararlı maddeleri kendine çekerse yine çürüyüp faydasız bir hale gelecektir.

İşte Allah insanı meleklerin üzerine çıkabilecek bir kabiliyette yaratmıştır. İnsandaki bu kabiliyetler, bir kısım olumsuzluklara, zor şartlara, hoşlanmadığı sıkıntılara maruz kalmakla ortaya çıkmaktadır. İnsan bu zor şartlara razı olmazsa ya da o çekirdek gibi o zor şartların içerisinde fena şeylere bakar, fena ahlaklar edinirse o çekirdek gibi manen çürüyecek, zararlı bir varlık haline gelecektir. Aslında hayatın bütün aşamalarındaki zorluklar Allah tarafından bu kabiliyetlerin ortaya çıkması için verilmektedir. Onlara sabırla, onlardaki güzel neticeleri görmekle ancak mükemmel bir insan olabiliriz. İşte askerlik de bu zor şartların yoğunlukta olduğu bir vazifedir. Biz burada bütün zorlukların kabiliyetlerimizin uyanmasına vesile olacağına inanıp öyle davranmalı ve her şey zıddıyla bilinir ve kıymet kazanır kaidesiyle hareket ederek haksızlığa maruz kalıyorsak hakkı bulmayı, zulme maruz kalıyorsak adaleti öğrenmeyi, ahlaksızlıkları görüyorsak güzel ahlakı edinmeyi kendimize ders çıkarmalıyız. Nasıl ki soğuk olmazsa sıcak bilinmez, hastalık olmazsa sıhhat bilinmez öyle de bu gibi olumsuzluklar olmazsa güzel ahlakın ve o ahlaka sahip insanların kıymeti anlaşılmaz.

7) Bir kısım arkadaşlar askerlerin sayısını fazla bulmakta ya da kendilerinin lüzumsuz yere burada bulundurulduklarını zannetmekte, ortada bir tehlike ya da savaş olmadığı halde burada bize tiyatro gibi askercilik oynattıklarını düşünmektedir. Hatta maalesef toplumda yerleşmiş olan bir anlayış ki "Mantığın bittiği yerde askerlik başlar" demektedirler. Hâlbuki askere geldiğimizde nasıl ki sivil elbiselerimizi çıkarıp askeri elbiseleri giydik aynen onun gibi sivil mantığı bırakıp askeri mantığı kafamıza takmamız gerekmektedir. Öyle ise şöyle diyebiliriz: "Sivil mantığın bittiği yerde askeri mantık başlar." Komutanlarımız bu askeri mantıkla hareket ederek bizi eğittikleri, bizler ise sivil mantığı kafamızdan çıkaramadığımız için birçok şeyi mantıksız zannetmekte ve taraftar olmamaktayız. Ancak askeri mantıkla bir bakabilsek her şeyin ne kadar hikmetli ve faydalı olduğunu göreceğiz.

İşte bu meseleye bir örnek olarak şöyle diyebiliriz: Asker ordusunun bir gayesi, asayişi temin etmektir. Bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır. Fakat hududun muhafazası ve düşmanla mücadele ve devletimizin haşmetini yani güç ve kuvvetini göstermek gibi sair vazifeler için, bu mevcut ancak kâfi gelir. Tam bir hikmet içinde dengededir. O halde, o askerlikte fazlalık yoktur denilebilir.

Yine bazen oluyor ki bu askeri mantıkla komutanlarımız, askerin her an maddeten ve manen savaşa hazır olabilmesi için bir kısım tedbirler almakta ve askerin sabrını, dirayetini, dayanıklılığını, komutanına kayıtsız itaatini ölçmek için sivil mantıkla mantıksız zannedilen askeri tedbirler almaktadırlar. Asker yorulmaz, asker acıkmaz, asker uyumaz, asker korkmaz, asker emre itaatsizlik yapmaz gibi askeri deyimlerin hakikati bu tedbirlerle ortaya çıkmaktadır. Zaten atalarımız asker kelimesinin açılımını şöyle yapmışlardır:

A: Âli ruh (Ulviyet-i ruhiye) yani asil, onurlu ve inançlı bir ruh sahibi olmak
S: Selamet-i fikriye yani baskıdan uzak objektif ve doğru karar verebilmek
K: Keramet-i tabiiye yani tabiatındaki kabiliyetleri geliştirip, üretken bir şekilde kullanabilmek
R: Riyazet-i bedeniye yani bedenen idmanlı ve her zaman zor şartlara hazırlıklı olabilmek

Öyle ise, dağdaki otları yolmaktan, bir bölgedeki taşları başka bir yere taşımaktan, ağaçların yapraklarını toplamaya kadar ilk bakışta mantıksız görünen birçok emirler işte yukarıdaki askeri mantıkla yapılmaktadır. Bizler ise bu emirlere gayet ciddi bir eğitim olarak bakmalı ve öyle davranmalıyız.

8) Yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam, bir günde tahrip eder. Onun için tahrip etmek çok kolaydır sözü atasözü hükmüne geçmiştir. Bina gibi bir şeyin vücudu, bütün şartların mevcudiyetiyle ortaya çıkarken onun harabiyeti ve yok olması bir şartın olmamasıyla hâsıl olur.

İşte görüyoruz ki devletimiz ve komutanlarımız ne kadar zor şartlar altında ne kadar büyük masraflar ile orduyu vücuda getiriyorlar ve bizleri eğitiyorlar. Hâlbuki bizim vücuda çıkmış olan bu ordu binasını ayakta tutmamız lazım gelirken, bir kısım yanlış anlayışlarla ordumuzu sevmememiz o ordunun vücuda getiriliş gayelerini ve vatan, millet, bayrak, şeref ve inanç hürriyetimizi zedeleyebilir.

9) 31 Mart hadisesinde ayaklanan askerleri durdurmak üzere görevli bir komutan askerlere şöyle hitap ediyordu: “Askerlik ocağı cesim ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarklardan biri intizam ve itaatte serkeşlik etse bütün fabrika hercümerc olur. Komutanlara itaat dinen farzdır. Komutanlarınıza itaatsizlik etmeyiniz.”

İşte ordumuz o fabrika gibi bizler de o fabrikanın çarkları gibiyiz. Birimizde emre itaatsizlik ya da vazifemizi vaktinde ve gereği gibi yapmamamız o fabrikanın intizamını bozabilir. Allah’ın emrine aykırı olmayan konularda komutanlarımıza itaatimiz, Vatanımızın ve Ortadoğu milletlerinin hatta daha ilerisi huzur ve sükûna muhtaç bütün dünya milletlerinin dayanak noktası olabilir bilinci içinde hareket etmeliyiz.

Milletimizi maddi ve manevi muasır medeniyetler seviyesine çıkmaktan alıkoyan bir kısım olumsuz anlayışlar vardır.

1. Ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi:

Yani bu memleket, bu insanlar düzelmez veya ben düzelemem ya da bu işi yapamam veya askerlik çok zor ve yıpratıcı dolayısıyla orada yapamam vs ile cesaretimiz kırılmış. Atabileceğimiz adımları atamıyor, yapabileceğimiz faydalı işleri yapamıyoruz. Hâlbuki her zaman ümit dolu olacağız. Milletimizin asırlardır dünyaya gösterdiği medeniyet, kalbindeki inanç ve medeni cesaretiyle olmuş. Hayır isteyen ve daima hayrı yaratan Allah, bizim hayırlı teşebbüslerimizde bizi yalnız bırakmayacaktır. Askerlikte de ordumuza faydalı olmak, terhis olmadan evvel, milletimiz adına silinmez bir iz bırakmak ve unutulmaz bir çalışma yapmakla komutanlarımızı sevindirmeli ve şanlı tarihimizdeki ecdadımıza layık evlatların halen mevcut olduğunu göstermeliyiz.

İşte Çanakkale destanını dünya tarihine şerefle, altın harflerle yazan ecdadımız, bizim yaşlarımızda idi. Ve çoğu da köylü çocuğu olup bütün maddi imkânlardan mahrum idiler. Fakat kalplerindeki iman, vatan ve millet ve bayrağımıza olan sevgi ve bağlılık ve peygamber makamından sonra gelen şehit olma aşkı, onlara milletimiz adına ilelebet yaşayacak bir zafer kazandırmıştır. İşte biz böyle bir milletin çocuklarıyız. Buradaki bütün olumsuzluklar Çanakkale’nin binde biri bile olamaz. Bizler askerlik ocağına milletimizdeki bu kutsal ruhun ölmediğini göstermek için geldik

2. Doğruluğun toplum hayatında ölmesi:

Hâlbuki doğruluk toplum hayatından kalkarsa insanların birbirine güveni kalmaz, toplumun huzuru ortadan kalkar, vatan ve milletimize faydalı olacak iktisadi, siyasi ve toplumsal teşebbüsler de akim kalır, neticesiz olur.

Dalkavukluk, gösteriş, riyakârlık, nifak bütün bunlar fiili yalancılıklardır. Bunlardan ne kadar uzak durursak o kadar toplumda kendisine güvenilir insan oluruz. Ancak şunu da unutmamalıyız ki her söylediğimiz doğru olmalı fakat her doğruyu söylemek doğru değildir. Bazen uygun olmayan yerde susmak gerekir. Hem her söylediğimiz hak olmalı fakat her hakkı söylemeye hakkımız olmayabilir çünkü hislerimize kapılırsak hak yerine haksızlık yapabiliriz.

3. Kutsal milletimizi birbirine bağlayan bağları bilmemek:

Hâlbuki bu bağlar bilinmeyince birbirimizi sevemiyoruz, birbirimize yardım edemiyoruz hatta bazen düşman oluyoruz. Zannediyoruz ki her birimiz ayrı bir memleketin insanıyız. Birimiz Edirne, birimiz Ankara, birimiz Urfa, birimiz Antalya, birimiz Trabzon, birimiz Hakkâri’den de olsak hepimiz bir milletiz. Çünkü bizi birbirimize bağlayan bağlar bizi birbirimizden ayıran sebeplerden bin kat daha fazladır. Evvela inanç noktasından aynı Allah’a inancımızın, kitabımızın, peygamberimizin, kıblemizin, ülkemizin, ordumuzun bir olması gibi binlerce ortak noktalarımız var. İşte bu birlikler ve ortak noktalar, birbirimizi sevmeyi lüzumlu kılıyor.

4. Düşmanlık hissine muhabbet:

Sanki düşmanlık hissine karşı bir muhabbet varmışçasına herkes bir bahane ile birbirine küsüyor, düşman oluyor ve nefret ediyor ve birbirinin güzel taraflarını görmek gerekirken aksine hareket ederek eksik taraflarını görüyor. Komşumuzu, arkadaşımızı, meslektaşımızı, komutanlarımızı, ordumuzu basit bahaneler ile sevemez hale geliyoruz. Hâlbuki muhabbete muhabbet gerekir. Biz muhabbet fedaileri olmalıyız. Düşmanlığa ayıracak vaktimiz yok.

Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir hata ile dağ gibi iyilikleri örter, unutur; en yakın arkadaşına hatta kardeşine bile kin bağlar, toplum hayatında bir fesat âleti olur. Bugün akrabalar, komşular, meslek grupları arasındaki huzursuzluklar hep bundan ileri gelmektedir.

İşte asker arkadaşlarımız veya komutanlarımız ya da ordumuz, dağlar kadar iyiliklere, hayırlara vesile olduğu halde (mesela namus ve şerefimiz, hürriyetimiz, bugün milletimizin sıcak bir yatakta yatabilmesi ve sıcak bir çorba içebilmesi hep bu komutanlarımıza ve ordumuza bağlıdır) bizim hoşumuza gitmeyen sinek kanadı kadar bir kısım hatalar ya da eksiklikler yüzünden arkadaşlarımıza küsmek, komutanlarımızı ve ordumuzu sevmemek ne derece doğru olabilir acaba? Hâlbuki Allah insanların kötülüğü ne kadar çok olursa olsun iyiliği ve hayrı birazcık fazla olsa onları affediyor ve cennetine koyuyor.

5. Bütün himmetini, gayretini, çalışmasını şahsi menfaatlerine hasretmek. Sadece kendi menfaatini düşünmek.

Hâlbuki bir adamın kıymeti, himmeti yani gayreti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.

Kalbimizdeki iman milliyetimizle bütünleştiği zaman şöyle bir neticeyi veriyor: Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde ilelebet yaşayacak bir hayatım vardır. Bugün Avrupalılar bu milli ve dini bağlarını korudukları için yükselmişler, terakki etmişler ve medenileşmişlerdir. Bizim, kalpteki inançla milli duygularımız bütünleşmezse, herkes kendi menfaatini esas alır ve milletin menfaati geri kalır. Böylece bin adam bir adam kıymetine düşer.

Çünkü insanın yapısı medenîdir yani sosyal bir varlıktır. İnsanlarla birlikte yaşamaya ve onların da hak ve hukuklarını düşünmeye mecburdur. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği elbise ile kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından ve insanlarla yapısı gereği alâkadar olduğundan ve onlara maddi ve manevî bir fiyat vermeğe mecbur bulunduğundan yapısıyla medeni bir varlıktır. Sadece şahsi menfaatlerine nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan cani bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna.

İşte bizler aile ve akrabalar arasında ya da toplum hayatında şimdi ise bulunduğumuz konum itibariyle askerlik ocağında yalnız kendi menfaatimizi düşünsek çevremizdeki arkadaşlarımızı ya da komutanlarımızı veya ordumuzu düşünmesek, yarın ya da bir gün muhakkak muhtaç olacağımız bu insanlara yardım elimizi uzatmazsak, bugün elimizin tersiyle ittiğimiz ve sevmediğimiz bu insanlar da o gün bizi yalnız bırakacaklardır. Öyleyse sadece kendi huzur ve mutluluğumuzu değil, toplumun huzur ve mutluluğunu düşünmeliyiz ve onun için çalışmalıyız. Çünkü toplumun huzuru bizim huzurumuz demektir.

Madem askerlik ocağı da bir topluluktur. Burada birbirimize yardım ellerimizi uzatarak huzurlu ve mutlu bir askerlik dönemi geçirip, zorluklara karşı el ele vererek ordumuzu maddeten ve manen kalkındırabiliriz. Böylece komutanlarımızı memnun edip kurtuluş savaşındaki ruhun henüz ölmediğini onlara gösterebiliriz.

6. Çeşit çeşit bulaşıcı hastalıklar gibi yayılmış olan baskı:

Evde babanın aile bireylerine, işyerinde patronun işçilerine, devlet kurumlarında amirlerin memurlarına, güçlü kimselerin zayıf insanlara, üst devrenin alt devreye baskısı gibi. Hâlbuki biz kalbimizdeki imanla ve güzel ahlakımızla, mesleğimizi mükemmel icra etmekle ve herkese iyilik yapmakla, kusurları affetmekle, insanlar üzerinde baskı kurmadan saygın bir insan olabiliriz. Bunda başarılı olmaya çalışmalıyız. Aksi takdirde güçlü olan zayıfı daima ezer. Hâlbuki kuvvetli olan haklı değil, haklı olan kuvvetlidir.

İşte askerlik ocağında bizden daha zayıf, küçük kardeşimiz olmakla şefkatimize muhtaç alt devrelerimize ya da bizim yardımımıza ihtiyacı olan üst devrelerimize, komutanlarımıza severek yardım etmeli ve kendimizi böylece kabul ettirmeliyiz.

Bu arada bizim gibi düşünmeyen veya düşünemeyen arkadaşlar olabilir ve böyle hareket edemeyebilir. Hatta bu düşüncelerimizden dolayı bizi tenkit de edebilirler. Onların bu anlayışı bizi fazla alakadar etmemeli, anne babalarımızın ve komutanlarımızın takdiri bize kâfi gelmelidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vatanı Beklemenin Kutsallığı.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun