Vatan - Devlet - Millet Kategorisinde En Çok Okunanlar

1-) Osmanlı neden çocuklarını ve kardeşlerini öldürtmüştür? "Fatih ve kardeş katli" konusunda detaylı bilgi verir misiniz?

Osmanlı da Kardeş Katli

Osmanlı Devletlinde kardeş katli, bazı tarihçiler tarafından vahşet ve saltanat uğruna insan katliamı olarak anlatılmaktadır. Kardeş katli meselesinin Kanunnâmedeki dayanağı olan madde nasıldır?

Kanunnâmenin ihtilâfa yol açan ve farklı fikirlerin doğmasına sebep olan asıl maddesi, kardeş katli meselesi ile alâkalı şu maddedir:

"Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdlr. Ekseri ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar."

Acaba bu maddenin mânâ ve mefhumunun İslâm hukukundaki izahı nasıldır? Şayet bu madde sahih ve İslâm Hukukuna uygun ise, Osmanlı tatbikatındaki örnekler, bu kanuna ne derece uygundur? Şer'î hükümlere ters düşen, Osmanlı tatbikatı mıdır yoksa bu kanun maddesi midir? Bütün bu ve benzeri suallerin doğru cevabı nedir?

Bütün bu konulan, önemine binâen, ayrı ayrı sorulanın cevaplarında tartışalım.

Kardeş katli meselesinin şer'î dayanağı var mıdır?

Bu sorunun cevabı, ilgili maddenin de izahı demektir. Önce İslâm hukukundaki suç ve cezaları görelim: Bilindiği gibi İslâm Hukukunda, üç çeşit suç ve ceza vardır:

a) Had suç ve cezalarıdır. Hırsızlık (hadd-i şirb), yol kesmek (kat'-ı tarik), zina (hadd-i zina), dinden dönmek (irtidâd) ve devlete isyan (bağy) suçlarından ibaret olan bu suçların, unsurları teşekkül ettiği takdirde, tatbik edilecek cezaları, Allah ve Resulü (asm) tarafından tesbit edilmiştir. Bunlarda mühim olan, unsurların teşekkülüdür. Unsurlardan birisi eksik olursa had cezası tatbik edilmez; ancak ulü'l-emr tarafından tesbit edilecek ta'zîr cezaları uygulanır. Meselâ, dört şahidle zina yaptığı isbat edilemeyen suçluya, zina haddi tatbik edilmeyecektir. Ancak üç şahitle zina yaptığı isbat edilen suçlu, bütün bütün cezasız da bırakılmayacaktır. İşte unsurları teşekkül etmeyen bu suçlara tatbik edilecek cezalara "ta'zîr cezaları" denir ve ulü'l-emr tarafından tesbit edilir.

b) Şahsa karşı işlenen cinayet suçlarıdır ki, cezaları kısas veya diyettir. Bunların da çoğu cezaları, Allah ve Resulü (asm) tarafından tesbit edilmiştir.

c) Tazir suç ve cezalarıdır ki, biraz önce zikredilen had veya cinayet gruplarına girmeyen (esrar içmek gibi) yahut girdiği halde o cezaların tatbiki için gerekli unsurlara sahip olmayan (üç şahitle ispat edilen zina suçu gibi) suç ve cezalardır. İşte bu bölümde ulü'l-emrin tesbit ettiği veya kadı tarafından takdir edilen cezalar tatbik edilecektir.

Bu kısa mukaddimeden sonra, kardeş katli ve bunu emreden kanun maddesinin tahlilini, yapabiliriz: Her hukuk sisteminde, Osmanlı hukukunda nizâm-ı âlem, yani âlemin nizâmı, günümüzdeki ifadesiyle kamu düzeni ve kamu yararı için vaz'edilen idam cezaları vardır. Biraz sonra açıklayacağımız veçhile, Türk Ceza Kanunun 125 ile 163 maddeleri arasındaki bütün hükümleri, devlete yani âlemin nizâmına karşı işlenen suçları tanzim etmekte ve daha birinci maddesinde devletin toprağı ve bağımsızlığını dağıtmaya ve bölmeye ma'tuf bütün hareketleri, idam cezası ile cezalandırmaktadır. Dünyadaki bütün ceza hukuku sistemlerinde de devlete isyan suçları, benzeri hükümlerle önlenmeye çalışılmıştır.

Şimdi bu tür hükümlerin, İslâm hukukunda nasıl yer aldığını ve bu hükümlerin Fâtih'in Kanunnâmesindeki hükümle nasıl bağdaştırılabildiğini açıklamaya çalışalım.

A) Bağy (Devlete İsyan) Suçunun Tatbiki Sonucu Kardeşlerin Katledilme Meselesi:

Kardeş katli meselesinin birinci şer'î dayanağı, her hukuk nizâmında bulunan "devlete isyan" suçudur. Biraz önce açıkladığımız gibi, devlete isyan suçu, İslâm hukukunda, had suç ve cezaları arasında yer alan "bağy" adı altında düzenlenmiş ve unsurları tahakkuk ettiği takdirde idam cezası ile cezalandırılmıştır.

Bağy suçunun unsurları, devlete (imama, sultana) karşı ayaklanmak, kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirmeyi amaçlamak (muğalebe) ve açık bir isyan kasdı içinde bulunmaktır.

Bağy suçunun cezaları, unsurlarının tahakkukuna göre değişir: Sultândan farklı düşündüğü halde bir isyan grubu teşkil etmeyen ve bir yerde toplanarak baş kaldırmayanlara dokunulmamalıdır. Propaganda yaparlarsa ikaz edilirler, ileri giderlerse ta'zîr cezaları ile cezalandırılırlar. Devlete isyan ettikleri an, savaşla yola getirilirler ve cezaları idamdır. Yalnız bunlar Müslüman oldukları için, çoluk-çocukları esir edilmez ve malları ganimet sayılmaz. Bunlara verilen ölüm cezası bir had cezasıdır ve hikmeti de devleti yani nizâm-ı âlemi korumaktır.

İşte Osmanlı hukukçuları, padişahın meşru emirlerine yapılan her çeşit itaatsizliği, umumi rahatı ve nizâm-ı âlemi ihlal edecek olan her türlü isyanı ve memlekette anarşi çıkarma hareketlerini (fesâd bis-sa'y), bağy suçu kabul etmiş ve buna sebep olanları da bâği olarak vasıflandırmışlardır. Bu isyan suçunun cezasının da idam cezası olduğunu, fetvalarında açıklamışlardır. İsyan eden Padişahın kardeşi de olsa, şer'î hüküm değişmeyecektir. Meselâ, Yavuz Sultân Selim'in, birisi Şiîlerle ve bir diğeri de eşkıya ile ittifak ederek Devlete isyan eden ve bağy suçunda aranan şartlara uygun bir şekilde bu suçu işleyen kardeşlerine karşı olan tutumu, tamamen şer'îdir. Fâtih'in kanun maddesindeki kardeş katlinin birinci grubunu, bu tip hâdiseler teşkil etmektedir.

Ancak nazariyat bu olmakla beraber ve söz konusu madde bu şekilde tefsir edilebilmekle birlikte, tatbikat, her zaman nazariyatı takip etmemiş, kanuna rağmen, şartlar teşekkül etmeden idamlar verilmiştir. Beşikteki bir bebeğin öldürülmesini, elbette ki müdafaa etmek yahut buna uyuyor demek de mümkün değildir. Ancak Fâtih, kanunnâmesinde böyle bir durumu da emretmemektedir.

Osmanlı tarihindeki kardeş katlleri ve idamların yarıya yakınının, bir had cezası olan bağy suçuna sokulduğunu verilen fetvalardan anlıyoruz. Ancak şunu da hatırlatmak istiyoruz ki, bazen bağy denilen had suçunun şartlan teşekkül etmediği halde, araya giren jurnalcilerin ve yalancı şahitlerin beyanıyla, şeyhülislâmlardan bağy suçu imiş gibi fetva alındığı da görülmüştür. Kanunî'nin oğlu Şehzade Mustafa hakkındaki fetvalar buna misâl teşkil etmektedir. Bu konuda Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunan şu belgenin izahları enterasandır:

"Buğat yani asiler ise, Mülteka ve benzeri fıkıh kitaplarına göre, mevcut hükümete ve Padişaha karşı Müslümanlardan bir veya bir kaç kişi isyan etmeleri ve hükümetin emirlerine itaat etmemelerinden ibarettir. Müslümanlar, bağy ve isyanda ısrar ederlerse, idam olunurlar. Ancak fitneyi teskin için idamdan hafif cezalar yeterli ise, bunlar tatbik olunmalıdır. Şurası dikkat çekicidir ki, Mülteka'yı şerheden âlimler, bağilerin cinayetleri hakkında, çok geniş mânâlar vermişlerdir. Meselâ Padişah'ın meşru emirlerine karşı her nevi itaatsizliği ve umumi rahatı (nizâm-ı âlemi) ihlal edecek her çeşit kıyam, hareket, fitne, fesad, insanları katl, malları gasp ve devlet işlerini engelleme gibi halleri, bağy saymışlardır."

Netice olarak bağy suçunu işleyen padişahın kardeşi de olsa, eğer unsurları tahakkuk etmişse, gereken cezayı vermek, elbette ki şer'îdir. Ancak İslâm hukukunun hükümlerine aykırı olarak, şunun-bunun tahrikiyle unsurları tam teşekkül etmeden insanları dünyevî saltanat uğruna idam etmek, elbette ki şer'î değildir. Aksini kim iddia edebilir ki?

Osmanlı Devletinde, devlete isyan suçunun cezası olarak ortaya çıkan öldürme vak'alarından bazıları şunlardır:

Osman Bey'in Amcası Dündar Bey (olay kesin değildir); I. Murad'ın oğlu Savcı Bey; I. Murad'ın kardeşleri Halil Ve İbrahim; II. Murad'ın kardeşi Mustafa; II. Murad'ın amcası Düzme Mustafa; Yavuz Suttan Selim'in kardeşleri Korkut ve Ahmed; Kanunî Sultân Süleyman'ın oğlu Bâyezid ve bunun beş oğlu.

B) Siyâseten Katl=Ta'zîr Bil-Katl:

Bu konunun girişinde açıkladığımız gibi, bağy suçunun unsurları tahakkuk etmediği takdirde, saltanat aleyhinde olanları, bâği olarak kabul edip idam ettirmek mümkün değildir. Yani had cezası olarak idam cezası tatbik edilmez. Ancak unsurları tam teşekkül etmese de, kamu düzenini (maslahat-ı âmme ve nizâm-ı âlem) bozan bazı hareket ve fiiller, ulü’l-emr tarafından ta'zîr yoluyla ve idam cezasıyla cezalandırılmaz mı? Hanefi ve Hanbelî hukukçularının çoğunluğu, maslahat-ı âmme ve nizâm-ı âlem gerektirdiği takdirde, ta'zîr yoluyla idam cezasının verilebileceğini kabul etmişlerdir kî, buna "siyâseten katl" denmektedir. Meselâ, livâta suçu, Hanefi hukukçulara göre, had cezasını gerektiren bir zina suçu değildir. Ancak bu, "hiç suç değildir" anlamına alınmamalıdır. Bu suçun cezası, ulü’l-emr tarafından tesbit edilir. Böylesine bir çirkef işi âdet haline getiren insanın, genel ahlâk, âdâb ve kamu düzeni icabı ta'zir yoluyla idam edilebileceğini İstâm hukukçuları kabul etmişlerdir.

Aynı şekilde fiilen isyan etmese bile, isyana hazırlandığı her halinden belli olan bir insanın, âmme maslahatı ve âlemin nizâmı düşünülerek, ta'zîr yoluyla idam edilebileceğini, Hanefi hukukçuların çoğunluğu kabul etmektedir. İşte Fâtih Sultân Mehmed'in "ekseri ulema tecviz etmişlerdir" diyerek ifade ettiği durum budur. Ancak bunun için de, fesadın tahakkuku hususunda kesin delillerin bulunması icabeder. Eğer bir fâsık, fıkıh kitaplarında aranan fesadın kuvvetle muhtemel olması yani nizâm-ı âlem şartına uymadan, sırf keyfî ve menfaati için böyle bir yola baş vuruyorsa, bu, kanunun ve fıkıhçıların vaz'ettlği siyâseten kati prensibinin hatası değil, belki şer'i bir hükmün suistimalidir ve işlenen bir günahdır.

Osmanlı Hukukunda nizâm-ı âlem, fesada sa'y edenleri men' ve maslahat-i âmme tabirleriyle ifade edilen durum, bugün devtetin birlik ve beraberliği olarak ifade olunmakta ve bunun aleyhinde harekette bulunanlar, idam cezası ile mahkûm edilmektedir (TCK., md. 125 vd.). Şimdi bu hüküm, Türk Ceza kanununda bulununca adalet oluyor da, Osmanlı Kanunnâmelerinde bulununca, Padişahın keyfî adam öldürmesi mi oluyor? Böyle bir iddia çifte standartlılık olur. Ancak bugün aynı madde suistimal edilerek bazen masumların canları yakıldığı gibi, Osmanlı tarihi boyunca da, fıkıh kitaplarında aranan şartlar gerçekleşmeden infaz edilen idam kararları maalesef olmuştur. Bu suistimal, elbette ki kötüdür ve yapanlar da manen mes'uldürler. Fâtih'in kanunnâmesindeki hüküm ise, fıkıh kitaplarındaki ifadelere uygundur.

Üzülerek ifade edeyim ki, konuyla alakalı fıkhî malumatı, Dede Efendi'ni "Siyâsetname"sinden naklettiğimizden, bazı safdillerin, bu görüşün Dede Efendi'ye ait olduğu ve "onun da böyle bir fetvaya yetkili olmadığı, olsa bile onun fetvasının ne değer ifade edeceği" şeklindeki yorumlarına şahit olduk ve üzüldük. Halbuki Dede Efendi, o meselede sadece fukahanın görüşlerini nakletmektedir. Bu sebeple konuyu biraz daha derinlemesine tahkik etmek ve uygulama örneklerinden bazılarını taakdim etmek istiyoruz.

Önce Hanefi fıkıhçılannın son zamandaki en meşhurlarından oldan Ibn-i Abidin’in izahlarını özetleyerek zikredelim. "Ta'zir Yoluyla Katl" başlığı altınnda bakınız ne güz bir özetleme yapıyor:

"Ta'zir, katl ile de olabilir. İbn-i Teymiyye'nin Es-Sârim'ül-Meslûl adlı eserindde gördüm ki, diyor: Hanefi hukukçularına göre, livâta, âlet-i câriha dışında adam öldürme ve benzeri suçlar tekerrür ettiğinde, imam yani ülü'l-emr suçluyu katledebilir. Âmme maslahatı gerektirdiği takdirde, ta'zir yoluyla idam cezası verme esasını, Hz. Peygamber ve ashabının tatbikatına hamleden Hanefî hukukçular, bu uygulama siyaseten katl demektedirler... Soyguncular, yol kesenler, dükkân soyanlar, cemmiyetin nizâmın bozarak fesad çıkaranlar, zâlimler ve fesad çıkaranlara yardımcı olanlar, kısaca idam edilmesinde âmme maslahatı bulunanlar için de aynı hükümler geçerlidir."

Delilsiz ve mesnedsiz bazı iddiaların aksine, bütün bu cezalar, ancak mahkeme kararı ve yargılamadan sonra mümkün olduğunu da, hem bütün fıkıh kitapları ve hem de Osmanlı kanunnameleri kaydetmektedirler.

İbn-i Abldln'in şu fetvası da bu meseleyi gayet açık bir şekilde vuzuha kavuşturmaktadır:

"Soruldu: Fesad çıkaran, jurnalcilik yapan, yeryüzünde fesad için koşuşturan, insanlar arasında şer ve fitne uyandıran, bâtıl yollarla insanların mallarını zabtetmeye gayret eden insanların canlarına kıyan ve hülasa eliyle ve diliyle Müslümanları her zaman rahatsız edip de bu huyundan da idam dşında hiçbir ceza ile vazgeçmeyen bir adamın hükmü nedir?"

"Cevap: Böyle olduğu kesin ise ve yalan söylemeleri mümkün olmayacak kadarar çok Müslüman da bunu tasdik ediyorsa, katledilir ve şerrini Allah'ın kullarından def’ ettiği için vesile olana sevap ve mükafat verilir."

İşte bu ve benzeri fıkıh kitaplarındaki şer'î hükümleri nakleden ve kaynakarını da teker teker gösteren Dede Efendi'nin "Siyâsetnâme" tercümesinden bazı parçalar şöyledir:

"Nizâm-ı memleketin bozulmasına sebep olan, fitne ve fesada teşvik edenler, bu şenî' fiilleri bizzat işlemedikleri vakitlerde dahi, katl edilebileceklerine fetva verilmiştir. Ayrıca ülü'l-emre tanınan bu siyaset hakkının tatbiki için bil-fiil fesadın tahakkuku ve sebeb-i adî olan şahsın fil-hakika şerir ve müttehem olması da şart değildir. Zira vukuundan evvel def-i fesad, vukuundan sonra refinden daha kolay olduğu müsellemdir. Bir bid'atçının bid'atının yayılacağından korkan dindar padişahın kulları ondan korumak ve nizamı alem için, o mübtedi'i katl ve idam etmesi caizdir.”

"Nizâm-ı âlem için şer ve fesadını defetmek üzere, ehl-i fesadı darb, te'dîb, nefy, tağrîb, hapis ve hatta katl ve idam tarzında ta'zir yoluyla cezalandırmak meşru ise de, tek kişinin veya yalancıların jurnali ile bu yola girmek caiz değildir. Fesada gayret ettiği ve sebep olduğu şer'an sabit olmalıdır. Osmanlı Şeyhülialamlarının fetvalarından anlaşılan da budur."

Dede Efendi'nin çok zayıf fetvaları da esas alarak, kardeş katlinin sınırlarını genişlettiğinin biz de farkındayız. Zaten bazı kardeş katli olaylarının şartları gerçekleşmeden yapıldığını biz de kabul ediyoruz. Ancak meselenin hukukî yönünü ortaya koymak için bunları da nakletmek durumundayız.

Şimdi de aynı meseleyi fıkıh kitaplarındaki şartlara göre tanzim eden, Osmanlı Şeyhülislâmlarına ait fetvalardan sadece birini kaydedelim:

“Bu mes'ele beyânında Eimme-i Hanefiyeden cevâb ne vechiledir ki;
Zeyd'in âdet-i müstemirresi sa’i bil-fesâd olduğu şer'an sabit olub ve ibadullaha mazarratı icabeder mevâdd-ı münkerâtın dahi kendüden sudurı tevâtüren isbât olundukda, Zeyd-i müfsid-i merkumun vech-i arzdan izâlesiyçün katli meşru' mudur? Beyân buyurula."

El-Cevâb: Meşrû'dur; emr-i veliyyül-emr munzam ise."

Harrereh'ul-Fakîr Hacı Muhammed EI-Müfti Bi Harpud-Ufiye Anhu."

Kaynak teşkil eden ibarelerin tercümesi:

"Kim bunu âdet haline getirirse, idam edilir. Zira o yeryüzünde fesad için sa'yetmektedir. Katl ile şerri def edilir. Dürer ve Gurer."


"Gayr-i meşru işlerin katl ve idam cezası ile define, imam (sultan) ve hulefâsı daha evlâdır. Zira onlar siyâseti daha iyi bilirler. Vecîhüddin'in Meşârık'ul-Envâr şerhinden."

Bunlara benzer arşivlerimizde çok sayıda fetva vardır. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, "siyâseten katl"in de belli şartları ve şer'î hükümleri mevcuttur. Bütün yazılanlara ve nakledilenlere rağmen, Osmanlı tatbikatının hep şer'î hükümlere uygun cereyan ettiğini söylemek safdillik olur. Ne acıdır ki, bir çok idam hadiselerinde bu esaslara ri'âyet edilmemiş ve jurnalcilerin tahriki ile nice zulümlere sebep olunmuştur. Ancak ister padişahların kardeşlerini, isterse de sadrazamlarını katletmede, keyfe mâyeşâ hareket edemediklerini; Osmanlı Devleti'nde mahkemeden ilâm ve Şeyhülislâmdan fetva alınmadan idam cezasının uygulanmadığını, arşivlerden öğreniyoruz.1

Bir kısım tarihçiler, bu uygulamaların devlet siyâseti açısından haklı yönleri bulunduğunu iddia etmektedirler. Bu ne demektir?

Konuyu tarih ilmi ve devlet siyâseti açısından değerlendiren bir araştırmacının görüşlerini özetleyerek verip bitirelim:

Osmanlı Devleti'ni tehdid eden en büyük tehlike, yabancılara sığınan şehzade veya diğer hanedan mensuplarının, tahtın mirasçısı olduklarını iddia etmeleri ve başta Bizans ve İran olmak üzere, düşman ülkelerin de bu fırsattan yararlanmak arzusudur. Osmanlı sultanları ve bilhassa Hz. Peygamber (asm)'in senasına mazhar olan Fâtih, ülkenin parçalanıp, bunun kimlere yarayacağının ve i'lây-ı kelimetullâh hizmetinin nasıl sekteye uğrayacağının çok iyi farkında idiler. İşte onlar, böyle bir duruma fırsat vermemek için, Şeyhülislâmdan aldıkları fetvalarla, kardeşlerini bile feda etmişlerdir. Bazan şer'î esasın tatbikinde, araya giren jurnalcilerin te'siriyle hata etmiş olabilirler. Ancak kendilerini, İslâm dinini dünyanın her tarafına yaymayı gaye edinen, ilây-ı kelimetullâhın en büyük temsilcisi kabul etmişlerdir. Fâtih'in Anadolu birliğini sağlamak gayesiyle Uzun Hasan üzerine giderken, "validem" diye hitâb ettiği bu Akkoyunlu hükümdarının anası Sara Hâtûn'a verdiği cevap çok manidardır. Trabzon üzerine giderken yollarda her türlü zahmete göğüs geren ve bazan atından inip yaya yürümek zorunda kalan Fâtih'e Sara Hâtun'un "Oğul, ufacık Trabzon için tatlı canına bu kadar eziyet değer mi?" şeklindeki sözünü, İstanbul Fâtih'i:

"Valide, Seyf-i İslâm bizim elimizde, cihâd sevabına nail olub, Allah'ın rızâsını tahsilden başka gayemiz yoktur; bizim davamız kuru kavga değildir."

şeklinde cevablandırmıştır.

"Bu hanedanın maksad-ı a'lâsı, ilây-ı kelimetullâhdır."

ifâdesi de Fâtih'e aittir.

Netice olarak, kardeş katli meselesini, keyfî iradeyi hâkim kılmak şeklinde değil, nizâm-ı âlemi devam ettirmek için şer'î hükümlerin tatbiki tarzında değerlendirmek icabeder. Vatana ihanet suçunun her hukuk nizâmında idamla cezalandırıldığını da unutmamak gerekir.

Netice olarak, "siyâseten katl"i, mahkeme kararı olmadan ve yargılama yapılmadan sırf saltanat ve dünyevi menfaat uğruna "padişahın adam öldürmesi" olarak anlayanlar, bu manayı nerden çıkardıklarını isbat etmek zorundadırlar. Zira nizâm-ı âlem için siyâseten katlin, uygulamada suistimal yapılsa bile, vatanın ve devletin birliğini tehlikeye sokacak ve emniyet ve asayişi altüst edecek kimselerin fesada sa'y etmelerinden dolayı verilecek bir idam cezası olduğu; hem fıkıh kitaplarında ve hem de fetvâlarda uygulanması için "şer'an sabit" olması yani İslâm muhakeme usulü kaidelerine göre yargılanıp, suçun sabit görülmesi şartının tahakkuku aranmaktadır.

Ayrıca "emr-i veliyy'ülemr ile katl”den kasıt, sadece mahkeme kararının yeterli görülmemesi ve bu tip cezaların infazında veliyy'ülemrin yani sultânın tasdikinin de şart koşulmasıdır. Bu da önemli bir husustur. Kanunnâmelerde yer alan şu ifade, yargılama konusunda Avrupa'nın 20. asırda ulaştığı seviyeyi göstermektedir:

"Mücrim olan kimse teftiş olunmadan veyahud üzerine zahir olan şenâyi’ şer'le ve örfle yerine varmadan sancakbeği ve subaşı ve adamları nesne alub salıvermek memnû'dur. Kendüler mahall-i töhmet ve adamları mücrim ve müstahakk-ı ikâb olur. Ve her mücrim-i müttehemin cerimesi kâdî-i vilâyet katında veya müfettiş huzurunda sabit ve zahir olub, ehl-i örfe teslim etmedin dutub siyâset eylemek hılâf-ı şer’ ve örf te'addîdir = Suçlu yargılanmadan veya kendisine isnâd edilen suçlar hukuken sabit olmadan, yetkililer para cezası alarak salıveremezler; ceza uygulayamazlar."

Fıkıh kitaplarında yapılan bu açık izahlara ve şer'î hükümlere rağmen, bir kısım muhterem insanların "1400 yıllık tarihimizde yazılan fıkıh kitaplarının hiç birinde böyle fetva verilmemiştir" diyebilmeleri, neyin verdiği cesarettir; doğrusu biz de tesbit edemedik. Eğer bundan, padişahın keyfî adam asması kasdediliyorsa, böyle bir şeyden ne kanunnamelerde ve ne de fıkıh kitaplarında bahsedilmemiştir. Yapılan suistimaller dahi, "ehven-i şer ihtiyar olunur" kaidesine uyularak yapılmıştır. Hem kasdedilen bu menfi mânâyı ve hem de suistimalleri tasvip etmek mümkün değildir.

Şunu unutmayalım ki, Osmanlı devleti, onun kadıları ve şeyhülislâmları, en az bizim kadar İslâm'a ve onun hukuk nizâmının kaynakları olan fıkıh kitaplarına hürmet duyan insanlardır. Değerli araştırmacı Abdülkadir Özcan'ın yerinde tesbitleri gibi, şeyhülislâm veya diğer kadıların fetvası, kadıların kararı ve padişahın tasdikiyle icra edilen "siyâseten katl" cezalarının fetvasını veren, kararını yazan yahut en azından "nizâm-ı âlem içün öldürüldü" diyen Hoca Sa'deddin Efendiler, Bostan-Zâde Yahya Efendiler, bu sözlerini şeyhülislâmlık veyahut kazaskerlik gibi fetva ve kaza makamının en yüksek makamlarında bulunmuş kimseler olarak söylemektedirler.

Kardeş katli ile ilgili kanun hükmü şer'-i şerife uygun olsa bile tatbikat, nazariyata uygun yürümüş müdür?

Bu soruya cevap verebilmek için bazı önemli tatbikat örneklerini incelemek icab etmektedir. Ancak tatbikatta suistimallerin yapıldığını, siyâseten çok idamların icra edildiğini ve bu fiillerin ehliyetsiz bir kısım fakih ve kadılar tarafından meşruiyet kalıbına sokulduğunu, yine tarih bize göstermektedir. İsterseniz Bediüzzaman'ın tesbitlerini tekrar ettikten sonra bazılarına beraberce bir göz atalım:

"Hâkimiyetin en esaslı hâssası istiklâldir, infirâddır. Hatta hâkimiyetin zayıf bir gölgesi, âciz insanlar da dahi istiklâliyetini muhafaza etmek için, gayrın müdâhelesini şiddetle reddeder ve kendi vazifesine başkasının karışmasına müsaade etmez. Çok padişahlar, bu redd-i müdâhale haysiyetiyle ma'sum evlatlarını ve sevdiği kardeşlerini merhametsizce kesmişler. Demek, hakîki hâkimiyetin en esaslı hâssası ve infikak kabul etmez bir lâzımı ve daimî bir muktezâsı, istiklâldir, infirâddır, gayrın müdâhelesini reddir."

Şehzade isyanlarının ve şehzadeler arasındaki saltanat mücadelelerinin Osmanlı tarihinde önemli bir yer işgal ettiğini bilmeyen yoktur. Her şeyden önce şunu tebellür ettirmekte yarar vardır. Bir şehzadenin, sultanlığını ilân etmiş bir diğer şehzadeye karşı gelmesi ve saltanat iddia etmesi, tamamen bir bağy suçu mahiyetindedir. Ve cezası idamdır. Ancak saltanat iddiasına kalkışmadan evvel idam edilmişse, ya siyâseten katl yani fesadın kuvvetle muhtemel olmasından dolayı nizâm-ı âlem içün yahut zulmen idam edilmiştir. Şimdi bu gözlükle hâdiselere bakalım:

a) Orhan Bey zamanında üç idam hâdisesi yaşanmıştır. Bunların her üçü de had cezası mahiyetinde, yani bağy / devlete isyan suçunun cezası olarak tatbik edilmişlerdir. Zira Orhan Bey'in kardeşleri Halil ve İbrahim'in Padişaha isyan ettikleri ve saltanat mücadelesine giriştikleri bir vâkı'adır. İsyan sonucunda katledilmişlerdir ve siyâseten katl ile hiç bir münasebeti yoktur. Orhan Bey, ayrıca kendi oğlu Savcı Beyi de, bizzat kendisine isyan ettiği ve ordu toplayarak babası ile savaşmaya bile cesaret ettiği için idam ettirmiştir. Hatta Bizans veliahdı Andronikos ile dahi babası aleyhine ittifak kurduğunu tarih kitapları kaydetmektedir. Bunun cezası, Orhan Bey istemese dahi, İslâm hukukunda idam cezasıdır.

b) Yıldırım Bâyezid devrinde ilk defa siyâseten katl veya şayet siyâseten katlin şartları gerçekleşmemişse -ki bunu tam olarak bilmiyoruz- o takdirde bir nevi zulüm yaşanmıştır. Zira Yıldırım Bâyezid, çevresinin tahriki ile, henüz herhangi bir isyana yahut saltanat kavgasına girişmeyen kardeşi Ya'kub'u, ileride saltanat iddiasına kalkışmasın diye katl ettirmiştir. Osmanlı tarihçilerinin saltanat uğruna öldürülen ilk insan olarak tesbitleri doğrudur. Bazı araştırmacılar, hukukî cihetini bilmediklerinden bunu tenkid etmişlerdir. Zira daha önceki idamlar had cezasıdır ve bağy suçunun cezası olarak tatbik edilmiştir. Bu ise, ilerde fesada sebep olur korkusuyla siyâseten katl yoluyla idam ettirilmiştir. Osmanlı tarihçilerinin tesbiti doğrudur.

c) Osmanlı Devleti'nin en karışık devresi olan Fetret Devrinde, Mehmed Çelebi, kardeşleri İsa Çelebi ile Musa Çelebî'yi kendisine isyan ettikleri ve hatta saltanat için orduları karşı karşıya geldiği için bağy suçunun had cezası olan idam cezası ile cezalandırmıştır. Aynı şey, sonradan ortaya çıkan kardeşi Mustafa Çelebi için de geçerlidir. Bunların idamlarında siyâseten katl söz konusu değildir.

d) Fâtih'in babası II. Murad'ın amcası Mustafa Çelebi (II. Düzmece Mustafa), uzun süren saltanat mücadelesine girişmiş ve hatta Osmanlı ülkesinin Bizans ile paylaşılmasını da göze alarak imparator Manuel ile gizli ittifak dahi kurmuştur. Uzun mücadelelerden sonra yakalanarak bâği muamelesi görmüş ve idam edilmiştir. Bu bir had cezasıdır.

II. Murad'ın küçük kardeşi Mustafa Çelebi de, Karamanoğulları ve Germiyanoğullarının tahrikiyle Bursa'ya yürümüş ve had cezası olarak idam edilmiştir. Yani bu dönemde de, siyâseten katl cezası mevcut değildir.

e) Yavuz Sultân Selim, iki kardeşini, kendisine isyan ettikleri ve bâğî oldukları için, had cezası olan idam cezasıyla cezalandırmıştır. Gerçekten Sultân Korkut, topladığı ordu ile Padişah'a isyan etmiş ve sonunda yakalanarak cezası olan idama şer'an mahkum edilmiştir. Diğer kardeşi Ahmed ise, sadece saltanat mücadelesine kalkışmamış, ayrıca bu mevzuda Osmanlı'nın can düşmanı olan Safevî devleti ile de ittifak kurmuştur. Neticede yakalanarak, had cezası olan idam cezasına çarptırılmıştır.

f) Kanunî Sultân Süleyman, rakipsiz sultan olduğu için, kardeş katli mevzu bahis olmamıştır. Ancak Kanunî, kendi çocuklarının idamına karar veren bahtsız padişahlardandır. Karısı Hürrem Sultân ve çevresinin tahriki ile, kendisini tahttan indirmeye azmettiği ve padişah olmak isteği ile isyan ettiği şayiasına inanarak, bâğî vasfıyla Şehzade Mustafa'yı idama mahkûm eylemiştir. Bu idam kararı, görünürde bağy suçunun cezası olarak had cezasıdır. Ancak bu meselede hem fetvayı veren müftünün, hem kararı veren kadının ve hem de bunları tasdik edip icrası için emir veren Kanunî'nin, yanıldıkları veya yanıltıldıkları bir vâkı'adır.

Diğer bir hazin tablo da Şehzade Bâyezid'in İdamında yaşanmıştır. Kanunî'nin iki oğlu olan Selim ve Bâyezid, 1558 yılına kadar iyi geçindikleri halde, bu tarihten sonra saltanat hırsıyla araları bozulmuştur. Aradaki jurnalcilerin tahriki ile Şehzade Bâyezid, ordu toplayarak kardeşi Selim'in üzerine yürüdü. Bu hareketi isyan kabul edildi. İran'a iltica eden Bâyezid, kardeşi Selim'e teslim edilince, Ebüssuud'un fetvasıyla bağy suçunun had cezası olan idam cezasına mahkûm edildi. Bu hâdiseyle alakalı örnek fetvaları yukarıda zikretmiştik.

III. Mehmed ve III. Murad devrindeki olayları yerinde inceleyeceğiz. Zira asıl haksızca yapılanlar bunlardır.

h) I. Ahmed devrinde saltanat usûlünde ciddî bir değişiklik mevzubahistir. Artık "amûd-ı nesebi", yani "Osmanlı sülalesinden en büyük olanının padişah yapılması usulü" kabul edilmiştir. Gerçekten I. Ahmed vefat edince, şehzadeleri bulunmasına rağmen, ailenin en büyük ferdi olan amcaları Şehzade Mustafa tahta geçirilmiştir. Bu kaide, kardeş katli hadisesini tamamen ortadan kaldıramamışsa da, gevşetmiş ve son derece azaltmıştır.

İşte görüldüğü gibi tatbikattaki durum farklıdır. Bir kısmı, tamamen şer'î hükümlere uygun olarak bağy suçunun had cezasını tatbik etmekten ibarettir ve bunlara siyâseten katl demek hatalıdır ve meseleyi bilmemekten ileri gelmektedir. Zira padişah istemese de bu ceza mukadderdir. Devlete isyan edenin cezası elbette ki idamdır. Bir kısım uygulama ise, siyâseten katl müessesesine yani Fâtih'in Kanunnâmesinde "ekseri ulemâ tecviz etmişdür" dediği usule uygundur ve fıkıh kitaplarında şartlarına uyulmak kaydıyla açıklanmıştır. Bir diğer grup ise, ne şer'î hükümlere ve ne de Fâtih'in Kanunnâmesinde ifade ettiği, fıkıh kitaplarında da tecvîz edilen siyâseten katle uymaktadır. Elbette ki bu uygulamalar, gayrimeşrûdur. Fâtih'in Kanunnâmesi de bunu emretmemektedir2.

Fâtih Sultân Mehmed'in kendi Kanunnâmesinin ilgili maddesini uygulayarak küçük yastaki kardeşi Ahmed'i katlettiği söylenmektedir; bunu nasıl izah ediyorsunuz?

Burada meseleye değişik yönlerden bakmak gerekir:

Evvela; Bu hadisenin meydana geldiği şüphelidir. Zira Kantemir gibi yabancı tarihçiler dahi, II. Murad vefat ettiğinde Şehzade Mehmed dışındaki bütün evlâdının vefat ettiğini ve bu arada Şehzade Ahmed'in de Amasya'da vali bulunduğu sırada öldüğünü yazmaktadır ki, bu ihtimalin doğru olması halinde, henüz bebek iken öldürülme iddiaları da ortadan kalkar. Namık Kemal de, şehzade Ahmed'in katl edildiği iddiasını sadece bir iftiradan ibaret görmektedir. Böyle bir zulme, Fâtih Sultân Mehmed'in razı olamayacağını ısrarla savunmaktadır. Bazı kaynaklar da, olayı doğrulamakla beraber. Şehzade Ahmed'i haksız olarak katleden Evrenoszâde Ali Bey olduğunu ve bu sebeple Fâtih tarafından idam ettirildiğini kaydetmektedirler. Şayet vâki ise, yukarıda anlatılan hükümler, Fâtih için de geçerlidir. Ancak hangi gruba girmektedir? Bunun tesbit edilmesi gerekir.

İkinci olarak, Osmanlı kaynaklarının bir kısmında Sultân Murâd'ın İsfendiyar Bey torunu Hatice Hâlime Hâtun'dan doğma Ahmed isimli bir şehzadesi olduğu ve yaşı küçük olan bu şehzadenin II. Mehmed'in tahta çıkmasından kısa bir zaman sonra katl olunduğu kaydedilmektedir. Ancak diğer şehzade katilleri gibi, ayrıntılı bilgiler, kaynaklarda mevcut değildir. Ayrıca Babinger'in altı ya da sekiz aylık olduğu konusundaki beyanı dışında, yaşının ne kadar olduğu da kesin değildir.

Üçüncü olarak, II. Mehmed, babası II. Murâd'ın vefatından sonra, çok büyük sıkıntılar içinde tahta geçmiştir. Bizans'ın şehzadeleri kullanarak Osmanlı Devleti'ni yıkma planlan herkesçe bilinmektedir ve fetret devri de canlı şahitlerle doludur. Nitekim Fâtih'in padişah olması üzerine, Bizans İmparatorunun elinde tutsak olarak tuttuğu Süleyman Çelebi'nin oğlu olması kuvvetle muhtemel bulunan Şehzade Orhan'a aynen şöyle söylediği kaynaklarca ifade edilmektedir:

"Haydi göreyim seni, bu taht benimdür deyü dava eyle. Ben Âl-i Osman nesliyim, ben var iken bu taht sana neden mustehakdır deyü dava edince, cümle beğler ve paşalar sana dönüb ve tahtı sana teslim ederler. Tahta çıktığında, kulağın bende olsun. Ben sana ne talimat verirsem, öyle hareket eyle. Göreyim seni, nice padişah olursun."

İşte böylesine bir dönemde, yaşının ne kadar olduğu belli olmayan ve ama küçük yaşta bulunduğu kesin olan Şehzade Ahmed'i, devlete isyan suçuna teşebbüs etmeden, nizâm-ı âlem için diyerek katletmiş olabilir. Bu tamamen üçüncü guruba girmektedir. Eğer bir kusur işlenmiş ise, bunu savunmanın manası yoktur. Ancak bu ayrıntıları tam bilinmeyen olaydan dolayı, Fâtih gibi Hz. Peygamber (asm)'in medhine layık olmuş bir padişahı hunharlıkla suçlamak ve hele bu konuda Bizans İmparatorları ile birlikte hareket eden Bizans tarihçilerini onaylamak mümkün değildir. Hammer ve benzeri tarihçiler, sanki şehzadelerin Osmanlı Devleti'nin yıkılması için kullanıldığını bilmiyormuş gibi, bunu vesile ederek Fâtih Sultân Mehmed'e hücum etmişlerdir.

Özetleyecek olursak, Fâtih Sultân Mehmed, kendi koyduğu kanunun nizâm-ı âlem için fesada sa'y ihtimalinin bulunması sebebiyle siyâseten katl müessesesini ilk defa kendisi tatbik etmiş ve küçük kardeşi Ahmed'i katl ettirmişti. Bu, isyan tahakkuk etmediğinden, bir had cezası değildir. Belki "nizâm-ı âlem için siyâseten katl" müessesesine girmektedir. Burada aranan fesadın şer' ile tahakkuku şartının, ne derece gerçekleştiğini bilmiyoruz. Ancak tekrar ediyoruz ki, Hz. Peygamber (asm)'in senasına mazhar olmuş bir Padişah'ın, şartları tahakkuk etmeyen bir cezayı tatbik edeceğine de ihtimal vermiyoruz. Önemle ifade edelim ki, on bir aylık bir bebenin öldürülmesini Fâtih'in idam ettirdiğine inanmak istemiyoruz. Zaten Evrenoszâde Ali Bey isimli bir zatın Padişah'ın haberi olmadan böyle bir cinayeti işlediğini bazı kaynaklar haber vermektedirler3.

Kaynaklar:

1. Konuyla ilgili bazı fetvalar; Nuruosmaniye kütp. nr. 3209, vrk. 358/a vd.; Süleymaniye kütp. Esad Efendi, nr. 1888; Damad, Mecma'ül-Enhür, 1/707- 709; BA, YEE, nr. 14-1540, sh. 50-51; İbn-l Âbidin; Reddu'l-Muhtâr Ale'd-Dürri'l-Muhtâr I-VI, Mısır 1967, c. IV, sh. 62-65; Şeyh Mehmed Arif, Terc. Siyasetname, sh. 6, 25-35; Bediüzzaman Said Nursi, Lem'alar, İstanbul 1995, Sözler Yayınevi, sh. 337-338.

2. Berki, A. Himmet, İstanbul'un 500. Yıldönümü Münasebetiyle Büyük Türk Hükümdarı istanbul Fâtihi Sultân Mehmed ve Adalet Hayatı, İstanbul 1953, sn. 142-148; Alderson, A.D., The Structure of the Ottoman Dynasty, Connecöcut 1982, 2. Baskı, sh. 30-31; Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. I, sn.328, Md. 37, 1/114-117, 287, 331 vd.; c. II, sh. 10 vd.; Konrad, Dilger, Untersuchungen zur Geschichte deş Osmanischen Hofıeremünlells im 15. und 16. Jahrhundert, München 1967, sh. 5 vd., 34 vd.; Özcan, Abdülkadir, "Fâtih'in Teşkilat Kanunnâmesi ve Nizâm-ı Alem için Kardeş Katli Meselesi", İÜEFTD, sayı 33 (1980-81), sh. 12-13; Taneri; Aydın, Osmanlı Devletinin Kuruluş Aneminde Hükümranlık Kurumunun Gelişmesi ve Saray Hayati-Teşkilati, Ankara 1978, sh, 184 vd.

* İbn-i Kemal, Tevârih-i Ali Osman, I. Defter, sh. 129; Aktan, Ali, "Osmanlı Hanedanı İçinde Saltanat Mücadelesi ve Kardeş Katli", Türk Dünyası Tarih Dergisi, sayı 10 {Ekim 1987), sh. 8; Akman, Mehmed, Osmanlı Devleti'nde kardeş Katli. Bu son eser, bu zamana kadar yapılan en kapsamlı çalışmadır.

3. “Pala, Namık Kemalin Tarihî Biyografileri, sn. 105-106; Solakzâde, sh. 187; Hoca Sa'deddin, Tâc'üt-Tevârîh, c.I s. 407; İnalcık, Halil, Fâtih Devri Üzerinde Tedkikler ve Vesikalar l, Ankara 1954, sh. 110; Âsıkpaşazâde, Tarih, 140; İbn-i Kemal, VII. Defter, sh. 8-9; Akman, Kardeş Katli, sh. 64-69; Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c.II, sh. 5 vd.; Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, Mümin Çevik nesri, I-X, İstanbul 1998, c. II, sh. 258; Gazavât-ı Sultân Murad Han b. Mehemmed Hân, Haz. inalcık, Halil-Oğuz, Mevlûd, Ankara 1978, sh. 37-38; Aktan, 14-15; Kantemir, c.I Sh. 147.

(Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ – Doç. Dr. Said ÖZTÜRK, Bilinmeyen Osmanlı,s:80-89)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kanuni Sultan Süleyman oğlunu ve torunlarını öldürtmüş müdür?

Osmanlı padişahlarından III.Mehmed ve III.Murad zamanındaki kardeş katlinden bahseder misiniz?


2-) Dâru'l-harp (dârülharp) olmanın şartları nelerdir, Türkiye dârülharp midir?

İslam âlimlerine göre bir yerin harp diyarı (dârülharp) olması için hangi şartların olması gerektiğini ve Türkiye'nin harp diyarı olup olmadığını kısaca özetleyelim:

Önce dârülharp ve dârülislâm mefhumlarının tariflerini ver­mekte fayda görüyoruz. Ö. Nasuhî Bil­men Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamûsu'nda dârülislâm ve dârülharbi şöyle tarif eder:

«Dârülislâm, Müslümanların hâkimiyeti altında bulunup Müslümanların emn ve eman içinde yaşayarak dinî vazifelerini ifa ettikleri yerlerdir. Müslümanlar ile aralarında müsalâha bulunmayan gayri müslimlerin hâkimiyeti altında bulunan yerler de dârülharptir» (1)

Sadece bu tarifler dahi dikkatle mü­talâa edilirse, Türkiye'nin diyarıislâm olduğu ve bu vatana dârülharp diyenlerin bu iddialarında hiçbir hakikat payı bulunmadığı açıkça anlaşılır.

Zaten bu mevzuda ortaya atılan görüşler mücerret iddia olmaktan ileri gidememiştir. Bir delile dayanmayan, hakikat payı olmayan mücerret iddialara ise itibar edilmez. Her ilimde olduğu gibi şer'î ilimlerde de meselelerin kesin delillere istinad etmesi asıldır. Ve yine her ilimde hüküm, o sahanın mütehassıs âlimlerine aittir. Şer'î ilimlerin mütehassısları başta dört büyük mezhebin imamları olmak üzere müctehidler ve fıkıh âlimleridirler. Bu sebeble kim olursa olsun din adına konuşan bir kimse müçtehidin-i izamın içtihadlarını, fıkıh âlimlerinin fetvalarını aynen intikal ettirmek mecburiyetindedir. O zevat-ı kiramın fikirleri bütün zamanlara kâfi ve vâfidir.

Tarihçe sabittir ki, bugüne kadar müçtehidin-i izam hazretlerini hiçbir kimse aşamamıştır. Kendilerinden sonra gelen hiçbir müdakkik âlim, onlara müsavat iddiasında bulunmadığı gibi, bu asırdaki bir takım haddi mütecavizler de ortaya mücerred iddiadan başka bir şey koyamamışlardır.

Bu kısa açıklamadan sonra Şafiî ve Hanefî mezheblerinin «dârülharp» ve «dârülislâm» hakkındaki hükümlerini izah edelim:

Şafiî mezhebine göre, bir diyar yahut bir memleket bir defa dahi olsun Müslümanlar tarafından zaptedilmiş ise, o diyar ve o memleket artık kıyamete kadar «dârüIİslâm»dır. Böyle bir memleket sonradan kâfirlerin eline geçse bile, bu hüküm değişmez. Hatta Müslümanlarla barış halinde bulunan gayri müslimlerin ülkeleri de «dârülharp» değildir (2).

İmam-ı Şafiî'nin içtihadı açık ve te'vilsizdir. Demek ki Şafiî mezhebine göre değil Türkiye; Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Buhara, Semerkant, Kırım bile «dârülharp» değil, «dârülislâm»dır. İmam-ı Şafiî'ye göre, bir diyarın «dârülharp» olması için, Müslümanların idaresi altına hiç girmemiş olması ve Müslümanlarla sulh halinde olmaması lâzımdır.

Hanefî mezhebinde, bir «dârülharp», «ahkâm-ı İslâm'ın bazısının icrası ile «dârülislâm»a inkılâp eder (3). Bu hususta ittifak vardır. Bir «dârıislamın», «dârıharb»e inkılâp etmesi hususunda ise, iki ayrı görüş mevcuttur. Bu görüşlerden birincisi îmamı A'zam Hazretleri'ne, diğeri ise İmameyn'e (İmam Muhammed ve İmam Yûsuf) aittir.

İmam-ı A'zam'a göre «dârülislâm»ın «dârülhab»e inkılâp edebilmesi için aşağıdaki üç şartın birlikte tahakkuk etmesi lâzımdır. Eğer bu şartlardan birisi noksan olursa, yine o diyar, «dârıîslâm»dır, «dârülharp» değildir.

1. İçerisinde küfür ahkâmı bitemamiha -yani yüzde yüz- tatbik edilecek. Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmediği meselâ, sadece cuma ve bayram namazlarının kılınabildiği bir diyara «dârülharp» denemez. Serahsî bu hususta şöyle buyurur:

«Bu şartın tahakkuku için orada şirk ahkâmının tamamiyle açıktan açığa icra edilmesi ve İslâm ahkâmının kat'î surette kaldırılmış olması gerekmektedir. Burada İmam-ı A'zam hâkimiyet ve kuvvetin tamamiyle ehl-i küfürde olmasına itibar eder.» (4).

Yani, bu şartın tahakkuku için bir îslâm memleketinde hâkimiyet ve galebenin noksansız bir şekilde kâfirlerde olması lâzımdır. Bazı arızalar sebebiyle ehl-i küfrün hâkimiyetinde bir noksanlık olursa orası «dârülharp» olamaz. Nitekim sadece cuma ve bayram namazlarının ifa edilmesiyle orası «dârülislâm» olur. Ve yine fukahâdan İsticabî'nin içtihadına göre, «Bir diyar­da islâm'ın sadece bir tek hükmü dahi icra edilebiliyorsa o diyar 'dârülislâm'dır.»

İbn-i Âbidin'e göre «Bir diyarda Müslümanların ahkâmı ile müşriklerin ahkâmı birlikte icra edilirse, orası yine 'dârülislâm'dır (5). Bezzaziye'de, «Pey­gamber Efendimiz (asm) Medine-i Münevvere'ye teşriflerinde orada Yahudiler ve müşriklerin hükmü cari olduğu halde Resûlüllah Efendimiz (asm)'in İslâm icraatına başlamasıyla o beldenin «dârülislâm»a inkılâb ettiği» kaydedilir (6).

2. O diyar «dârülharp»e muttasıl olacak, yani o diyarın sınırları ve komşu hudutları tamamen kâfirler tarafından kuşatılmış olacak. Eğer bir diyarın hudutlarından herhangi bir tarafı «dârülislâm»la muttasıl, yani bir Müslüman memleketine komşu olursa, o diyar «dârülharp» olamaz. Çünkü İmam-ı A'zama göre «Bir Müslüman memleketle komşu olan Müslümanlar tamamen mağlûp sayılmazlar. O Müslüman memleket ile imanî, ahlâkî, itikadî, içtimaî, siyasî, ticarî ve an'anevî ilişkilerini devam et­tirebilirler; İslâmî şeairi yaşatabilirler.»

Bu noktada bir hususun açıklanmasında fayda vardır. Gayri müslimlerce ihata şartı, müstakil İslâm devletleri için değil, gayri müslim bir devletin hükmü altında bulunan ve kendini müdafaadan aciz vilâyet, köy ve kasabalar için söz konusudur. (Rusya’daki Müslüman köyler gibi.) Nite­kim, fakîhlerin bu mevzuyla ilgili izahlarında «devlet» değil, «belde», «dar» ifadeleri kullanılmıştır. Yoksa kendini müdafaaya muktedir ve müstakil bir İslâm devleti, her taraftan gayri muslim devletlerle kuşatılmış olsa da, yine «dârülharp» olmaz.

3. İçinde eski eman ile emin bir Müslüman veya zımmî kalmamış olacak. Yani o beldede daha önce can ve mal güvenlikleri mevcut olan Müslümanların veya zımmîlerin (gayr-i muslini azınlıkların) bu güvenlikleri bir kâfir istilâsıyla ortadan kalkmış olacak. Bu üçüncü şart, ancak bir İslâm beldesinin kâfirlerin istilâsına uğraması halinde geçerlidir.

Serahsî bu hususu şöyle beyan eder:

«Bir beldede emin bir müslim veya zımnimin kalmış olması, müşriklerin hâkimiyetinin tam olmadığına delildir. Çünkü fukahâ-i İzam, sonradan arız olana değil de, asıl olana itibar ederler. Burada asıl olan ise, oranın «dârülislâm» olmasıdır. Bir zımmî veya müslimin orada kalmış olması, asıldan bir emaredir. Bu emare var oldukça, asıldan bir iz kalmış demektir ve o diyar «dârülislâm» hükmünde devam eder.» (7)

Şimdi İmam-ı A'zam'ın öne sürdüğü bu üç şartı bir misal ile izah edelim:

Daha önce bir îslâm memleketi olan Endülüs sonraları Hristiyanlar tarafından işgal edilmiştir. Müslümanların hiçbir cihetle mal ve can güvenliği kalmamış, küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edilmiştir. Bu ülkenin hiçbir İslâm ülkesi ile de sınırı yoktur, İmam-ı A'zam'ın ileri sürdüğü üç şart Endülüs'te birlikte tahakkuk ettiği için orası «dârülharp»dir.

İmameyn ise, «dârülislâm»ın «dârülharp»e inkılâp etmesini «orada şirk ahkâmının yüzde yüz tatbik edilmesine ve gayri müslimlerin Müslümanlar üzerinde mutlak galebesine» bağlamışlardır. Bu ise bir îslâm beldesinin gayri müslimlerce tamamen istilâ edilmesine bağlıdır. Meselâ, Batum yüzde yüz Rus hâkimiyeti altında bulunduğu ve içerisinde küfür ahkâmı yüzde yüz tatbik edildiği için, îmameyn'e göre «dârülharp»dir. Şayet Batum'da herhangi bir islâm ahkâmına müsaade edilirse, (Bayram ve cuma namazlarının kılınması gibi) orası yine îmameyn'e göre, «dârülharp» olmaktan çıkar.

Şimdi îmam-ı A'zam'm öne sürdüğü üç şartın memleketimiz için geçerli olup olmadığını inceleyelim:

Memleketimiz - lillâhilhamd -, asır­lardan beri «diyar-ı İslâm»dır. Bu keyfiyetini bugün de muhafaza etmektedir. Muamelâta taallûk eden bazı kısımlar müstesna, itikad, ahlâk ve ibadete ait hükümler açıkça ve serbestçe ifa edilmektedir. Kaldı ki muamelâta taallûk eden hükümlerin de büyük bir kısmını, isteyen fertlerin tatbik etmelerine kanunî bir engel yoktur.

Devletimiz bir kısım dinî hizmetleri bizzat deruhte etmiş ve bu hizmetleri yürütmek üzere «Diyanet İşleri Başkanlığı»nı kurmuştur. Vaazlar kürsülerden dinî telkin etmekte, İslâm'ı anlatmaktadır. Bütün vilâyet ve kazalarda fetva mercii olan müftülükler, fiilen hizmet görmekte, yüzlerce Kur'an Kursu faal olarak çalışmaktadır. Ezan, cemaat, cuma, bayram ve hac gibi İslâmî şeâir canlı ve hayattar olarak varlığını devam ettirmektedir. Binlerce cami ve mescidlerden, günde beş kere Ezan-ı Muhammedi okunmakta, cemaat namazları, cuma ve bayram namazları serbestçe kılınabilmektedir. İsteyen Müslümanlar hac ve umre ibadetini yapabilmektedirler. Kur'ân-ı Kerîm'in ve İslâmî eserlerin neşriyatı rahatlıkla yapılmaktadır. Dinî bayramlar resmen tatil günü olarak kabul edilmiştir.

Müslümanlar evlâtlarına istediği ismi koyabilmekte, hatim duası, mevlit, sünnet düğünü gibi örf ve âdetler varlığını devam ettirmektedir. Din derslerinin okutulması mecbur tutulmuştur. Devletin açmış olduğu binlerce Îmam-Hatip Okulu ve dinî yüksek okullardan, din adamı yetişmektedir. İslâm ülkelerine gidiş geliş serbesttir. Devletin radyo ve televizyonlarında dinî programlar halka takdim edilmekte, özellikle mübarek gecelerde ve ramazan ayında bu programlar yoğunlaştırılmaktadır.

Bu hâle göre, îmam-ı A'zam'ın zik­rettiği birinci şart, yani «Küfür ahkâmının yüzde yüz tatbiki şartı» Türkiye için kesinlikle bahis konusu değildir. Yine bu hâle göre, İmameyn'in ileri sürdükleri şartlar da memleketimiz için geçerli değildir. Zaten İmameyn'in sözünü ettikleri birinci şart, İmam-ı A'zam'm birinci şartıyla aynıdır, îkinci şart olan «gayri müslimlerin Müslümanlara yüzde yüz galebesine» gelince, Müslüman milletimiz, elhamdülillah, Rusya, Yunanistan yahut Bulgaristan'daki Müslümanlar gibi gayri müslim bir devlet tarafından idare edilmemektedir. Bu milletin idarecileri bu millettendir ve onun bağrından çıkmıştır. Kısacası, bu millet kendi kendini idare etmektedir.

İmam-ı A'zam'ın ileri sürdüğü ikinci şarta gelince, bu şart da Türkiye için mevzu bahis olamaz. Memleketimizin sınırlarının büyük bir kısmı İslâm devletleriyle muttasıldır. Kaldı ki, ikinci şartla ilgili izahlarımızdan da kat'î anlaşılacağı üzere Türkiye'nin her tarafı, faraza, gayri müslim devletlerle de kuşatılsa Türkiye yine «dârülharp» olmaz. Zira, Türkiye müstakil bir devlettir, kendini müdafaa edecek güçtedir ve istiklâliyetini devam ettirmektedir.

Üçüncü şart da, memleketimiz için kesinlikle düşünülemez. Evvelâ milletimiz bir yabancı devletin idaresi altında değildir ki eman şartından yani mal ve can güvenliklerinden söz edilebilsin. Memleketimizde azınlıkların dahi mal ve can güvenlikleri ve ibadet hürriyetleri mevcuttur. Bir gayri müslim devlette eman ile yaşayan bir tek müslimin dahi mevcudiyeti, o beldede müşriklerin tam hâkim olmadıklarına delil sayılırken, yetmiş milyon Müslümanın emin olarak yaşadığı bu memlekete «dârülharp» denilemiyeceği güneş gibi zahir ve bahir bir hakikattir.

Elhasıl: Yukarıdaki izahlarımızdan anlaşıldığı gibi, İmam-ı A'zam Hazretle­rinin ileri sürdüğü üç şartın hiçbiri Türkiye için bahis konusu değildir. Zaten Şafiî mezhebine göre, daha önce Müslümanların hükmettiği bir belde, (Rusya'nın birçok kısımları, Kırım, Kafkasya, Buhara, Endülüs, Bulgaristan) kıyamete kadar «dârülislâm»dır.

Dârülharp meselesini ileri sürenlerin iddia ettikleri bir husus da, İslâm idaresi olmayan bir memlekette yapılan bütün ibadetlerin bâtıl olduğu fikridir. Bu fikir ve iddianın, hiçbir ser'î delili, dinî mesnedi yoktur.

Müslüman, ister dârülislâmda olsun, ister dârülharpte, her halükârda Allah'ın emirlerini yapmak, yasaklarından da kaçmakla mükelleftir. İbadet, insanın yaratılış gayesi, varoluş hikmetidir. Hiçbir hâl, onu, bu ulvî vazifeyi ifadan alıkoyamaz.

İslâmiyet'in günümüzde tüm dünyada çığ gibi büyüdüğü; Fransa, İngiltere, Almanya, Afrika ve Amerika'da İslâm'a girenlerin sayısının gittikçe arttığı bilinen bir gerçektir. Bu yeni Müslümanlar, bulundukları gayriislâmî muhitlerde, dinî vecibe ve ibadetlerini eksiksiz ifa etme şuur ve azmi içinde hareket ediyorlar. Mezkûr iddia geçerli olsaydı, bu yeni Müslümanların, inanç ve ibadetlerinin bir mânâsı kalmazdı. Dinî gayretleri boş bir çaba olmaktan öteye gidemezdi. Bu ise, gayri müslim memleketlerde İslâmiyet yaşanamaz, dindar olunamaz neticesini doğururdu. Daha da ötesi, İslâm'a yeni giren bir kimse olmazdı. (*)

Şu halde, dârülharpte ibadetin hükümsüz olduğunu söylemek, Müslümanları gayri müslimlerden ayıracak mühim bir alâmetten mahrum koymak, onları gayri müslim muamelesine maruz kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak demektir.

Yanlış değerlendirilen bir mes'ele de, dar-ı harbte günah işlemenin serbest olduğu, sanki caiz hale geldiği telâkkisidir. Halbuki günahın hükmü, dârülislâmda da, dârülharpte de aynıdır. Günahın günahlığı baki; uhrevî azab ve mesuliyeti sabittir. Ancak günahların dünyevî cezalarını, merci olmadığı için, dârülharpte tatbik etme imkânı yoktur.

Dârülharpte faiz almak gibi bazı haram muamelelerin caiz olması da, haramların serbestiyetine delil olamaz. Zira bu muameleler, dârülharpte, ancak gayri müslimlerle Müslümanlar arasında cereyan eder ve Müslümanların faydasına olduğu takdirde caiz olur. Bu bakımdan, bir Müslüman bir gayri müslimden faiz alabilir, fakat ona faiz veremez. Müslümanların kendi aralarında ise, bu gibi muameleler tecviz edilemez.

Bahsimizi tamamlarken bir hususa dikkatleri çekmek isteriz:

Her devirde olduğu gibi bugün de insanlara yapılacak en büyük hizmet, onlara iman hakikatlarını öğretmek, gönüllerine Allah'ın marifet, muhabbet ve mehafetini nakşetmektir; onlara İslâm'ın esaslarını ta'lim ettirmek, kalb ve dimağlarına güzel ahlâkı, adaleti, istikameti yerleştirmektir. Aralarında birlik ve beraberliği, itaat ve hürmeti, şefkat ve merhameti te'sis etmek; vicdanlarına vatan ve millet sevgisini, mukaddesata hürmet duygusunu aşılamaktır. Bu gibi hizmetleri bırakıp, bilinmesi ve bildirilmesi ne farz, ne vacib olan «dârülharp» meselesini, İslâm'ın en büyük bir meselesi imiş gibi ortaya sürmek, milleti huzursuz ve kalbleri müşevveş etmekten başka bir şey değildir.

İlave bilgi için tıklayınız: - DÂRÜ'L-HARB

Dipnotlar:

(1) Bilmen, Ö. Nasuhî; Hukuk-u İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kamusu, III/394.
(2) Bilmen, Ö. N. a.g.e., III/335.
(3) Kuhistanî, II/311.
(4) Serahsî, Mebsût, X/114.
(5) İbn-i Âbidin, Dürrü'l-Muhtar Şerhi, IV/175.
(6) Bezzaziye, VI/312.
(7) Serahsî, a.g.e., X/114.
(*) Mukarrer bir kaidedir ki, dârülharpte küfür; dârülislâmda da iman hali esas alınır. Bu kaideye binaen, dârülharpte herhangi bir mahalde, sahipsiz bir ölü bulunsa, o ölü tereddütsüz küfür ehlinden kabul edilir. Götürüp gayri müslim mezarlığına defnedilir. O ölünün Müslüman olduğuna hükmetmek ancak sağlığında dil ile ikrarı veya dinî ibadetleri ifası gibi bir alâmete bağlıdır. Halbuki dârülislâmda sahipsiz bir ölü bulunsa, ona, hiçbir alâmet aranmadan Müslüman muamelesi yapılır. Cenaze namazı kılınarak, İslâm mezarlığına gömülür.


3-) "Vatan sevgisi imandandır." sözü hadis midir?

İslam dini, bir bütün olarak hayatın her yönünü içine alır. Bu nedenle vatan ve devlet anlayışını belirli sınırlar içerisinde değerlendirmiştir. 

Örneğin oturduğu eve veya malına saldırıldığı zaman, onu korumak ve kendini müdafaa etmek dinimizin bir emridir. Bu yolda ölse şehit olur. Vatan ise bütün Müslümanların ortak evidir. Onu korumak ve muhafaza etmek ise Müslümanların ortak görevidir.

Peygamber Efendimiz (asm) Medine’ye hicret edince, orada bulunan Yahudilerle bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmada geçen önemli maddelerden biri de "vatanları olan Medine’ye bir saldırı olursa beraber savunma yapacakları" konusuydu. Demek ki vatanımızı korumak için gayri müslimlerle bile anlaşma yapılabilir ve vatan ne pahasına olursa olsun korunması gerekir. 

Bir Müslüman dinini, namusunu, canını ve malını vatan ve devletiyle korur. Vatanına bir Müslüman devlet bile saldırsa onu korumak Dinimizin emridir. 

Yerler ve zamanlar, içerisinde olan kimseler ve yapılan işlere göre değer kazanır. Bu açıdan bir İslam devleti olan bu memleketin, bu toprakların ve içinde yaşayanların korunması ve devam etmesi noktasından vatan, bayrak ve devletin varlığını zorunlu kılmaktadır.

Bazı alimler “Vatan sevgisi imandandır.” sözünün mevzu olduğunu söylese de manasının doğru olduğu ifade edilmiştir. (Acluni, Keşfu’l-Hafa, 1/345, no: 1102)

İlave bilgi için tıklayınız: 

Vatanımıza, milletimize ve ordumuza en güzel ve en faydalı bir surette askerlik yapabilmek için nelere dikkat etmeliyiz?


4-) Peygamber efendimizin Türklerle ilgili hadisi şerifi var mıdır?

Türk milletinin fıtratında mevcut olan yiğitlik hasleti, İslâmın cihat ruhu, Mekke ve Medine'den kopup yurtlarına kadar ulaşan İslâm mücahitlerinin mukaddes gayesi ile birleşince tarihteki haklı yerini ve mevkiine oturmuştu. Bu arada şu tarihî husus gözardı edilmemeli: Türkler İslâmın zuhurundan dört asır sonra Müslüman oldular. O zamana kadar İslâm fetihleri kuzeyde Hazar Denizine batıda Mısır'a, güneyde Yemen'e, doğuda Hindistan sınırlarına kadar yayılmıştı. İslâm ordusu hemen hemen bütün milletlerle savaştıkları halde Türklerle savaşmadılar.

Peygamberimizin "Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayın" 1 hadisine riayet eden Müslümanlar, onlarla savaş ettikleri zaman Türklerin İslama girmelerine mâni olacaklarını biliyorlardı. Bunun için Türkler İslâm güneşinin üzerlerinde doğduğunu hisseder etmez, "oymaklar" halinde Müslüman oldular.

Bilhassa Abbasiler devrinde İslâm ordusunda mühim bir yer tutan Türkler yiğitlikleriyle birleştirdikleri cihat aşkı ile asırlar boyu İslâmın bayraktarlığını yaptılar.

Bunun yanında her millet kendi milletinin fazilet ve güzel hasletlerinden bahsederek, onları sevebilir. İslâmiyet bunu reddetmez. Nitekim Sahabilerden birisi Peygamberimize "Ey Allah'ın Resulü, bir kişinin kendi kavmini sevmesi ırkçılık mıdır?" diye sormuş.

Resulullah da (a.s.m.), "Hayır, ancak kişi kavminin zulmüne yardımcı olursa, ırkçılık olur"2 buyurmuştur.

Çünkü millet, ırk, kavim bir vakıadır. "Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık; sonra da birbirinizi tanıyıp kaynaşasınız ve aranızdaki münasebetleri bilesiniz diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz, Ondan en çok korkanınızdır"3 mealindeki âyet-i kerime, insanların farklı millet ve ırklara mensup olmasını, birbirleriyle daha yakından tanışması hikmetine bağlamakta ve hangi ırktan olursa olsun fert ve milletlerin fazilet ve üstünlük derecesini "takva"ya göre değerlendirmektedir.

Kur'ân'ın hükmü, hiçbir milletin ırkî bakımdan bir üstünlüğe sahip olamayacağını açıkladığı gibi, esas itibariyle ne hadis-i kudsî, ne de hadis-i şeriflerde bu hükme aykırı ifade bulmak mümkün değildir. Bu hükme ters düşen ifadeler "hadis" olarak bazı kitaplarda yer alsa, dillerde dolaşsa bile reddedilir, kabul edilmez. Bunun için de buna benzer ifadelere müracaat ederek Arap, Fars, Türk hangi millet olursa olsun methedilmeye kalkışılmaz. Irkçılık kokan ve o çerçevede anlatılan konularda İslâm literatüründe "hadis" olarak kabul edilmeyen beyanlara da itibar edilmez.

Meselâ, Kaşgarlı Mahmud'un Divânu Lügati't-Türk isimli kitabında Türkleri metheden bir hayli mevzu (uydurma) "hadislere" yer verilmiştir. Bunlardan "hadis-i kudsî" olarak nakledilen bir söz şöyledir:

"Ulu Allah buyuruyor: "Benim Türk adını verdiğim ve maşrıkta iskân ettiğim birtakım askerlerim vardır ki, herhangi bir kavme karşı gazaba gelecek olursam, o Türk askerlerimi o kavmin üzerine saldırırım."

Hadis-i Kudsî olarak söylenen bu ifadeleri hiçbir hadis kitabında bulmak mümkün değildir. Bir lügat kitabında geçen böyle bir ifadeyi "hadis-i kudsî" diye alıp nakletmek usûle de aykırıdır. Çünkü âyet mealleri ya Kur'ân meallerinden veya tefsirlerden; hadisler de hadis kitaplarından alınır ve istifade edilir.

Diğer taraftan bu ifadeler Türk milletini ve ordusunu metheder mânâyı taşımaktan da uzaktır. Çünkü bu ifadelerde Türk askeri Allah'ın elinde bir gazap âleti olarak gösterilmekte, azgın milletlerin üzerine "saldırtılan" bir unsur şeklinde tarif edilmektedir.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) hakkında "Türklük" iddiasına gelince; esas itibariyle İslâmiyet, ırk, kabile ve millet mefhumunu reddetmiyor. İnsanların kabile ve milletlere ayrılmasını birbirleriyle daha yakından tanışmalarını sağlaması bakımından değerlendiriyor. Bunun yanında kabile ve milletlerin şecere ve neslini muhafazaya hizmet maksadıyla mevcut olan "ensab" ilmine karşı çıkmamıştır. Hatta Peygamberimiz, Hz. Ebû Bekir'i, ensab ilmini bilmekle methetmiştir. Hangi kabilenin nereden geldiği, en son kime dayandığı hususunda en ince teferruatına varıncaya kadar bütün bilgiler İslâmiyetten önce ve sonraki Araplar arasında meşhurdu.

Peygamberimizin kabilesi, şeceresi ise çok iyi muhafaza edilmişti. Peygamberimizin dedelerinin kimler olduğu, nereye kadar dayandığı, Kureyş isminin ve kabilesinin nereden kaynaklandığı hususunda siyer ve hadis ka-tiplannda geniş bilgiler mevcuttur.
Meselâ Kâmil Miras'ın Tecrid-i Sarih Tercemesi' nin 9. cildinin 217. sayfasına göz atıldığı zaman "Kureyş" isminin nereye dayandığı, nereden kaynaklandığı görülür. Cumhur-u ulemâ denen İslâm âlimlerinin çoğunun ortak görüşüne göre, "Kureyş" Peygamberimizin 13. dedesi olan Nadr'ın ismidir. Dolayısıyla kabile, ismini buradan almıştır.

Hadis imamlarından Beyhakî'nin rivayet ettiği gibi Feyzü'l-Kadîr' de yer alan bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) "Ben Abdullah'ın oğlu Muhammed'im" diye saymaya başlıyor, dedesi Abdulmuttalib'den itibaren Adnan'a kadar yirmi atasını sayıyor, hadisin sonunda da "Ben neseb ve ata itibariyle içinizde en hayırlınızım" buyuruyor. 4

Yine İmam Müslim'in bir rivayetinde şu mealdeki hadisi görüyoruz:
"Cenab-ı Hak İbrahim'in (peygamber) evlatlarından İsmail'i, İsmail'in evlatlarından Benî Kinane'yi, Benî Kinane'nin evlatlarından Kureyş'i, Kureyş'ten Benî Hâşim'i, Beni Hâşim'den de beni seçti"5 buyurarak neslini Mekke'de doğmuş, orada büyümüş ve orada peygamber olarak gönderilmiş olan Hz. İsmail'e ulaştırmaktadır.

Diğer taraftan Peygamberimizin bizzat kendi mübarek dilinden nesep itibariyle hangi millete mensup olduğunu da öğrenmemiz mümkündür. Bu husustaki hadislerin sadece üçünün mealini verelim:

"Ben peygamberim, bunda asla yalan yok. Ben Abdül-muttalib'in oğluyum, ben Arapların en fasih konuşanıyım ve Kureyş evlatlarındanım."6

"Ben Arapların, Suheyb Rumların, Selman Parsların, Bilal de Habeşlilerin ilk olarak Cennete girenleriyiz." 7

"Ben tam bir Arabım. Ben Kureyş kabilesindenim. Benim lisanım (Arapçayı en fasih konuşan) Benî Sa'd lisanıdır."8

Bu hadis-i şerifler hiçbir yoruma ihtiyaç bırakmadan Peygamberimizin nesep ve nesil bakımından Arap olduğunu bildirmektedir.

Kur'ân'da açıkça Peygamberimizin Arap olduğu ifade edilir.İbrahim Sûresinin "Kendilerine ap açık anlatılabilsin diye, her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik" mealindeki 4. âyeti buna delildir. Peygamberimiz de bir peygamber olarak kendi milletinin içinden çıkmış ve onlara Arapça olan Kur'ân'ı okumuştur.

Ebû Zer'den (r.a.) rivayet edilen "Cenab-ı Hak her peygamberi kendi milletinin dili ile göndermiştir"9 mealindeki hadis-i şerif de bu âyeti tefsir etmektedir.

1. Ebû Davud , Melâhim: 8.
2. İbni Mâce , Fiten: 8.
3. Hucurât Sûresi, 18.
4. Feyzü'l-Kadîr, 3:36. Hadis no: 2682.
5. Müslim, Fedâil: 1.
6. Feyzü'l-Kadîr , 3:38. Hadis no: 2684.
7. a.g.e. 3:43, Hadis no: 2695.
8. a.g.e. 3:44. Hadis no: 2696.
9. Tefsir-i İbni Kesîr, 2:522.

Mehmed Paksu Meseleler ve Çözümleri - 1


5-) "Nasıl yaşıyorsanız öyle yönetilirsiniz." sözünün kaynağı nedir?

Cevap 1:

Bir toplumda görülen gelişme ve yükselme hali, o toplumun bütün değerlerini kapsar. Bilim, sanat, ticaret, ekonomi, endüstri, devlet, hukuk, ahlak, din, sosyal gelişmelerin ve yükselişin, ya da gerilemenin ve düşüşün gözlemlendiği başlıca alanlardır. Eğer bir toplumda iyileşme olursa sözü edilen alanların hepsinde kendini belli eder. Kötüleşme de böyledir.

XVIII. ve XIX. asırlarda sosyal gelişme ve yükselmenin saiki ve itici gücü olarak sadece maddeyi ve maddi çıkarları öne çıkaran pozitivizm, materyalizm ve komünizm gibi ideolojiler ortaya çıktı. Manevi değerleri önemsemeyen, hatta horlayan bu ideolojiler XX. asırda etkilerini bir hayli kaybettikten sonra bile, bunların uzantıları İslam ülkelerinde varlıklarını etkin bir biçimde sürdürdüler ve halen de sürdürmektedirler. Bu anlayışta olanların büyük bir kısmının devletin üst kademelerinde görevli olmaları ve aydınların çoğunun da onlarla aynı görüşte olmaları, toplumun manevi değerler sahasında bir boşluk meydana getirdi. Bu boşluk 1950’den sonra Kur’an kursları, imam-hatip liseli, ilahiyat fakülteleri, yüksek İslam enstitüleri, çeşitli cemaat faaliyetleri, dini yayınlar, vaizler, imamlar, müftüler ve din ve ahlak kültürü öğretmenleri aracılığıyla giderilmeye çalışıldı. Bu alanda epey mesafe de alındı. 1991’de Moskova merkezli komünizmin çöküşü dine ve manevi değerlere yönelişi artırdı. Bu durum siyaset alanını da etkiledi ve “Siyasi İslam” denilen bir kavram ortaya çıktı.

Siyasi İslam’ın irtica sayılıp denetim altına alınması, dini hayata da birtakım kısıtlamaların getirilmesine sebep oldu. Kur’an kursları ile imam-hatip liselerinin kapanma noktasına gelmeleri bu kısıtlamaların hem amacı, hem de sonucudur. İşte bu durum Türkiye’de henüz dini bunalım denilebilecek bir noktaya gelmemişse de dini sıkıntı ve sarsıntı denilen bir durumdadır. İnşaallah bir krize dönüşmeden bu sıkıntılı dönem aşılır.

Toplumların sıkıntılı ve bunalımlı dönemlerinde samimi müminlerin ve dindar insanların yapacakları çok şey vardır. Toplumu teskin, fitne ateşini söndürme başta gelen görevidir. İç karışıklıklara fitne denir. Hz. Peygamber (asm),

“Fitne zamanında yürüyen koşandan, duran yürüyenden, oturan ayakta dikilenden, yatan oturandan, uyuyan yatandan daha hayırlıdır.” (Buhari, Fiten, 9; Müslim, Fiten, 10, 13; Tirmizi, Fiten, 29; Ebu Davud, Fiten)

buyurmuştur. Böyle zamanlarda eylemsizlik en iyi eylemdir. Fakat toplumun gerilemesi, yıkıma ve çöküşe gitmesi fitneden farklıdır. Toplum çöker ve mahvolurken buna seyirci kalınamaz. Herkesin elinden geleni sonuna kadar yapması gerekir.

Yüce Allah:

“Bir kavim kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz.” (Rad, 13/11)

diyor. Eğer bir toplum sahip olduğu yüksek manevi değerleri korursa Allah Teâlâ onları çöküşten korur. O halde yapılacak şey Müslüman toplumun kimliğini oluşturan manevi değerleri geliştirmek ve sağlamlaştırmaktır.

Acaba yöneticiler iyi ve dürüst olunca mı toplum sağlıklı ve iyi olur, yoksa halk iyi ve dürüst olunca mı yöneticiler adil ve ehliyetli olur? Bu sorunun cevabı yönetici halka göre, halk da yöneticilerine göre olur. Her ikisi de birbirini olumlu ve olumsuz yönde etkileyebilir.

İnsanlar her zaman layık oldukları yönetim tarzıyla yönetilirler, kendileri iyi olurlarsa yöneticileri de iyi olur, kötü olurlarsa yöneticiler de kötü olur. Zira yöneticiler halkın içinden çıkarlar ve onların bir parçasıdırlar. Tikel tümelin niteliklerini taşır. Bunun için,

“Kemâ tekûnû yuvella aleyküm” (Siz nasıl olursanız yöneticileriniz de öyle olurlar).

“A’malüküm ummalükum” (amelleriniz yönetcilerinizdir, onlar sizlerin eseridir) (bk. Acluni, I / 146, II / 127) denilmiştir.

Yüce Allah:

“Davranışları sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer kısmına yönetici yaparız.” (En’am, 6/129)

buyuruyor. Kötü toplumun yöneticisi kötü olur.

Ahirette cehenneme gönderilecek olan zalim ve kafir halk liderlerini, liderler de onları suçlayıp birbirlerini lanetleyeceklerdir. (bk. A’raf, 7/39; Şuara, 26/99; Ahzab, 33/67)

"Haccac’a lanet olsun diyen." birine Hasan Basri:

“Böyle yapmayın. Çünkü o sizden biri olarak iş başına geldi. Eğer o azledilirse korkarım başınıza daha kötüsü gelir.” demişti.

Beyhaki, Ka’b’ın şöyle dediğini nakleder:

“Allah her dönemin hükümdarını halkın kalbine göre gönderir. Onları düzeltmek isterse salih birini, helak etmek isterse kötü birini hükümdar olarak gönderir." (bk. İsra, 17/16)

Halkın kötü yöneticileri iş başına getirmeleri Allah’ın onlara gazab etmekte olduğunun, iyi yöneticileri iş başına getirmeleri ise onlardan razı olduğunun işaretidir.

Hz. Peygamber’in duası:

“Allah’ım merhametsizleri bize musallat etme.” (Tirmizi, Daâvât, 79).

Müslümanın görevi toplumları ayakta tutan değerleri, özellikle ahlak kurallarını ve Allah korkusunu, hak ve hukuka saygıyı tabana yaymaktır. Toplumu düzlüğe çıkarmanın yolu budur. Düzelen bir toplumda ister istemez, yöneticiler de düzelir.

Toplumdaki kötülüklerin, haksızlıkların ve yolsuzlukların sorumlusu olarak sadece yöneticileri ve aydınları görmek yanlıştır. Kötü gidişattan herkes sorumludur. Zira bunda genel olarak herkesin az ya da çok payı vardır. İyileşmenin ve düzelmenin şerefi de hem yönetenlere, hem de yönetilenlere aittir. Zira toplum yöneteni ve yönetileni ile bir bütündür.

Mü’min toplum ve onun durumu konusunda iyimser olur. Geleceğin hayırlara vesile olacağını düşünür. Din bâkidir, diye inanır. Din düşmanları ne kadar çok, ne kadar zalim ve gaddar olurlarsa olsunlar zorbalıkla dini yok edemezler. Çünkü dinin sahibi ve koruyucusu Hak Teâlâ’dır. Mü’min en kötü şartlarda bile Allah’tan ümit kesmez, karamsarlığa düşmez.

İster dünya ölçeğinde, ister İslam âlemi ölçeğinde, ister millet ölçeğinde düşünün her şeyin az ve yavaş da olsa iyiye doğru gittiğini görürsünüz. Eğer bunu göremiyorsanız düşünüş biçiminiz ve bakış tarzınız yanlıştır. Toplumu ve yönetici sınıfını değiştirmeden evvel hatalı olan bakış açınızı değiştiriniz. Bu da bilgi ve kültürle, tarihten ibret almakla ve daha önemlisi bunlara ilaveten Hak Teâlâ’ya güvenmekle olur.

Toplumda bir hayli yolsuzluğun, kötülüklerin ve haksızlıkların olduğu doğrudur. Bunları azımsamak veya hafife almak da doğru değildir. Ama iyilerin ve iyiliklerin daha fazla olduğu da bir gerçektir.

Vitir namazı kılarken okuduğu duâda bir mü’min Allah Teâlâ’ya şöyle duâ eder:

“... Allah’ım, sana güveniyoruz, seni en mükemmel şekilde övüyoruz, sana şükrediyor, nankörlük etmiyoruz. Sana karşı günah işleyenleri terkediyor ve mevkilerinden alaşağı ediyoruz!”

Bir Müslüman yönetilenler kadar yöneticilerin de düzelmeleri için Allah’a duâ eder. Allah samimi duâları kabul buyurur.

"Allah’ım bize merhamet etmeyenleri bize musallat kılma!”

(Prof. Dr. Süleyman Uludağ)

Cevap 2:

Enfâl sûresinin,

"Bir bela, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp, mâsumları da yakar."

mealindeki 25. ayeti buna en güzel cevaptır. Bu dünya bir imtihan ve tecrübe meydanıdır.

Buradan dünyanın hem bir tecrübe ve imtihan meydanı, hem de ilahi teklif ile sorumlu olunan bir mücâhede meydanı olduğu anlaşılmaktadır. İlâhî teklif ile mükellef olunan bu dünyada insan aynı zamanda bir tecrübe ve imtihana tabi tutuluyor. Kazanabilmesi için mücahede etmesi gerekiyor. Yani, uğraşması, çalışması, gayret etmesi gerekiyor. İmtihan ve tecrübenin gereği olarak bir musibet geldiği zaman hem zalimleri hem de suçsuzları içine alması gerekiyor. Böylece imtihan devam etsin ve iyilerle kötüler tam belli olsun.

Din bir imtihandır. Eğer musibetlerde masumlar harika bir tarzda kurtulsalardı, imtihan sırrı kalmazdı. Herkes ister istemez iman ederdi. Böylece, şeytanla ve nefisle mücahede ve mücadele biter, insanların istidatları ve manevi yetenekleri inkişaf etmezdi. İnsanların mertebesi sabit kalırdı. Ala-yı illiyindeki Hz Ebu Bekir'in mertebesi ile, esfel-i safilindeki Ebu Cehil'in mertebesi aynı kalırdı. Nasıl ki, bir sınavda, öğretmen soruları verip, arkasından cevapları verse, tembel ve çalışkan öğrenciler birbirinden ayrılmaz. Öğrenciler ise, derslerine çalışıp, kendilerini geliştirmezler. Öyle de, bu musibetlerde masumlar harika bir şekilde kurtulsa ve sadece zalimlere zarar gelse, dünyada imtihan kalmazdı. Adeta gökyüzüne yıldızlarla ''La ilahe illallah.'' yazmak gibi olurdu. Herkes ister istemez inanmak zorunda kalırdı.

Böyle musibetlerde zarar gören masumların zarar gören malları, sadaka hükmüne geçip, o fani malları ebedi olarak, daha güzel bir tarzda onlara veriliyor. Bu musibette ölen masumlar ise, manevi şehid hükmüne geçip, ebedi bir cenneti kazanıyorlar. Yani, fani ve sıkıntılı hayatlarına bedel, ebedi ve saadetli bir hayatı kazanıyorlar. Elbette bu netice onlar için bir değil, bin rahmettir.

Diğer taraftan musibetin her çeşidini kahır tecellisi olarak görmemek gerekir. Nitekim Allah en büyük musibetleri, en sevgili kulları olan peygamberlerine vermiştir.


6-) Vatana ihanetle ilgili ayet var mı, varsa hangisidir?

Ayetlerde açıkça “vatan hainliği” kavramı geçmemektedir. Ancak meşru devlet düzenine karşı gelen, yol kesen, terör estiren, emniyeti ihlal eden, kamu düzenini bozan, fitne fesat çıkarmak için silahlı örgüt kuran ve silahlı eylem yapanların Kur’an’da -özet halde- söz konusu edildiğini değişik ayetlerden anlamak mümkündür:

“Allah ve Resûlüne karşı savaşan ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri ya asılmaları yahut el ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu onların dünyada çekecekleri rezilliktir, âhirette ise onlara büyük bir azap vardır.” (Maide, 5/33)

"Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa, onların aralarını bulun. Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil davrananları sever." (Hucurât, 49/9).

Bu konu tefsir ve fıkıh kitaplarında detaylı bir şekilde incelenmiştir.

Resulullah (s.a.s.) "Cezası en çabuk verilen şerr bağy"dir." buyurmuş, İmam Cafer-i Sadık da, "İblis, ordularına emreder: 'Aralarına haset ve bağy ekin, çünkü bunlar Allah katında şirke denktir.' der" demiştir. Kur'an' da

"Bir kötülüğün karşılığı, misli bir kötülüktür. Kim affeder ve ıslah ederse sevabı Allah'a aittir. O, zalimleri sevmez. Kim de zulme uğradıktan sonra yardımlaşırsa, onların üzerine yol yoktur. (Kendilerine bir şey yapılmaz, ceza verilmez). Yol ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yerde bağy edenler üzerinedir. Onlardır acıklı bir azabın kendileri için olduğu kişiler." (Şûrâ, 42/40-42)

buyurulmakta; "kendilerine bağy isabet ettikten sonra (haklarını almak için) yardımlaşanlar" övülmekte ve bu sıfatın müminlerin sıfatı olduğu belirtilmektedir.(Şûrâ, 42/39)

İlave bilgi için tıklayınız:

BAĞİ, BAĞY

"Vatan sevgisi imandandır." sözü hadis midir?


7-) Komünizim ve sosyalizm nasıl ortaya çıktı; bunların savunduğu görüş nedir?

Cevap 1:

Bir sistemin her şeyinin yanlış olması gerekmez, onun da bazı güzellikleri olabilir. Sosyalizmin insanlığın ortak güzelliklerinden bazıları olabilir. Ancak sistem olarak İslam esaslarına aykırıdır.

Kominizm, 1818'de Almanya'da doğan ve 1883'te İngiltere'de ölen Karl Marks adlı bir Yahudi tarafından ortaya atılmıştır.

Karl Marks'ın özel hayatını dikkatle inceleyen bir kimse, onun bir "hayat tarzı" olarak niçin "kominizm"den başka bir sistem ortaya koymadığını kolaylıkla anlayabilir.

Onu, bir dünya görüşü (ideoloji) olarak "kominizm"i ileri sürmeye iten faktörlerin başında, hiç kuşkusuz duygusal yaşamındaki başarısızlıkları gelir. Karl Marks, 1836 yılında aristokrat bir aileye mensup olan bir kızla gizlice nişanlanır. Ancak kızın ailesi bir süre sonra bu meseleyi öğrendiğinde, kızlarının bu evlilik girişimini Marks'ın aristokrat bir aileye mensup olmadığı gerekçesiyle engeller. Bu hadise, Marks'ın duygusal yaşamında yediği ilk darbedir ve kendisinde âdeta bir şok tesiri meydana getiren bu darbeden sonra Marx burjuvaziye ve aristokratlara karşı korkunç bir kin beslemeye başlayacaktır.

Ayrıca 1835'te Bonn'daki "Şairler kulübü"nde, Karl Marks'ın bir burjuvazi ile yaptığı bir kılıç düellosu vardır. Düello, kaşından yaralanan Marks'ın yenilgisiyle sonuçlanmış ve fakat bu burjuvanın kendisinde açtığı bu yara, sadece kaşında bir iz olarak kalmayıp, zihninin derinliklerine kadar işlemiştir.

Öte yandan ailesinin yoksul ve dindar olmasının Marks'ta, zenginlere karşı bir amansız kinin doğmasına neden olduğunu ve bu kinin sonucunda Shakespeare'in şu sözlerini sürekli tekrarlar hâle geldiğini belirtelim.

"Ey altın! Ey pırıl pırıl parlayan altın! Senki siyahı beyaz, çirkini güzel, kötüyü iyi, yaşlıyı genç, korkağı cesur kılarsın! Kutsal bağları kuran ve çözen de bu kan kırmızı köleliğin ta kendisidir..."

Ancak (şurası unutulmamalıdır ki) onun bir sistem olarak "kominizm"i veya başka bir deyişle "Marksizm"i öne sürmesine yol açan en büyük faktör kendisinin Yahudi oluşudur. Tüm bunların yanı sıra kominizmin feodalizmin yarattığı zulme ve gene de tüm Avrupa'da tanık olunan haksızlıklara bir tepki olarak doğduğu da açık bir gerçektir. Yine kominizm, kilisenin kendi yolundan sapmasına da bir tepkidir. O dönem kilise, yöneticileri teokratik (Kralların Allah tarafından halkı yönetmek üzere seçildiklerine inanan dini yönetim biçimi) sistemin destekleyicisi haline gelmiş ve yönetimi tamamen destekleyerek,onların sözünden çıkmamayı ilke haline getirmişti.

Kominizm, ateizmin eşidir. Her şeyi maddeci bir gözle ele alır. Net kanıtları;

"Tanrı yoktur. Hayat da maddeden ibarettir."(Karl Marks)

"Evrendeki olayları düzenleyenin Tanrı olduğu düşüncesi doğru değildir. Gerçek şu ki, Tanrı, insanın kendi aczini örtbas edebilmek için uydurduğu bir safsatadır. Tanrı'nın var olduğu fikrini savunanların, aslında cahil ve aciz kimseler olmaları da bunun kanıtıdır."(Lenin)

Kominizm dünyaya hakim olmayı, ateizmi yaygınlaştırmak, araç olarak terörü kullanmak, ahlakı ayaklar altına almak bakımından Siyonizmle yakın arkadaştır.

"Kominizm militan, her türlü dalavere, aldatma ve beyin yıkama takatiklerini yerine göre kullanmak zorundadır. Çünkü kominizm'i yayma mücadelesi verirken, kominizm'i gerçekleştirecek her aracı kullanmak normal ve kutsaldır..."(Lenin)

(Bu sistemde diğer sistemler gibi kendi çıkarlarını gözetebilmek için hertürlü sahtekarlığı yapmaktan kaçınmamaktadır. Nitekim fikir babalarının görüşleri de böyledir.)

Kominizm anlayış ınkılap hususunda işçi ve çalışanların gönüllerine saçtığı kin gücüne ve toplumun tabakaları arasında intikam ve kızgınlık ruhunun oluşmsına güvenir. Marks bu bağlamda işçilere seslenerek şöyle der: "Siyasi egemenliği elde edebilmeniz buna layık olabilmeniz için halkla onbeş yirmi veya elli yıl süresince iç savaş vermeniz gerekir."

Papon der ki: "Müstebitleri, eşrafı ve milliyetçileri kesiniz."

Paravdon ise şöyle der:"Bütün dünyanın son bir kez bilmesi gerekir ki Aristokrasizmin ölümden başka kurtuluşu yoktur. "Kominizm inkılap anlayışında Maksist toplumun oluşturulabilmesi için her türlü sapık yol ve vesileyi caiz görür. Lenin der ki: "Kominizm savunucularının her türlü hile tuzak ve saptırma yollarını denemesi gerekir."

Kominizm eşitlik ilkeleriyle süslenmiş bir düzendir. Örnek verecek olursak; Çin'in Özbekistana uyguladığı kıyım bu mu eşitlik, eşitlik bir annenin göz yaşı dökmesine kahkaha atmak mı, yoksa bir çocuğu yetim bırakmak mı ve acizi ezmek mi eğer bu eşitlik ise biz Müslümanlar bunun karşısındayız.

Cevap 2:

Bu mesele herkesin sorduğu bir konu olduğundan özellikle araştırılması ve ümmetin doğru olarak bilgilendirilmesi gerekir. Bu nedenle, titiz ve ciddi bir veya birkaç esere müracaat edilmesi gerekir. Lenin için Deccaliyetin mümessilir denebilsede asıl olan şahs-ı manevidir. Ve bu kısa sürede ölüp giden şahıslardan daha dehşetlidir.

DECCAL: Bu kelime (decl) kökünden mübalağalı ism-i faildir. Aşırı yalan ve aldatmalarla hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren ve münafıkane hakkı bâtıl ile karıştırıp hakkı örten ve böylece cemiyetleri ifsad ve idlâl eden şahıs demektir. Tac tercemesi, V / 631. hadiste beyan edildiği gibi: "Deccal meçhul (gaib) bir şerdir." şeklindeki ifadeden de anlaşıldığı gibi, süfyan denen İslâm deccalının deccallığı, herkesin anlayacağı tarzda apaçık değildir.

Münafıkane bir tavırla ümmeti ifsad ve idlâle çalışır. Deccalın başlattığı cereyana da deccaliyet denir. Deccalın en şerli ve zararlı tarafı da deccaliyetidir. Deccalın ölümünden sonra da cereyanı hayli devam eder. Deccalın hak ile bâtılı karıştırmasına karşı Kur'an, hak ile bâtılın tefrik ve tebyinini ister, İşte Kur'an'ın dersini, tam anlayan sahabeler nazarında hak ile bâtıl tamamen ayrılmıştı.

Deccal; "Sahih hadislerin ihbarı ve din büyüklerinin izah ve kabulleri ile, âhir zamanda gelecek ve Risâlet-i Ahmediyeyi inkar edip İslâmiyet'i tahribe çalışacak ve dünyayı fesada verecek çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan dehşetli bir şahıstır." Bir hadis rivayetinde üç deccal, diğerinde yirmiyedi deccal geleceği Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam tarafından bildirilmiştir.

Âlem-i islâm'da muhtelif zamanlarda çıkmış olan dehşetli din düşmanlarının ve anarşiye hizmet edenlerin umumu da rivayetleri tasdik etmektedir. Bu din yıkıcılığının âhirzamanda daha dehşetli olacağı bildirilmektedir. Şu son asırda görülen ve dünyayı tehdit eden ve Cenab-ı Hakk'ı inkâra kadar cür'et edip medeniyet-i beşeriyeyi tahribe çalışan dehşetli cereyanlar bu gaybî ihbarın doğruluğunu tasdik etmektedir.

"Deccalın sahs-ı surisi insan gibidir. Mağrur, fîr'avunlaşmış, Allah'ı unutmuş olduğundan; surî, cebbârane olan hâkimiyetine, uluhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir insan-ı dessastır. Fakat sahs-ı manevîsi olan dinsizlik cereyan-ı azimi, pek cesimdir. Rivayetlerde Deccala ait tavsifat-ı müdhişe ona işaret eder. Bir vakit Japonya'nın başkumandanının resmi, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Artür Kal'asında tasvir edilmiş. O küçük Japon Kumandanının bu surette tasviriyle, ordusunun sahs-ı manevîsi gösterilmiş." (Bediüzzaman, Mektubat, s.58)

Âhir zamanda biri İslâm âleminde, diğeri beşeriyet âleminde olmak üzere, iki deccal ve cereyanları bulunur.

"Sual: ...Rivayetlerde, her iki Deccalın harikulade icraatlarından ve pek fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden bahsedilmiş..."

"Elcevab: (İlim ancak Allah' ındır.) İcraatları büyük ve harikulade olması ise: Ekser tahribat ve hevesâta sevkıyat olduğundan, kolayca harikulade öyle işler yaparlar ki, bir rivayette, "Bir günleri bir senedir." Yâni; bir senede yaptıkları işleri ücyüz senede yapılmaz denilmiş... tstidrac eseri olarak, müstebidâne olan koca hükümetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua gelen terakkiyat ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeğe sebep olur."

"Her iki Deccal, azamî bir istibdat ve azamî bir zulüm ve azamî bir şiddet ve dehşet ile hareket ettiklerinden, azamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acib bir istibdat ki: -kanunlar perdesinde- herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ elbisesine müdâhale ederler. Zannederim asr-ı âhirde İslâm ve Türk hürriyet-perverleri, bir hiss-i kablel vuku ile bu dehşetli istibdadı hissederek oklar atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hatâ bir cephede hücum göstermişler. Hem öyle bir zulüm ve cebir ki, bir adamın yüzünden yüz köyü harab ve yüzer mâsumları tecziye ve tehcir ile perişan eder."

"Her iki Deccal, Yahudinin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besliyen gizli komitesinin muavenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki dehşetli bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccalı masonların komitelerini aldatıp müzaheretlerini kazandıklarından dehşetli bir iktidar zannedilir." (Bediüzzaman, Şualar, s. 593-594)

(Taç Tercümesi, V. cilt, 1026. hadisten 1047. hadisler; -Doç Dr. Abdülvehhab ÖZTÜRK tercümesinde sayfa 408-429 kadar- Deccal hakkındaki rivayetlerdendir.)

SÜFYAN: Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına sebeb olacağı sahih hadislerle bildirilen ve şeair-i İslamiyeyi tahribe çalışan dehşetli ve münafık bir şahıs.

"Rivayetler, Deccal'in dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiaze etmiş."

"(Gaybı yanlız Allah bilir.) Bunun bir te'vili şudur ki: İslamların Deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali'nin (R.A.) dediği gibi demişler ki onların Deccalı, Süfyan'dır. İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccalı ayrıdır. Yoksa büyük Deccalın cebr ve ceberut-u mutlakına karşı itaat etmiyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz, belki günahkâr da olmaz." (Bediüzzaman, Şualar, s. 585)

Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyuruluyor:

“Sizleri benden sonra vuku bulacak yedi fitneden sakınmaya davet ederim: Medine'den çıkacak bir fitne, Mekke'den çıkacak bir fitne, Yemen'den çıkacak bir fitne, Şam'dan çıkacak bir fitne, şarktan çıkacak bir fitne, garbdan çıkacak bir fitne. Bir fitne de Şam'ın merkezinden zuhur eder ki, işte bu Süfya-nî'nin fitnesidir.”

(Kitab-ül Feteva-yı Hadisiyye, Ahmed Şehabeddin bin Hacer-ül Heyte-mî adlı eserin 30. sahifesinde ve Kenzü'l-Ummal, 14. cilt, 272.sahifede ve 39639, 39677. hadislerinde ve diğer bazı hadis kitablarında "Süfyan"dan bahsedilir.)

"Evet, "Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisat-ı istikbaliye Şam'ın etrafında ve Arabistan'da tasvir edilmiş."

"Allahu a'lem, bunun bir te'vili şudur ki: Merkez-i hilâfet eski zamanda Irak'da ve Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, râviler kendi içtihadlariyle -daimî öyle kalacak gibi- mâna verip "Merkez-i Hükûmet-i İslâmiye" yakınlarında tasvir etmişler, Haleb ve Şam demişler. Hadîsin mücmel haberlerini, kendi içtihadlariyle tafsil etmişler."

...

"Diğer "bir rivayette, "İslâm Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş. Allahu alem bunun bir te'vili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve Islâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Sûfyânî Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder."

"Garibdir hem çok garibdir. Yediyüz sene müddetinde Islâmiyetin ve Kur'an'ın elinde şeref-şiâr, bârika-asâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten Islâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. "Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor." diye rivayetlerden anlaşılıyor."

...

"Rivayette var ki: "Süfyan büyük bir âlim olacak, ilim ile da lâlete düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar."

"Vel'ilmu indallah, bunun bir te'vili şudur ki: "Başka padişahlar gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet gibi vâsıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve akliyle çok âlimlerin akıllarını teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine taraftar eder ve din derslerinden tecerrüd eden maarifi rehber edip tamimine şiddetle çalışır." demektir." (Bediüzzaman, Şualar, s. 585-596)

Süfyan ve Deccal'in kendilerinden daha çok, Süfyaniyet ve Deccaliyet denen cereyanları ve komiteleri daha dehşetlidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

"Deccal" ve "Süfyan" hakkında bilgi verir misiniz?


8-) Çingeneler hakkında bilgi verir misiniz?

Diğer kavim ve milletlere nazaran “Çingene”lerin tarihte farklı bir yeri, her milletten değişik bir yaşayış şekilleri vardrır. “Yeryüzü vatanım” dercesine dünyanın her köşesine dağılmışlardır. Başta Avrupa ve Osmanlı olmak üzere pek çok milletlerin tarihlerinde yer almışlar, kendilerinden söz ettirmişlerdir. Kendilerine göre dilleri, yaşayışları, âdet ve inançları, bedenî ve ruhî hususiyetlere sahiptir. Toplu olarak en çok bulundukları yer Romanya olmakla birlikte, gezici oldukları için her ülkede bulunurlar.

İslâm Ansiklopedisi’nin verdiği bilgilere göre, esas olarak menşeleri hakkında ağırlıklı iki görüş bulunmaktadır. Asıl vatanlarının Hindistan olduğu şu şekilde belirtilir:

Çingenelerin lisanlarını Hintlilerinki ile mukayese etmek suretiyle onlar ile akrabalıkları açık bir şekilde ispat olunduktan sonra, vaktiyle İndüs sahillerinde yaşayan Çangar ve Zingar denilen halkın adını taşıdıkları ve kendilerinin onlardan geldiği hemen umumiyetle kabul edilmiştir. Çingenelerin menşelerinden uzunca bahseden Evliya Çelebi ise, Amelikan kavminin ortadan kalkmasından sonra Mısır’da uzun müddet hâkimiyet kurduklarını bildirmekte ve asıl vatanlarını Mısır’a bağlamaktadır.

Kendilerine has bazı hususiyetlerinden dolayı, çok kere yerleşik bir düzene yanaşmadıkları ve bazılarının birtakım yolsuz işlere bulaşarak, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere pek çok yerlerde çeşitli eziyet ve işkencelere tâbi tutularak mazlum bir hâle düştükleri için kendi meşrû haklarını arayamaz olmuşlardır. Fakat, bugün bulundukları devletlerin vatandaşı olarak istediklerigibi hayatlarını devam ettirmektedirler.1

Yerleştikleri bölgenin âdet ve inançlarına kısa zamanda uyum gösterebilen bu milletin belli bir yerde mekân tutanları o bölge halkıyla içiçe olmuşlar, yerli halktan ayırdedilemez hâle gelmişlerdir. İçlerinde Hristiyan olanları olduğu gibi, bilhassa Türkiye’de yaşayanların pek çoğu Müslüman’dır. Gerçek hürriyet ve medeniyeti, müsâmaha ve anlayışı İslâm’da buldukları için, Müslüman olanları kısa zamanda bu hak dine ısınmışlardır. İslâm dininin hiçbir ırka üstünlük tanımaması, tek üstünlüğün “takva”, Allah’a hakkıyla kul olup, ondan korkmakla olabileceği esasını bildirmesi, onlara bir şahsiyet vermiştir.

Peygamberimiz (a.s.m.) bu hususta şöyle buyuruyordu:

“Ey insanlar! Dikkat edin, Rabbiniz birdir, babanız birdir. Dikkat edin! Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da bir Arap üzerine, kızılderilinin bir zenci üzerine, bir zencinin kızılderili üzerine üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâdadır.”2

İşte başta, bugün Güney Afrika gibi bazı devletlerde ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören zenciler olmak üzere, ezilen, hor görülen, itilip kakılan kavim ve milletler insanlığı ve hürriyeti İslâmiyette bulmuşlar, ona kavuştuktan sonra rahat etmişlerdir.

Bunun yanında İslâm’dan haberdar olmayan bir kısmı hırsızlık, dolandırıcılık, fuhuş ve benzeri gayri meşru yollara bulaştıkları için herkes tarafından ayrı gözle bakılmayı gerektiren birhal ortaya çıkmıştır. İslâm’dan mahrum kalışlarının cezasını böylece dünyada iken çekmeye başlamışlardır. Böylece toplumi bozucu, ahlâkî değerleri alçaltıcı davranış içinde bulundukları, pekçok insanın harama ve günaha girmelerine sebep olduklarından şüphesiz Allah’ın rahmetinden ve gufranından mahrum kalmaktalar, “lânete” hak kazanmaktalar.

Fakat onların bu yanlış tutumları, Çingene kadınları ile gayri meşru bir yakınlığı hoş göstermez. Çünkü insanın kendi nikâhlısı dışında hangi kadınla olursa olsun, cinsî yakınlığı zinâdır, haramdır, dünyevî ve uhrevî ceza gerektirir. Böyle bir günahı işleyen yıkanmakla cünüplükten kurtulsa da günahı ve haramlığı bâkidir.

Diğer taraftan hangi ırktan olursa olsun, bir insan Kelime-i Şehâdet getirip İslâm dairesine girdikten sonra Müslümandır. Bundan önce herhangi bir dine girmesine lüzum yoktur. Yâni, “Bir Çingene önce Yahudi, sonra Hıristiyan, ondan sonra Müslüman olurmuş” gibi bir şart ve kayıt yoktur. Böyle bir safsata İslâm’da yer almaz. Bu milletin tarihte yapmış oldukları bazı fiillerden dolayı bugün farklı bir muameleye tâbi tutulmaları yersiz ve mânâsızdır. Bu husustaki mesnetsiz dedikodulara itibar etmemek lâzımdır.

1. İslâm Ansiklopedisi, 3: 420-426.
2. Müsned, 5: 411.

Mehmed Paksu - İbadet Hayatımız-1


9-) Yönetici kimsede olması gereken özellikler ve İslam'a göre yönetici anlayışı nedir?

Kur'an-ı Kerîm'in ihtiva ettiği ayetler ve İslamiyet'in mahiyeti, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber (asm), teşekkül ettirdiği İslam cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine'ye hicretten itibaren varlık kazanan İslam devletinin ilk başkanı olmuştu. Hz. Peygamber (asm)'de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibaren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tabilerini kendisine kayıtsız şartsız bağlama imkanına rağmen, Peygamber Efendimiz (asm) devlet yönetiminde cahiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiş; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılap gerçekleştirmiştir.

Cahiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idare eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarak, haklı haksız her hususta ona itaata mecbur tutulur ve reisin emir, fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz (asm) ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişareyi kabul etmiş, Cenab-ı Hakk'tan emir almadığı her hususta mutlaka ashabıyla istişare ederek durumu onların müzakeresine açmıştır.

Adalet ve hakkaniyet ölçülerine uyma, O'nun (asm) kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adalet önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmış eşraftan Fatıma adlı bir kadın getirilmiş ve bazıları aracılık yaparak cezayı hafifletmek istemişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (asm) öfkelendi ve

"Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fatıma dahi olsa elini keserdim." buyurdu (Buharî, Hudüd 12; Müslim, Hudüd 8, 9).

Devlet idaresi için çeşitli kademelerde görevli tayininde ehliyet ve liyakat esasına riayet eder; layık olan kişileri yaşları küçük olsa da, soylu ailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve görevlilerine itaat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan konularda tebeanın itaat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itaati gerekli görmekle birlikte, halkı kendi hizmetine mecbur kişiler olarak görmez, kendini onların üstünde saymazdı; bilakis onların içinden, aralarından biri idi.

Hz. Peygamber (asm)'in devlet yönetimi, İslamî esasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur'an ayetinde ifade edildiği üzere (el-En'am, 6/57, 62; Yusuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70, 88), İslam idare sisteminde hakimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idare Allah'a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah'ın vahiylerini ihtiva eden Kitab'a, yani Kur'an-ı Kerim'e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber (asm) ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber (asm)'in getirdiği hükümler ya Cebrail (as) vasıtasıyla Cenab-ı Hakk'tan aldığı, ama Kur'an'da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi.

Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed (asm), toplumda Müslümanlar arasında veya İslam devletinin tebeası durumunda bulunan gayri müslimler arasında çıkan anlaşmazlıkları, dava konusu olan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davacıyı olduğu kadar davalıyı da dinliyor; yerine göre şahitlerin bilgisine başvuruyor, getirilen delilleri değerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan, sürüncemede bırakmadan, çoğu zaman hemen o anda, değilse en kısa zamanda çözüme bağlıyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyük hassasiyet gösteriyor; kendisinin bir beşer olarak yapılan konuşmalara, getirilen delil ve gösterilen şahitlere göre hüküm vereceğini, gaybı bilemeyeceğini, bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir hak verilmiş olanın gerçekte Cehennem ateşini almaktan başka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davaların halini bazan ashabının ileri gelenlerine havale ettiği de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hz.Peygamber (asm) adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere bakıyorlardı.

Bir yöneticide bulunması gereken özellikler:

- Akl-ı selim sahibi olmak: Aklı selimin alameti, kişinin, Allah’ın razı olacağı ameller yapması, Allah’ın gazap edeceği, gazabını celbedeceği kötülüklerden sakınmasıdır.

- Kabiliyet: İdareceilik ve yöneticilik çok üstün bir kabiliyet ister. Kabiliyeti olmayan kişilerin böyle bir işe talip olmaması gerekir.

- İlim: Yöneticiler öncelikle yapacağı işi, dini ilimleri, tarihi, toplumun örf ve adetlerini, fert ve toplum psikolojisini, sosyolojiyi, içinde yaşadığı çağın siyasî, iktisadî, sosyal, kültürel yapısını, dünyada meydana gelen olayları çok iyi bilmeli ve değerlendirebilmelidir. Bir yönetici olarak, kendi durumunu, yönettiği kurum ve kuruluşun dînî, iktisadî, hukukî, kültürel yapısını, çok iyi bilmeli, çok iyi değerlendirmeli ve ona göre gecikmeden, tam zamanında etkin tedbirler almalıdır.

- Adalet: Adil olmayanlar, yöneticiliğe asla layık değillerdir. Adaletin icrasında ırk, akrabalık, zenginlik, fakirlik gibi hususlar etkili olamaz. Hangi inançtan, hangi ırktan, hangi kesimden olursa olsun haklı olanın hakkı, zalimden alınıp kendisine iade olunmalıdır. İdareci hem adil olacak, hem de adaletin icra edilmesine yardımcı olacak, bu hususta asla tavizkâr davranmayacaktır.

- Cesaret: Yönetici cesur olacaktır. Gerektiğinde risk altına girmekten asla çekinmeyecektir. Ancak tehevvür, yani aşırılıklar, taşkınlıklar cesaret ile karıştırılmamalıdır.

- Basiret-Feraset: Yöneticiler basiret ve feraset sahibi olmalıdır. Bön ve ahmaktan yönetici olmaz. İdareci, muhatabının beden dilini çok iyi anlamalıdır. Kelimelerle ifade edilemeyen, ya da kelimelerin arkasına gizlenen pek çok gerçekler, azaların sergilediği tavırlardan okunur ve anlaşılır.

- Dürüstlük: Yalancı, sahtekâr, insanlara karşı dürüst davranmayan, sürekli aldatan kişilerin iş başına gelmesi, o millet için büyük bir felakettir. Doğruluk, dürüstlük; kalpte niyetin, dilde sözün, azalarda amelin aynı olması demektir.

- Sabır-Sebat: Yöneticilik çok büyük sabır isteyen bir iştir. Aceleci, istikrarsız kişiler, böyle ağır işlerin, ağır yüklerin altından kalkamazlar. Sabır, bir kararlılık ve dayanıklılıktır. Kararlı ve dayanıklı olmayan kişiler sabredemez, doğrular üzerinde, hak üzerinde sebat gösteremez.

- Affetmek: Affetmek çok büyük bir ahlaktır. O bakımdan yöneticiler gerektiği zaman affetmesini bilmelidirler. Özellikle şahıslarına karşı yapılan bir hatayı, hakareti affetmesi, büyük bir fazilet ve meziyettir.

- İstişare: Yöneticiler istişareye ne kadar önem verirler ve ehli ile istişare ederlerse, yönetimlerinde, kararlarında, icraatlarında o kadar isabetli olurlar.


10-) Müslümanlar için hangi yönetim modeli idealdir? Cumhuriyet, demokrasi İslam'a aykırı mıdır?

İlk olarak konunun can alıcı sorusunu soralım:

İslami inanca sahip olan bir toplumun belirli bir yönetim şekli var mıdır? Varsa bu yönetim şekli nasıldır ve bunun meşruiyet kaynağı nedir? Yoksa, böyle bir toplumun demokratik yönetim şekliyle yönetilebilme imkânı olabilir mi?

İlk olarak Müslüman toplumun verili bir yönetim şeklinin olmadığını vurgulamış olalım. Bu konuda Kur'an ve Hadis'in bize sağladığı malzeme sadece genel ilkelerdir. Geri kalan düzenleme insanların akıllarına havale edilmiştir. İnsanlar yaşadıkları çağın genel eğilim ve ihtiyaçlarını da dikkate alarak İlahi ilkeler çerçevesinde toplumsal düzenlerini kurmak durumundadırlar. Ancak bunu nasıl gerçekleştireceklerdir?.. Vahyi ilkelere dayalı belli bir düzenleme gerçekleştirilirken hangi yöntemleri kullanacaklardır? İslam tarihinin bu konudaki geleneği (özellikle Maturidi gelenek) dikkatle incelendiğinde, bu konuda izlenen yöntemin akıl yürütme yöntemi olduğu görülür.

Temel Referans Kaynakları

İlk olarak bu konuda müracaat edilecek temel referans kaynakların açık nas, gelenek ve akli ilkeler olduğunu vurgulayalım. Gelenek, özünde tarihsellik taşıdığından zamanlıdır, dolayısıyla bu konuda yararlanılabilir özelliği sınırlıdır. O zaman geriye vahiy ve akıl olmak üzere iki önemli referans ilke kalır. Vahiyden yararlanabilmek için ilk olarak bu konuda vahiy bize hangi malzemeleri sağlamaktadır, bunun tesbit edilmesi gerekir. İkinci olarak bu ilkelerden yönetim modeli üretirken hangi tip toplum için çalıştığımızı, bu toplumun bireylerinin eğilimleri, düşünce ve inanç sistemleri, dünya görüşleri, hayata bakış tarzları, ekonomik refah seviyeleri ve kültürel yaşantı şekillerinin ayrıntılı ve derinliğine incelenmiş olarak elimizin altında bulunması gerekir. Üçüncü olarak yeni bir yönetim modeli üretirken temel amaçlarımız neler olacaktır bunları belirlememiz, buna göre yöntemimizi seçmemiz gerekir. Dördüncü olarak da belirlenen yönetim şeklinin dokunulamaz değil, tersine toplumsal zaruretlere göre sürekli yenilenebilir olduğunu bilerek, toplum üzerinde sınayarak en iyi yönetim şeklini elde etmeye çalışmalıyız.

O zaman temel referans kaynağımız olan Kur'an âyetleri ve mütevatir hadisler bize bu konuda hangi malzeme ve ilkeleri vermektedir acaba? Kanımca ne Kur'an ne de Hadis külliyatı bize belli bir yönetim şablonu dayatmamaktadır. Bu konuda Kur'an'ın bize önerdiği ilkeler "adalet", "istişare", "liyakat", "hak" gibi evrensel ilkelerdir.

"Allah adaleti, iyiliği, vermeyi emreder, her türlü kötülükten de men eder..."(Nahl, 16/90)

Bu âyete göre insanlar hayatlarının tüm cephelerinde adalet ve iyiliği gerçekleştirmek durumundadır. Siyasal, ekonomik, kültürel, dinsel, ahlaksal tüm yapılarını adalet ve iyiliğe uygun, kötülükten uzak şekilde dizayn etmelidirler. Kur'an'da Allah "adalet şudur" demediği ve yeni bir adalet tanımı ortaya koymadığı ve var olan bir olguya atıfta bulunduğuna göre, bu adalet vahiyden bağımsız nesnel ve evrensel bir olgu olmalıdır. O zaman bu adalet olgusunu nasıl bulabileceğiz? Bu konuda da elimizde biri Hz. Peygamber (asm) diğeri de yine akıl olmak üzere iki araç bulunmaktadır. Hz. Peygamber'in tarihsel olan sözleri ve davranışları (yararlanılma özelliği saklı kalarak) bir tarafa bırakılırsa, kaynağını vahiyden alan ilkeler adalet ve iyiliği belirlemede bize temel referans olacaktır. Ancak Hz. Peygamber de son peygamberdir, ondan sonra peygamber gelmeyecek, dolayısıyla vahiy inmeyecektir, peki o zaman bundan sonra adalet ve iyiliğe nasıl ulaşılacaktır?

Zaten bir insanın ömrü sınırlı olduğundan hem ilkesel sözleri hem de hikmetli davranışları da sınırlı olmak durumundadır, oysa hayat kıyamete kadar devam etmekte, sosyal-siyasal hayat her gün karmaşıklaşmakta, insanların önüne yepyeni "iyi-kötü" problemi çıkmaktadır. Bu durumda geriye temel referans olarak sadece akıl kalmaktadır. İnsanlık vahyi ilkeleri anlama sürecinde Hz.Peygamber (asm)'in anlayış ve yorumunu da dikkate alarak, ileri düzeyde bir akıl yürütme yöntemiyle vahyi kavramaya çalışacaktır.

Ancak bu akıl nasıl bir akıldır? Aklı genel olarak ve her hangi bir felsefi kategoriye tabi tutmadan "saf akıl", "kısmen kirlenmiş akıl", "kirlenmiş akıl" olarak üçe ayırarak inceleyebiliriz.

Saf akıl fıtrata yakın akıldır. İlahi gerçekliği en yalın şekilde kavrayabilen, beşeri günahlarla kirlenmemiş akıldır. İnsanın çıkarı, hazzı, kin ve intikamı, ideolojisi, bağımlılığı vs tarafından kirletilmemiş, törpülenmemiş akıldır. Bu akla en güzel örnek Hz. Peygamber (asm)'in aklı verilebilir.

Kısmen kirlenmiş akıl ise, kişinin beşeri özelliklerinden kısmen etkilenmiş olmakla birlikte, kaba içgüdülerinin etkisi altına girmemiş kısmen bağımsız akıldır. Mücedditlerin ve müçtehitlerin aklı bu akla örnek olabilir. Bunların akılları doğal olarak beşeriliklerinden etkilenmekte ve kısmen de olsa kirlenmektedir, ancak bir şahsın, grubun, devletin, toplumun çıkarı, hazzı ve ideolojisi emrine girmediğinden, özsel ve nesnel niteliğini koruyabilmektedir.

Kirlenmiş akıl ise belli bir ideolojinin, kişi veya grubun, toplum veya devletin emrine amade kılınmış, bağımsızlığını kaybederek nesnelliğini yitirmiş akıldır. Bu akılla belli bir toplumun veya genel olarak insanlığın problemlerine çare bulmak mümkün değildir, çünkü bu akıl, kölenin efendisine hizmet ettiği gibi sadece emrine girdiği şahıs, grup veya toplumun çıkarına hizmet etmektedir. Modern çağda Batı'da yetişen bilim adamları ve filozofların çoğunun aklı özelde burjuva sınıfı ve genelde de Batı toplumlarının çıkarına amada kılınmış akıl olduğundan nesnel niteliğini kaybetmiştir. Dolayısıyla bu aklın genel olarak insanlığın kurtuluşu için nesnel adalet ve nesnel "iyi"i arama ve bulma gibi bir amacı olamaz. Zaten bu akıl araçlaştırılmış, kişiler, firmalar veya devletlerarası yıkıcı rekabetin emrine tahsis edilmiş olduğundan nesnel ve evrensel adalet ve iyi gibi olguları tanım amaktadır.

Bununla birlikte Müslüman aklı dışında nesnel olarak çalışabilen akıl olamaz mı? Şâyet varsa bunlardan yararlanamaz mıyız? Doğal olarak Müslüman aklı dışındaki tüm akılların nesnelliğini kaybederek araçsallaştığını düşünmek doğru değildir, aklını beşeri kirleriyle kirletmeden mümkün olduğu kadar saf tutabilen insanlar olabilir, vardır da. O zaman bunların adalet ve "iyi"yi arama konusundaki birikimlerinden Müslüman olarak yararlanmamız mümkündür. Aşağıda Bediüzzaman ve demokrasi konusu incelenirken bu konu üzerinde tekrar durulacaktır.

Yöntem Sorunu

Yukarıda anlatılan süreçler acaba İslam tarihinde dikkate alınan süreçler midir? Siyasal ve ekonomik sistemler kurulurken, bu akılcı yöntem ne ölçüde etkili ve belirleyici olmuştur? Aslında "zaman" son derece önemli bir öğretici ve müfessiridir. İnsanların deneyim ve tecrübe birikimi arttıkça kişilerin aklın ve vahyin açık ilkelerinin doğruluk ve yararlılık derecelerini kavrama kapasiteleri de artmaktadır.

İslam uleması vahyin ilkelerini mümkün olan en az kirlenmiş akılla kavrama çabasında önemli başarılar elde etmiş ve bu konuda temel yöntemleri üretmiştir. İslam uleması kategorisi içine çok sayıda ekol girdiği, bu konularda çok geniş bir yelpazenin üretildiği dikkate alındığında işin içinden çıkmak doğal olarak güçleşmektedir. Ancak burada biz daha fazla Maturidi ulemayı dikkate alarak analizimizi onların geliştirdiği yaklaşımlar çerçevesinde sürdüreceğiz.

Maturidi ulema deyince akla doğal olarak Türkler (burada Türk kavramından bir etnik yapıdan ziyade belli bir kültürel coğrafya kastedilmektedir) gelmektedir. Gerçekten İslam tarihinde Türklerin İslami düşünceye katkılarının boyutu gerçekten inanılmayacak düzeydedir. Karahanlılardan itibaren Türk dünyasında çok sayıda muhaddis, müfessir, kelamcı, filozof ve fakih yetişmeye başlamıştır. Bunların büyük ekseriyeti Hanefi-Maturidi çizgiye intisap etmiş, bu düşünce sistemini çağı da aşacak şekilde geliştirmişlerdir. Bunların temsil ettiği okula "Maveraünnehir Okulu" demek mümkündür. 13-14. yy Maveraün-nehir Okulunun altın çağı olmuştur. Usul ve kelamda Fahru'l İslam Pezdevi, İbn-i Hacip, Sadru'ş-Şeria, Taftazani ve Cürcani gibi düşünce adamları İslami-Maturidi düşünceyi önemli ölçüde işleyerek netleştirmişlerdir. Bu düşünürlerin ortaya koyduğu Müslümanlık "yaşayabilir Müslümanlık"tır. İçinde; devletin, dinin, aklın, bilimin, kültürün harmanlandığı pratik hayatta uygulanabilirliği çok yüksek bir Müslümanlıktır.

Çağımızda "nasıl bir sosyal-siyasal sistem" sorusuna söz konusu okulun geliştirdiği yöntemlerle cevap bulmak mümkündür inancındayım. Bu okulun düşünce sisteminde bireyin özgürlüğü, can ve mal güvenliği, akli melekelerinin geliştirilmesinin garanti altına alınması, dini hayatını yaşama hakkının eksiksiz şekilde sağlanması, sefalet ve fakirlikten kurtarılması gibi hedefler temel amaç olarak belirlenmiştir. Usul diliyle ifade edersek, İlahi emir ve nehilerin (ibadetlerin şekli ve miktarı dışında) mutlaka bir illeti ve hikmeti vardır. Ünlü usulcü alame Sadr'ş-Şeria'ya göre bu illet insanın canını, malını, neslini, dinini, ahlakını ve aklını koruma ve geliştirmeye yönelik olmalıdır. İnsanın malını, canını, neslini, dinini, aklını ve ahlakını riske edecek herhangi bir hüküm Kur'an ve Hadis'ten çıkartılamaz. Bu, Allah'ın hikmetine aykırı olur. Yani Kur'an'dan elde edilen hükümler insanlar için ya menfaat sağlayıcı (celb-i menafi) ya da zarar yok edici (def-i mefasid) özellikte olmalıdır. Şâyet bir hüküm belli yönleriyle zarar belli yönleriyle fayda doğuruyorsa (savaş veya kısas gibi) burada fayda-zarar karşılaştırılması yapılır, şâyet fayda zarardan fazla ise o hüküm meşru, az ise gayr-i meşru sayılır. Yine usul diliyle ifade edersek çok hayırın yanında az şer bulunabilir. Bu yönteme dayanarak şunu açıkça ifade edebiliriz:

Kur'an insanların ellerinde bulundukça insanların can, mal, akıl, din, hürriyet ve ahlaklarını ihmal edecek hiçbir açık ilke Müslüman birey tarafından tasvip edilemez ve savunulamaz. Biraz daha açarsak;

1. İnsanların yaşama imkânlarını riske eden,
2. Gelir ve servetlerini azaltarak fakirleşmelerini doğuran,
3. Akli yetkinliklerini körelterek insanları ahmaklaştıran, 
4. Dini inanç ve yaşantılarını engelleyip, insanları günah ve haramlara sevk eden,
5. Hürriyetlerini kısıtlayarak tamamen ya da kısmen köleleştiren ve
6. Ahlaki güzelliklerini tahrip ederek ahlaksızlaştıran,

 hiçbir sistem, düzen ve politika benimsenemez, kabullenemez ve savunulamaz.

Toplumsal Zaruret Bir Meşruiyet Kaynağıdır

İslam tarihinde Maturidi-Hanefi Türk kültür coğrafyasında tüm hukuk sistemleri, ekonomi politikaları, ceza kanunları bu ilkeler çerçevesinde düzenlenmiştir. Bu coğrafya parçasında özellikle "toplumsal zaruretler" çok ciddi bir meşruiyet kaynağı olmuştur. Çok sayıda düzenleme o konuda nas olmadığı veya olduğu halde naslar toplumsal zaruretlere uygun olmadığından (Hanefi usulde istihsan veya maslahat) toplumsal zaruretler dikkate alınarak çözümlenmiştir. Bu ilke ulemanın elinde hayatı esnetici, rahatlatıcı, makulleştirici bir araç olmuştur. Alternatif bir yönetim şekli olarak demokratik yönetim şekli gündeme geldiğinde Bediüzzaman hiç tereddüt etmeden toplumsal zaruret olduğunu ifade ederek demokrasiyi savunmuştur. Gerçekten Maturidi anlayışın dışında başka bir yaklaşımla demokrasiyi açık şekilde savunmak zordur.

Ancak Bediüzzaman demokrasiyi savunurken Batı'dan geldiği şekilde değil, yukarıda ifade edilen ilkeler çerçevesinde savunur. Demokratik rejim insanların can, mal, hürriyet, akıl ve ahlak güvenliğini garanti altına almalıdır. Ancak bu durumda demokratik rejim "Meşru Demokrasi" olabilir. Meşru demokrasinin bir insan tabanı bir de devlet tabanı olmalıdır. Bediüzzaman Maturidi-Hanefi usulün tüm esnekliklerinden yararlanarak, zaman zaman özgün içtihatlarda da bulunarak çağımızın şartlarına uygun, temel vahyi ilkeleri de içeren bir toplumsal yönetim modeli geliştirmeye çalışır. Burada Bediüzzaman'ın meşru demokrasinin beşeri tabanını teşkil eden insan özgürlüğü konusundaki yaklaşımlarını kısaca hatırlatalım.

Bediüzzaman ve İnsan Özgürlüğü

Geçmiş usulcülerin vurguları daha fazla can, mal, ahlak ve din güvenliği üzerine idi. Bu vurgu çağımızın genel eğilimlerine uygun olarak Bediüzzaman'la insan özgürlüğüne kaymıştır. Artık çağımızdaki insan geçmiş çağlarda olduğu gibi çeşitli baskı ve istibdatlara mahkum olamaz. Çünkü her türlü istibdat ve dayatma Bediüzzaman'a göre insanın insanlığının gelişmesine ciddi bir engeldir.

Bediüzzaman, Maveraünnehir ulemasından ceddimiz Sadru's-Şeria tarafından ortaya atılan ve özellikle ünlü Osmanlı alimi Gelenbevi tarafından işlenerek belli bir formülasyona sokulan "insan özgürlüğü" yaklaşımını esas alarak düşüncesini geliştirir. Bu yaklaşım insan iradesinin mevcut olmadığı, tersine nisibi ve izafi bir olgu olduğu, dolayısıyla insana verilebilir olduğunu temel alarak insanın her türlü yaptığı eylemlerden sorumlu olduğunu vurgular. İnsan iradesi iki alternatiften birini seçebilir bir özellikte olduğundan, doğrudan insanın emrinde ve tasarrufundadır. Bu nisbi ve izafi olguyu Cenab-ı Hak insan fiilini yaratmasına bir şart-ı adi yapmıştır. Yani insan kendi tasarrufunda olan yaratılmamış iradesiyle tercih yapabilme özelliğine sahiptir, dolayısıyla insan yaptığı her şeyden sorumlu olan bir varlıktır. Çünkü insanın sahip bulunduğu bu cüzü irade özellikle olumsuz ve ademi şeylerin ortaya konulmasında son derece etkili ve fonksi-yoneldir. Düşünüre göre günah, küfür, zulüm, dalalet gibi şeyler olumsuz ve ademi olduklarından çok basit bir "terk" ve "ihmalle" gerçekleştirilebilirler. Böylece son derece basit bir olgu olan insan iradesi bunların gerçekleştirilmesi için bir temel olabilir ve insanı yaptıklarından sorumlu kılabilir.

- İnsanın seçici ve yapıcı bir varlık olması İlahi hakimiyet ve kudretle nasıl bağdaştırılabilir? Hatta "Allah'ın Hakimiyeti" ile "Halkın Hakimiyeti" nasıl bir arada düşünülebilir?

Bediüzzaman bu konuda ilginç sayılabilecek "mülk-melekut" ayırımını yapar ve yaklaşımını bunlar üzerine bina eder. Mülk âlemi fizik ve organik âlemi, melekut âlemi ise fizik ötesi olan gayb âlemini ifade eder. Mülk âleminde hikmet, melekut âleminde ise kudret hakimdir. Mülk âlemi sebeplerin ve tabiat kanunlarının egemen olduğu âlemdir. Melekut âleminde ise doğrudan İlahi kudret egemendir. Sebepler ve fizik âleme ait kanunlar orada geçerli değildir. (Nursi, 1994, s. 236).

Bu yaklaşıma göre bizim muhatap olduğumuz âlem mülk âlemidir. Bilim, hukuk, siyaset, ekonomi gibi olgusal şeyler mülk âlemine aittir. Bu âlemde her şey İlahi hikmet tarafından belli sebeplere bağlanmıştır. Başka bir açıdan varlık âleminin mülk kesimi insan eylemlerinin bağımsızca gerçekleştiği kesimdir. İnsan iradesi bu alanda etkili olmakta, serbestçe seçebilmekte, insanın kudreti kendi fiillerini üretebilmekte ve bundan dolayı insan yaptığından da sorumlu olabilmektedir.

Başka bir ifade ile varlık âleminin mülk tarafı "daire-i muamelat"tır. İnsanın günlük olgusal ilişkilerinden ahlak, hukuk, bilim, siyaset ekonomi bu alanda belli sebep-sonuç etkileşimi çerçevesinde oluşur. Burada insanlarca gerçekleştirilen tüm akitler, eylemler, objektif olarak değerlendirilir, kararlar rasyonel olarak verilir. İnsan bireyinin yaptığı her şey kanun önünde belli bir anlama sahiptir ve insan onlardan sorumludur.

Melekut âlemi ise "daire-i itikat"tır. İnsan her şeyin dizgini Allah'ın elinde olduğuna itikat etmekle yükümlüdür. Ancak muamelat âleminde kendi aklıyla ve iradesiyle en iyi ve en yararlıları seçmek ve yapmak durumundadır. Doğal olarak "iyi"yi bulma konusunda Cenab-ı Hakk'a sürekli dua etmelidir.

Mülk-melekut ayrımıyla "Allah'ın Hakimiyeti" "Halkın Hakimiyeti" kavramlarının ilişkisini de izah edebiliriz. İlahi hakimiyetin doğrudan kuşattığı alan melekut âlemidir, mülk âleminde ise özellikle siyasal alanda milli hakimiyet söz konusudur. Bu birbirini çelen ve olumsuzlayan iki farklı unsur değildir. Kâinattaki tüm varlıkların Allah'ın egemenliği altında olması nasıl insanların gayr-ı menkul ve menkullere malik olmalarına, onlar üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunmalarına engel teşkil etmiyorsa sosyal ve siyasal alanlarda millet hakimiyetinin de Allah'ın hakimiyetine engel teşkil etmesi düşünülemez.

Mülk âlemindeki etkinlikleri Cenab-ı Hak insanların tasarrufuna bırakmıştır. Akli ve vehyi ilkeleri dikkate alarak insanlar sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel düzenlerini kendi ihtiyaçları doğrultusunda geliştirip kurabilir, gerektiğinde de değiştirebilirler. Sonuçlarından da doğal olarak doğrudan kendileri sorumlu olurlar. Böyle olmaması durumunda dünyada sosyal ve siyasal hayatta belli bir düzen ve kurumdam söz etmek mümkün olamazdı. Hukuk sistemiyle kişilerin mal ve can güvenliği garanti altına alınmış, cana ve mala tecavüz çok sert cezai müeyyidelerle önlenmeye çalışılmıştır. Kimsenin "nasıl olsa her şey Allah'ın mülküdür" deyip gelişi güzel hareket etmesine izin verilmemiştir. Ünlü Türk alimi Nesefi bu konuları Tabsıra adlı eserinde önemli ölçüde makül bir çerçeveye oturtmuştur. Zaten Maturidi yaklaşımın hakim olduğu kültür coğrafyalarında bu konularda her hangi bir zihinsel karışıklık ortaya çıkmamıştır.

İnsan hürriyetine bu kadar değer veren Bediüzzaman, bu hürriyetin ancak meşru demokrasilerde sağlanabileceğini, her türlü siyasal, dini, ve ilmi istibdadın insanın duygularını çökerteceğini, insanlar arasında kin ve nifak tohumlarını yeşerteceğini, insanları sefalete sürükleyip fakirliğe mahkum edeceğini, hatta bu istibdadın İslamı bile zehirleyeceğini savunur. Ona göre Müslüman birey aklını kullanan, kendine güvenen onurlu, sadece Allah'a kul olup başka hiçbir şeye köle olmayan bireydir. Çünkü Bediüzzaman insan hürriyetini imandan bir parça saymaktadır. Ona göre Allah'a hakiki kul olan ne başkasına kul olur ne de başkasını kendisine kul yapar. O zaman insanların demokratik ilkelere göre yerlerini yeniden gözden geçirmelidir. Âlimlerin, şeyhlerin ve uluların yerleri yeniden belirlenmeli, ilişki tarzları yeniden ortaya konmalıdır. Bediüzzaman'a göre artık bu çağda şeyhlerin Müslüman birey üzerinde büyüklük taslayarak sulta kurması, onun onurunu kırıcı şekilde ezmesi kabul edilemez. Bu tip şeyhler şeyh değil müteşeyyihtir (çocukça şeyhtir). Çünkü ilmin ve şeyhliğin gereği tasallut, tahakküm değil tevazu ve mahfiyettir. İnsanlara saygı ve güvendir. Beraber yaşayabilme sanatıdır. Karşılıklı taviz verebilme becerisidir. Bediüzzaman alim ve şeyhlerden bu ilkelere uymayanların Müslümanlar tarafından ilim ve şeyhliğinin tanınmaması, onlara gereğinden fazla saygı gösterilmemesi gerektiğini ister. (Nursi, Münazarat, 1991, s. 59-60) Ona göre insanların iradesine ve hürriyetine müdahaleye kimsenin hakkı yoktur.

Siyasal ve Ekonomik Mekanizmalar Makine Gibidir

Demokrasinin bir burjuva kurumu olduğu, burjuvaların ise Hristiyan veya Yahudi olduğu, Müslümanların dışında başka insanların yaptığı ve geliştirdiği şeylerin Müslümanlar tarafından nasıl alınabileceği problemine Bediüzzaman son derece ilginç bir içtihatta bulunarak, siyasi ve ekonomik konuların büyük kısmının saat veya makine gibi şeyler olduğu, saat veya makineyi din ve ahlaki durumuna bakmadan nasıl en iyi saat veya makine yapan ustadan alıyor, bozulduğunda yine o konuda uzman olan ustaya tamir ettiriyorsak, ekonomik ve siyasi mekanizmaların çoğunu da din ve ahlakına bakmadan o konuda uzman olan kişilerden almamızda dinen hiçbir mahzurun olmadığını vurgular. Çünkü herhangi bir Müslümanın tüm sıfatlarının Müslümanca olamayabileceği gibi herhangi bir kafirin de tüm sıfatlarının kâfirce olması gerekmez. Müslümanın bazı sıfatları kâfirce olabildiği gibi kâfirin bazı sıfatları da Müslümanca olabilir.

Sevgi ve nefret zati (özsel) olmadığından güzel sıfatlar kimde olursa olsun sevilir, hatta takdir ve taklit edilir, kötü sıfatlardan da nefret edilir. (Nursi, Münazarat, s.41-42) O zaman Bediüzzaman'a göre kâfirlerin güzel sıfatlarının bir tecellisi olarak ortaya konulan ekonomik, siyasal ve kültürel kurumlardan Müslümanların yararlanmasında her hangi bir mahzur olamaz. Adalet, hürriyet, verimlilik, tasarruf, yardımlaşma gibi temel ilkeleri odak alan sosyo-ekonomik mekanizmalar, kurumlar, politikalar Müslüman toplum tarafından orijinine bakılmaksızın alınabilir ve taklit edilebilir. İslamiyet, Hıristiyan ve Yahudilerden, her hangi bir Müslüman bireyin (erkeğin) sadece ekonomik ve siyasal kurumları almalarını değil, bunlardan çok daha hayati özelliğe sahip olan hanımlarını bile eş olarak alabilmelerine izin vermiştir. (a.g.e, s. 71)

Bu ilkeden hareketle Müslümanların her türlü hürriyetini, can, mal, ve akıl güvenliğini, ekonomik ve kültürel gelişmesini en etkin ve en verimli şekilde demokratik yönetim şekli gerçekleştirecekse, orijinine bakmaksızın bu kurumu benimsemelerinde herhangi bir mahzurun olmadığı söylenebilir. Buna mukabil söz konusu güvenliklerden herhangi birinin gerçekleştirilememesi ya da sınırlı düzeyde gerçekleştirilmesi durumunda, o düzenin adı "İslam Cumhuriyeti" de olsa özü İslami olamaz.

Demokrasinin Ortamı

Doğal olarak demokratik ilkelerin serbestçe yaşayabileceği belli bir kültürel ortam gereklidir. Bediüzzaman'a göre demokratik sistemi inşa edip devam ettirebilmek için insanların bilgi, teknoloji, ahlak ve kültürde belli bir düzeyi tutturmaları gerekir. Vahşetin, cehaletin, bağnazlığın, ilkelliğin, kırsal kültür ve geleneklerin egemen olduğu sosyal ortamlarda demokrasi var olamaz, var olsa da ayakta kalamaz.

Ona göre demokrasinin temel ilkelerinden bazıları kuvvet yerine hakkın, cehalet yerine bilginin, kin ve düşmanlık yerine sevginin, keyfilik ve şahsiyetçilik yerine objektif kanunun ve ilkelerin ikame edilmesi, sosyal ve siyasal hayatın bu ilkeler çerçevesinde dizayn edilmesidir. Aynı şekilde tüm kararların, keyfî ve kişisel heveslere göre değil, kolektif bilgi ve hikmete dayalı kurum ve kurullarla istişare edilerek alınması ve uygulanmasıdır. Bu ilkelerin hayata geçirilebilmesi için ise toplum fertlerinin ciddi bir eğitim-öğretim seviyesine ulaşmış olması gerekir.

Meşru demokrasi sadece insan bireylerinin özgür olmasını sağlamayacak, aynı zamanda toplumun hatta belli bir kıtanın ekonomik olarak gelişmesini de sağlayacaktır. Bediüzzaman'a göre despotizme, keyfî karar ve iradelere, bilim ve hikmet dışı eğilimlere dayanan bir toplumun sağlıklı bir şekilde gelişmesi ve varlığını istikrarlı bir şekilde devam ettirmesi mümkün değildir. Özellikle İslam toplumlarının sosyo-ekonomik gelişmesi her türlü, istibdat ve baskıdan uzak İslamî hürriyet ve Şurâ ile mümkündür.

Gerçekten Bediüzzaman ve benzeri şahsiyetler, İslam toplumlarının ve genel olarak Asya kıtasının geri kalmasının esas nedeninin gerekli hürriyet ve şurâ kurumlarını geliştirememiş olmalarına bağlarlar:

"...mânâ-yı meşrutiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya'nın ve âlem-i İslâm'ın istikbalde terakkisinin birinci kapısı meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve talih ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrutiyetteki şûrâdır." "Müslümanların hayat-ı içtimaiyye-i İslamîyyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şeriyyedir. Ve emruhum şura beynehüm (Şurâ suresi, 42/38) âyet-i kerimesi, şûrâyı esas olarak émrediyor. Evet, nasıl kı, nev-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünunun esası olduğu gibi, en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûrâ-yı hakikiyeyi yapmamasıdır." (Nursî, 1994, s. 1928)

Sonuç olarak, yeniden demokrasi arayışına çıktığımız şu günlerde can, mal, akıl, ahlak ve özgürlük güvenliğini sağlayacak şekilde yeniden dizayn edilen siyasal sistemimize Müslümanların karşı çıkmaları bir yana şiddetle savunmaları gerektiği inancındayım. Bunu bize temel referans kaynaklarımız vahiy ve akıl önermektedir. Akıl ve tecrübenin önderliğinde yukarıdaki hedeflerin nasıl gerçekleştirileceği serbest tartışma veya deneyip yanılma yoluyla bulunabilir. Bu ilkelerin bir kaçı veya tümünü ihmal eden, ortadan kaldırmak isteyen her türlü siyasal, ekonomik veya kültür politikası ne adına olursa olsun akıl ve vahiy adına muhalefetle karşılaşacaktır. Doğal olarak muhalefet yeni can, mal, akıl ve din güvensizlikleri doğurur nitelikte olmayacaktır.

Ülkemizin geleceğini inşa etmek isteyenler akli ilkelerde buluşmak durumundadırlar.

(Prof. Dr. Bünyamin Duran, Köprü Dergisi, Güz-1999, Sayı:68)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Şeriat nedir, nasıl yaşanır, bu asırda şeriat geçerli midir?..


11-) Zalim yönetime isyan câiz mi?

Ehl-i sünnet âlimleri, devlet reislerinin adâletli, idarî, siyasî ve askerî işlerden iyi anlayan iktidar sahibi, dirayetli kimselerden seçilmesi lüzumu üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu şekilde seçilerek başa geçen devlet reislerine itaat, umum alimlerin görüşlerime göre vâcibtir.

Ancak, yine Ehl-i sünnet âlimleri, zorlama ve baskı kullanarak zorla iktidara gelmiş olan devlet reislerine de, layık olup olmama durumuna bakmaksızın itaatı gerekli görmüşlerdir.

Çünkü devlet otoritesine yapılan isyan, büyük bir fitne ve şerre yol açar. Malûmdur ki, isyan ile ortaya çıkan parçalanma, kargaşa ve anarşinin kapısını kapamak fevkalâde zordur. Hattâ bazen bu kargaşa, milletlerin ve devletlerin hayatına bile mal olabilmektedir.

Peygamber Efendimiz (sav) mü'minlerin huzur ve sükûnuna, birlik ve beraberliğine büyük ehemmiyet vermiş, umumî asayişin bozulmaması için devlet reislerinden gelebilecek zulüm ve baskılara karşı ümmetine isyan etmeyip tahammül göstermelerini tavsiye etmiştir.

Hz. Huzeyfe'den nakledilen şu hadîs-i şerîf bu mevzuya ışık tutmaktadır:

"Benden sonra benim doğru yolumdan gitmeyen ve benim sünnetimle amel etmeyen hükümdarlar olacaktır."

"Ben buna yetişirsem ne yapayım, yâ Resûlâllah?" diye sordum.

"Dinler ve itaat edersin. Sırtın dövülse ve malın alınsa bile yine dinle ve itaat et." diye buyurdular." (Tac, III/44-45)

İSYAN ETMEMEK ZULME RAZI OLMAK DEĞİLDİR

Resûlüllah Efendimizin (sav) ümmetine, yöneticilerden gelecek haksızlık ve zararlara sabırla mukabele tavsiyesi, onları zulme boyun eğmeye davet değil; bilâkis isyan yoluyla, devlet ve millet bütünlüğünü zedeleyecek daha büyük zulüm ve zararlardan kaçındırmak hikmetine mebnidir.

Malûmdur ki, Kur'ân-ı Azîmüşşân, değil zulüm yapmayı, zulme en ufak bir meyil ve rıza göstermeyi bile şiddetle yasaklamıştır. Bu bakımdan Sevgili Peygamberimizin (sav), zalim idarecilere itaat emrini, zulme razı olmak mânâsında düşünmek abestir. Bu emir, zulmün def'ine çalışmaya mani de telâkki edilmemelidir. Zira, itaat içinde de zulmü giderecek çeşitli imkân ve fırsatlar, uygun şartlar, meşrû yollar bulunabilir. Ancak bütün çabalara rağmen, zulmü gidermeye itaat içinde meşrû bir çare bulunamazsa, cüz'i ve şahsî hukukunu umumun selâmetine, âmmenin menfaatine feda etmek idrak sahibi, muhakemeli bir Müslümandan beklenen olgun bir davranıştır.

İSYANIN ZARARLARI

İbn-i Abbas (ra)'dan gelen başka bir rivâyete göre Nebi (sav) şöyle buyurmaktadır:

"Her kim emîrin yapmış olduğu bir şeyi kötü görürse sabretsin (isyanla hareket etmesin). Çünkü her kim sultana (itaatten) bir arşın ayrılırsa cahiliyyet ölümü ile ölür." (Buharî, Kitabü'l-Fiten)

Hadis Profesörü Kâmil Miras Bey bu hadîsi şöyle açıklar:

"Vahiy ile desteklenen Peygamberimiz (sav) umumun sorumluluğunu taşıyan bir kısım idarecilerin gayrimeşrû hareketlerde bulunacaklarını, nübüvvet nûruyla yani Cenab-ı Allah' ın bildirmesiyle görüyor ve biliyordu. Bu vaziyet karşısında Müslümanlara sabır ve sükûn ile hareket etmelerini ve bozgunculuktan kaçınmalarını vasiyet ediyordu. Ve "Her kim sabırsızlanarak bile bile umumun sorumluluğunu taşıyan sultandan, yani millî otoriteyi temsil eden devlet reisinden ve İslâm ümmetinden bir karış ayrılırsa, cahiliyet ölümü ile ölür" buyuruyor ki, bunun mânâsı "başsız ve toplum düzeninden mahrum cahil milletlerin âsi bir ferdi olarak ölür." demektir. Yoksa kâfir olarak ölür demek değildir."

Vatanın bütünlüğünün muhafazası, namus ve iffetin korunması, mal ve canın emniyeti hep devletin varlığı ve devamı ile bağlı olduğu için, Peygamber Efendimiz (sav) itaat üzerinde ısrarla durmuştur. Müslümanları her türlü isyan ve bozgunculuktan, bölücülük ve ayrılıklardan şiddetle menetmiştir.

İtaatdaki hikmet ve maslahatı kavramayan nice milletler, Cenâb-ı Hakk'ın en büyük ihsanlarından biri olan devlet nimetini ellerinden kaçırmışlar; birlik ve bütünlüklerini istiklâliyetlerini muhafaza edememişlerdir. Bunun tarihte pek çok misâlleri vardır.

DEVLET REİSİ ALLAH'A İSYANI EMREDERSE...

Resûlüllah (sav) bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurur:

"Allah'a isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak ma'ruftadır."

Bir başka hadîs-i şerifte de Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:

"Sizin başınıza öyle kimseler imam (reis) olacak ki, bazı hareketlerini güzel bulup memnun kalacaksınız. Bazı davranışlarını da çirkin bulacaksınız. Kim o davranışların kötü olduğunu o reislere söylerse (müdahane ve nifakdan) kendini korur. Kim de (dil ile söylememekle beraber kalben) buğz ederse, İlâhi mes'uliyetten kurtulur. Kim de (bu fena işlerden) memnun kalır ve onlara uyarsa helâka gider." (Sahih-i Müslim).

Bütün müçtehidler, müceddidler ve diğer İslâm âlimleri, itaat etmemekle isyan etmeyi birbirinden tamamen ayrı mütalâa etmişlerdir. Onlar, Allah'ın emrine muhalif durumlarda hiç kimseye itaat etmemişlerdir. Bununla beraber kat'iyyen isyana teşebbüs yahut teşvik de etmemişlerdir. Bilâkis mü'minleri isyandan men etmek hususunda gayret ve himmetlerini esirgememişler ve bu vadide bütün Müslümanlara, halleriyle, örnek olmuşlardır.


12-) Ülke yönetiminin şeriat veya laiklik olup olmaması konusunda bilgi verir misiniz?

Cevap 1:

Günümüzdeki laiklik, bütün dünyada farklı kesimlerin farklı zihniyetlerine paralellik göstermektedir. Dine karşı alerjileri olanlar, bunu dine karşı kullanmak istiyorlar. Dine karşı saygılı olan kesimin de bunu bütün dinlere karşı saygılı bir fenomen olarak algılamaları normaldir.

Anayasadaki ifadelere bakılırsa, devlet, laiklik ilkesiyle bütün dinlere karşı aynı mesafede durmayı, dinsizlere karışmadığı gibi, dindarlara da karışmamayı taahhüt eden bir görünüm sergilemektedir.

Buna göre, devlet laik olabilir, fakat fertler laik olamaz. Çünkü bir fert söz gelimi "Ben Müslüman değilim." veya "Filan dinden değilim." dediği zaman, "Ben dinsizim." demek istemiş olacaktır. Bireyler, din-dinsizlik perspektifinde tarafsız olamazlar. Dini olmayanın yeri dinsizliktir. Mantık açısından bunun başka izahı yoktur. Oysa, küfre razı olmak küfrün ta kendisidir.

Demek ki, fertler laik olamazlar. Ya dinsiz veya dindar olurlar. Ancak bazen az da olsa, devletin laiklik ilkesine taraftar olduğunu ifade etmek için "ben laikim" diyenler de çıkıyor. Yoksa, bizzat bir birey olarak kendilerini hem bir dine bağlı hem de laik olarak görenlerin bu tavırlarını cehaletlerine vermek gerekir.

Devlet bir kurum olarak, böyle bir prensibi benimsemişse, onun da görevi, hangi dine bağlı olursa olsun bütün din mensubu ve dinsiz olan vatandaşlarına karşı tarafsız olmaktır. Ve onların bu özgürlüklerine despotça yaklaşımlarda bulunmaması esastır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, laiklik yabancı kültürden bize geçmiş bir fenomendir. Kişilerin veya grupların kendi zihniyetlerine göre, dinimizle çatışan veya barışan bir esnekliğe sahip olarak şekillenebilmektedir.

Cevap 2:

Doğru İslamiyeti ve İslama uygun doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan, ama İslama uymayan bazı uygulamalar İslamiyete ve Müslümanlara zarar vermektedir.

Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz.

Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz.

Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!..

- Şeriat nedir, ne değildir?

Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi manalara geliyor.

İnsan, bir kavramı reddederken de kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.

En çok tartışılan kavramlardan biri de “şeriat.” Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.

Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen “Kamus”una bakalım:

Şeriat, “evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve âyet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi” diye tarif ediliyor.

Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın “İlahi emirler ve yasaklar” oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların “âyet, hadis ve icma” denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.

Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:

“Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.”

“Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur.”

Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:

1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.
2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.
3. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır.
4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.
5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.
6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.

Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, “Hak Dini Kur'an Dili” isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:

“Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Teala'nın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.”

Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:

1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.
2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.
3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.
4. Şeriat, din demektir.

Asrımızın büyük âlim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:

“Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir.”

Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.

1. “Küçük âlem” olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın “kelam” sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.
2. “Büyük insan” olan âemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.
3. Maddi âlemdeki kanunlara “tabiat” demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu “fıtri” kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.

Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın “fıtri”  kanunlarına isyansız itaat ettikleri için, bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.

Bütün bu tanımlara göre, “şeriat” diyen birisi, “din kuralları” demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.

Kabul de edebilir, red de... “Dinde zorlama yoktur.”

Şeriat nasıl yaşanır?

Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin.

İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi.

Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor.

Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat manası, “Su membaından su almak için girilen yol.”

Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler:

"Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat meyvesi andan içerü."

Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır.

Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı.

Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim:

“Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.”

Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir.

Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır.

Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur. Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir.

Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki manasıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar.

İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor.

İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor.

Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış.

İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor.

İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor.

Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur.

İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor.

İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş.

Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış.

Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de:

“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zâriyât, 51/56) 

âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller.

Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mümini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek.

Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez.

İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.

Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mümine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir.

“Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulû'l-emirlerimiz düşünsünler.” (Bediüzzaman)

İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim. İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler. İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri. Bir gayri müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur. Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır.

Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mana ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar. Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar.

Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor. Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece Müslim - gayrı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar.

Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek. Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır.

- Asrımızda Şeriat geçerli midir?

Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar. Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte. Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış.

Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz. Meşhur bir kaide vardır. “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur.” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır. Eli, parmaksız düşünemezsiniz. Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz. Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız. Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir. Gözün de akını karasından ayıramazsınız. Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz. İslâmî hükümler de öyledir. Bir bütün olarak düşünülmelidir. Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur.

İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar.

Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim. İslâm’da faiz haramdır, yasaktır. Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir. O zaman şu hakikat ortaya çıkar: “Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz. Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir.”

İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil.

Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya. Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir. Zira, iman küfre zıttır. Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin. Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir. İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır. Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum.” derse küfre girer. Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i sünnet itikadınca mümkün değildir. Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir. Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i sünnet âlimleri müttefiktir.

Çok dikkatli olmamız gerekiyor. İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz.


13-) Yönetenler ve yönetilenler hakkındaki ayetler nelerdir?

Yöneticiler hakkındaki bazı ayetler:

“Davud! Biz seni ülkede hükümdar yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine/nefsinin hevesine uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın.”(Sad, 38/26).

“Resulüm! eğer hüküm verirsen, aralarında adâletle hüküm ver. Şüphesiz Allah, adâletli davrananları sever.” (Maide, 5/42).

“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder. Allah bununla ne de güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi iştendir, her şeyi görendir.”(Nisa, 4/58).

"Hasılı, başlangıçta Mûsâ’ya, kendi kavminden, genç bir kuşaktan başka iman eden olmadı. Kavmi, Firavun’un ve yöneticilerin, kendilerine işkence edeceklerinden korkuyorlardı. Çünkü Firavun o ülkede son derece despot ve çok aşırı gidenlerdendi." (Yunus, 10/83)

Yönetilenler hakkındaki bazı ayetler:

“Ey iman edenler! Allah’a itâat edin, peygambere ve sizden olan idarecilere/yöneticilere de itâat edin! Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve âhiret gününe (gerçekten) inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resûl’üne götürün. Bu -sizin için- daha hayırlıdır ve sonuç bakımından da daha güzeldir.”(Nisa, 4/59).

Öyle görülüyor ki, yöneticilerin en büyük görevi, adaletli olmaktır. Yönetilenlerin en büyük görevi de, bu adaletli hükümlere uymaktır.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Yönetici kimsede olması gereken özellikler ve İslam'a göre yönetici nalayışı nasıldır?

Siz ne halde iseniz başınıza o şekilde idareciler gelir,..

ÂDİL YÖNETİCİ.


14-) Seçimlerde oy kullanmanın hükmü nedir; nelere dikkat etmemiz gerekir?

Bizim görevimiz iyi niyetli olduğunu düşündüğümüz, vatana faydalı olacağına inandığımız insanlara oy vermektir. Bizim mesuliyetimiz buraya kadardır. Bundan sonraki yapılanlardan seçilen kimseler sorumludur.

Beş yıl boyunca idarecileri tenkit etme ihtiyacı duyan millete, idarecileri seçme ehliyeti verilmiştir. Halk da bunları seçmek için sandık başına gider. Bunları seçerken en iyi olanları seçmeye çalışırız. Bizim niyetimiz, onların devletimize daha faydalı olduğudur. Yoksa “bunlar, zararlı insanlardır” diye seçsek elbette sorumlu oluruz. Bundan sonraki iş, idarecilerin mesuliyetine kalmıştır.

İslam dininin, belli bir yönetim şeklini mecbur etmediğini görüyoruz. Bu konuda temel kaide ve kurallar getirmiştir. Bunlar adalet, eşitlik, harama girmemek şartıyla hürriyet gibi esaslardır. Bu sebeple yolculuğa çıkarken bile bir başkan seçmeyi emreden dinimiz, elbette vatan ve millet idaresine geçecek insanların seçimine kesinlikle karşı çıkmayacaktır.

Diğer taraftan ilk halifeler de hep seçimle iş başına gelmişlerdir. Bir Müslümanın kendini yönetecek insanlardan vatanına, milletine ve mukaddesatına hizmet edececeğine inandığı birilerine oy vermesi helaldir. Hatta böyle bir görevden kaçması da doğru değildir.

- Günümüzde siyaset yapılması uygun mudur, uygun ise hangi şartlarda yapılması gerekir?

Bu zamanda siyasetle dine ve millete hizmet edilebileceği bilinse ve böyle bir anlayış içerisinde olabilsek, siyasete girmenin bir sakıncası olmaz. Bir işin kendisinin haram olması ayrıdır, onu haram da kullanmak ayrıdır. Bilgisayar, televizyon gibi aletlerin kendisi birer alettir ve bunların haram olması söz konusu olamaz. Ancak siz insanlara İslamı anlatan bir kurumda çalışabilirsiniz ve bu aletleri de hayırda kullanırsınız. Ancak aynı aletleri insanları yoldan çıkaran bir kurumda kullanmak ise haramdır.

Bunun gibi siyaset bir alettir. Bu aletin kendisi değil nerede ve nasıl kullanıldığı önemlidir.

Siyasete girmenin bazı fayda ve mahsurları ile beraber bir kısım şartları vardır. Bunları sıralamaya çalışalım:

1. Dine ve millete hizmet gayesi, ön planda olmalıdır,

2. Her ne pahasına olursa olsun, yalana tenezzül edilmemelidir.

3. Bir cemaat namına çıkıp daha sonra kendi cemaati ile kötü olmamaya gayret etmek. Yani cemaat namına değil kendi namına bir fert olarak girilmelidir. Onu sevenler de ona taraftar olmalıdır. Yoksa “Madem bu cemaate veya tarikata mensubum, öyleyse herkes bana oy vermek zorundadır.” dese, o zaman tatsızlığa meydan verilecektir. Bu gibi şeylere tenezzül edilmemelidir.

4. Daima haklının yanında bulunulmalıdır.

5. Başka partiye mensup olan insanları, gıybet ve tenkit veya iftira etmemektir.

Bu ve İslam’ın emrettiği veya yasakladığı diğer hükümleri uygulayabileceğiniz bir ortam sağlandığı kanaatini taşıyorsanız siyasete girilmeli, millete ve vatana faydalı olnmalıdır. Bu dahi bir ibadettir.

Fakat ubudiyetinizin ciddi aksamasına vesile olacak ve günahlara rahatlıkla girilebilecek bir ortamda hizmet edilmeye çalışılacaksa, bunun ciddi bir şekilde düşünülmeye ihtiyacı vardır...


15-) Allah'ın, Ya Kafi ismine ve Allah bize yeter, ayetine göre, insanlarla olan birlikteliğimiz, onlara ihtiyaç duyduğumuzdan değil, onlara faydalı olma gayesinden ötürü müdür?

Sorudaki mantıkla hareket edersek, başkasına faydalı olmak da söz konusu olmaz. Çünkü başkasına faydalı olmak demek, başkasının ihtiyacını gidermek demektir. Bu ise onun bize muhtaç olduğunu gösterir. Bu da “Kâfî” ismine aykırı olur. Halbuki mevcut realiteler yanında Kur’an ve hadis kaynakları da bu anlayışın doğru olmadığını göstermektedir.

“Senin Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Halbuki bu dünya hayatında onların maişetlerini aralarında taksim eden, bir kısmının diğer kısmını çalıştırması için, kimini kimine üstün kılan Biziz. Senin Rabbinin rahmeti ise, onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.”(Zuhrüf, 43/32) mealindeki ayetten de anlaşılacağı gibi, insanlar fıtraten medenîdir, sosyal hayatta yaşamak zorundadır, başka insanlarla çalışmalarının ürünlerini mübadele etmek mecburiyetindedir.

Söz gelimi, fırıncının gömleğe ihtiyacı olduğu gibi, gömlekçinin de ekmeğe ihtiyacı vardır. Bu ayet açıkça bize şunu ders veriyor ki, insanlık camiasındaki hayatta bütün insanları birbirine muhtaç şekilde yaratılmıştır. Çünkü herkes her şey muhtaçtır, fakat hiç kimse bütün ihtiyaçlarını tek başına karşılayabilecek durumda değildir. Yani herkes herkese muhtaçtır.

Allah’ın “Kâfî” isminin manasına gelince, bunu şöyle anlamak durumundayız. her şeyi yaratan ve takdir eden Allah’tır. Sebepleri de yaratan Allah’tır. O bir şey istediği zaman ona asla bir şey engel olmaz, istemediği bir şey asla var olmaz. Fakat, Allah’ın bir ismi olan “Hakîm” ismi sebeplerin varlığını gerektirir. İnsanların birbirine olan ihtiyaçları da bu sebeplerden biridir.

Bununla beraber, hiçbir sebep Allah’a rağmen bir işe yaramaz. Öyle ise Allah “Kâfî”dir. İnsanların muhtaç olduğu bütün sebepleri  yaratan da Allah’tır. Öyleyse Allah “Kâfî”dir.

Bu pencereden hakikatin yüzüne bakılabilirse, Allah’ın sebepler örgüsünü yaratarak gösterdiği “İNAYET”i, her şeyin dizgini elinde tuttuğunu gösteren “KİFÂYET”ine aykırı olmadığı görülecektir.


16-) Günümüzdeki laiklik acaba dinimizle çatışmakta mıdır?

Günümüzdeki laiklik, bütün dünyada farklı kesimlerin farklı zihniyetlerine paralellik göstermektedir. Dine karşı alerjileri olanlar, bunu dine karşı kullanmak istiyorlar. Dine karşı saygılı olan kesimin de bunu bütün dinlere karşı saygılı bir fenomen olarak algılamaları normaldir.

Anayasadaki ifadelere bakılırsa, devlet, laiklik ilkesiyle bütün dinlere karşı aynı mesafede durmayı, dinsizlere karışmadığı gibi, dindarlara da karışmamayı taahhüt eden bir görünüm sergilemektedir.

Buna göre, devlet laik olabilir, fakat fertler laik olamaz. Çünkü bir fert söz gelimi "Ben Müslüman değilim." veya "Filan dinden değilim." dediği zaman, "Ben dinsizim." demek istemiş olacaktır. Bireyler, din-dinsizlik perspektifinde tarafsız olamazlar. Dini olmayanın yeri dinsizliktir. Mantık açısından bunun başka izahı yoktur. Oysa, küfre razı olmak küfrün ta kendisidir.

Demek ki, fertler laik olamazlar. Ya dinsiz veya dindar olurlar. Ancak bazen az da olsa, devletin laiklik ilkesine taraftar olduğunu ifade etmek için "ben laikim" diyenler de çıkıyor. Yoksa, bizzat bir birey olarak kendilerini hem bir dine bağlı hem de laik olarak görenlerin bu tavırlarını cehaletlerine vermek gerekir.

Devlet bir kurum olarak, böyle bir prensibi benimsemişse, onun da görevi, hangi dine bağlı olursa olsun bütün din mensubu ve dinsiz olan vatandaşlarına karşı tarafsız olmaktır. Ve onların bu özgürlüklerine despotça yaklaşımlarda bulunmaması esastır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, laiklik yabancı kültürden bize geçmiş bir fenomendir. Kişilerin veya grupların kendi zihniyetlerine göre, dinimizle çatışan veya barışan bir esnekliğe sahip olarak şekillenebilmektedir.


17-) Referanduma sunulacak olan Anayasa paketine bakış açımız nasıl olmalıdır? Bir Müslüman ve bir vatandaş olarak buna "evet" dememiz gerekir mi? "Hayır" demenin manevi bir sorumluluğu olur mu? Bu referandumu boykot edip katılmamak doğru mudur?

İslam’a göre, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine muhalif olmayan, hak prensibiyle halka hizmet eden, hakkaniyeti gözeten her iş, taraftar olunması gereken bir iyiliktir.

“Tamamı elde edilmeyenin tamamını terk etmek doğru değildir” (bk. Keşfü'l Hafâ, 2/196)

kaidesi gereğince, söz konusu Anayasa paketinde arzu edilen bütün güzelliklerin olmadığı bahanesiyle referandumu boykot etmek doğru değildir. Mesela, iki gözü âma olan bir kimsenin, doktorların “Bir gözünü iyileştirebiliriz.” tekliflerine karşı, “Her iki gözüm iyileşmeyeceğine göre, bir tek gözüm iyileşsin istemiyorum.” diyerek teklifi reddetmesi ne kadar yanlış ise, az da olsa çok önemli bazı iyileştirmeler getiren bu Anayasa paketine katılmamak veya “hayır” demek o kadar yanlıştır.

Unutulmamalıdır ki, mutlak adaletin gerçekleşmediği yerde, nisbî adaletin / adalet-i izafiyenin hükmü geçerlidir. Nisbî adalet, mutlak adaletin gerçekleşmesinin bir ön hazırlığı olabilir. Nasıl ki kainatta her şey derece derece ilerleyerek bir kemal mertebeye ulaşıyorsa, mutlak adalet yolunda bir derece katetmeyi sağlayacak bu çalışmanın da kemal mertebedeki bir anayasaya ulaşmayı sağlayacağını ümit ediyoruz

Halk oylamasına sunulacak paketi incelediğimizde; referanduma sunulan Anayasa paketinde insanlık onuruna yakışır bazı düzenlemeler yanında, mevcut anayasadaki -sistemden kaynaklanan- bir kısım haksız düzenlemeleri de ortadan kaldıracak mahiyette değişiklikler yer almaktadır. Aklıselim ve temiz bir vicdan ile konuya bakan herkes “bile bile zulme rıza göstermek” mahiyetinde olan “hayır” oyu vermeyi elbette düşünmemelidirler. Merhum M. Akif’in “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.” sözlerini özümsemek, “Ben ahd-u peyman etmişim ki, -şekli ne olursa olsun- zulme rast gelsem sille vuracağım.” diyen Bediüzzaman Hazretlerinin bu ahd-u peymanına sahip çıkmak zamanı çoktan gelmiştir.

Aşağıda mealini sunduğumuz ayet, iyilikte yardımlaşmayı emretmekte, kötülükte yardımlaşmayı yasaklamaktadır:

“İyilik, dürüstlük ve takvada yardımlaşın, fenalık/kötülük, zulüm ve düşmanlıkta birbirinizle yardımlaşmayın, Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (Maide, 5/2)

Bilindiği üzere, zulmün dini, milliyeti yoktur. En dindar bir adam, gayri müslim bir insana haksızlık ederse, İslam’a göre, bu dindar adam zalimdir ve ona karşı mazlum duruma düşmüş olan gayri müslime o konuda yardım etmek gerekir. Bu sebeple, herhangi bir bahanenin arkasına sığınarak, bir kısım zulüm ve haksızlıkları ortadan kaldıran, toplumumuzun değişik kesimleri için bazı güzel hakları getiren, haksızlığa uğradığını düşünen -sivil olsun asker olsun- herkese hakkını aramak için yargı yoluna açan, bir çok açıdan insanların onurlarına yakışır düzenlemeleri yapan bu Anayasa paketine “hayır” demenin veya mazeretsiz oy kullanmamanın isabetli bir davranış olmayacağı ortadadır. Çünkü, “evet” oyunu kullanmayanlar, mevcut uygulamanın devamına onay veriyorlar demektir. Oysa bu anayasa değişikliğini yapan hangi siyasi düşünce, ekol veya parti olursa olsun, değil mi ki, adalete doğru bir adım atılmasına vesile olmaktadır. O halde bu çabanın desteklenmesinin, müslim - gayri müslim; her insan, her vatandaş için, bütün halkımız için vicdani bir görev olduğu kanaatindeyiz.

Elbette, her birey bu kararı alırken, kendi vicdan muhasebesini yapacak ve kendi kararını verecektir. Umarız her ne olursa olsun, bu kararı verirken meali verilen şu ayetin tehdidinden sakınılmış olur:

“Sakın zulmedenlere en ufak bir meyil göstermeyin, yoksa size ateş dokunur.” (Hud, 11/113)


18-) 1 Nisan şakası yapmak caiz midir? Hristiyanları taklit etmek midir? Bu günün binlerce Müslümanın katliam günü olduğu iddiasının aslı var mıdır?

Bu günün (1 Nisan) Müslümanlar için bir katliam günü olduğuna dair herhangi bir sağlam bilgiye rastlayamadık.

Genellikle değişik ülkelerde belli bir efsaneye dayalı olarak söz konusu edilen bazı menkıbeler vardır.

"Nisan 1" şakası hakkında farklı kültür, inanç ve dillerde efsaneler bulunmaktadır:

Fransa (Poisson d'avril - Nisan Balığı): 1564 yılında Fransa kralı IX. Charles yılbaşını 1 Nisan’dan 1 Ocak’a aldırır. Bu arada 1 Nisan’ı sene başı olarak kabul etmeye devam edenlerle alay etmek amacı ile yapılan şakalar, bir süre sonra gelenek hâline gelir. 1 Nisan’ı yılbaşı kabul edenlere ise “Nisan Balığı” adı verilir

İngiltere - April Fools' Day - Nisan Kaçıklar Günü

İskoçya - Gowk veya Cuckoo Günü

"Nisan 1" veya "Nisan Balığı", Hollanda, Belçika, Kanada, ABD, İsviçre, Japonya dahil dünyanın pek çok yerinde tanınmaktadır.

"Nisan 1" ile ilgili başka bir efsane de Pagan kültüründe 1 Nisan'da kutlanan "Fous Bayramı"dır. Antik Roma'da Hilarya adıyla benzer bir bayram da kutlanmaktadır. Hindistan'da ise bu bayram 31 Mart'ta Holi adıyla kutlanmaktadır.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, 1 Nisan günü, bir Hristiyan din adeti değildir.

Bu sebeple, bu günde -makul, aşırı olmayan, haram unsurları barındırmayan- bazı şakaların yapılmasının -prensip olarak- haram olduğunu söyleyemeyiz.

Yalanla eş anlamlı şakalar ise, bizzat yalan olduğu için haramdır. Ancak şaka; yalan, alay, hakaret gibi aşağılayıcı manada olmamak ve aşırı gitmemek kaydıyla yapılırsa, buna müsaade edilmiştir.

Hz. Peygamber (asm) ve ashabının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı ve yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar ise insanlar arasında muhabbeti arttırır. Ancak her işte olduğu gibi şakada da aşırıya gidilmemelidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

ŞAKA


19-) Mudara nedir, hangi konularda uygulanabilir?

Mudara, bir kimsenin şerrinden korktuğu birine karşı, aşırıya kaçmadan iltifat etmesi, insanlarla iyi geçinmeye çalışma anlamında ahlâk terimidir.

Sözlükte "kandırmak, aldatmak" anlamındaki dery kökünden türeyen mudara kelimesi "hoşgörülü olma, insanla geçinme" mânasına gelir. Terim olan taşkın hareketleriyle huzursuzluğa yol açandan endişe edilen veya aşırı alıngan kişilere karşı nazik davranarak kötülüğünü önlemeyi yahut gönlünü almayı çabalayan davranışları ifade eder. (1) İbn Battal el-Kurtubî, asıl hedefinin ülfet olduğunu ve farklı ka­rakterdeki insanlara karakterlerine uygun biçimde davranmayı gerektirdiğini belir­tir. (2) İbn Hacer el-Askalânî de müdârâyı "bilgi­siz kişiyi eğitmek, günahkârı kötü fiilin­den vazgeçirmek gibi faaliyetlerde bulu­nurken muhataba karşı yumuşak davran­mak" şeklinde tanımlamıştır. (3) Kaynaklarda, müdârânın bir za­rarın önlenmesi veya bir hayrın gerçekleş­mesi gibi Allah rızâsına uygun amaçlara dayandığına dikkat çekilerek böyle bir ga­ye taşımayan, çıkar sağlama ve mevki ka­zanma gibi sebeplerle insanlara karşı hoş görünmeye "müdâhene" denildiği ve bu­nun haram olduğu belirtilmektedir.(4)

Müdârâ kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de geç­memekte, bazı hadis mecmualarında Hz. Peygamber (asv)'in konuyla ilgili tavsiyeleri yer almaktadır. Buhârî, "İnsanlara Müdârâ" başlıklı babda içinde müdârâ kelimesi geçmemekle birlikte konuya dair olan hadislere yer vermiş, ayrıca ashaptan Ebü'd-Derdâ'nın muhtemelen müşriklerin ve münafıkların ileri gelenlerini kastede­rek söylediği, "Biz bazı kimselere karşı içi­miz öfke dolu olduğu halde güler yüzlü ol­maya çalışırdık" anlamındaki sözünü nakletmiştir. Burada geçen bir hadise göre Resûlullah kendisini ziyaret etmek isteyen bir kimsenin gıyabında, "O adam kabilesi içinde çok kötü biridir ama bırakın gelsin" demiş, adam huzuruna geldiğinde onu sı­cak karşılamış, daha sonra bu tutumunun sebebini soran Hz. Âişe'ye, onu kendi hu­zurunda yüz bulamamış insan durumuna düşürüp kıyamet gününde Allah'ın huzu­runda daha da kötü bir hale gelmesini is­temediği için böyle davrandığını söylemiş­tir. Bu hadis müdârânın meşru ve mendup olduğuna dair en önemli delil sayıl­mıştır. Yine hadis mecmualarında "Resûlullah'in, kadınların psikolojik özellikleri dik­kate alınarak onlara karşı nazik davranılması yönündeki öğütleri yer almaktadır."(5)

Bazı kaynaklarda Hz. Peygamber (asv)'in, "Farz namazla emrolunduğum gibi insan­lara müdârâ etmekle de emrolundum" dediği (6)aklın başta gelen gereğinin Allah'a imandan sonra insanlara müdârâ etmek olduğunu söylediği (7) in­sanlara müdârâ etmenin sadaka yerine geçeceğini belirttiği (8) yö­nünde yer alan rivayetlerin sıhhati şüphe­li kabul edilmişse de (9) bu tür sözler, Kur'an'ın ve sahih hadislerin genel öğretisine uygun olması yanında tarih boyunca İslâm top­lumlarının hâkim karakteri haline gelmiş olan hoşgörünün ilkelerini içermesi bakı­mından da önem taşımaktadır. İbn Ebü'd-Dünyâ'nın bu tür rivayetleri topladığı Müdârâtü'n-nâs adlı eserinde çe­şitli başlıklar altında 186 hadis ve haber yer almaktadır.

Tasavvuf literatüründe ahlâk terbiyesi bakımından büyük değer verilen müdârâ konusu genellikle uhuvvet, sohbet, sabır, ülfet gibi kavramlar çerçevesinde ele alı­narak insanlara karşı güler yüzlü, tatlı dil­li ve hoşgörülü olmanın, onlardan gelebi­lecek sıkıntılara katlanmanın önemi üze­rinde durulmuştur. Hz. Peygamber (asv)'in müdârâsından bazı örnekler nakleden Şehâbeddin es-Sühreverdî'nin kaydettiğine gö­re aile, çocuklar, komşular, dostlar ve bü­tün insanlara karşı müdârâ göstermek sûfıyyenin anlayışındandır. Kişinin gerçek ka­rakteri sıkıntılara katlanma derecesiyle or­taya çıkar. İnsanın aklının güçlü, ilminin ve hilminin zengin olduğunu müdârâdan da­ha iyi gösterecek bir erdem yoktur. Çün­kü bu erdem sayesinde nefsin bencilliği kırılır, nefret duygusu yatıştırılır. (10) Öte yandan sûfîlere göre bir kimsenin kendisiyle iyi geçinebilmeleri için insanları zahmete sok­ması tasavvufî ahlâkla bağdaşmaz.(11)

İbn Kuteybe'nİn Uyûnü'l-ahbâr ve İbn Abdülber en-Nemerinin Behcetü'l-mecâlis'ı gibi edebî-ahlâkî mahiyetteki eserlerde insanlara müdârâ etmenin toplumsal iliş­kiler açısından getireceği faydalara dair hadislerden ve sahabe sözlerinden başla­yarak hakimane sözler ve şiirler derlen­miştir. Şiî literatüründe de Hz. Ali (ra)'e mü­dârâ konusunda hikmetli sözler isnat edil­miştir.(12)

Dipnotlar:

1- bk Arab, "dry" md.; Tâcü'l-'arûs, "dry "İbn Hacer, XXII, 330; Ahmed Rifat, 321

2- Şerhu Sahîhi'l-Buhâri, VII, 294-295

3- Fethu'l-bâri, XXII, 330

4- bk, Müdâhene

5- Dârimî, "Nikâh", 35; Buhârî, "Nikâh", 79; Tirmizî, "Talâk", 12

6- Şîrûye b. Şehredâr ed-Deylemî, I, 76

7- Beyhaki, VI, 343

8- Beyhaki, VI, 344

9- Aclûnî, I, 228, 507-508; II, 280; İbn Ebü'd-Dünyâ, s. 23-25 Naşirin dipnotları

10 Avari-fü'l-ma'ârif, V, 136-137, 139

11- Hücvîrî, II, 583; Şehâbeddin es-Sühreverdî, V, 214

12- Hâdîel-Müderrisî, s. 446-448

(Diyanet İslam Ansiklopedisi)


20-) İslamiyete göre ekonomik sistemler, prensipler ve temel kurallar nasıl olmalıdır?

İslam ekonomi sistemi, ne zalim kapitalizmi, ne de gaddar hayalcı sosyalizmi kabul eder. Kuşkusuz her batıl sistemin doğru olan yönleri de olabilir. İslam, kabul etmediği sistemlerin hak olan yönlerini elbette reddetmez. Sözgelimi, kapitalizmde bir nebze kabul gören bireysel teşebbüsler, özel mülkiyet, ticaret, sanat, mürabaha/kar etme esasına dayalı serbest piyasa ekonomisi gibi hususlar -İslam’ın ruhuna, genel ahlakına aykırı olmayacak şekilde- İslam ekonomi sisteminde yer alabilir ve almıştır. Bunun yanında, sözde de olsa sosyalizmde ön plana çıkan haksız kazançla mücadele, zengin-fakir kesimler arasındaki uçuruma son verme iddiası, genel olarak faize karşı olan tavrı, İslam’da birer hak nokta olarak kabul görebilir.

Faiz sömürüsü, aldatma veya aldanmayı netice veren ve haksız kazanç sağlayan teamüller gibi olumsuzluk ifade eden unsurlar, İslam ekonomik sitemde açık olarak saf dışı edilmiştir

İslam ekonomisinin çerçevesi, ilkeler bazında değerlendirilmiş olmakla beraber, bu çerçeveler dışına çıkılmadığı sürece, uygulanacak ekonomik detaylar zaman ve zeminin şartlarına bırakılmıştır.

İslam, prensip olarak özel mülkiyet hakkına ve bireysel özgürlüklere saygılıdır. Mal sahibi, ne yaptığını bilmeyen bir çocuk veya deli olmadığı sürece, helal dairede mülkünde dilediği gibi tasarruf etme hakkına sahiptir. Şayet ehliyet sahibi değilse bu tasarrufu elinden alınır. Aşırı israf ve savurganlık bu haciz durumunun oluşmasına önemli emaredir. Bu günkü medenî hukukta da bu prensip geçerlidir.

Bununla beraber, İslam,  israf ve cimriliği ahlak dışı davranışlar sırasına koyup, kötülemek suretiyle insanları onlardan uzak tutmaya çalışır. Formel hukuk kapsamında olmasa da, ahirete endeksli bir muhtevaya sahip olduğundan, kişiye bu konuda dinî sorumluluk yüklemiştir. Bu da Müslümanları aşırı uçlardan koruyup orta yol denile iktisatlı/tutumlu bir vasata çekebilir.

Konuyla ilgili olarak, Prof. Dr. Osman Eskicioğlu'nun KUR'AN ve EKONOMİ isimli şu makalesini okumanızı önemle tavsiye ederiz:

Kur'an ve ekonomi adını vermeyi uygun bulduğumuz bu makalemizde önce Kur'anı sonra ekonomiyi tanıtmaya ve sonra da bu ikisi arasında ne gibi bir irtibatın var olduğunu aramaya ve anlamaya çalışacağız.

Hemen söylemeliyim ki, muhatabı insan olmakla beraber Kur'an-ı Kerim, Allah, melek, Peygamber, ahiret, insan, hayvan, bitki ve cansız varlıklardan bahseden ve kâinatı tanıtan ilahi bir kitaptır. Yani Kur'an, var olan, varlığı duyularla anlaşılabilen her şeyden söz ettiği gibi, duyular ötesi varlık ve varlıklardan da bahseder. Bu bakımdan Kur'an’da ekonomi var mı, yok mu gibi soru sormanın abesle iştigal olduğu görüşündeyim.

Ekonomiye gelince, yerli ve yabancı kaynaklarda ekonominin onlarca tarifi yapılmakla beraber biz ekonomiyi, ilgili olduğu şeyleri bünyesinde toplayan, başkalarını ise dışarıda bırakan bir tarif olarak, “çalışma ve yaşama ilmi” ya da “çalışma ve yaşama düzeni” diye tanıtmak istiyoruz. Ekonomi, bugünkü medeniyet tarafından bağımsız bir bilim dalı olarak ayrılmakla birlikte, bize göre, daha henüz onun kanun ve kuralları tamamlanamamış, belki eksik ve aksaklıkları daha çok olan bir alandır, diyoruz ve bunu iddia ediyoruz. Zaten bizce Rönesans medeniyeti eşyada başarılı olurken, insan ve insan bilimlerinde başarısız kalmıştır. Burada ekonomiden bir örnek vermek gerekirse, bugün ülkemizde olsan dış dünyada olsun, uygulanmakta olan vergilerin hiçbirisinin bilimselliği, mantık ve akılcılığı, insaf ve insaniliği yoktur, diyebiliriz. 

Burada konuya girmeden önce bakış açımızın iyi anlaşılması ve bu bizim anladığımız ekonomik dünyanın yörüngesinde faydalı bir şekilde dönebilmesi için, bazı ön kabullerimiz olacaktır. Bu bakımdan dünya veya kâinat, doğal-ilahi bir düzene sahiptir. Sanki insan, sahibi Allah olan ve tüm kanun ve kuralları ve her türlü tüzük ve yönetmelikleri Allah tarafından konulmuş olan bu kâinat fabrikasında bir işçi olarak çalışmaktadır. Bu işçiye düşen, araştırmalar yaparak, fabrikanın çalışma düzenini anlamak ve şartların öngördüğü doğrultuda çalışıp üretmektir. İnsan için bilgi edinme vasıtası ve alanı, din ile bilim kaynaklarıdır. Bilim, duyularımıza hitap eden, laboratuara girebilen madde ve olayların kanun ve kurallarıdır. Din ise içimize hitap eden ve kabullerimize dayanan hareket ve davranışlarımızın kaide, kanun ve kurallarıdır. Onun için insan, din ile bilimin kesiştiği noktadan geçen bir düzlemde yaşayan varlıktır. Çünkü insanın bünyesinde iradeli ve iradesiz hareket ve davranışlar toplanmış bulunmaktadır. İnsan acıkır, terler, yorulur ve üşür yani onda irade dışı olaylar cereyan eder. Bunlar din değildir ve din açısından bir sevaplığı ve günahlığı yoktur. Fakat yemek, içmek, giymek, çalışmak ve üretmek hep irade ile yapıldıklarından dinin alnına girer ve dinin sevap günah, doğru yanlış faydalı ve zararlı diye değerlendirmesine tabi tutulur. Çünkü dinin, bir başka tarifi de iradeye dayanır; onun için irade ile yapılan her türlü hareket ve davranışlar dinidir ve adeta bunlar, dinin bir toplamından ibarettir. İnsan irade ile yapmış olduğu fiillerinden, hareket ve davranışlarından öbür dünyada sorguya çekilecektir.  Bu eylemler ise faydalı ve zararlı oldukları gibi, doğru ve yanlış, sevap ve günah da olabilirler. İşte insan, ekonominin madde ve eşyaya bakan tarafını ilimden, insana, birey ve topluma bakan tarafını da dinden öğrenerek bunları, birleştirir ve böylece çalışma ve yaşama düzenini kurar. Din ile bilim kuralları, Allah tarafından konulmuş olup insana düşen görev, sadece bunları bulup uygulamaktan ibarettir.  

Onun için birey ve toplum olarak insanın, bu kurulu düzene iğne ucu kadar bir yerde bile keyfince müdahale etmeye, ne hakkı, ne gücü ve ne de yetkisi vardır. İnsanların istek ve arzuları din olmadığı gibi, bilim de olmaz. Çünkü insan hayatı, kâinatın bir parçası, ekonomi de insan hayatının bir parçasıdır. Zira kâinat, bir kanunlar ve kurallar toplamının bileşkesinden ibarettir. Bunlar hep birlikte birbiriyle bir şekilde irtibatlıdırlar. Zira güneş bile insana musahhar (yani bedelsiz, ücretsiz ve karşılıksız bir şekilde üretim yapmakla görevli) kılınmıştır. İnsan vücudu, nasıl dengelerden ibaretse, insan hayatında da doğal-ilahi dengeler vardır. Maalesef bugünkü medeniyet, insan hayatındaki alanların ayakta kalması ve denge kurulması için yapay sınıflar ve suni taraflar oluşturmaya çalışmış, fakat bunlar, ekonomide fayda yerine zarar da getirmiştir, diyebiliriz. Onun için bize göre bilhassa sosyal bilimlerde terim, tarif ve tasnifler yeniden ortaya konmalı, kâinat kitabı yeniden okunmalı ve onun alfabesi yeniden yazılmalıdır.

İnsan vücudunda, aynı kâinat ve ekonomik hayatta olduğu gibi üretim, tüketim, iş bölümü ve paylaşım bulunmaktadır. Üretime tüm solunum, sindirim, kan dolaşımı ve boşaltım sistemleri birlikte katıldıkları için tüketime de yine birlikte katılmaktadırlar. Mesela üretilmiş bir mal olan kan, öyle bir şekilde paylaşılmaktadır ki, kavga-dövüş olmadan, sınıf düşmanlığı yapılmadan, grev ve lokavt gibi hak alma savaşlarına hacet kalmadan, bu sayede herkes kendi ihtiyacını en güzel bir şekilde tatmin etmektedir. İşte Müslümanlar da ilim ve din ışığında, Kur'an ve sünnet aydınlığında bu vücut misali böyle bir ekonomik düzeni inşallah yeniden kuracaklardır.

Kur'an'da “Allah, alış verişi helal, faizi ise haram kılmıştır” (Bakara 2/ 275) buyrularak, İslam ekonomisinin hem kapitalizm ve hem de komünizmden farklı olduğu, birisinde bunların her ikisi de serbest iken, diğerinde ise her ikisi de yasak olduğu halde, bu ayette İslam’da kar ve ticaretin serbest, faizin ise yasak olduğu bildirilmiştir. Böylece İslam ekonomisi, diğerlerinden ayrılmış bulunmaktadır. Başka bir ayette de “Ey iman edenler, mallarınızı aranızda karşılıklı rızaya dayanan bir ticaret dışında haksız sebeplerle yemeyin” (Nisa 4/ 29) buyrularak, serbest piyasa ekonomisine işaret edilmiştir. Çünkü mal alım satımında taraflarda karşılıklı “rıza” şartı aranmaktadır. “Rıza” ise Taberi’nin dediği gibi, gönülde meydana gelen hoşnutluktur. (İhtilaf-ul Fukaha, s. 146) Bu ise ancak arz talep dengelerinin kendiliğinden kurulduğu, üretim ve tüketime müdahale edilmediği bir sistemde ve piyasaya baskı yapılmayan, hele taban ve tavan fiyatlarını belirlemeyen ve hükümetler tarafından narh konulmayan bir serbest ekonomi alanında gerçekleşebilir. Ancak burada serbest piyasa ekonomisi derken de İslam ekonomisinin bütün alan ve katmanlarıyla nevi şahsına münhasır, süi jenerist bir sistem olduğunu söylemeliyim.  

İslam’da üretimde mülkiyet esastır. Çünkü Kur'an-ı Kerimde “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm 53/ 39), buyrulmaktadır. Onun için herkes ürettiğine sahip olacak ve sahibi olduğu malı da mesela bir tüccar, ihtikâr yapmadan, piyasa fiyatı ile satacaktır. İnsan emeğine de sahiptir; onun için işçilerin emeklerini pazarlayan işçi sendikalarının İslam düzeninde yeri yoktur. Yalnız burada önemli olan bir nokta daha vardır. Üretimi gerçekleştirenler, ürettikleri mallara sahip olurken, tüketim ise o üretimin yapıldığı topluma aittir. Yani bu demektir ki, bir malda, o malın üretilmesinde çalışsın veya çalışmasın herkesin hakkı bulunmaktadır. Onun için İslam Toplumunda herkesin yaşama hakkı vardır. İşte Hz. Peygamber, zıt gibi görünen iki hadisinde bunu ifade buyurmuştur. Hz. Peygamber, bir taraftan devletin hukuki olarak, cebir ve zor ile alacağı hakkı ifade ederek "Gerçekten malda zekâttan başka hak yoktur." (Ibn Mace Zekât, 3) buyururken, diğer taraftan da bireyin kendiliğinden dini, ahlaki ve vicdani bir hak olarak vereceği bir sadakayı kasdederek de "Gerçekten malda zekâttan başka bir hak vardır." (Tirmizi, Zekât 27, No: 659; Darimi, Zekât, 13) buyurmuştur. Ahmed Naim, bu iki hadisin uyumunu şöyle sağlamıştır. Tirmizinin hak vardır rivayeti, sadakaya (yani Allah rızası için fakirlere yapılan karşılıksız yardım ve her türlü iyilik), İbn Macenin de hak yoktur rivayeti zekâta (yani İslam devletinin aldığı vergiye) hamledilir. (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih, I, 314).

Muhammed Hamidullah, zekat kelimesi hakkında “ İslam kültüründe ise zekat tabiri, her yıl devlete verilen vergi anlamında kullanılmıştır” (Modern İktisat ve İslam, İstanbul–1963, s. 17) demek suretiyle, zekâtın İslam devletinin bir vergisi olduğunu ifade etmiştir. www.enfal.de sitesinde yayınlamış olduğum “İslam ve Çağdaş Vergi Anlayışının Eleştirisi” adlı araştırmamda da bahsettiğim gibi, vatandaşla devlet arasındaki en önemli bağ ve irtibat vergidir. Çağımızda çocukların evcik oynadıkları gibi devlet yönetmek moda olduğu için, vergiler de hükümetlerin elinde bir oyuncak enstrümanına dönüşmüştür. Acı bir itiraf olarak söylemeliyim ki, bu Rönesans medeniyeti, devleti ve onun fonksiyonlarını tam tanıyamadığı için, devlet ticari bir şirket mi, para ve ücretle çalışan bir kuruluş mu, yoksa doğal bir aile olarak vatandaşlarına karşılıksız hizmet eden bir uzviyet mi bilemediği için, ekonomi kitaplarında verginin doğru dürüst bir tarifini ve sebebini ve niçin alındığını açıklayıp anlatan doğru ve faydalı cümleler bulamadık. Biz Hz. Peygamber’in, “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Riyazu’s Salihin (Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66) hadisine dayanarak, toplumun ve devletin sosyal sözleşme ile değil, organik bir toplum olarak, devletin aile gibi doğal bir uzviyet olduğunu kabul ediyoruz. Nasıl bir aile, üyelerine hizmetini karşılıksız götürüyorsa, devlet de vatandaşlarına görev ve hizmetlerini, ücretsiz ve bedelsiz olarak verecektir. İşte buradan çıkacak netice şudur ki, devlet vatandaşlara vergi aldığı için değil, veli olduğu için ve devlet olduğu için karşılıksız ve bedelsiz hizmet eder. Eğer devlet ücretle çalışan ticari bir kuruluş veya para ile çalışan bir kurum olmuş olsaydı, vergi ile hizmet arasında bir eşitliğin bulunması gerekmez miydi? Hâlbuki böyle bir şey asla düşünülemez. İslam anlayışında devlet velidir; üretime katkıda bulunduğu için vergi alır ve o, bu vergileri toplumun hizmetinde harcar. İslam Ekonomisinde bütçenin giderler faslı, Tevbe Suresi'nin 60. ayetinde 8 sınıf olarak açıklanmış bulunmaktadır. 

İslam ekonomisinde verginin sebebi, üretimdir ve vergi üretimden alınır. Bu, İslam hukuku kitaplarında, fıkıh kitaplarında açıkça ifade edilmiştir. Bu demektir ki, devlet, üretime yapmış olduğu katkı karşılığı olarak paylaşımdan kendi hissesine düşen payını vergi olarak almaktadır. Hâlbuki bugün vergi adı altında hem üretimden ve hem de tüketimden vergi alınmaktadır. Böylece bilgi toplumu terimlerinin üretildiği bir ortamda zıt iki şeyden aynı neticenin çıkarılması, bilime ve mantığa daha doğrusu mantıksızlığa uygun gelmektedir. Bu anlaşılır bir şey değildir. Bu kadar çelişki, bilgi toplumunda uygulanıyor ve hem de devletler tarafından uygulanıyor ekonomistler de susuyorlar.

"Her sistem kendi bünyesi içersinde çalışır" dediğimiz zaman bundan anlaşılacak şey, ekonomi kendi alanında ahenkli olduğu gibi, toplumu meydana getiren hukuk, ahlak ve ekonomi gibi alanların da kendi aralarında uyum sağlamaları gerekir. Bunun içindir ki, ekonomik olarak üretilecek malların dinen de meşru ve mubah olması ve hatta ahlaka da uygun gelmesi gerekir. Burada çok önemli bir meseleye değinmek istiyorum. Rönesans medeniyetinin veya kapitalizmin ekonomi anlayışı ahlak dışıdır. Bu konuda Şükrü Baban, İktisat Dersleri adlı serinde aynen şöyle demektedir: “İktisat hadiseleri sırf fayda zaviyesinden mütalaa eder. Hâlbuki aynı hadiseyi adalet bakımından tetkik edersek hukuk olur. Ahlak bakımından düşünürsek “ahlak” olur. Bir esrarkeş için afyon faydalıdır. Bu anlayış, -iktisatta ihtiyacı karşılayan her şey faydalıdır- prensibine uyar. Fakat ahlaken bu doğru olmayabilir.” (s. 7). Bu düşünce tarzı çok yanlıştır. Çünkü insan bünyesindeki sistemler, birbirlerine ters düşmezler, uyum ve ahenk içinde çalışırlar. İşte toplumdaki alanlar da aslında böyledir veya böyle olmalıdır. Ekonominin evet dediğine bilim veya din hayır diyorsa, hukukun olur dediğine din veya ekonomi olmaz diyorsa böyle bir toplumda alanlar arası mücadele var demektir. Neticede bu toplumda sağlıklı bir ekonomi, sağlıklı bir hukuk ve sağlıklı bir dini hayat olmaz. Zira bir organ hasta olduğu zaman bütün vücut ve bünye hasta olur. 

Eğer ekonomik hayat, dinin emir ve nehilerine uyum sağlamazsa İslam’a göre böyle ekonomi sağlıklı olmaz. Mesela insanlar, iş buluyor, alıp satıyor ve kazanıyor diye İslam ekonomisinde içki Müslümanlar tarafından üretilemez. Çünkü Kur'an’da “Ey iman edenler; şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. Şeytan şarap ve kumar yolu ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık vazgeçtiniz değil mi?" (el Maide, 5/90–91), burulmaktadır. Mesela Hz. Peygamber de bir hadislerinde içkiyi üretenin, ürettirenin, içenin, taşıyan ve taşıtanın, dağıtanın, satanın, bundan gelir elde edenin, satın alanın, ikram edenin ve parasını yiyenin lânetlendiğini bildirerek bu grup insanları ağır bir şekilde kınamıştır. (Ebû Dâvûd, “Eşribe”, 2; Tirmizî, “Büyû‘”, 58; İbn Mâce, “Eşribe”, 6). Bu ayet ve hadiste görüldüğü üzere içki, yasaklanmıştır; öyleyse bunların üretim ve tüketimi Müslümanlar tarafından gerçekleştirilemez, neticesine varıyoruz.

Uygulamalardan açıkça gördüğümüz gibi, bugünün ekonomi pratikleri hep paraya endekslidir. Onun için çağımız ekonomilerinin hep paraya dayandığını söyleyebiliriz. Hâlbuki bu, çok yanlış ve zararlı bir şeydir. Çünkü bilindiği gibi bugün tedavülde kâğıt paralar hâkim bir şekilde yürürlüktedir. Hâlbuki bu kâğıtların bizzat kendilerinin hiçbir değeri yoktur. Zira onların kendileri ile bir ihtiyacınızı gidermezsiniz. Bunların itibari değerinden başka bir şeyleri yoktur. İtibari değer ise gerçek olmayan, varsayılan ve öyle sanılan sanal bir değerdir. Böyle olunca bizzat değere sahip olmayan bir araç, adına para denildiği için değer ölçüsü olabilir mi? Böyle bir para, malların kıymetini ölçmekte ne kadar gerçekçi olabilir, ne dersiniz? İşte paraya dayanan bu ekonomilerin temelden ne kadar arızalı olduğu böylece ortadadır.

İslam ekonomisinde para vardır. Kur'an-ı Kerim'de para olarak “varık” tan başka “dirhem” ve “dinar” kelimeleri geçmektedir. “Şimdi siz, içinizden birinizi, şu gümüş paranızla şehre gönderin.” (Kehf 18/ 19) Varık kelimesi, ister basılı olsun isterse olmasın, gümüşe verilen addır. Yine, darbolunmuş dirheme, paraya da rika, el-veriku, denilir. Müfessirler şöyle demiştir: Onların yanında, kendi zamanlarındaki, yani bu gün Tarsus denilen şehirdeki krallarının resmi bulunan paralar bulunuyordu. (bk Fahreddin Razi)

“Onu (çocuk iken Yusuf peygamberi) ucuz bir fiyata, sayısı belli (birkaç) dirheme sattılar.” (Yusuf 12/ 20). Rağıb, bu “dirhem” kelimesini alış verişin yapıldığı basılmış (gümüş para) olarak açıklamıştır. (Müfredat mad). Diğer taraftan Kur'an'da altın para anlamındaki “dinar” kelimesi de geçmektedir. (A. İmran 3/ 75)  Hasan Basri Çantay, bu kelimenin geçtiği ayetin tercümesinde “ona emaneten bir altın versen, onu ödemez”  şeklinde bir cümle kurmuştur. (Kur'an-ı Hâkim ve Meali Kerim, I, 94). Kur'an'da böylece altın para ve gümüş para kelimeleri kullanıldıktan sonra bir de genel anlamda altın ve gümüş madenleri olarak da kullanılmıştır ve bu “zeheb” (altın) ve “fidda” (gümüş) madenlerinin basılmış ve basılmamış külçe veya para halinde olsun bunlardan vergi alınır. Büyük İslam hukukçusu Kasani Bedayi’ adlı eserinde (I, 16) mutlak para olan altın ile gümüşün zekâtı (vergisi), bunlar 200 dihem ağırlığına ulaştığı zaman 5 dirhem vergisi verilir, demiştir. Ayette “Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar için acıklı bir azabı müjdele…” buyrulmaktadır. (Tevbe 9/ 34). Şu halde netice olarak Kur'an'da altın ve gümüşten para diye bahsedildiği için, hukukçular altın ve gümüşe mutlak para demiş, Elmalılı da eserinde (Hak Dini Kur'an Dili, IV, 324) “altın ve gümüşün hakkı, insanlığın faydası açısından yaratılış hikmeti, mübadele vasıtası olması, yani para olarak alış verişi kolaylaştırması ve Allah kullarının gerçek ihtiyaçlarına harcanmasıdır, diye bir açıklama getirmiştir. İşte biz de bütün bunlardan dolayı altın ile gümüşün eskiden olduğu gibi tekrar para olarak tekrar tedavüle kullanılmalarında ekonomik hayat için çok büyük faydalar görüyoruz. Bugün ekonomik hayatta baş gösteren krizlerin, hele son zamanlarda küresel kriz diye adlandırılan ve bütün dünyanın gündeminde olan krizin genellikle para politikasından kaynaklandığına kaniyiz. Altın ve gümüş paralar, ağırlıkları miktarınca bizzat kendilerinde değer taşırlar. Gümüş paralar milli para olurken, altın paralar da beynelmilel ve evrensel para olarak kullanılır ve para denilen bu kâğıt parçalarının üzerinde oynanan oyunlar da böylece son bulmuş olur. Çünkü bu kâğıtlar, hükümetleri karşılıksız para basmak gibi yanlış bir işe sürüklerken, diğer taraftan da piyasaya sahte para sürmek gibi kalpazanları sahtekârlığa sevk etmektedir.

Ayrıca bugün, hemen hemen dünyanın çoğunda teori ve pratik olarak yürürlükte olan kapitalist sistemin gelir dağılımında para da kiraya verilmektedir. Hâlbuki bu, kira bedeli olan ve faiz denilen bu şey, hiçbir şeyin karşılığı değildir. Neden mi, hemen söyleyelim: Kâğıt para denilen şeyin bizatihi değeri yoktur, o, bir mal gibi bir ihtiyacı giderme özelliğinden uzaktır; ikinci olarak da para kullanılmakla yıpranmaz. Kira bedeli denilen şey ancak yıpranmanın karşılığıdır. Kapitalist anlayışların baş göstermeye başladığı XVI. Y.Y gelinceye kadar faiz, hiçbir din, hiçbir felsefe, hiçbir şahıs ve hiçbir kurum tarafından meşru görülmemiş, yasaklanmış ve haram kılınmış olduğu halde, ilk defa dünyada bir Fransız din reformcusu, kalvenizmin kurucusu ve (1509–1564) yılları arasında yaşamış olan Jean Calvin tarafından meşru sayılmıştır. Calvin'in faizi meşru saymasından sonra Calvinistlerin beşiği olan Cenevre medeni kanunu, faizi yasallaştırdı. John Knox İskoçya'da ve 8. Henry İngiltere'de faiz yasağını kaldırdılar...

Calvin’den 50 yıl sonra Calvinist liderlerden Claudius Salmosius ise faizin önündeki bütün engelleri kaldırdı.

Faizi meşru göstermeye çalışan batı ekonomistleri, bu konuda çok uğraş vermişlerdir. Enver İkbal Kureşi, “Faiz Nazariyesi ve İslam” adlı yapmış olduğu doktora tezinde bunların en makulü gibi görünen şu düşünceyi ileri sürdüklerini anlatır. Kişi, bir miktar parasını birisine veya bankaya mesela bir yıl süreyle verdiği zaman, o, bu zaman zarfında o parasını kullanma hakkından vazgeçmiş demektir. İşte bu kişi, parayı kullanma hakkını bir yıl ona vermiş ve kendisi bu zaman boyunca kullanmadan mahrum kalmıştır. İşte faiz, bunun karşılığıdır, demişlerdir. Makul ve mantıklı gibi görünen bu açıklama, aslından para kullanılmakla yıpranmadığı ve dolayısıyla değerinden bir şey kaybetmediği için bu açıklama yetersizdir. O zaman biz de şöyle deriz, bu para öyle bir araçtır ki, kendisine bir eylem, bir risk veya buna benzer bir şey ilave edilmedikçe bir değer meydana getiremez. Bu parayı veren kişi, bunu birisine veya bankaya değil de kendi dolabına koysa, bir yıl sonra dolabını açıp baksa parası üreyip çoğalacak mıdır? Burada parayı dolaba koymakla, bankaya koymak arasında ne fark vardır, hiçbir fark yoktur. Öyleyse dolaptaki para bankada olduğu zaman niçin artıp çoğalsın ki? Faizli düzenlerin bu faiz sebebiyle epilepsi hastalığına tutulmuş insanların kriz geçirdiği gibi krize tutulacaklarını Kur'an haber vermiştir. “Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. (Yani kriz geçirerek ayakta durular) Bu, onların "Alış veriş de faiz gibidir." demelerindendir. Hâlbuki Allah alış verişi helal, faizi ise haram kılmıştır.”(Bakara 2/ 275)

Para hakkında İslam ekonomisinde bir başka şey daha vardır. Bilindiği gibi para basma, İslam geleneğinde devletin işidir, paranın (altın ve gümüş para olduğu için onun) gramı, değeri ve değerinin korunması hep devletin denetimi ve gözetimi altında düşünülmüştür. Böylece para hakkındaki tasarruflar, devletin olurken mal da adeta milletin ve bireylerin olmaktadır. Yani malları millet kendisi hiçbir yer ve makamdan izin ve ruhsat almadan arz ve talep, üretim- tüketim dengesi içersinde eker, diker, üretir ve pazarlayıp satar. Mallar hakkında onların ne üretiminde, ne narhında, satımında ve ne de planlamasında devlet görevli olmadığı gibi, para hakkında da bireyler ve halk görevli değildir; devlet görevlidir. Çünkü Kur'an'da “Namazı kılınız, zekâtı-vergiyi veriniz ve Allah’a güzel bir şekilde borç (karz-ı Hasen) veriniz.” (Müzzemmil 73/ 20) buyrulmuştur. Burada “Allah’a veriniz” ifadesi, mecazi bir deyimdir. İslam hukukunda “hukukullah” demek “amme hukuku” demektir. Şahıslara ait olmayıp kamu yararı bulunduğu için bazı haklara bu ad verilmiştir. Bir toplumun nizam ve düzeni, şeref ve bekası, ilerleyip yükselmesi de bu haklara bağlıdır. Bunlara, önemine binaen böyle denilmiş ve Allah’a nispet dilmiştir. (Ö. N. Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, I, 226) Yani buradan netice olarak şu çıkıyor ki, bankacılık sisteminde faizsiz banka esas olduğu gibi, özel banka olamaz, ancak devletin resmi bankaları olacaktır.  İslam ekonomisi, bir bakıma dengeler ekonomisi olduğundan bir taraftan, birey-toplum fert ve devlet alanlar itibariyle birbirini dengelerken, diğer taraftan da mal ile para da birbirini dengelemektedir; mal milletin ise para da devletindir.

Hz. Şüayb, hem Medyen, hem de Eyke halkının peygamberi idi. (Kurtubi, XIII, 135). Medyen halkı puta tapardı. Şüayb Peygamber, onları tevhide davet etti. Onlar, ölçüleriyle, tartılarıyla, kesik, silik ve vezni eksik (enflasyonlu ve fiyatı düşük) paralarıyla daima halkı aldatırlardı. (Tecrid, VII, 295–296). Şüayb Peygamber, halkına şöyle demişti: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin onda başka hiçbir tanrını yoktur. Ölçeği ve tartıyı eksik tutmayın. Ben sizi gerçekten bir nimet (ve refah) içinde görüyorum ve bir gün hepinizi kuşatacak bir azabın gelmesinden korkuyorum. Ey kavmim, ölçüde ve tartıda adaleti yerine getirin. İnsanların eşyasını (mallarını ve paralarını) eksiltmeyin. Bu ülkede bozgunculuk yaparak kötülük etmeyin.” (Hud 11/ 84–85) Bu ayetler Şüayb peygamber, insanların mallarını alıp satarken bilhassa adalete riayet etmelerini böylece terazi, metre, litre ve hürlü ölçeklerde haksızlık yapılmaması için uyarmıştır. Ayrıca bir de bilhassa zamanımızdaki enflasyonu da içine alacak şekilde insanları eşyasının (yani mal ve paralarının) değerlerinin düşürülmemesi konusunda da açık, açık emirler vermiştir. Hud suresinde geçen bu ayetlerin bir benzeri Araf suresinde ve Şuara suresinde geçmiştir. Oralara da bakıp karşılaştırabilirsiniz. (Araf 7/ 85–93; Şuara 26/ 176–191)

Bu ayetlere bakıldığı zaman Şüayb Peygamberin, bozulmuş olan bir ekonomiyi düzeltmek üzere gönderilmiş olduğu, yaptığı tavsiyelerden ve aldığı önlemlerden anlaşılmaktadır. Onun yaptığı en önemli şeylerden birisi de enflasyonla mücadeledir. Enflasyon, her türlü haksızlığın ve ahlaksızlığın kaynağı olduğu için, altın ve gümüş paraların etraflarından kırpmak suretiyle enflasyona ve tabii ki haksızlığa sebebiyet verdiğinden bunu yapanlara Şüayb Peygamber tarafından yasak getirilmiştir. Zeyd b. Eslem’in rivayetine göre, Medyen halkı, dirhem ve dinar gibi altın ve gümüş paraların etrafından kesip kırparak, bu değeri eksik paraları halka sayı ile verirler, halktan alırken de bu paraları tartarak alırlardı. Yine halkın sağlam paralarını alırken sayı ile alıyor; kesilmiş, kırpılmış ve gramajı-değeri düşük paralarını ise tartıya tabi tutuyorlardı. Bu ise insanların mal ve paralarında eksik ve noksanlık yapmak demekti. Onların dirhem ve dinarları yani gümüş ve altın paraları böyle yapmaları mala zayiat vermek ve dolayısıyla haksızlık etmekti. Medyen halkı bu işe son vermedikleri için Allah, onlara azabının gönderip cezalarını verdi. (Taberi Cami’ul Beyan, XII, 102; Ayni XII, 246; Tecrid, VII, 295–296). Yani kaynakların bu ifadesini günümüz deyişine aktaracak olursak, Medyen halkının enflasyondan helak olduğu söyleyebiliriz.

İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre bunlar, azgın-taşkın bir toplum idi. İnsanlara hep haksızlık yaparlardı. Yabancı bir adam ülkelerine gelse, yol başlarına otururlar, bu yabancı misafirin iyi-sağlam parasını elinden alırlar, senin bu dirhemlerin züyuf-kalp diyerek, parayı kesip kırparlar, sonra da düşük fiyattan ödeme yaparlardı. Bu ise bir haksızlıktı. Aslında onlar, sadece ölçü ve tartıda eksik ve noksan yapmaktan değil, her türlü mali haksızlık yapmaktan yasaklanmış oluyorlardı. (bk. Alusi, Ruh-ul Meani, VIII, 177).

Kurtubi tefsirinde de şöyle denilmektedir: Onlar, dirhem ve dinarları kırpıp kesmekten yasaklandılar ve bu yasağı dinlemedikleri için de helak oldular. Kendilerine haksız menfaat sağlamak için sağlam paraların etrafından kırpıyorlardı. Sağlam paraları sayı ile alıp verirken, kırpılmış paraları tartı muamelesine tabi tutuyor ve tartıda eksiklik yapıyorlardı. (Kurtubi, el-Cami li-Ahkâm-il Kur'an, IX, s. 88). Onlar, peygamberleri Şüayb’i dinlemedikleri gibi, üstelik onunla alay ederek küstahça şöyle diyorlardı: “Ey Şüayb, atalarımızın taptıkları şeyleri terk etmemizi yahut mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi, sana namazın mı emrediyor?” (Hud 11/ 87). Onlar, böylece biz, mallarımızı dilediğimiz gibi kullanırız; keseriz, atarız, yakarız, istediğimizi yaparız, demişlerdi. (Taberi, Cami’ul Beyan, XII, 102). Hâlbuki kilo ile veya hacim ölçüleriyle ya da başka ne çeşit ölçülerle ölçülen bir mal olursa olsun, insanlara bütün haklarında hiçbir eksik ve noksanlık yapılmadan ödeme yapılması gerekir. (Taberi, XII, 99; XIX, 108).

Şüayb Peygamber, hemşerileri olduğu Medyen halkına görevli olduğu gibi hemşerisi olmadığı Eyke halkı için de görevli idi. O, Eyke halkına da şunları söylemişti: “Ölçüyü tam yapın, eksik yapanlardan olmayın. Doğru terazi ile tartın, insanların hakkını (eşyasını, mal ve paralarını) kısmayın. Ülkede bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Şuara 26/ 181–183). Ayette geçen “insanların hakkını kısmayın” ifadesinden maksat, onlar, dirhem ve dinar paralarının etrafından kırpıp ve kesmek suretiyle, insanların hakkını yemekten yasaklanmışlardır, denilmiştir. (Alusi, Ruh-ul Meani, XIX, 118).      

Ayetlerde dikkat edildiği zaman görüleceği gibi, insanların sahibi olduğu malları üzerinde istedikleri şekilde davranma yetkilerinin olmadığı görülmektedir. Çünkü onlar, “mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi”  ifadesini kullanarak, sanki mallarında keyifleri nasıl isterse, diledikleri gibi davranma yetkisine sahipmişler gibi alaylı bir şekilde söz atarak bunu sana namazın mı emrediyor, diyorlar. Buradan anlaşılıyor ki, insanoğlu, mal üzerinde istediği her şeyi yapamaz ve mallarda diledikleri gibi davranamazlar. Çünkü malların kendiliklerinden tabi oldukları kanun ve kuralları yani hukukları vardır. Zira her tabii varlığın üzerinde bulunan tabiat mührü ilahi güç tarafından basılmıştır. Varlıklar, Yüce Allah’ın rububiyet damgasını taşıdıkları için, onların doğasına konulan bu kanun ve kurallar, ne onlar ve ne de insanlar tarafından aşılıp değiştirilebilir. İnsan hayatı ve tüm canlı ve cansız varlıkların hayatı, Allah’ın iradesiyle programlanmış durumdadır. Onun için Mevdudi, bu ayetin yorumunda “Hz. Şuayb’ın kavminin sahip olduğu şeyleri keyfince tasarruf edebilme talebi, hayatın dini ve dünyevi şeklinde iki ayrı bölmeye ayrılması teorisine yeni bir şey eklenmediğini göstermektedir.”, demiştir. (Tefhim, II, 418).

Elmalılı merhum da konuyla ilgili olarak şunları yazmıştır: Onlar yalnızca Allah'a ibadet edip, türlü, türlü mabutlara kul olmaktan kurtulmayı ve ticaretle siyasette hukuk ve ahlâk kurallarına riayet etmeyi, hürriyete engel ya da budalalık sayıyorlardı. Hz. Şu'ayb onlara, mallarınızda istediğiniz gibi tasarruf etmeyin, demiş değildi, "İnsanların mallarına haksızlık etmeyin" demişti. Bu ise hürriyeti engellemek değildi, tam aksine hakları ve hürriyetleri tesbit ve teyid etmekti. Çünkü herkesin malları ve hakları güvence altına alınmadıkça kimse, hakkından emin olamaz, mallarında dilediği gibi zaten tasarruf edemezdi. Fakat onlar insanların mallarını kendi malları imiş gibi kabul ediyor, güçlerinin yetebildiği kadar haksızlık yapmaktan geri kalmıyorlardı. Hakka, hukuka ve adalete riayet etmiyorlar, haramdan sakınmıyorlardı. Fesatçılıktan çekinmeleri gerektiği konusunda Şu'ayb Aleyhisselam'ın uyarılarını da kendi serbestliklerine engel sayıyorlar, "Malımızda dilediğimiz gibi tasarruf etmekten vazgeçmemizi bu kıldığın namaz mı emrediyor? Sofu, sen ne akıllı adamsın be!" gibi demagojilerle söz dokundurmaya ve alaya yelteniyorlardı. İşte böyle bir taraftan putlara tapıyor, bir taraftan da Allah'a karşı kibir ve gurur taslayıp namazı hor görüyorlardı. Bir başka taraftan da hürriyet ve ticaret adı altında hilekârlık, haklara saygısızlık, terbiyesizlik ve küstahlık ederek vahiy ve nübüvvete ukalâlık demek, günümüz kâfirlerinde de en çok görülen cahiliyet devri hastalıklarındandır. Bu bakımdan günümüz insanları, Şu'ayb kıssasını ve Medyen ahalisinin akıbetini çok dikkatle ve ibretle dinlemelidirler. (Elmalılı, Hak Dini, IV, 561–562).

Dini korumak, aklı korumak, canı korumak, nesli korumak ve malı korumak gibi görevler Gazali’nin hocası Cüveynilerden (419–478/ 1027–1098) Gazali’lere ve Şatıbi’lere kadar hayatın vazgeçilmez unsurları ve zaruri alanları olarak görülmüştür. Bu beş alandan biri olan malı koruma sadece hırsızlığın yasaklanmasından ibaret değildir. Bu, baştan sona tamamen ekonomik alanı kapsayan bir kanun ve kurallar bütünlüğü ile malın doğal hukukunu uygulayarak onu korumaktır.

Burada yine enteresan bir şey vardır ki, buna göre ekonomik alan, zaruri alanların 1/ 5 i veya % 20 oranında bir kapasiteye sahiptir. Aynı şey Kur'an'da zikredilen ganimetlerin taksiminde devlete verilen nispet de yine 1/5 veya % 20 dir. “Biliniz ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri, Allah’a, elçisine, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah’ın her şeye gücü yeter.” (Enfal, 8/ 41). Biz buradan ekonomik alanın tüm hayatın 1/5 oranında bir alana, zaman ve zemine değer ve kıymete sahip olduğu gibi, devletin de ekonomide ancak bu kadar bir yetkiye sahip olduğunu kabul ediyoruz. Bu demektir ki, İslam ekonomisi % 80 özel teşebbüsün serbest alanı, devletin ise % 20 kadar bir resmi alanı vardır, diyebiliriz. Onun için biz, Kur'an’ın önerdiği ekonominin veya İslam ekonomisinin bir serbest piyasa ekonomisi olduğunu, söyleyebiliriz.

Burada serbest piyasa ekonomisi, derken hemen açıklamamız gerek bir husus vardır. Bu ifade bir batı patenti ve Rönesans medeniyeti damgası taşıyan bir üründür. Batının kelime ve tarifleriyle, onların ürettiği düşünce ve fikirlerle İslam düzenine ulaşamayız. Yani İslam ekonomisin serbestliği ile batının serbest piyasa ekonomisi benzer tarafları olsa bile, mutlaka farklı tarafları da vardır. Aslında batının serbestlik anlayışı, bireyin devletin buyruk alanından kurtarılması anlamını taşır. Eğer tabir caiz ise batı anlayışı fert ile devleti tam yerine oturtamadığı için, onların anlayışında halk ile devletin kavgalı olduğunu söyleyebiliriz. Oysa İslam’da asla böyle bir şey düşünülemez. Çünkü farz-ı ayın birey, farz-ı kifaye ise toplumdur; bunların birisi fert diğeri ise devlettir. Hatta ABD de bile siyasi hayatta cumhuriyetçiler ve demokratlar ayrımı bu karşıtlığı ve çelişkiyi açıkça gösterir ve tabii ki, bu yanlıştır. Devleti bir evin tavanına benzetirsek, bunun tabanı da halk olur. Şimdi böyle bir evde oturanların bir kısmı evin çatısını tutuyor ve onun taraftarı oluyor, diğer kısmı da tabanını tutuyor ve evin temeli taraftarı oluyor. Böyle bir şey olabilir mi, tavansız veya temelsiz bir ev bulunur mu? Onun için İslam toplumunda bir birey, hem fertçi ve hem de devletçidir. Bu olay, aynı bir ailede yaşayan kimseye benzer. Ailenin bir üyesi, hem kendisine ve hem de ailesine değer vermek, dikkat etmek ve düşünmek zorundadır ve bunların her ikisini dengelemek mecburiyetindedir. Biz, her ilmin, her medeniyetin ve her sistemin kendisine mahsus terim, tarif ve tasnifleri vardır diyoruz. Biz Müslümanlar, henüz kendi kelime ve terimlerimizi üretir ve kendi toplumumuzu kurar hale gelmediğimiz için, işte böyle İslam’da serbest piyasa ekonomisi vardır, diyerek piyasadaki kelime ve terimleri kullanma durumunda kalıyoruz. Hâlbuki serbest piyasa ekonomisinde özel banka açma gibi bir hak veya uygulama varsa ve bu serbestliğin bir gereği ise, İslam ekonomisinde böyle bir serbestlik olmadığını hemen söylemliyiz ve İslam’da bankaların devletin olduğunu ifade etmeliyiz.  

Serbest piyasa dediğimiz zaman burada “piyasa” kelimsinin aslı İtalyanca “piazza” kelimesidir. Bu kelime ise meydan, çarşı ve piyasa manalarına gelir. “Pazar” kelimesinin aslı ise Farsça “bazar” dır ki, “alış-veriş; alış-veriş yeri; üstü açık satış yeri” anlamlarına gelir. Türkçede her iki kelime de Fransızca “marché”, İngilizce “market” terimlerinin yerinde kullanılmaktadır. (H.Atıf Kuyucak, İktisat Dersleri, İst. Üni. İkt. Fak. Yayınları, 1960, s. 197, dip not:2)

Serbest piyasa ifadesi, tamamen batı düşüncesini ve ekonomi anlayışını taşımaktadır. Zaten öyle anlamalı ve öyle de kabul edilmelidir. Zira klasiklerin ifade etmek istedikleri bir serbestlik anlamında İslam’da serbest piyasa var veya yok demiş olsak, hata etmiş oluruz. Çünkü klasik bir iktisatçı ile Müslüman bir iktisatçının dile getirdikleri, serbest piyasa aynı şeyler demek değildir.

Bu terimler konusunda Samuelson, çok dikkat çekici bir açıklamada bulunmuştur. Onun şu sözleri, batı medeniyetinin sosyal bilimlerde, belki özellikle ekonomideki aczini itiraf etmesi olarak kabul edilebilir. Zaten bize göre batı dünyası, ekonomiyi terim, tarif ve tasniflerini tamamlayarak bir bilim haine getirmemiştir. Samuelson, özellikle sosyal bilimlerde “terimlerin zulmü”nden kendimizi korumamız gerektiğini söyledikten sonra, aynı kavram için iki ayrı terim kullanmamalıyız, farklı iki olayı da tek terimle göstermemeliyiz, diyor ve şöyle bir örnek vererek meseleyi anlatmaya çalışıyor. “Krizin meydana gelmesine sebep, aşırı tasarruf olduğunu iddia eden Robinson’a Jones, şunları söyler: “Yanlış düşünüyorsun, hakiki sebep eksik tüketimdir”. Bunları dinleyen Schwartz da işe karışarak “ikiniz de saçmalıyorsunuz, hakiki sebep eksik yatırımdır”, diyebilir. Hâlbuki bunlar bir an için tartışmayı bırakıp kullandıkları terimleri tahlil ve mukayese etselerdi, şeklen farklı gözüken bu üç iddianın da aynı olduğunu, aradaki farkın terim karışıklığından meydana geldiğini anlayacaklardır. (Paul A. Samuelson, İktisat, s. 10) 

Modern ekonominin terimleri ile İslam ekonomisinin terimleri de birbirinden farklıdırlar. Mesela bunun en güzel örneği “mal” kelimesinde görülmektedir. İslam hukukunda veya ekonomisinde bir şeyin mal sayılabilmesi için, onun dinen meşru ve aynı zamanda bir ihtiyacı giderebilecek kadar bir güce sahip olması gerekir. Buna göre Müslüman için haram kılınmış olan şarap ve domuz eti mal sayılmadığı gibi, üç beş buğday tanesi de en küçük bir ihtiyacı gideremediği için mal kabul edilmez. (Bkz. İbn Abidin, IV, 3; M. Mutahhari, İslami İktisadın Felsefesi, çev: Kenan çamurcu, İst. 1995, s. 33; Mecelle, 126 ve 127. maddeler.)

Serbesti kelimesi aslında iktisat tarihinde bir ekolün adıdır. Bu ekole klasik mektep adı verildiği gibi, serbesti mektebi de denir. Bu ekol mensupları, devletin ekonomiye müdahalesini kabul etmezler; bireyin serbestliğini savunurlar. (İbrahim Fadıl, İktisat, İst. 1928, s. 43–45). Bunlar, Merkantilistlere bir tepki olarak ortaya çıkan Fizyokratların doğal-ilahi kanun fikrini geliştirerek, bireylerin serbest olmasıyla, ekonomiyi “görünmeyen bir elin yöneteceğini ileri sürmüşlerdir. Fizyokrasi ekolüne mensup Gournay’ın bulduğu “Laissez faire, Laissez passer” (Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) sözü, serbesti ekolün bir sloganı haline gelmiştir. (Feridun Ergin, Ak İktisat Ans. S. 355) Doğal olarak insanlar, ekonomide bu serbestlik düşüncesine bir takım ekonomik merhalelerden sonra, yasaklama, kısıtlama ve müdahalelerin zararlarını gördükten sonra ulaşabilmişlerdir.

İnsanlığın maddi ve manevi olarak yükselmesinin ancak bireyin çabası ile mümkün olabileceğine inandığı için serbesti ekolüne aynı zamanda ferdiyetçilik de denilmiştir. (İbrahim Fadıl, İktisat, s. 45) Aslında modern ekonomi, bir toplum ekonomisi olarak doğmuş veya başka bir ifade ile devlet ekonomisi olarak ortaya çıkmış bir ekonomidir. XV. Y.Y.dan sonra orta çağdaki derebeylikler yavaş, yavaş yıkılıp merkezi büyük devletler kurulmaya başlayınca ekonomi de hemen siyasetle-devletle irtibat kurmaya başladı. Nitekim çok geçmeden Antoine de Monchretien adındaki bir Fransız iktisatçısı, ilk defa siyaset ve ekonomi kelimelerini birleştirerek, 1615 yılında “Economie Politique” yani siyasi iktisat adında bir ekonomi kitabı yayınladı. (Feridun Ergin, İktisat, s. 1; Ak İktisat Ans. S. 685; İbrahim Fadıl, İktisat, s. 40) Bu batıda ilk dönemler o kadar toplumcu ve devletçi idi ki, hatta ferdiyetçilik ve liberalizmin temellerini attığı söylenen Adam Smith bile meşhur eserine “The Welt of Nations” (Milletlerin ( ve Devletlerin) Zenginliği) adını veriyordu. (Bkz. Adam Smith, Milletlerin Zenginliği, çev: Haldun Derin, Milli Eğitim Basımevi, İst. 1948  

Biz, “İslam Hukuku Açısından Serbest Piyasa Ekonomisi” adlı eserimizde Fizyokrasi ekolünü tanıttıktan sonra, hazırlayan şartları ve fikirleri üzerinde durup İslam hukuku açısından değerlendirilmesini yaptık. Fizyokratlar, kâinatta tabii-ilahi bir düzen bulunduğunu, ekonominin bu tabii düzen kanunlarına bağlı olarak çalıştığını ilk defa söyleyen iktisat düşünürleridir. Bu bakımdan fizyokratların İslam’a uygun bir düşünce içersinde olduklarını söylemek mümkündür.  “Çünkü İslam, insanın yaratılışına yerleşmiş ve tabiatın kanunlarıyla birleşmiş olan bir dindir. Tabiat Allah’ın tekvini kanunu, İslam da teşrii kanunudur. Bundan ötürüdür ki, İslam’ın tekliflerinde akıl ile barışmayan, tabiata aykırı olan bir hüküm yoktur.” (Ahmet Hamdi Akseki, İslam s. LXX (70))

Elmalılı da konuyla ilgili olarak şöyle demektedir. Gerçekten Allah Teala, âlemlerin rabbi olduğundan kâinatın hepsinde O’nun kanunları geçerlidir. Kanunlar bazen o kanunu koyanlara ve bazen konularına, ilişkili olduğu şeylere nispet olunur. Mesela Solon kanunu koyucusuna nispet edildiği gibi, akar kanunu da konusuna, yükümlülerine nispet edilmiştir. Tabiat da Allah’ın koyduğu kanunların hükmü altında olduğu için, bunların irade kanunlarının dışında kalanlarına “tabiat kanunları” adı da verilir. Fakat hepsinin koyucusu Allah Teala olduğundan, bunlara Allah kanunları ve ilahi nizam demek elbette daha doğrudur… Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerekse dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır. Arşimed hidrostatik kanununu, Newton yer çekim kanununu ve Aristo çelişme kanununu koydular demek doğru olmadığı gibi, Ebu Hanife de kıyas ve fıkıh kanunlarını koydu demek doğru değildir. Bu kanunlar onlar tarafından konmuş olsaydı, eğri ve yalan olurlardı. Doğru olmaları, Allah’ın kanununun keşfedilmesine nail olmalarından ileri gelir. Bunun için âlimler, icat eden değil, keşfeden ve ortaya çıkaran kimselerdir. (Elmalılı, Hak Dini, I, 126)    

İslam ekonomisinde üretim, tüketim, mübadele, tedavül ve vergi esasları arasında bir çelişki olmadığı gibi, ayrıca bu ekonomi ile din, ahlak ve hukuk arasında da bir uyumsuzluk yoktur. Diğer taraftan İslam’ın insan ve topluma önerdiği hayat biçimi ile yerküresi ve kâinat arasında da bir çelişki veya uyumsuzluk değil, tam bir ahenk bulunmaktadır. Yalnız başka sistemlerin kelime ve terimleri İslam anlayışını ifade edemez. Mesela İslam’da serbest piyasa ekonomisi vardır, denildiği zaman bu, liberallerin, serbesti ekolü mensuplarının ve batı anlayışı çerçevesinde bir serbestlik değildir. Batının serbestlik anlayışını biz, kural dışılık olarak görüyoruz. Bunun böyle olduğu onların bilhassa resim, şiir ve edebiyatlarında da açıkça görülmektedir. Hâlbuki İslam’da ve onun önerdiği ekonomik hayatta kural dışılık yoktur. Çünkü ayette “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor.” (Kıyamet 75/ 36) buyrulmaktadır. Azimet denilen normal hayat ve sağlıklı ortam hep kanun ve kurallar içinde olduğu gibi, ruhsat dediğimiz anormal hayat ve hasta toplum bile hep kanun ve kurallar içersinde çalışır. Yani varlık âleminde kural dışılık yoktur; hasta kişi de ve hasta toplum da yine kurallar içersinde hareket eder. Tabiata, sosyal ve ekonomi hayata bu kanun ve kuralları koyan Allah’tır. Biz de Allah’ın koyduğu bu kanun ve kuralları din ve bilim yoluyla yani yine Allah’ın istediği metotla bulup onları ekonomik olaylara uygularız. Onun için İslam, ekonomik olaylarda sosyal olaylarda olduğu gibi, sadece irade beyanını yeterli bulmamış, buna ilave olarak tarafların gönülden hoşnut olup razı olmalarını şart koşmuştur. Biz hasta-doktor, öğretmen-öğrenci, devlet-vatandaş ve karı-koca arasındaki ilişkilere sosyal olaylar, diyoruz. Böyle hakların kullanılmasında irade beyanını yeterli olduğunu kabul ediyoruz. Bu konuda İbn Abidin, nikâh, talak ve itak akitleri, rıza şartı bulunmadan, ikrah (baskı ve zorlama) ile geçerlidir. Bir kimse yalandan veya şaka ile nikâhlısını boşamış olsa, hukuken boşanmış olur, fakat diyaneten boşanmış olmaz”, demiştir. (İbn Abidin, II, 421; karşılaştır: Kasani, V, 176). İnsanların aralarında daha çok mal, emek ve paraya dayanan muamelelerine de ekonomik olaylar diyoruz ki, bunlarda irade beyanından teknik ifadesi ile icap ve kabulden sonra bir de rıza şartı vardır. Onun için kişi, emek verip ürettiğe, alıp sattığına ve her türlü ekonomik muamelesine razı olmuş olacaktır. Bugün işçi denilen bireylerin, sözde onların adına sendika ağalarının yaptıkları toplu sözleşmelere acaba onların gönülden hoşnut oldukları söylene bilir mi?

İslam ekonomisinde serbest piyasa, kendi şartları içersinde oluşturulması için şu esaslar getirilmiştir.

1- Haksız yere insanların mallarını yememek ve ancak onların kendi rızaları ile arada yapılan bir mübadele akdi ve ticaret sözleşmesi ile alış-veriş yapmak gerekir. Bu konudaki ayeti daha önce açıklamış bulunuyoruz.

2- Faiz ve ihtikâr yasağı da İslam’ın koyduğu esaslardan birisidir. Faiz, İslam hukukçularının ifadesiyle karşılığı bulunmayan bir fazlalıktır. İnsan vücudundaki kan ne ise ekonomideki mal ve paralar o olduğu için, bunların devamlı tedavül etmesi ve dönüp dolaşması esastır. O bakımdan fazla olarak bir yerlerde meydana gelen yığılmalar ekonomik bünyede kanser gibi şişkinlik yapar, hastalık ve krizlere sebep olur. Bu husustaki ayeti de daha önce yazmıştık.

İhtikâr, fiyatların yükselmesini gözetleyerek, halkın muhtaç olduğu malı satmayıp hapsetmektir. (Kamil Miras, Tecrid, VI, 448). Bu konuda hadisler de vardır. Mesela Muaz b. Cebel, der ki: Allah Resulüne ihtikârın mahiyetini sordum. “Kişi ucuzluğun olduğunu duyunca üzülür, pahalılığın olduğunu duyunca sevinir. İhtikâr yapan kimse ne kötü bir insandır ki, Allah fiyatları ucuzlatırsa üzülür, pahalılaştırınca ferah duyar.” buyurdu. (Heysemi, Mecmeu’z Zevaid, IV, 101; Mansur Ali Nası, et-Tac, Büyu, 2) Mamer ve Ebu Hüreyre’den rivayet ediliyor ki, Hz. Peygamber “Kim Müslümanlara fiyatların yükselmesini arzu ederek ihtikâr yaparsa o, hata etmiştir.”  (Heysemi, a.g.e. IV, 101 ve Et-Tac, Büyu, 2). İhtikâr yapan kimseleri Allah’ın cehenneme atacağı hakkında hadisler de vardır. (Bkz. Heysemi, a.g.e. IV, 101)

3- Fiyat koyma yasağı: İslam ekonomisinde fiyat koymak, taban veya tavan fiyatlarını belirleme diye bir şey yoktur. Fiyat koymak, haramdır; genel çoğunluğun görüşü budur. Fakat Malik, bunun caiz olduğu görüşündedir. Fakat bundan maksadın, çarşıda bir adamın ihtikâr yapmasıyla ve fiyatlarda tekel tahakkümü kurmasıyla devletin uygun olan bir fiyatı belirlemesi ümit edilir. (Mansur Ali Nasıf, Tac, II, 204, dip not: 4)

Hz. Peygamber (asv), fiyatların devlet tarafından tespit edilmesini, enflasyonu önleyici bir tedbir olarak görmemiştir. (bk. Fazlurrahman, İslamiyet ve İktiadi Adalet meselesi, (çev: Yusuf Ziya Kavakçı) s. 42). Ömer Nusuhi Bilmen, devletin narh koymaması, malların fiyatlarını tayin ve tespit etmemesi esastır. Allah Teala hazretlerinin her işte bir hikmeti vardır. Fiyatların bazen düşmesi, bazen de yükselmesi, sadece doğal şartlarla meydana geliyorsa, bunu normal karşılamak gerekir, demiştir. (Ö.N.Bilmen, Istılahat-ı Fıkhiyye, VI, 125) Diğer taraftan fiyat koymak, ticari hayatta malların gizlenmesine sebep olabilir. Malların gizlenmesi de fiyatların yükselmesi sonucunu doğurur. Fiyatların yükselmesi de fakirlere zarar verir. (Seyyid Sabık, Fıkhu’s Sünneh, III, 105)

Enes ve Muhammed b. Abdurrahman’dan rivayet ediliyor ki, Resulüllah (asv) zamanında bir vakit fiyatlar yükseldi. İnsanlar Hz. Peygambere gelip bizim için fiyat koy, dediler. Bunun üzerine Resulüllah da şöyle buyurdular:

“Fiyatları koyan, kıtlık ve bolluk yapan ve rızk veren Allah’tır. Allah’a yemin ederim ki, ben size kendiliğimden ne bir şey verebilir ve ne de men edebilirim. Ben ancak bir hazinedarım; işleri emir olunduğum gibi yaparım; veren ise Allah’tır. Ben, mal, can ve kan hususunda hiç kimsenin hakkını üzerime geçirmeden Allah’a kavuşmak istiyorum.” (Ebu Yusuf, Kitab-ül Harac, s. 91; Ebu Davud, III, 272; Tirmizi, III, 605; İbn Mace, II, 741) 

4- İslam ekonomisinde yasaklanan şeylerden birisi de müşteri kızıştırmaktır. Bu enflasyona sebep olduğu gibi, böylece satıcı lehine ve müşteri aleyhine bir durum da ortaya çıkmış olur. Hz. Peygamber (asv) neceşten  yani müşteri kızıştırmaktan nehyetmiştir. (Buhari, III, 91; İbn Mace, II, 733; Tecrid, VI, 457). Neceş, malı kendisi satın almak istemediği halde, başkalarını teşvik için, alıcı gibi gözüküp de malın fiyatını artırmaktır. (Merğınani, el-Hidaye, III, 40; Kasani, V, 233; İbn Kudame, el-Muğni, IV, 160; Molla Husrev, Dürer, II, 177) Fazla fiyat vermek suretiyle, müşteri kızıştırarak pahalılığa ve fiyatların yükselmesine böylece haksız kazanca sebep olan bu tür davranışı bazıları tahrimen mekruh saymışlar, (Muhammed b. Abdurrahman ed-Dımışkî, Ramet-ül Ümmeh, II, 2) bazıları da helal değildir, diye tavsif etmişlerdir. (Bkz. İbn-ül Hümam, Feth-ul Kadir, V, 240)

5- Kur'an ve sünnette kar haddini belirleyen bir delil yoktur. Aslında kar haddi, arz ve talebin kesiştiği noktada teşekkül eden fiyatın içinde bulunmaktadır. Serbest piyasayı benimsemiş olan bir sistemin fiyat  tayin etmesi ve kar yüzdesini belirlemesi uygun olmaz. Onun için ayet ve hadsilerde kar şu kadar veya bu kadar olur diye bir belirleme yoktur. Fakat talep arttıkça fiyatların yükselmesi de doğal olmakla beraber bundan İslam ekonomisinde çok fazla fahiş karların da meşru sanılmamalıdır. Toplumun ahlaki seviyesi, arz-talep dengesi, yer ve zaman farkı, daha bir çok faktörler kar nispetine tesir  ederler. Bu konuda kar asıl semenin (bedelin) ikide biri nispetindedir, diyenler olduğu gibi (Ö.N.Bilmen, Hukuku İslamiyye, VI, 120) yine narhta 1/ 2 ve 1/3 gibi kar nispeti verenler de olmuştur. (bk. Celal, Yeniçeri, Yıllık, s. 212) Ebu Hanife, murabaha alış-verişinde kar, sermaye kadar olduğu zaman, satışı yapılan böyle bir mal üzerinden tekrar kar sağlamayı caiz görmemektedir.

Hadislerde kar haddinin belirlenmesi bulunmamakla beraber bu konuda bize bir fikir verecek örnekler de yok demek değildir. Mesela Hz. Peygamber (asv), Hakim b. Hizam’a kendisine bir kurbanlık alıvermesi için 1 dinar verdi. Hakim, bu 1 dinar ile bir koyun satın alıp sonra bu koyunu 2 dinara sattı. Sonra dönüp bu 2 dinarın birisi ile bir kurbanlık daha satın aldı, diğer dinarı da aldığı koyunla birlikte getirip Hz. Peygamber’e verdi. Hz. Peygamber de bu 1 dinar parayı tasadduk etti ve Hakim’e ticaretinde hayırlı ve bereketli olması için dua etti. (Ebu Davud, III, 256; No: 3386) Aynı olay yine Hz. Peygamber ile Urve el-Bariki arasında tekrar etmiştir. (Bkz. Ebu Davud, III, 256; No: 3384) Bu her iki hadiste de sermayesi ve maliyeti 1 dinar olan bir malın, 2 dinara satıldığını, yani yüzde yüz, başka bir ifade ile sermaye kadar kar yapıldığı görüyoruz.

Sermaye ile kar münasebetini belirten başka bir hadis daha vardır. Hz. Peygamber (asv), "Tazmin ve tekeffül edilmeyen bir malın karı helal olmaz." buyurmuşlardır. (Ebu Davud, III, 283, No: 3503; İbn Mace, II, 737, No: 2187; İmam Şafii, el-Ümm, III, 70; Serahsi, Mebsut, XIV, 36). Buradaki tazmin ve tekeffül edilmeyen kardan maksat, kar-zarar dengesi olmayan, yani riziko taşımayan bir kar olsa gerektir. Serahsi(Serahsi, XV, 130–131; Krş. Kasani, Bedayi, IV, 206; İbn-ül Hümam, Feth-ul Kadir, V, 215, 265)   bunu bir misalle şöyle açıklamaktadır: Bir kimse mesela 100 liraya bir mal kiralasa, o mala hiçbir masraf ve ilave yapmadan bir arkadaşına veya başka bir kimseye 120 liraya kiraya verse işte bu 20 lira tazmin ve tekeffül edilmeyen, yani riziko taşımayan bir sermayenin karıdır. (Bkz. Kasani, IV, 206; Şevkani, Neyl-ül Evtar, V, 203 ve devamı)

Riziko taşıyan sermaye olduğuna göre, nimet ve külfet dengesini de nazar-ı itibara alarak, yukarıdaki hadsiler ışığında ve Ebu Hanife’nin içtihadından da faydalanarak biz, İslam ekonomisinde en çok sermaye kadar kar almaya izin verilmiştir, demek istiyoruz. Fakat bundan amacımız, İslam ekonomisinde bir kar haddinin ve sınırın var olduğunu söylemek değildir.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, kar, değişken fonksiyonlu bir olaydır. Zaman, zemin ve şartlara göre bazen düşük bazen de yüksek olabilir. Ancak bizim kanaatimiz odur ki, normal şartlar altında ticari bir malın sermayesinden daha fazla elde edilen karın, bu fazla kısmı yani yüzün üzerindeki kar, rizikosuz bir kar olup meşru olmasa gerektir.

6- İslam ekonomisinde pazara çok önem verilmiştir. Hz. Peygamber (asv), ticaret mallarının pazaryerine gelmeden yollarda satılmaması konusunda  şöyle buyurmuştur: “Satılmak üzere pazaryerine getirilmekte olan ticaret mallarını yolda karşılamayınız…” İslam hukukçuları, Hz. Peygamber’in ticaret mallarını yolda karşılamayı niçin yasakladığının sebeplerini araştırmışlar,  mal sahibi, çarşı ehli ve bölge halkı açısından açıklamalarda bulunmuşlardır.

Mal sahibi, henüz pazaryerine gelmediği için, fiyatlar hakkında bir bilgisi olmadığından, ucuza satmış ve böylece zarar görmüş olabilir. Bu sebeple pazaryerine geldiği zaman fiyatların yüksek olduğunu görüp aldandığını anlarsa malını geriye alıp cayabilir. Karşılamaya gücü yetmeyen çarşı halkı için de malları ikinci elden alacaklarından, kendilerine pahalıya mal olur ve bu sebeple de zarar görürler. Malları yolda karşılayıp alanlar döndükleri zaman ucuza almış oldukları bu malları diledikleri yüksek bir fiyattan satış yaparlar ve böylece bölge halkına da zarar vermiş olurlar. Çünkü müstahsil, malları pazaryerine kendileri getirselerdi, mal el değiştirmemiş ve dolayısıyla fiyatlar yükselmemiş olacaktı. (İmam Malik, Muvatta, IV, 307; Şafii, el-Ümm, III, 93; Kasani, V, 232; Merğınani, IIı, 40; İbn Teymiye, el-Hisbe, s. 11; İbn Kayyim el-Cevziyye, et-Turuk-ul Hikemiyye, s. 283; İbn Hümam, V, 239; M. Hüsrev, II, 177; İbn Nüceym, VI, 108; Şah Veliyyüllah, Huccetullah, II, 110; Seyyid Sabık, Fıkh-üs Sünneh, III, 11)

7- Serbest piyasaya yardımcı olan başka bir hadis daha bulunmaktadır. Hz. Peygamber, “Hiçbir şehirli, hiçbir bedevi namına malını satmasın” buyurmuşlardır. (Buhar, III, 94; Müslim, V, 17; Ebu Davud, III, 269) Şu halde şehirliler yani yerliler, bedeviler yani köylüler ve yabancılar adına onların mallarını satmamalıdır. İbn Abbas’a bu hadisin manası sorulduğu zaman “Onlar için simsar olmayın” şeklinde bir açıklama getirmiştir.

Biz burada Şafii’ye dayanarak şöyle bir açıklama getirmek istiyoruz: Yabancılar, piyasa hakkında bir bilgileri olmadan mallarını pazara getirirler. Bölge halkının da bu mallara ihtiyacı vardır. Fakat onlar yabancı olduklarından dolayı yer bulma, malları taşıma ve buna benzer birtakım sıkıntılarla karşı karşıyadırlar. Halk ihtiyacı oldu için bu malları satın almak ister. Bunlar da adı geçen sebepler yüzünden hemen satmak isterler. Bu suretle mallar, piyasa fiyatı da öğrenildikten sonra, tam bir arz-talep dengesi içersinde en uygun bir fiyat ve karla satılmış olur. Böylece hem satıcı, hem de alıcı kazanmış olur.

Bu malları kendilerinin değil de şehirlilerin ve yerlilerin onlar adına sattığı düşünecek olursak, yerli simsarlar bu malları onlardan ucuz bir fiyatla alıp piyasa fiyatlarının yükselmesini bekleyerek, çok karla satmak isterler. Böylece onların rızklarına mani oldukları için, hem mal sahiplerine zarar vermiş, hem de malları saklayıp pahalı satmakla bölge halkına zarar vermiş olurlar. Bu durumda her iki taraf da zarar edeceğinden, böyle bir alışverişi Hz. Peygamber yasaklamış bulunmaktadır. (Şafii, el-Ümm, III, 92; İbn Kudame, IV, 162; İbn Kayyim, s. 308)

8- Fiyatların serbest bir şekilde oluşmasını önleyeceği için Hz. Peygamberin (asv) yasakladığı alış-veriş türlerinden birisi de fiyat üzerine fiyat koymak ve pazarlık üzerine pazarlık yapmaktır. Bu konuda Resulü Ekrem “Sizden biriniz, diğer birinin alış-verişi üzerine alış verişe girişmesin. Kardeşi bir malı satın almak üzere iken diğer bir kimse o malı almaya kalkışmasın.” buyurmuştur. (Buhari, III, 90; Müslim, V, 12; Ebu Davud, III, 269)  

Bu hadise göre hangi sebeple olursa olsun, kesinleşmiş bir alı-veriş sözleşmesini bozdurmak haramdır. Satıcıyı kışkırtıp satılmış bir malı daha fazla bir fiyat vermek suretiyle çevirip kendisi için almak, yani satıcıya alış-verişi feshet, ben sana ondan daha fazla kar vereceğim demek haramdır. (Merğınani, III, 90; Molla Hüsrev, II, 177; İbn Kudame, IV, 161; el-Aynı, Umdet-ül Kari, XI, 257; İbn Hümam, V, 239; İbn Nüceym; el-Bahr, VI, 107; eş-Şevkani, V, 189)

9- Malların teslim alınmadan satışı, piyasa fiyatının dışında başka bir fiyatın doğmasına sebep olacağı için yasaklanmıştır. Bu konuda Hz. Peygamber (asv) şöyle buyurmuştur: “Kim bir yiyecek maddesi satın alırsa, onu teslim alıp kabzetmeden satmasın.” (İbn Mace, II, 749; No: 2226) Bu konuda İbn Ömer’den açıklamalar rivayet edilmiştir. Peygamberimiz zamanında halk, kervan sahibi tacirlerden malı teslim almadan kabzetmeden zahire alırlardı. Sonra Resulüllah, bu tacirlere memur gönderdi. Mallarını zahire pazarına nakledip getirinceye kadar malı oldukları yerde satmalarını yasakladı. Yine İbn Ömer, Peygamberimiz, iştira edilen hububatı ölçüp teslim edinceye kadar onun kabızdan önce satılmasını yasakladı, dedi. (Buhari, III, 89; Müslim, V, 23; No: 38; Nesai, VII, 287; Tecrid, VI, 437, No: 986) İbn Ömer şöyle devam etti:

“Ben Peygamberimiz zamanında götürü pazarlıkla erzak satın alan ve kabız etmeden başkasına satmak isteyen öyle ihtikarcılar, stokçular gördüm ki, onlar bu malları yükleyip nakledinceye kadar dövülürler ve kabız etmeden önce satmaktan men olunurlardı.” (Tecrid, VI, 446, No: 991) Bu hadislere, zahire tüccarının zahire pazarına gelmeden evvel malını satması, fiyatların yersiz yükselmesine sebep olur ve böylece başkasının haksız olarak zarar görmesine sebebiyet verdiği için yasaklanmıştır gibi bir açıklama getirilmiştir. (Bkz. Tecrid, VI, 437, No: 986)      

Mücazefe, yani tartı ve ölçüye vurmaksızın göz kararı ile veya başka bir deyişle götürü pazarlıkla mal almak meşru ve helal görülmüştür. Ancak bu suretle alınan malı kabız ve nakil etmeden başka bir müşteriye satma işi yasaklanmıştır. Çünkü bu ihtikara sebebiyet veren bir alış-veriş biçimidir. Satın alınan bir malı teslim almadan satış yolu açık bulunursa, bir ambarda depo edilmiş bir mal, yerinden kalkmadan elden ele dilden dile dolaşa, dolaşa sebepsiz olarak fiyatları yükseltir. Buna engel olmak için hadiste satın alınan hububatın kabzı lazım geldiğine İbn Ömer tarafından işaret edilmiştir: Mücazefe suretiyle alınan malın sahipleri bu mallarını hayvanlara yükleyip pazara götürünceye kadar sıra dayağına çekilirler, deniliyor ki, bu malın bulunduğu yerden kaldırılıp nakledilmesi, şeriatın fiyatların yükselmesine mani olmak üzere hedef edindiği kabız ve tesellümdür ve burada hadisin sevkinden istenen biricik istenen amaç budur. (Tecrid, VI, 447, 448)

10- Çaresiz kalan kişinin alış verişi de yine serbest piyasaya uygun bir fiyat olmayacağı ve mecburiyet karşısında yapılmış bir satım veya alım sözleşmesi olacağı için yasaklanmıştır. Bey-i muztar denilen bu alış-verişin haram olduğu kaynaklarda bulunmaktadır. Hz. Ali’den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber’in çaresiz kalan kişinin alış-verişini yasakladığı bildirilmektedir. (Ebu Davud, Hattabi Şerhi, III, 676)

Satıcı malını, muztar kimseye sattığı zaman, fiyatı yükseltmeden, başkalarına sattığı fiyat üzerinden vermelidir; yoksa alış veriş fasit olur. (İbn ağabeydin, IV, 110) İhtiyacı olan malı, ancak bir kişinin yanında bulabilen kimse başkalarının aldığı fiyattan alır. Hele böyle bir alış-veriş insanların yiyecek ve giyecek maddeleri gibi zaruri, günlük ihtiyaçlarından olursa, satıcı böyle malları bilinen normal fiyatıyla satmak mecburiyetindedir. Bu şekilde davranması kendisine dini bir görev (vacip) olur. (İbn Teymiye, Fetava, XXIX, 361)

Şimdi son olarak da burada doktora tezi olarak hazırlamış olduğumuz “Kur'an-ı Kerim'e Göre İslam Ekonomisinin Esasları” adlı kitabımızdan bazı prensipleri aktarmak istiyoruz. Sure ve ayet numaraları parantez içinde verilmiştir. Bunların tefsir ve yorumu için kaynağın Deliller ve Açıklamalar bölümüne bakmaya ihtiyaç vardır.

İnsanlar, tek bir terbiyeci tarafından var edilip yetiştirirler.(2/139) İnsanlar, kendiliklerinden bir düzen kuramazlar. Onlar tabii düzeni araştırıp öğrenip uygulamakla görevlidirler.(1/7). İnsan, bir taraftan devletin bir uzvu, diğer taraftan da kendi şahsiyetini koruyan müstakil bir varlıktır. (2/ 30). Hiçbir kişi, şahsiyetten mahrum edilemez. (2/ 30) Fertler, hiçbir aracı kullanmadan devletle doğrudan doğruya karşı karşıyadırlar. (1/ 5). 

Ekonomik hayat, tabii bir hayattır. Ona suni müdahaleler zarar getirir. (28/ 78).Bütün ekonomik faaliyetin gayesi, nüfusun ve malların artmasını sağlamaktır. (2/ 155). Ekonomik gelişme, mal ve nüfus çokluğu ile ölçülür. (9/ 69)  Ekonomik davranışlar, bir düzen içersinde oluşup onun neticesi olarak, meydana gelir. İyi davranış yeterli değildir; iyi bir düzenin bulunması gerekir. (2/188) İnsan aklı, iyi ile kötüyü, bozuk mal ile sağlam malı ayırabilecek bir düzeni bulabilir. (5/100) Düzeni kurmak devletin görevidir. (1/1) 

İslam’ın da bir ekonomik sistemi vardır. (2/ 1–5). İslam ekonomik düzeninde serbest teşebbüs ve serbest ticaret esastır. (2/ 286). Ekonomideki serbest teşebbüs ve serbest rekabet sistemleri ekonomik evrim ve seleksiyonun doğal bir sonucudur. (3/ 140) İslam ekonomisinde dünya ile ahrete, madde ile manaya aynı derecede önem verilir. Bunlardan biri diğeri için feda edilmez. (24/ 37). Kur'an'da hiçbir hüküm eksik değildir. (6/ 38) Kur'an'da pek çok şey, analoji (kıyas) yoluyla, anlatılmıştır. Bir mesele ya kendisi veya ona benzer bir olayla dolayısıyla anlatılmıştır. (6/ 38). İslami sistem ile faiz bağdaşmaz. (2/ 278) Zekât-vergi faizin zıddıdır. (2/ 280) Faizli sistem ile faizsiz olan zekâtlı sistem, tam birbirine zıt iki ayrı sistemdir. (30/ 39) Bir sistem ve düzenin bir kısmı kabul edilip diğer kısmı atılmaz. Tüm olarak, hepsi birlikte kabul edilir. (2/ 208)

Esas üretim, güneş enerjisini depo eden yeşilliklerdir. (6/ 99). Esas üretim toprak ürünleridir. (6/ 99). Üretim sistemi yeryüzüne gökten gelen suların devri daimi ile kurulmuştur. (14/ 32). Üretimde akarsuların da rolü vardır. (14/ 32) Üretime yer ve gök, hava ve güneş, toprak ve su birlikte katılırlar. (14/ 32). Güneş, ay, gündüzler ve geceler, birer üretim faktörleridirler ve bunlar tabiatta insan için karşılıksız olarak üretim yapmaktadırlar. (14/ 33) Üretim, dolayısıyla tüketim içtimaidir (kolektiftir). Herkes ona göre davranmalıdır.(1/5). Üretim, tüketim ve mübadele hareketleri sosyal bir olaydır. (2/ 274) 

İslam devleti, dünya işlerinde Müslim ve gayri Müslim vatandaşlar arsında ayrım yapmaz; onlar arasında bir ayrım gözetmez. (3/110). Mallar Allah’ındır; fertlerin mallar üzerinde Allah adına tasarruf etme hakları ve yetkileri vardır. (2/ 180). Devlet, yalnız zenginlerin kurduğu bir dernek veya ticari bir şirket olmadığından yoksullar da devlet gelirlerinden yararlanırlar. (59/ 7). Gayri meşru iktisaplar, gizli tutulan mallar ve haram mallar devletin teminatı altında değildir. (2/ 270). Fert mülkiyetine tecavüz, devlet mülkiyetine tecavüz demektir. Devlet, bütün mülkü korumakla görevlidir.(3/ 26). Hükümeti, devlet başkanı temsil eder. (4/ 59). Fertlerin görevi, biat ederek iktidarı kurmaktır. İktidar olmadan hükümetlik yapılmaz. (3/ 104). Hükümetler, icma ile tespit edilen hususları emredip uygularlar (4/ 59). Hükümetler, marufu emretmekle, hükmü açıklanmış belli olan şeyleri emredip uygulamakla yetkili ve mükelleftirler. İktidarlar fiyat koyamaz. Ancak serbest olarak teşekkül etmiş olan fiyatlara çağrı yapabilirler. (3/ 104)

Hükümetlerin fazla vergi almaya (2/ 272) vergi nispetlerini artırmaya (3/ 161) yeni, yeni vergiler koymaya hak ve salahiyetleri yoktur (3/ 161). Malların ve insanların idaresini ellerinde bulunduranlara kıskanma yoktur (4/ 53). Mal ve iktidarın idaresi, daha ehil olan gelince hemen ona tevdi edilir (4/ 58).

İslam ekonomisinde miras, meşru olan bir haktır. (4/7). İnsanların koydukları miras sistemi ile Allah’ın emrettiği miras sistemi, birbirinden farklıdır. İslam’ın miras sitemi, ekonomik açıdan daha faydalıdır. (4/ 11) Mirasçı olmanın sebepleri, akrabalık, evlilik ve velayettir. (4/ 8). Evlat edinmek ve bu yoldan mirasçı olmak yoktur. Fert olarak bir mirasçı tayin edilemez. (4/ 33) Hiçbir varisi bulunmayan ölünün malları, devlet hazinesine, bütçeye intikal eder. ( 4/ 8)

Emek, bir gaye ile çalışıp enerji harcamaktır. (2/ 204) Emek, insanın koşmasını, çalışmasını, hareket etmesini sağlayan bir güç ve enerjidir. Emek, bir menfaat olup sahibine aittir. Özel mülkiyetin asıl kaynağı emektir. (53/ 39) Emek mal değildir; bu sebeple ücret dengesini sağlamak için, mallarda olduğu gibi, emekte arz talep dalgalanmaları uygulanamaz. (2/ 148) İnsanların emekleri birbirinden farklıdır; (92/ 4) İnsanlar arasındaki kuvvet ve kabiliyet farkı, emek mübadelesinin (istihdamın) gerçekleşmesini sağlar. (43/ 32) Emekler farklı olunca, iş hayatında iş bölümünün olacağı da bir gerçektir. (92/ 4) Vasıflı ve vasıfsız emeklerin dereceleri de bir birbirinden farklıdır.(6/ 132)

Ticaret, borçlanma ve diğer hususlarda ilk konulan mala, başmala, anamala sermaye adı verilir. (2/ 279) İslam ekonomisinde ayrı ayrı kanunlara tabi tutulduğu için sermayeyi, sabit ve döner sermaye diye ikiye ayırmak mümkündür. (2/267) Mülkiyet ve sermayede insanlar için eşitlik istemek, insanların eşit olduklarını iddia etmek ve işçi ile işvereni, köle ile sahibini eşit kabul etmek yanlıştır. (30/ 28) Zekât vergisi, azami sermayeleri sınırlandırdığı için, İslam ekonomi sisteminde aşırı sermaye birikimleri önlenir ve sermaye sahipleri yatırım ve teşebbüslere zorlanmış olur. (2/ 276) Toplumda eşit servet dağılımı ve azami serveti sınırlandırma yoktur. (3/ 35) Kredi çalışana verilince sermaye istismarı olmaz. (2/ 245) Mudarebe şirketinde zararı tamamen sermaye karşılar. (2/ 267)

Mal, Allah’ın dünyada insanların ihtiyaçlarını gidermesi için var ettiği bir vasıtadır. (2/ 155) Mal, insanların ihtiyaçlarını tatmin ederek, onların hayatlarını sürdürüp yaşamalarını temin eder, ayakta kalıp dünyada hükümran olmalarını sağlar. Mal, insan tabiatının meylettiği ve ihtiyaç vakti için depo edilebilen bir şeydir. Başka bir deyişle mal, alınıp satılabilen, bir değeri olan ve onu telef edenin tazmin etme yükümlülüğü bulunan şeylerdir. Buna göre güneşin ışığı, ısısı ve hava gibi bir yerde toplanamayan şeyler, büyük faydası bulunmasına rağmen mal sayılmazlar. Ancak bir tüp içine sıkıştırılmış gazlar, bir yerde toplanıp depo edilmiş olduklarından mal sayılırlar. (4/5) İnsanoğlunu çalışıp kazandığı ve elde edip faydalandığı her şey maldır. Böyle olan her şeyden (mesela zift, petrol, taş, eriyen ve erimeyen bütün madenler… gibi) vergi alınır.(2/ 272) Mal, beynelmilel olup milletler arasında tedavül eder. Mal ve paraların tedavülünü sağlamak ve bütün sınıflar arasında dolaşımını temin etmek gerekir. Mallara kimin daha çok ihtiyacı varsa onun elinde olması daha faydalıdır. Mal ve paraların sadece zenginlerin elinde toplanması zararlıdır. (59/ 7)

Mülkiyet hakkı, ferdin özel menfaati için mal ve mal sayılan şeyler üzerinde bağımsız bir şekilde elde tutma ve tasarruf etme hak ve salahiyetine sahip olmaktır. (3/ 26) Mülkiyet insan olmanın bir gereği ve insanlık vasfının icap ettirdiği bir husustur. (9/ 34) Her şey insan içindir; insandan başka mülkiyete müstahak bir varlık yoktur. (2/ 29) Mülkiyet düzeni, bir devlet düzeni olup insanlar için bir rahmettir. (4/ 29) Mülkiyet düzeni fert ve toplumlar için zorunludur. Fert, topluluk içersinde bulunduğu müddetçe onun mülkiyet düzenine uyar. (2/ 180) Mülkiyet hakkı tamamen hukuki rejime tabidir. Mülkiyete müdahale asla caiz değildir. Fiyat tahdidi, döviz ve özel kredi tahsisi, hiçbir suretle söz konusu olamaz. Hükümetler kendisine tanınan vergi dışında bir ekonomik müdahalede bulunamazlar. (3/ 26) Fertlerin sınırlı özel mülkiyet hakları vardır. (3/ 26) İslam ekonomi düzeninde mutlak mülkiyet yoktur; kayıtlı mülkiyet vardır. (24/ 33) Mülkiyet ve tüketimde eşitlik söz konusu değildir. (16/ 71) Mülkiyet ve sermayede insanlar için eşitlik istemek yanlıştır. (30/ 28)

İslam ekonomi düzeninde serbest teşebbüs ve serbest ticaret esastır. (2/ 286) Herkes, kendi işini kendisi seçer; üreteceği şeyi ve şekli kendisi bilir. (2/ 148) Çalışmalar, özel mülkiyet ve serbest teşebbüs esasına dayanarak, ortaklaşa, zincirlemeli bir şekilde yapılır. (2/ 110) Çalışma hayatında iş bölümü esastır. (17/ 84)

Ücret, faydalanılan emeğin karşılığıdır. Kira, faydalanılan menfaatin karşılığıdır. Bir menfaatin karşılığına ücret denir. (28/ 27) Ücretle işçi tutmak meşrudur. (43/ 32) Kar ile zarar, ücret ile emek, kira ile tesis arasında denge stabildir. Hem kendi aralarında hem de diğerleri ile bir arada dengeyi sağlarlar. (2/ 275) Ücret, çalışanın yaşaması için değil, mesela sermaye temini gibi, yaptığı çalışmaya yardım için verilir. (1/ 5) Ücretler, mesleki ehliyetlere ve zamana göre, ilme, tecrübeye, kabiliyete ve çalışkanlığa göre ayarlanır. (2/ 282) Ücret, ancak fayda meydana gelirse tahakkuk eder. (65/ 6) Herhangi bir sebepten dolayı çalışamamış kimse ücreti hak edemez. (6/ 158) Sözleşme ile ücret tahakkuk etmez; iş sona erip bittikten sonra tahakkuk eder. (65/ 6) Ücrette Tunç kanunu, doğal ücret ve ücret fonu nazariyesi gibi kavramların uygulanması adil değildir. (28/ 27).

Kar, zararı karşılar; malın değerindeki bir artıştır, fiyat farkıdır. (2/ 275) Riziko taşımadan elde edilen karlar, faizdir. (2/ 275).

Kira, belli bir menfaati belli bir bedel karşılığında satmaktır. Kullanmakla tükenmeyen malları bir bedel karşılığında kiralamak caiz olup buna icare adı verilir. İşçi, emeğini satmakla kendisini kiraya vermiş olur. Kullanmakla tükenen mallar kiraya verilemez, mesela su, sütü için inek ve meyvesi için ağaç kiralanamaz. Bunlar ayni mal olduğu için ancak satılabilirler. (28/ 27)

Faiz, borç verme karşılığı olarak bir ayn temin edilmesidir. (2/ 282) Faiz, karşılığı, bedeli olmayan bir fazlalıktır. Faiz, zamanla çoğalır ve katlat olur; fadl faizi ve nesie faizi olmak üzere iki kısma ayrılır. Faiz bütün Müslümanlara haram ve yasaktır. (3/ 130) Faiz, üretimi kısar, fabrikaların çalışmasını önler, bir noktada durdurarak, krizlerin doğmasına sebep olur. (30/ 39) Faiz, mübadeleyi yavaşlatır, tedavülü frenler ve milli geliri azaltır. (2/ 276) Faiz yasağını kabul etmeyenler, İslam devletine isyan etmiş sayılırlar. (2/ 279)

Faizli sistem, milli geliri kemirip tüketir. (2/ 275) Hâlbuki milli gelirin artması ile devletin gelirleri de artmış olur. (23/ 72) Gayri meşru yollardan mal kazanıp harcamalar yapmak milli geliri düşürür. (5/ 42) Faizli sistemde milli gelir azalır; zekâtlı sistemde ise artar. (30/ 39).

İslam ekonomi düzeninde tesis sahibi kira, döner sermaye sahibi kar, çalışan emek sahibi de ücret alır. (2/ 267) Toplumda gelir dağılımı adil bir şekilde ayarlanır. (2/ 134) Üretim sonunda meydana gelen katma değerler, vergi, kira, kar ve ücret arasında şeriata (sözleşmelere) göre bölüştürülür. (3/ 73) Gelir dağılımını adil bir şekilde ayarlayamayan ülkeler ilerleyemez, çabuk çöküp yok olmaya mahkûmdurlar. (2/ 134) 

Tabii düzenini kurmuş olan ülkeler, bolluk ve refah içersinde olurlar. (7/ 58) Vergi sitemini gereği gibi ayarlayan toplumun ekonomi düzeninden korku ve sıkıntılar gider; bunun yerine refah ekonomisi gelir. (2/ 274) İyilik ve refah bellidir; geçici zevklerden uzak olan ebedi bir huzurdur. (3/ 92) Zenginlik ve refah, yoksulluk ve sefalet içtimaidir. Toplum tüm olarak ilerler veya geriler. (2/ 155) Refah normal olan ekonomik davranışlarla meydana gelir. (5/ 66) Refah, tarihi bir oluşun neticesidir. (1/ 7) Toplum düzeldikten sonra bolluk ve bereket artar. (7/ 95) Kurtuluş, refah ve saadet için bireysel çırpınmalar yeterli değildir; içtimai hareket ve davranışların olması gerekir.(3/ 186) Hicret yani göç etmek, bolluk ve zenginliğe sebep olur. (4/ 100) Evlenmek de bolluk ve zenginliğe sebep olur. (24/ 32) Tabii düzenini kuramamış veya bozmuş olan ülkeler ise kıtlık ve sefalet içersinde olurlar. (7/ 95) refahın sağlanabilmesi için iyi ile kötünün, bozuk ile sağlam malın, meşru mal ile gayri meşru malın birbirinden ayrılması gerekir. (5/ 100) İçki, kumar, putlar, şans ve talih oyunları gibi pislikler ekonomik düzenden temizlendiği zaman refah ekonomisi doğar. (5/ 90) Sosyal güvenlik tedbirlerini almış ve sosyal güvenlik sınıflarının haklarını veren toplumlar refaha ulaşır. (30/ 38) Bir toplumdaki fakirlere malların iyisi verilmeyip onlar, iyi yiyip iyi giymedikçe refah ve huzuru temin etmek mümkün değildir. (3/ 92) İslam’ın getirdiği faizsiz serbest ticaret sistemi, tam uygulandığı takdirde dünya cennet misali bolluklar ülkesi haline gelir. Faizsiz serbest ticaret sistemini terk etmek ise sefaletin doğmasına sebep olur. (5/ 66) Yasak olan bir şeyi serbest yapan, serbest olan bir şeyi de yasaklayan toplumlar refah ve saadete ulaşamazlar. (16/ 116) Komşular arasında en basit bir yardımlaşmayı bile yapmayan bir toplumun refah ve saadete ulaşması mümkün değildir. (107/ 1–7)

Zevk için yapılan harcamalara lüks denir. Malların lüks (ihtiyaçtan fazla olarak sadece zevk almak için) kullanılması, bazı şartlar altında mubahtır. Lüks, başkalarına iyilik yapmaktan alıkoymamalı, iktisap, istimal, mübadele… gibi konularda gayri meşru davranışlara götürmemeli, inançsızlığa ve güvensizliğe sürüklememeli ve inanıp iyi işler işlemekten alıkoymamalıdır. (5/ 93) 

İsraf ise herhangi bir şeyde haddi aşmak ve aşırı gitmektir. (25/ 67) Genel manada israf, bir nesnede haddi aşmak ve itidali geçmektir. İsraf, hem ifrat hem de tefrit yönden olabilir. Yani bir şeyde çok az yapmak da bir israftır (4/6) Lüks ve gösteriş tüketimi için yapılan talepler, ihtiyaç sayılmaz. Bunları devlet karşılamaz. (2/ 215) Malların dengeli harcanıp harcanmaması ve israf edilip edilmemesi konusunda toplumun kontrol etme yetkisi vardır. (6/ 141) İsrafa kaçmamak üzere her türlü süslenmeler ve güzellik harcamaları helaldir. (7/ 32) Tüketimde gösteriş, lüks ve israf harcamaları haramdır ve günahtır, fakat yasak değildir. (2/ 215) İnanmış insanlar tüketimde israf ve gösteriş yapmaktan sakınırlar. Onlar israf ve gösteriş yapmakta değil, iyilik yapmakta yarışırlar. (3/ 14)

Bünyeye uygun olan, faydalı ve münasip şeyler helal kılınmış; bünyeye uygun olmayan, zararlı ve yabancı şeyler ise haram kılınmıştır. (2/ 175) Sindirilebilen vücuda faydalı yiyecekler helal, sindirilemeyen ve vücut için zararlı olanlar ise helal değildir (5/ 88) Bir şeyi helal ve haram kılma hakkı Allah’a aittir. Hiçbir kimse kendiliğinden helal ve haram hükmü veremez. (2/ 275) Meşru bir şeyi gayri meşru saymak yanlıştır. Yapılması meşru olan bir şeyi yasaklamak zulümdür. (5/ 87) Haram olan şey malları ve emekleri yerinde kullanmamaktır. (10/ 59)

Toplumda mal, emek, para ve kredi gibi değerlerin marjinal faydalarını artıran potansiyellerini çoğaltan ve yükselten muameleler meşru, azaltan ve düşürenler ise gayri meşrudur. Rüşvet, yalan, faiz, kumar, hırsızlık, suiistimal, aldatma, kandırma, göz boyama, ihtikâr, nüfuz ticareti gibi gayri meşru kazanç yolları kabuğun gövdeden ayrılması gibi malları sahiplerinden ayırarak, marjinal faydayı düşürürler. (5/ 42)

Bugünkü sigortanın yerini İslam ekonomisinde infak kurumu alır. İslam ekonomisinde herkesin hayatı sigortalıdır. Ayrıca para alarak bir prim karşılığında sigorta yapan bir kuruluş yoktur. İslam düzeninin bizzat kendisi sigortadır. Basit bir sigorta şirketine hiçbir suretle ihtiyaç yoktur. İslam ekonomisinde vergilerin toplanması ve dağılması, yani bizzat bütçe, bütün vatandaşların hayatlarını sigorta altına almıştır. İslam’ın mülkiyet anlayışı, kaza teşkilatı ve idaresi sayesinde de bütün hayvanların ve hatta bitkilerin hayatları bile teminat altına alınmıştır. İnfakın sebebi, evlilik, akrabalık ve mülkiyettir. Nafaka yiyecek, içecek, giyecek ve barınma ihtiyaçlarını karşılamaktır. (2/ 215) Devlet, herkesin nafakasını temin etmekle görevlidir. (6/ 164) Hastalık ve malullük sigortalarını yerini İslam düzeninde yakınlar kurumu almıştır. (2/ 83) Nafaka, akrabaların yakınlarına kendi payından verdiği bir iane değil, kespteki kazançtaki devlete düşen payın fert tarafından kullanılmasıdır. (6/ 164) Çocuk, aile ve toplum içersinde doğar yaşar ve ölür. (4/1) Çocuk doğunca ona bakma görevi, nafaka esas itibariyle babalara aittir. (65/ 6) Kendi aralarında evlenmeleri yasak olan akrabalar veya birbirine mirasçı olabilen akrabalar birbirlerine bakmak zorundadırlar. (17/ 26)

Sosyal siyaset veya sosyal güvenlik, halk eğitimi, çalışma ve yaşama düzeni, hep birlikte devlet düzeni içersinde gerçekleştirilir. (2/ 83) Yardımlar önce aile, sonra mahalle, sonra bucak, sonra vilayet, sonra devlet, en sonunda da bütün beşeriyet arasında yapılır. (4/ 36) Gerçekten iyi bir insan olabilmek için, iyiliğe kavuşmak için, malların en iyisinden infak etmek gerekir. (3/ 92) Topluluğa adanmış olan mallar ve kurbanlar, sosyal güvenliği sağlarlar. (5/ 97) Devlet, mali gücü yeterli olmayan küçük çocuk sahibi ailelere, çocuğa ve anasına yetecek kadar yardım eder. (6/ 151) Devlet darda olanlara yardım eder ve borçlarını öder. (2/ 280) Herkes bedeni ile muhtaç olanlara yardım etmek ve malının bir kısmını vermek zorundadır. (2/ 270) Herkesin mecburi olarak vereceği devlet vergilerinin dışında kendiliğinden yapacağı yardımlar için hayır kurumları kurulur. Sosyal hayır kurumlarının yanında iktisadi hayır kurumları da meydana getirilir. (2/ 177)

Yaşlı, hasta, çocuk ve yoksullara yapılan yardımlar karşılıksızdır (2/ 83) Hiçbir kimse yaptığı bir iyilikten dolayı başkalarını minnet altına alamaz. Diğer fertlere karşı mükellefiyetin sebepleri, nesep yakınlığı, yaşamada yakınlık, çalışmada yakınlık, mekânda yakınlık, komşuluk ve misafirliktir. (4/ 36) Ana-baba, akrabalar, yetimler yoksullar ve yolcular tüketimde sosyal dengenin temel kurumlarıdır. (2/ 215) Yoksullara hakları bütçeden ödenir. (17/ 26) Sosyal güvenlik tedbirlerini almış olan ülkeler refaha ulaşırlar. (30/ 38)

Sadaka (vergi), mükellefin, malından sadece Allah için, devlet için muhtaçlara temlik edilmek üzere verdiği vergidir. Sadaka, fakir ve yoksulların bir hakkı olup onlara verilmiş bir hediye, atiye ve bağış değildir. Fakir ve yoksullara verilen sadaka, işçi ve memura verilen ücret gibidir. Fakir, yıllık geliri yıllık harcamasından az olan yoksullardır. Miskin-yoksul ise sermayesi olmayıp sermaye yardımı almaya hakkı olan kimsedir. (9/ 60) Fakir, çalışma gücü olmayan, miskin-yoksul ise para gücü olmayan kimsedir. Fakire devlet bütçesinden geçim yardımı, yoksula da sermaye yardımı yapılır. (2/ 83) Zil-kurba (yakınlar) evlerinde aciz olan yakınlarına bakmayı tekeffül eden kimselerdir. Hasta ve yaşlılara bakanlar da bu guruba girerler. (8/ 41) Akraba, yoksul ve yolcu gibi sosyal kurumların mensuplarına hakları kendi ellerine verilir. (17/ 26)

Mal dilenmek genel olarak mezmumdur. Ancak başka kazanç yolu bulamayan çaresizler için bir ruhsattır. Muhtaç ve muztar bir durumda olan dilenciye yardım etmek, farza yakın bir görevdir. Dilenci incitilmemeli, istediği verilmese bile kovulmamalı, azarlanmamalıdır. Eğer o, muhtaç olmadığı halde istemeye ısrar ederse azarlanabilir. (93/ 9-10)


21-) Bu zamanda, bu ülkede devlet memuru olunur mu?

İlgili hadisin mealini bir kez daha yazalım:

Hz. Ebu Hureyre anlatıyor:

“Ahir zamanda zalim amirler / yöneticiler, fasık vezirler, hain hâkimler ve yalancı âlimler olur. Her kim o zamana yetişirse, sakın onlar için ne vergi memuru-haznedarı, ne yetki sahibi bir yönetici-yardımcı, ne de  güvenlik-emniyet memuru olmasın.” 

hadisi “es-Sağîr, el-Evsat" adlı eserlerinde rivayet eden Taberanî, senet zincirinde yer alan bir ravî hakkında “la be’se bih = zararı yok / fena değil” demek suretiyle biraz zayıf olduğuna işaret ederken, el-Ezdî, “onun çok zayıf olduğunu” söylemiştir. Hafız Heysemî de “raviler arasında tanımadığı bir kimsenin bulunduğuna, geri kalan ravilerin sika olduğuna” işaret etmiştir.(bk. Mecmauz-Zevaid, 5/233). Bu durumda, bu rivayetin sıhhatine zarar veren unsurların bulunduğunu söyleyebiliriz.

Ancak bu rivayet zayıf bile olsa, idarecilerin bozulduğu bir zamanda memur olanların daha dikkatli olması gerektiğini unutmamak gerekir. Bu ve benzeri rivayetleri şu meşhur hadisin ışığında yorumlamak mümkündür:

“Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı olan yerde kula itaat edilmez.” (Mecmauz-Zevaid, 5/226; 9/177)

Buna göre bir memur hangi dönem ve devirde olursa olsun, helal olan emirlere uyar ve uygular, haram olan emirlere ise uymaz ve uygulamaz.

Nitekim şu hadis bu konuda nasıl bir yöntem izleneceğini açıkça bildirmektedir: Hz. Huzeyfe anlatıyor: Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurdu:

“İlerde başınıza geçecek bazı âmirler / yetkililer olacak, hem zulmederler hem de yalan söylerler. Kim onların yalanlarını tasdik eder ve zulümlerine yardımcı olursa, o benden değil, ben de ondan değilim . O kimse, Kevser havuzuna da gidemez. Fakat onların yalanlarını tasdik etmeyen ve zulümlerinde onlara yardımcı olmayan kimse ise, o da bendendir, ben de ondanım ve o Kevser havuzuna da gider.”(Mecmau’z-zevaid, 5/248).

Daha önceki fitne zamanlarında bir çok salih kimse, resmî görev almaktan kaçınırken, bir çok salih kimse de “hakka hizmet anlayışıyla” görevler üstlenmiştir. Genel olarak düşündüğümüzde, eğer fitne zamanlarında tüm iyi insanlar görev almaktan kaçınırsa, işler tamamen kötülerin elinde kalacak ve ümmet bundan sadece zarar görecektir. Bu sebeple, Allah’ın emirleri daha rahat yerine gelsin, hak-hukuka daha fazla riayet edilsin, insanlara daha güzel hizmetler sunulsun diye görev almakta bir sakınca olmadığı gibi, bazen bunu yapmak vacip derecisinde bir zorunluluk arz eder.

Bediüzzaman’ın veciz ve özet ifadesiyle,

 “İnsanlara maddî-manevî hizmet aşkı olmadığı takdirde, her türlü memuriyet bir nevi maaş dilenciği olmaktan öteye geçemez.”


22-) Bir asker düşmana esir düşmemek veya işkence görmemek için kendini öldürürse bu intihar hükmüne mi girer?

Hayat, Cenab-ı Hakk'ın bize verdiği en büyük nimettir. İnsan dünyadaki kulluk görevini, bu nimet sayesinde yerine getirir. O halde intihar ederek, Allah'ın verdiği bu nimetin elden çıkmasına sebep olmak büyük bir cinayettir. Başkasının hayatına zarar vermek nasıl haram ve büyük bir günah ise, insanın kendi hayatına kastetmesi de büyük bir günahtır.

Bu konuda Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de, "Nefislerinizi öldürmeyiniz" (Nisa, 4/29), "Allah'ın dokunulmaz kıldığı canı haksız yere öldürmeyiniz" (En'am, 6/151) buyurarak bu cinayeti yasaklamıştır. Bu nedenle savaşta esir düşmemek için dahi bir kimsenin kendisini öldürmesi helal olmaz. Bir kimsenin düşman eline düşmemek, esir olmamak ve işkenceden kurtulmak gibi nedenlerle kendine kıyması caiz değildir, intihardır. Çünkü Allah, kişinin kendine zarar vermesini yasaklamıştır.

Fıkıh âlimleri, İslâm tarihinde görülen bazı uygulamalara bakarak (bk. Buharî, Cihad, 12; Müslim, İmare, 145; İbnü'l-Esir, 1/206; İbn Hacer, 1/144) şu yönde fetvalar vermişlerdir:

"Bir kişinin, neticede kurtulacağı ümidini taşıması durumunda veya bu ümidi taşımasa bile düşmana zarar vermesi, morallerini bozması, arkadaşlarına cesaret aşılaması, kendinde bir güç hissetmesi, esir olup işkence altında bazı sırlar vermekten endişe duyması gibi durumlarda, çok sayıda düşman kuvvetinin içine dalması ve onlara saldırması caizdir." (eş-Şeybani, Muhammed, Siyer-i Kebir, (şerhle birlikte) 4:1512)

Verilen fetvalara dikkat edilirse, bunlarda üç temel noktaya temas edildiği görülecektir:

1. Bir harp hâli, harbî ve muharip düşman ve/veya savaş için hazırlanıp karşı karşıya gelmiş veya savaşmakta olan iki ordu bulunmaktadır.

2. Saldırıyı düzenleyen, mutlak manâda ölüme gitmemektedir.

3. Ölme ise daha çok karşı tarafın eliyle gerçekleşmektedir.

Bu açıklamalara göre, esir olmamak, işkence görmemek gibi nedenlerle bir kimse kendini öldüremez.


23-) Peygamber Efendimiz (sav) devlet başkanı mıydı, devleti nasıl ve neye göre yönetirdi?

Müslümanların bir devleti vardı ve bu Devletin başkanı da Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamdı.

İslam dininin belli bir yönetim şeklini mecbur etmediğini görüyoruz. Bu konuda temel kaide ve kurallar getirmiştir. Bunlar, adalet, eşitlik, harama girmemek şartıyla hürriyet gibi esaslardır. Bu sebeple yolculuğa çıkarken bile bir başkan seçmeyi emreden dinimiz, elbette vatan ve millet idaresine geçecek insanların seçimine kesinlikle karşı çıkmayacaktır. Diğer taraftan ilk halifeler de hep seçimle iş başına gelmişlerdir.

Günümüz tartışma konuları arasında, İslam ve demokrasi konusunun, muhtelif platformlarda öne çıktığı gözlemlenmektedir. Açıkça belirtmek gerekirse, İslam ve demokrasi mukayesesinin, çok sağlıklı yapıldığını ifade etmek oldukça zordur.

Böyle bir mevzunun en başında, İslam’ın, insanların dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen ilahi kaynaklı bir din; demokrasinin ise, insanların kendi akıl, irade ve bilgi birikimine dayalı olarak ortaya çıkardıkları bir yönetim biçimi olduğunu vurgulamak gerekir.

Bu vurguyu yapmanın ana hedefi, bu iki kavramın, birbirinin zıddı veya birbirinin alternatifi ya da birbiriyle tamamen uyuşan unsurlar gibi takdim etme gayretlerinin doğru olmadığını belirtmektir.

Bu yüzden, İslam’ı, bir din olarak kendi kulvarında, demokrasiyi de bir yönetim şekli olarak kendi kulvarında değerlendirmek gerekir. Bunu yaparken, sadece kavramlara takılıp kalmadan, bu kavramların muhtevasını, objektif bir bakış açısıyla karşılaştırmak zarureti vardır.

Bu noktada, İslam ilahiyatçılarının büyük bir kısmınca kabul edilen en önemli husus şudur: Kur’an tarafından, adı açıkça belirtilen ve insanlara emredilen herhangi bir yönetim biçimi mevcut değildir. Ancak, hem Kur’an’da, hem de Hz. Peygamber (asv)’in uygulamalarında, yöneten ve yönetilenlerin sorumluluklarını öğreten evrensel prensipler vardır.

Dünyanın herhangi bir bölgesinde, dönemin ihtiyaçlarına, insanlarının kültürel yapısına, oluşan siyasi şartlara, zamanın ve coğrafyanın getirdiği imkan ve zorunluluklara göre, yönetim modeli geliştirilebilir.

Demokrasinin en belirleyici ve vazgeçilmez unsurlarından biri, halkın yönetime katılması ve kendi hür iradesiyle yöneticileri seçmesidir. Dikkatle incelendiği zaman, Hz. Peygamber (asv)’in, İslam’ın en iyi uygulayıcısı sıfatıyla, -kelime olarak, kabul etmek, razı olmak, anlamına gelen- BEY’AT müessesesini çalıştırdığı görülür. Bey’at, günümüz seçim uygulamalarındaki oy kullanma karşılığı olarak, kısaca “Halkın yöneticiye bağlılığını belirtmek için reyini ortaya koyması.” şeklinde tanımlanabilir. Bey’at, “kadın ve erkeğin, yöneticiye karşı görev ve sorumluluğu kabul etmek üzere yaptığı bir sözleşme” olarak da tarif edilir. (1)

Hz. Peygamber (asv)’in başlattığı bey’at uygulaması, bazı yapısal değişikliklere uğrayarak Osmanlı dönemine kadar devam etmiştir.

Bu yönüyle bakıldığı zaman, yöneticileri belirleme metodu konusunda İslam öğretisinin, bugünkü demokratik seçim uygulamaları ile çok önemli bir paralellik gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu benzerlik, her ferdin kendi reyini hür iradesiyle belirtmesi konusunda da mevcuttur.

Çünkü, zorbalıkla ve kılıç zoruyla alınan bey'at geçerli değildir. Hz. Ömer (ra): "Bir kimse, Müslümanlara danışmadan, ister kendisi başkan olmaya, ister başkasını başkanlığa geçirmeğe kalkışırsa, (vazgeçmediği taktirde) onu öldürmelisiniz." (2) demiştir.

Toplumun huzurunu bozmaya yönelik, zorbalığa ve haksızlığa dayanan her türlü girişimin bertaraf edilmesi, İslam dininin herkese yüklediği sorumluluklardan sadece birisidir.

Yöneticilerle ilgili olarak İslam’ın öngördüğü en önemli değerler, insanlar arasında, eşitliğin, adaletin ve ferdi hukuk dokunulmazlığının sağlanmasıdır. Şayet demokrasi, toplumları yönlendiren bir sistem değil de, insanların temel hak ve hürriyetlerini teminat altına alan ve halkın taleplerini karşılamayı taahhüt eden bir yönetim biçimi ise, bu hususta da İslam ve demokrasi arasında herhangi bir problemden bahsetmek anlamsızdır.

Çünkü, bu hakların korunması bakımından, ikisi arasında bir aykırılık söz konusu değildir. Hatta İslam, bir taraftan ferdi hukukun korunmasını emrederken, diğer taraftan da toplumsal hassasiyetlere atıfta bulunur ve içtimâî ruhun canlı tutulmasını ister. Bu yüzden, fertlere yüklenen her sorumluluğun, toplumsal hayata bakan bir yönü vardır.

Demokratik yönetim biçimiyle idare edilen ülkelerde, toplum tarafından seçilen ve yine toplum adına karar mekanizması olarak işleyen meclis de, üzerinde durulması gereken en önemli müesseselerden biridir. Bunun İslam literatüründeki tam karşılığı, "danışma kurulu" olarak tercüme edebileceğimiz, ŞÛRÂ müessesesidir.

Yapılması planlanan işlerin, istişâre sonucunda karara bağlanması gerektiği konusunu, Kur’an iki farklı âyette şu şekilde açıklar:

“Onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış.” (3)

“Onların işleri, aralarında danışma iledir.” (4)

Demokrasinin vasıfları arasında zikredilen "çoğulculuk" prensibi, Kur’an’da bu âyetlerle formülleştirilmiştir. Çünkü fertler arası istişare, çoğulculuğun en önemli göstergelerindendir. İlk âyette geçen “iş hakkında onlara danış” ifadesi, İslam âlimlerince bir tavsiye değil, yerine getirilmesi zorunlu bir emir olarak telakki edilmiştir. (5)

Yine, İslam’ın benimsediği idari yapı, danışma (meşveret) üzerine kurulması gerektiğinden hareketle, herhangi bir şahsın diktatörlüğüne dayanan, "otokrasi"den; kendisinde ilâhî bir sıfat olduğu iddiasıyla ortaya çıkan kişinin idaresine dayanan "teokrasi"den; üstün azınlık sınıfının hâkimiyetine dayanan "oligarşi"den; kişilerin heva ve heveslerine göre idare ettiği "demagoji"den ayrılır. (6)

İslâm'daki istişâre sistemi çoğunluk veya azınlık farkı gözetilmeksizin imkan dahilinde herkesin görüşünü almayı gerektirmekte, ancak, görüşler içinde tercihe şayan olanın, parmak hesabıyla değil, derin ve tarafsız aklî araştırma neticesi tesbit edilmiş olanın tatbik mecburiyetini içermektedir. (7)

Özellikle Hz. Peygamber (asv) ve ondan sonra idarecilik yapan halifeler, istişareye ciddi manada önem vermişler, Kur’an’daki “İş hakkında onlara danış” emrinin en önde gelen uygulayıcıları olmuşlardır. Bundan dolayı İbn Teymiyye: “İdareciler istişâreden muaf olamazlar. Çünkü Allah onu peygamberine emretmiştir.” der. (8)

Hz. Peygamber (asv)’in sahabeyle istişaresinde dikkati çeken hususlardan biri; herhangi bir karara vardığı zaman, bu kararının Kur’an’ın bir emri mi yoksa kendi düşüncesiyle aldığı bir karar mı olduğunun, kendisine sorulmasıdır. Kur’an emri olursa, -bağlayıcılık ifade ettiği için- o emir yerine getirilir; ancak Hz. Peygamber (asv)’in kendi kararı olursa, bu karar üzerinde sahabe kendi görüşlerini ona aktarırlardı. Bedir Harbi'nden sonra alınan esirlerin, hangi şartlarla serbest bırakılacağı, namaza davetin (ezanın) nasıl uygulanacağı, Hendek Harbi'nde Medine’nin nasıl savunulması gerektiği gibi konular, Hz. Peygamber (asv)’in istişare anlayışının en çarpıcı örnekleridir.

İstişâre ederken göz önünde bulundurulması gereken en önemli noktalardan biri, kime veya kimlere danışılacağı konusudur. Abbasi yöneticilerinden Me'mun’un, oğluna nasihat ederken, istişâre konusunda söyledikleri, bu hususa ışık tutar. Me'mun şöyle der:

“Şüphen olan işlerde, tecrübe sahibi, gayretli ve şefkatli ihtiyarların görüşlerine başvur. Çünkü onlar, çok şey görüp geçirmişler, zamanın inişli-çıkışlı, ikballi-hezimetli olaylarına şahit olmuşlardır. Onların sözü acı da olsa kabul ve tahammül et. Danışma kuruluna korkak, hırslı, kendini beğenmiş, yalancı ve inatçı kişileri alma.” (9)

İslam dünyasının, batı kaynaklı olarak geliştirilen birçok müessese üzerinde ortak bir noktaya varamadığı açıktır. Demokrasi de bunlardan bir tanesidir. Hiçbir bilimsel ve akli temele dayanmadan kimileri, demokrasinin İslam’la tamamen çeliştiğini anlatırken, kimileri de ikisi arasında tam bir uyumun varlığını anlatmaya çalışmaktadır.

Fertlerin ve toplumların mutluluğuna katkıda bulunma gayesi ve arzusu olan herkes için, en makul olan şey, -kavram kompleksine kapılmadan- din olarak İslam’ın evrensel değerlerinden, idari bir mekanizma olarak da demokrasinin öngördüğü temel hak ve özgürlüklerden yararlanmanın yollarını aramaktır.

Adı ne olursa olsun, insanların huzur ve mutluluğu için yürütülen çabalara İslam’ın herhangi bir itirazı söz konusu değildir.

“Demokrasinin benimsenmesi Batı’yı “meşrulaştırma” değil, gerçek bir yeniden keşif olarak görülebilir. Batılı demokrasi ile İslam, yöntemde bazı farklılıklar gösterse bile, gayelerindeki benzerlikler dikkate alınarak birbirinden istifade edebilirler. Tabii bu istifade, Hasan Turabi’nin ifadesiyle söyleyecek olursak, eğer Batılılar, demokrasinin “Müslüman bir çocuk doğurmasına” müsaade ede(bili)rlerse gerçekleşebilir. Çünkü hala Batı’da birçok kişi için “İslami demokrasi” kavramı lanetli olarak görülmektedir.” (10)

Netice itibariyle, İslam prensiplerinin demokrasinin öngörüleriyle tamamen uyum içerisinde olduğu iddia edilemez. Ancak eğer dinden bağımsız düşünürsek, yönetim biçimleri içerisinde İslam’ın genel hükümleriyle en kolay uyumlu hale getirilebilecek yönetim biçimi yine demokrasidir.

Bu arada İslam düşünürlerinin bu konuda bir çözüm arayışı içerisinde oldukları da bir gerçektir. Zira demokrasi, kaçınılmaz olarak Müslümanların içerisinde bulundukları ve kendisinden etkilendikleri bir sistemdir. Konumlarının İslam’a uygunluğunu her zaman sorgulamak zorunda olan Müslümanlar, kendilerini kaçınılmaz olarak etkisinde bulundukları demokrasi karşısında çözüm arayışı mecburiyetinde bulmuşlardır.

Kur’an verilerine uygun olarak yapılan tartışmalar, demokrasiye bir karşıtlık değil, yeniden tanımlanan demokrasiye taraftarlık şeklinde kendini göstermektedir.

Dünyada birbirinden farklı birçok demokrasi tanımı ve uygulaması vardır. İslam dünyası, bu durum karşısında, bir yandan İslam’ı doğru anlamak ve doğru yorumlamak, diğer yandan da demokrasiyi bu yorum içinde tanımlamak zorundadır. Böyle bir yol, İslâm ve demokrasinin buluştuğu bir orta noktanın oluşmasına katkıda bulunabilir.

Dipnotlar:

(1) Yusuf Kerimoğlu, İslam Ansiklopedisi, Şamil Yayınevi, bey’at md.
(2) Muhammed Ravvas Ka'l-aci, Mevsûatu fıkh Ömer b. el-Hattâb, 1401/1981, 103.
(3) Al-i İmran, 3/159
(4) Şûrâ, 95/38
(5) Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Gayb, Kahire 1934-62, IX, 76; Nevevi, Şerhu'l Müslim, Kahire 1347-49/1929-30, IV, 76.
(6) İzzüddin et-Temîmî, eş-Şûrâ beyne'l-Esâle ve'l-Muâsıra, Amman 1405/1985, s. 27-28.
(7) Ma'ruf ed-Devâlibî, İslâm'da Devlet ve İktidar (trc. Mehmed S. Hatipoğlu), İstanbul 1985, s. 55.
(8) İbn Teymiyye, es-Siyâsetü'ş Şer'iyye (Mecmû'u Fetâva içinde), Riyad 1381-86, XXVIIl, 386, 387
(9) Mefail Hızlı, İslam Ansiklopedisi, Şamil Yayınları, istişare md.
(10) bk. Mevlüt UYANIK, İslam ve Demokrasi, -Muhammed Abid el-Cabiri Örneği-


24-) Şeriatla yönetilen bir ülkede gayri müslimler inançlarını serbest yaşayabilir mi? Örneğin, gayri müslim bir bayan dışarıda tesettür kurallarına uymak, başını kapatmak zorunda mıdır? Yoksa başı açık olarak dışarı çıkabilir mi?

İslam, Müslümanların fethettikleri topraklarda yaşayan hiç kimsenin zorla dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve fikrinde serbest bırakır. Hak ile batıl arasındaki farkları, inançlar arasındaki doğru ve orta yolun hangisi olduğunu ortaya koymakla yetinir. Zorlama sonunda Müslüman olma keyfiyetinin İslami bir hareket tarzı olmadığını söylemekten çekinmez. Tarihte geçmiş olan, pek çok Müslüman devletin idaresi altında sayısız gayri müslimin yaşaması ve inançlarına göre serbestçe ibadet etmesi, böyle bir anlayışın sonucudur.

Kur’an’ın ifadesiyle İslam, hiç kimsenin zor ve güç kullanılarak dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve buna bağlı olan hareketlerinde serbest bırakır. Bu konuda Osmanlı Devleti bir örnektir.

Osmanlı Devletinde Dinî Hoşgörü

Günümüzde “hoşgörü” diye ifade edilen prensip ve anlayışa eskiden “müsamaha” deniyordu. Sözlüklerde bu kelime “görmezliğe gelme, aldırmama, bir kabahatlıya karşı şiddet göstermeyip geçivermek”1 şeklinde manalandırılmaktadır.

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, XIV. asrın başlarında Selçuklu-Bizans sınırlarında ortaya çıkan küçük bir beylikti. Bu beylik, kuruluşundan kısa müddet sonra büyüyerek, tarihin akışını değiştirecek derecede kudretli bir devlet haline geldi. Yeni bir din ve kültürün taşıyıcısı olarak bölgeye, İslam-Türk damgasını vurmasının sebepleri üzerinde münakaşalar hala devam etmektedir. Tarihçiler, bunu henüz izah edilememiş bir mesele olarak görmektedirler.

Bir beylik olarak ortaya çıkışından itibaren bünyesi ve şartların gerektirdiği değişiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanlı Devleti, sağlam temeller üzerine bina edip geliştirdiği ve kemal mertebesine ulaştırdığı müesseseleri vasıtasıyla uzunca bir hükümranlık dönemi geçirme imkanını buldu. Devletin, hayatiyet sırlarını oluşturan ve onu, Anadolu’daki diğer beyliklere göre daha uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de şüphesiz ki hoşgörü adını verdiğimiz anlayıştır.

Kuruluşundan itibaren Müslüman bir topluma istinat eden yapısı ile şer’i hukuku hem nazari, hem de ameli bir şekilde uygulayan Osmanlı Devleti,2 bu anlayışını devletin bütün sistem ve organlarında da devam ettiriyordu. Zira “bu devlette din asıl, devlet ise onun bir fer’i olarak görülmüştür”.3 Bu bakımdan devletin sosyal bünyesini bu prensibe göre organizesi normal karşılanmalıdır. Bu hoşgörü anlayışı sebebiyledir ki, Osmanlılar, Balkanlarda idarelerine aldıkları yerli unsurların din ve vicdan hürriyetine müdahale etmedikleri gibi, onların her türlü baskıdan da kurtarmışlardı.

İslam’ı kabul etmesiyle yepyeni bir hayat anlayışına intibak ettiğini bildiğimiz Müslüman Türk dünyası, bağlandığı ve emirlerini gereğini yapmaya çalıştığı bu yeni dinin, başka dinden olanlara karşı toleranslı davranma prensibini de benimsemişti. Onların bu konudaki rehberleri bizzat Kur’an-ı Kerim idi.

İşte böyle bir anlayıştan hareketle Osmanlılar, idareleri altında bulunan gayri müslim vatandaşlarının dini hak ve hürriyetlerini koruma hususunda titizlikle hareket ediyorlardı. Bu konuda arşiv belgeleri, Şer’iyye Sicilleri, Piskopos Mukataası Kalemi Defterleri, gayri müslim cemaatlara ait olan defterler ile her gayri müslim topluluğa ait müstakil defterler, Osmanlı devlet ve toplumunun bu konudaki hassasiyetlerine adeta şahitlik yapmaktadırlar.

Bilindiği gibi, Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılması ve bölgedeki Moğol hakimiyetinin zayıflaması üzerine, Anadolu’daki siyasi birlik ve bütünlük parçalandığından burada, sayıları yirmiye yaklaşan beylikler dönemi başlamıştı. Bu dönemde de gayri müslimler için farklı ve olumsuz bir durumun meydana geldiği söylenemez. Bu konu ile ilgili pek çok örnek, XIV. yüzyılda İslam dünyası ile Türklük alemini gezip gören ve buralardaki sosyal yapıyı canlı levhalar halinde günümüze aksettiren Mağripli ibn Batuta (1304-1369) seyahatnamesi ve diğer çağdaş kaynaklarda bulunmaktadır.

Başlangıçta Anadolu beyliklerinden biri olan Osmanlı Beyliği’nde de durumun farklı olmadığını düşünmek yanlış olmaz. Zira Osmanlıların mensubu bulunduğu din (İslam), onların başka türlü hareket etmelerinde rıza göstermezdi. Gerçekten daha devletin (beyliğin) kuruluşundan itibaren insanlar arasında din farkının gözetilmediğini görüyoruz. Nitekim Hammer, Osman’ın Bey ünvanıyla beyliğin başına geçtiği andan itibaren gayri müslim, yani Müslüman olmayan ve hatta kendi vatandaşı bulunmayan insanların haklarını nasıl koruduğunu şu ifadelerle dile getirir:

“Osman, bey ünvanını alıp, beyliğin başına geçtikten sonra ikametgahı olan Karacahisar’da her türlü işlere bakmak ve halk arasında meydana gelen davaları hafta sonu olan cuma günlerinde karara bağlamak için, bir Molla (Kadı) seçti. Kayınbabası Edebali ve dost silah arkadaşı (kardeşi Gündüzalp, Turgutalp, Hasanalp, ve Aykutalp) ile istişare ettikten sonra, Şeyh Edebali’nin talebesi olan Karaman’lı Dursun Fakih’i imam olarak tayin etti. Pazarlarda din ve milliyet farkı gözetmeksizin düzeni koruma görevinin de ona verdi. Bir Cuma günü Germiyan Türk Beyi Alişir’in tebaasından bir Müslüman ile Bilecik Rum liderine bağlı bir Hristiyan arasında çıkan kavgada Osman, Hristiyan’ın lehine hüküm verdi. Bunun üzerine bütün ülkede, Ertuğrul’un oğlu Osman’ın hak ve adaletseverliğinden söz edilmeye başlandı. Bunun sonucunda da halk, Karacahisar pazarına daha çok gelmeye başladı."4

Osmanlıların, Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı olan bu hoşgörü ve toleransla hareket etme anlayışı, devletin tarih sayfaları içindeki yerini almasına kadar hiçbir değişikliğe uğramadan devam etti. Hatta bu devletin duraklama ve gerilemesinde, Osmanlı toplumunun yüksek hoşgörüsünün de menfi tesirlerinin olduğu söylenmektedir. Kuruluş ve yükseliş devirlerinde tek devlet idaresine ve huzura kavuşan gayri müslimler, gittikçe çoğalmışlar, zenginleşmişler, tamamen hür bir şekilde dini yaşayışlarını, örf ve adetlerini sürdürmüşlerdir. Devlet tarafından cemaat işlerine asla müdahale edilmediği için onlar da din, dil ve milliyetlerini korumuşlardır. Bu esnada Türkler, fetih ve fethedilen yerleri korumakla, başka bir ifade ile askerlikle meşgul idiler. Bu yüzden ticaret ve sanayide gerilemişlerdir.

Üç kıta üzerinde 10-50 derece Kuzey enlemleri ile 10-60 derece Doğu boylamları arasında uzanan Osmanlı devleti, saha ve genişlik itibariyle bir kıta görünümünde olmasına; çeşitli tabiat ve iklim şartlarıyla; tebaasının (vatandaşının) din, dil, mezhep, ırk gibi çok farklı bünyelere sahip bulunmasına rağmen onları, dünya devletlerinden çok azına nasip olmuş bir adaletle idare edebilmişti.5

Osmanlı Devleti’nde gayri müslimlerin coğrafi dağılışı için iki ayrı tablo çizmek gerekir. Bunlardan biri, gayri müslimlerin din ve mezhep bakımından coğrafi dağılışı, diğeri de etnik bakımdan coğrafi dağılıştır. Birinci grup için şöyle bir tablo çizilebilir:

A. Gayri müslimlerin din ve mezhep bakımından coğrafi dağılışı:

1. Hristiyanlar

a. Katolikler

Latinler (ayin ve ibadetlerini Latince yapan Avrupa milletleri)
Katolik Ermeniler
Katolik Gürcüler
Katolik Süryaniler
Kildaniler
Maruniler
Kıptiler
Katolik Rumlar

b. Katolik olmayanlar

Ortodokslar (Pavlaki, Thondraki, Selikian, ve Bogomiller)
Gregoryenler
Nasturiler
Yakubiler
Melkitler
Mandeiler

2. Museviler

a. Rabbaniler
b. Karailer
c. Samiriler


3. Sabiiler

Osmanlı Devleti’ndeki gayri müslimlerin din ve mezhep bakımından coğrafi dağılışlarının tafsilatına girmeden onların, etnik bakımdan olan coğrafi dağılışlarını da sadece isim olarak vermek istiyoruz.

B. Etnik bakımdan coğrafi dağılışlar:

1. Rumlar
2. Yunanlılar
3. Bulgarlar
4. Pomaklar
5. Sırplar
6. Hırvatlar
7. Karadağlılar
8. Bosnalılar
9. Arnavutlar
10. Macarlar
11. Polonyalılar
12. Çingeneler
13. Ermeniler
14. Gürcüler
15. Süryaniler
16. Kildaniler
17. Araplar (Maruni, Melkit vs.)
18. Yahudiler
19. Romenler
20. Türkler (Gagavuzlar)
21. Kıptiler
22. Habeşler 6

Verdiğimiz bu tablolardan da anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti, gerek din, gerek mezhep, gerekse ırk bakımından birbirlerinden farklı pek çok unsuru idare ediyordu. Özellikle ulaşım bakımından günümüzle mukayese edilemeyecek derecede imkansızlıklar içinde bulunan o asırların dünyasında, bunca farklı sosyal ve kültürel yapıya sahip insanı idare etmek ve bir arada insanca yaşamalarını temin etmek zannedildiği kadar kolay değildi.

Gerek arşiv belgelerinden, gerekse yerli ve yabancı diğer kaynaklardan anlaşıldığına göre Osmanlı Devleti ve onun asil unsuru olan Müslüman tebaası (vatandaşı), Müslüman olmayan tebaasının haklarına riayet ettiği gibi, bu hakların kullanılması esnasında ortaya çıkacak bir müdahale, ister bir Müslüman, isterse başka bir gayri müslimden gelsin fark etmiyordu. Bu konuda birçok belge ve kanunname maddesi bulunmaktadır. Bununla beraber konuyu daha fazla uzatmadan birkaç örnekle yetinmek istiyoruz:

7 Receb 972 (9 Şubat 1565) tarihini taşıyan, Rum Beylerbeyi ile Sivas ve Divriği kadılarına gönderilen bir hükümde, Divriği’ye bağlı bir Hristiyan köyünden Mehmed ile Himmet adında Müslüman iki sipahinin zimmilere (devletin Müslüman olmayan vatandaşı) haksızlık ettikleri ve köylülerden fazla para aldıkları tespit edildiğinden, bu adamların ellerinden bir daha geri verilmemek şartıyla tımarlarının alınması ve zimmilerin haklarının istirdad edilmesi emrolunmaktadır.7 Bu hükümden anlaşıldığına göre, sipahilerin, Hristiyan vatandaşlara yaptıkları haksızlık, anında ortadan kaldırıldığı gibi, kanun gereği kendilerine de bir daha tımar verilmemek üzere büyük bir ceza verilmiştir. Dönemin sosyal ve ekonomik şartları göz önüne alındığı zaman bu cezanın ne denli büyük olduğu anlaşılır.

Benzer bir hüküm de Çorum Beyi’ne gönderilmiştir. 21 Cemaziyülevvel 972 (25 Aralık 1564) tarihini taşıyan bu hükme göre, 3.300 akça tımara tasarrufu olan Veled adındaki sipahi, reayaya zarar vermek ve onlara haksızlık etmek suretiyle yetkilerini aşıyormuş. Durumu, müfettiş kadılar tarafından sabit görüldüğünden, yaptığı haksızlığa uygun bir ceza olarak, kendisinin İstanbul’a gönderilmesi ve kürek cezası ile cezalandırılması emredilmektedir.8 Bu arada Trabzon’da yaşayan Ermeni vatandaşların şikayetleri, muhtemelen bir mezheb farklılığını gündeme getirmiş olmalıdır. Buna göre şikayet sahipleri, eskiden beri kilise ve okullarında hem ayinlerini icra ediyor, hem de çocuklarını okutuyorlarmış. Bu şikayetleri yerinde bulan ilgililer, onların haklarını koruma hususunda gerekenleri yapmaktan geri kalmamışlardı.9

Osmanlı Devleti’nde gayri müslim tebaa, din farklılığının getirdiği bazı uygulamaları (Zekat ile Cizye örneğinde olduğu gibi) bir kenara bırakacak olursak, tamamen Müslümanlara tanınan hak ve hürriyetlere sahip idiler. Hatta belki Müslümanlardan daha fazla haklara sahip idiler de denebilir. Zira cizye veren zimmi bir tebaa, askerlik yapmak gibi bir mükellefiyetle karşı karşıya gelmiyordu. O günün şartlarında müesseseler ile buna bağlı uygulamalar, her ne kadar iç içe ve girift bir manzara arz ediyorlarsa da biz, gayri müslim hak ve hürriyetlerini: a. Din, inanç ve düşünce konusundaki hürriyetler, b. Ekonomik ve sosyal hürriyetler olmak üzere bir tasnife tabi tutabiliriz.

a. Din, inanç ve düşünce hürriyeti

Kur’an’ın ifadesiyle İslam, hiç kimsenin zor ve güç kullanılarak dine girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve buna bağlı olan hareketlerinde serbest bırakır. İslam’dan aldıkları anlayış sebebiyledir ki Osmanlılar, idarelerinde bulundurdukları gayri müslim unsurların din ve vicdan hürriyetlerine müdahalede bulunmadılar.

Bütün İslam hoşgörü sahibi ve onların hareketlerini müsamaha ile karşılamak, devlet politikasının en önemli özelliğidir. Bu politikaya devletin kuruluşundan itibaren riayet ediliyordu. Bu bakından, Osmanlılar’ı sevmemekle birlikte Gibbons, aşağıdaki sözleri söylemekten kendini alamaz:

“Evvelki Osmanlıları, Bizanslılar ve Balkan Yarımadası’ndaki sair unsurlarla mukayese ettiğimiz zaman, Osmanlıların da Hristiyan kitlesini tebaa edinen Orhan, zorla din değiştirme teşebbüsünde bulunmayacak kadar akıllı idi.”10

Orhan Gazi, bundan başka türlü de davranamazdı. Zira mensubu bulunduğu din ile babasının uygulamaları, farklı bir muameleye rıza göstermezlerdi. Aynı müellif, Osman Gazi için de şunları söyler:

Mutaassıp tabiri, dini gayret ile müteheyyic olmak ve dinini hayatta en birinci ve evvelki gaye yapmak, manasına alınırsa, Osman mutaassıptı. Fakat ne kendisinin ne de doğrudan doğruya haleflerinin müsamahakarlığına söz yoktur. Eğer bunlar, Hristiyanlara eza etmeye kalkışmış olsaydı, Rum kilisesi, yeni bir hayat nefhasına mazhar olacak ve Osman, Osmanlı ırkını meydana getiren yeni mühtedileri kazanamayacaktı.”11

Hristiyan dünyada, değil başka dinden olanlar, aynı dini farklı mezheblerine bağlı olan insanların bile ölümden kurtulamadığı bir dönemde Osmanlı diyarında insanlar, ahenk ve barış içinde yaşıyorlardı. Nitekim yine Gibbons, bu konuya temasla:

“Yahudilerin toptan öldürüldüğü ve Engizisyon mahkemelerinin ölüm saçtığı bir devirde Osmanlılar, idareleri altında bulunan çeşitli dinlere bağlı kimseler barış ve ahenk içerisinde yaşatıyorlardı. Onların müsamahakarlığı, ister siyaset, ister halis insaniyet duygusu isterse lakaydi neticesi meydana gelmiş olsun, şu vak’aya itiraz edilemez ki, Osmanlılar, yeni zaman tarihinde milliyetlerini tesis ederken dini hürriyet umdesini (prensibini) temel taşı olmak üzere vaz’etmiş (koymuş) ilk millettir. Ardı arkası kesilmeyen Yahudi ta’zibatı (işkencesi) ve Engisizyona resmen yardım mesuliyeti lekesini taşıyan asırlar esnasında Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında ahenk ve bakış içinde yaşıyorlardı.” der.12

Gerçekten, gerek devlet, gerekse toplum olarak Osmanlı’ya baktığımız zaman onların Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı nasıl iyi muamelede bulunduklarını rahatlıkla görürüz . 5 Mayıs 1837 günü Şumnu’da halka hitaben bir konuşma yapan Sultan II. Murad Han şöyle diyordu:

“Siz Rumlar, siz Ermeniler ve siz Yahudiler, hepiniz Müslümanlar gibi Allah’ın kulu ve benim tebaamsınız (vatandaşımsınız). Dinleriniz başka başkadır. Fakat hepiniz devlet kanunlarının ve irade-i şahanemin himayesindesiniz. Size tarh edilen (konulan) vergileri ödeyin. Bunların kullanılacakları maksatlar, sizin emniyetiniz ve refahınızdır.”13

Osmanlı dönemi günlük hayatını çok parlak ve canlı tasvirlerle bize aktaran Raphaela Lewis, Osmanlıların, Müslüman olmayan vatandaşlarına karşı olan muamelesini şu ifadelerle dile getirir:

“Osmanlı idaresinin insani yönünü ortaya koyan bir faktör de şudur: Kendi idaresi altında yaşayan Hristiyan ve Museviler vergilerini zamanında verdikçe ve Müslümanları kızdıracak kışkırtıcı bir harekette bulunmadıkça, onlara en güzel bir şekilde muamele etmek.”14

Bu ifadeler, aslında sadece Hristiyan ve Museviler için değil, Müslümanlar için de geçerlidir. Zira herhangi bir Müslüman, vergisini vermediği veya başka dinden olan birisine hakaret edip onu rencide ettiği zaman aynı cezaya çarptırılırdı.

İslam araştırmaları sahasında büyük bir mütehassıs olarak kabul edilen Brockelmann ise Osmanlı müsamahasına şu ifadelerle temas eder:

“Müslüman Türkler, fetihleri esnasında isteselerdi Hristiyanlığı tamamen yok edebilirlerdi. Fakat mensubu bulundukları din, buna müsaade etmez. Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, nasıl ki daha önce dedeleri, kendi kilise teşkilatında serbest bırakmak suretiyle, Bulgarları rahatsız etmedilerse, o da eski dini gelenekle tanınmış İslami devlet görüşüne de tamamıyla uygun olarak Ortodoks Rum ruhani sınıfının silsile-i meratibini bütün selahiyetleri ile tanıdı. Hatta o, Hristiyanlar üzerindeki medeni hukuk alanında kaza hakkını tanımak suretiyle kilisenin nüfuzunu arttırdı bile.”15

Osmanlıların dini müsamahası o kadar geniştir ki, başka ülkelerden kendi memleketlerine gelen gayri müslim din adamlarına bile her türlü kolaylığı göstermekten çekinmiyorlardı. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, Bosna’daki Latin papazlarına verdiği fermanda (şöyle diyor):

“Ben ki, Sultan Mehmed Han’ın, cümle avam ve havassa malum ola ki, iş bu darendegan-ı ferman-ı hümayun Bosna ruhbanlarına mezid-i inayetim zuhura gelüp buyurdum ki, mezburlara ve kiliselerine kimse mani ve müzahim olmayup ihtiyatsız memleketimde duralar. Ve kaçup gidenler dahi emn u emanda olalar. Gelüp bizim hassa memleketimizde havfsız (korkusuzca) sakin olup kiliselerine mütemekkin olalar. Ve yüce hazretimden ve vezirlerimden ve kullarımdan ve reayalarımdan ve cemi-i memleketim halkımdan kimse ne mezburlara dahl ve taarruz edüp incitmeyeler. Kendilere ve canlarına kiliselerine ve dahi yabandan hassa memleketimize adem gelürler ise yemin-i mugallaza (ağır ve büyük yemin) ederin ki, yeri göğü yaradan Perverdigar (Allah) hakkı içün ve ulu Peygamberimiz hakkı içün ve kuşandığım kılıç hakkı içün bu yazılanlara hiçbir ferd muhalefet etmeye, madem ki bunlar, benim emrime muti ve munkad olalar...”16

Konuyu daha fazla uzatmadan şunu söyleyebiliriz ki, Osmanlı Devleti, kuruluşundan yıkılışına kadar Müslüman olmayan tebaasının inanç ve bunun gerektirdiği gibi, onların, bu haklarını daha rahat bir şekilde kullanmalarına zemin hazırlıyordu. Arşiv belgeleri ile mahkemelerde verilen kararların yazıldığı ve adına “Şer’iyye Sicilleri” dediğimiz defterlere bakıldığı zaman, Osmanlı tebaası arasında sırf dinlerinden dolayı bir ayırımın yapılmadığı görülür. 1839’daki Gülhane Hatt-ı Hümayunu ise bu konuya daha bir açıklık getirir. Bu Hatt-ı Hümayun’da: “... tebaa-ı saltanat-ı seniyemizden olan ehl-i İslam ve milel-i saire bu müsaadat-ı şahanemize bilaistisna mazhar olmak üzere can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden hükm-i şer’i iktizasınca kaffe-i memalik-i mahrusemiz ahalisine taraf-ı şahanemizden emniyet-i kamile verilmiş ve diğer hususlarda dahi ittifak-ı ara ile karar verilmesi lazım gelmiş olmağla...” denilmek suretiyle devletin, vatandaşı olan herkesin can, mal ve namusunun güvenlikte olduğu açıkça belirtilmektedir.

b. Ekonomik ve Sosyal Hürriyetler

Osmanlı idaresi, vatandaşı bulunan gayri müslimlerin sadece din, gelenek, örf ve eğitim gibi konulara hasredilen hürriyetlerini sağlamakla kalmamış, aynı zamanda onların, ekonomik bakımdan da refah düzeyi yüksek bir yaşantıya sahip olmaların hedeflemişti. Hatta bu sebepledir ki, Hristiyanlar çalışmıyor ve alışveriş yapmıyorlar diye Pazar gününe tesadüf eden semt pazarının gününü, başka bir gün ile değiştirmek suretiyle onların mağdur olmalarını önlemeye çalışıyordu.17

Osmanlılar, idareleri altında bulunan milletlerin iç yapılarına (din, örf ve adet) müdahalede bulunmazlardı. Bu yüzden azınlıkların muhtariyeti, günümüz dünya ülkelerindeki azınlıklardan birçoğununki ile mukayese edilmeyecek durumda idi. Herkes kendi dininin icaplarını en ufak bir engelle karşılaşmadan yerine getirebiliyordu. Şark Ortodoks mezhebindeki Hıristiyanların can ve mal güvenliği emniyet altında idi. Onlar, tamamiyle Patriğe bağlı idiler. O, piskoposları azledebiliyor, suç işleyen Hristiyanları cezalandırabiliyordu. Nitekim 14 Cemaziyelahir 1016 (6 Ekim 1607) tarihli İstanbul, Galata, Haslar ve Üsküdar kadılarına yazılan bir hükümden bu husus açıkça anlaşılmaktadır.18

Osmanlı Beyliği, fethettiği yerlerdeki halkla kaynaşarak ve yaşantılarına karışmayarak vicdan hürriyetine saygı gösterdiği gibi daha önceki idarecileri tarafından ağır vergiler altında ezilmiş bulunan Müslüman olmayan vatandaşından belli bir vergi (cizye) almakla yetiniyordu. Devlet, kanunlara aykırı olan keyfi hiçbir muameleye müsaade etmiyordu. Nitekim 1595-1640 yıllarını ihtiva eden kronolojisinde Kemahlı Rahib Grigor, Sultan I. Ahmed’den bahsederken aynen şu ifadeleri kullanır:

“Sultan Ahmed sulhsever, şefkatli, dindar ve Hristiyanlara karşı muhabbetli bir padişah idi. Vezirlerden biri, Ermenileri kürek akçası vergisine tabi’ kıldığı vakit, cami inşaatında çalışmakta olan Ermeniler, padişaha şikayet ettiler. Alınan para padişah iradesiyle geri verildikten maada (başka), sözü geçen vezirin kellesinin uçurulmasına ramak kaldı. Padişah, papazları çağırarak ne kadar para alındığına dair makbuzları sordu ve vergilerin geri verilmesini irade etti. Padişah emri ifa edilerek verilen para son puluna kadar geri alındı.”19

Bu anlayış ve hareket tarzlarından dolayıdır ki, Osmanlı Türklerinin süratle ilerlemeleri ve fethedilen bölge halkının bu yeni idareyi kendi idarelerine tercih etmelerine sebep olmuştur. Gerçekten, gerek Sultan II. Murad, gerekse oğlu Fatih Sultan Mehmed zamanında Müslüman olmayan birçok vatandaş, gördükleri hizmet karşılığı birçok vergiden muaf tutularak onların daha az mali mükellefiyetle karşı karşıya gelmelerini sağlamıştı. Nitekim 11 Cemaziyelahir 869 (17 Mayıs 1456) tarihini taşıyan bir ferman, derbent bekleyen yirmi kadar Hristiyan’ın haraç, ispenç, koyun adeti, konak ve hisar yapmak, ula ve suhreden muaf olduklarını göstermektedir.20

Benzer uygulamalarla ilgili, ilk dönem Osmanlı kaynakları (Aşık Paşazade, Neşri gibi) ile arşiv belgelerinde epey bilgi bulunmakla birlikte biz, Hristiyan bir müellifin bu konudaki sözlerine yer vermek istiyoruz:

“Yirmi muhtelif ırka mensup halk, Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman)’ın hakimiyeti altında, sızıltısız, gürültüsüz, yaşadılar. Reayanın, Müslüman olmayanlar dahil, arazi sahibi olmalarına cevaz verildi. Buna mukabil onlara bazı mükellefiyetler yükledi. Birçok Hristiyan, vergileri ağır ve adaleti kararsız olan Hristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Türkiye’ye gelip yerleştiler.”21

Osmanlı’nın hoşgörü ve müsamahasını ortaya koyan 17 Cemaziyelahir 1222 (22 Ağustos 1807) tarihli bir arşiv belgesi,22 bu devletin, Hristiyan din adamlarının kendi dindaşları arasında faaliyet gösterebileceğine, sadaka toplayabileceğine işaret ettiği gibi, bu insanlardan herhangi bir verginin alınmayacağını da emretmektedir. Tur-i Sina keşiş ve rahiplerinden bahseden bu belgeye göre bunlar, dindaşlarından sadaka toplayabilmek için memleketi dolaşacaklardır. Kendilerinden baç, haraç vs. gibi vergilerin alınmaması gerektiğini ifade eden belgeye göre gerek kadı, gerek mirmiran, gerek mütesellim ve gerekse diğer yetkililerden hiç biri bunlara müdahalede bulunamayacaktır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki Osmanlı Devleti, vatandaşı olan herkesi, kendi iç bünyesinde tamamen serbest bırakarak onların inançlarına göre yaşamalarına müdahalede bulunmuyordu. Osmanlı toplumu da din farkına bakmadan herkes ile kanun çerçevesinde muamele yapıyor, hatta Müslüman olmayan vatandaşların zarar görmemeleri için elinden geleni yapmaktan çekinmiyordu.

Dipnotlar
 1. Şemseddin Sami, Kamus-ı Türki, İstanbul 1317, II, 1333.
 2. Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğu Teşkilat ve Müesseselerinin Şer’iliği Meselesi” İÜHF. Dergisi (1945) XI/3-4,209.
 3. Hezarfen Hüseyin Efendi, Telhisü’l-Beyan fi kavanin-i Al-i Osman, Bibliotheque National (Paris) Ancien Fonds Turc, nr.40, va.134 a.
 4. Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi, trc. M. Ata, İstanbul 1329, I, 103, 104.
 5. Geniş Bilgi için bk. Şinasi Altundağ, Osmanlı İmparatorluğunun Vergi Sistemi Hakkında Kısa Araştırma, Ankara 1947, s.189.
 6. Geniş bilgi için bk. Yavuz Ercan, “Türkiye’de XV ve XVI. Yüzyıllarda gayri müslimlerin Hukuki, İçtimai ve İktisadi Durumu”, Belleten (1983), XLVII/188, 1127- 1130.
 7. Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Mühimme Defteri, nr. 6. s. 305.
 8. BOA: Mühimme Defteri, no. 6.s. 251.
 9. “Medine-i Trabzon reayalarından haraç-güzar olan Ermeniyan taifelerinden Girg (?) ve keşişleri Evans ve tevabileri bi-isrihim meclis-i şer’-i ile ayinlerimizi icra ve çocuklarımızı ta’lim ve taallum ettirmeye hala medine-i mezburda mütemekkin Ermeni Karabaşısı Kirkor ve Dedeoğlu Kirkor ve terzi Ovak (?) kendi zu’m-i bâtıl ve fasidleriyle hile-i batılalarından bizleri öteden beri ve ma’bedleriniz olan kenise (kilise) ve tamilhanelerimizede ayinlerimizi icradan men’ ve def’ ve fuzuli ızrar ve taleb-i raşvet daiyesinde olmalarıyla ber nehc-i şer’i lede’s-sual taaddilerinin men’ ve ref’i metlubumuz dediklerinde mesfur Karabaş ve tevalilerine lede’s-sual ayinlerini keniselerinde ve talimhanelerinde rahiblerini ikrar etmeleriyle kenise-i mezkur ve talimhanelerinde ayinleri üzre icra etmeden men ve ref’ etmemeleri ile tenbih olunup, ba’dezin vechen mine’l-vücuh taaddi etmeyüp ayinlerini icar eylemek içün ber mucib-i fetvay-ı şerif izin ve ruhsat verildiği ma-vaka bi’t-taleb ketb ve ita olundu.” 
(21 Zilhicce 1243), TSMA, Trabzon 1957, vr, 25b.
 10. Herbert Adams Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, trc. Rağıp Hulusi, İstanbul 1928, s. 58.
 11. Gibbons, age., s. 38.
 12. Gibbons, age., s. 63.
 13. Yılmaz Öztuna, “Osmanlı Devletinde Padişah”, Tarih Mecmuası (1976), I, 13.
 14. Raphaela Lewis, Osmanlı Türkiyesinde Gündelik Hayat, trc. Mefkure Poroy, İstanbul 1973, s. 39.
 15. C. Brockelmann, İslam Milletleri ve Devletleri Tarihi, trc. Neşet Çağatay, Ankara 1964, I, 258.
 16. Osman Nuri Ergin, Türkiye’de Şehirciliğin Tarihi İnkişafı, İstanbul 1936, s. 93, 94.
 17. BOA. C. Belediye, nr. 1592.
 18. BOA. Mühimme defteri, no. 76, s. 9.
 19. Hrand D. Andreasyan, “Bir Ermeni Kaynağına Göre Celali İsyanları”, Tarih Dergisi (1962-1963), XIII/17-18, 29.
 20. Topkapı Saray Müzesi Arşivi, no. 10737/1.
 21. Fairfax Downey, Kanuni Sultan Süleyman, trc. Enis Behiç Koryürek, İstanbul 1975, s. 99.
 22. BOA. C. Adliye, no. 125.
(Prof. Dr. Ziya Kazıcı , MÜ, İlahiyat Fakültesi, Öğretim Üyesi, Köprü Dergisi, Sayı: 65)

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamber Efendimizin (sav) gayri müslim kadınların toplum içinde giyinişlerine ve örtülerine karşı tutumu nedir? İran'da Müslüman olsun / olmasın tüm bayanların giysileri ve örtüleri uygun olmayanlara müdahale edilerek...


25-) "Yaşadığı zamandaki imama biat etmeden ölen kişi, sanki cahiliye ölümüyle ölmüş olur." hadis-i şerifini günümüzde nasıl tatbik edebiliriz?

Bu konuda değişik hadis rivayetleri vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

"Her kim bîr eli itaatten çıkarırsa, kıyamet günü (kendini savunacak) hiçbîr hüc­ceti/delili olmadığı hâlde Allah'ın huzuruna çıkar. Ve her kim boynunda bir bîat olmadığı hâlde (bir halifeye biat etmeden) ölürse, câhiliyye ölümü (gibi bir ölüm) ile ölür.” (Müslim, İmare, 58)

“Bir kimse emirinin (bağlı bulunduğu mülkî, askerî idarî amirinin) bir şeyinden hoşlanmazsa, buna sabretsin! Zira in­sanlardan herhangi bir kimse, sultana (devlet yetkilisine) bir karış kadar bile karşı çıksa ve bu hâlde ölse, mutlaka câhiliyye ölümü ile ölmüş olur!” (Müslim, İmare, 56)  

"Kim itaatten dışarı çıkar ve cemaatten ayrılır ve bu hâlde ölürse, cahiliye ölümü ile ölür.” (Müslim, İmare, 53)

Alimler, bu  gibi hadislerde yer alan “cahiliye ölümü ile ölür" ifadesini, “cahiliye döneminde bir rehberi, bir lideri olmayan başıbozuk kimseler gibi ölür” şeklinde anlamışlar. (bk. Nevevî, ilgili hadisin şerhi)

Hadiste bu üslubun kullanılması, Müslümanları otoriteye karşı isyan etmekten, anarşik ortamlara zemin hazırlamaktan sakındırmaya yöneliktir. Buna göre, biat etmeyen bir kişinin kâfir olarak öleceği anlamında değil, günahkâr anlamında algılamak gerekir. (bk. İbn Hacer, ilgili hadisin şerhi)

İslam âlimleri bu ve benzeri hadislere dayanarak, zalim de olsa, devlet reislerine karşı çıkmamayı, -Allah’a muhalif olmadığı sürece- onlara itaat etmeyi, otorite boşluğunu meydana getirerek toplumu anarşiye, fitnelere sokmamayı öğütlemişlerdir. (İbn Hacer, a.g.e)

Meallerini verdiğimiz hadis rivayetlerinde yer alan “cahiliye ölümü ile ölür”  ifadesi, bazı farklı rivayetlerde “nifak” kavramıyla belirtilmiştir. Fakat, bu iki ifadeyi de aynı manada anlamak mümkündür.

Konuyla ilgili bir hadis meali şöyledir: Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Kim gaza etmeden veya kendini -niyet olarak- gazaya hazırlamaksızın vefat ederse, nifakta bir şube üzerinde (münafıklığın bir parçasını kendinde barındırmış olarak) ölür.” (Müslim, İmare, 158; Ebu Davud, Cihad, 17; Nesaî, Cihad, 2; Ahmed b. Hanbel, 2/374)

Abdullah b. Mübarek, bu hadisin Hz. Peygamber (a.s.m)’in hayatta olduğu döneme mahsus olduğu görüşündedir.

Diğer bazı alimlere göre ise, hadis her zaman için geçerlidir. Manası şudur: Cihada gitmeyen ve gitmeye yönelik içinde bir niyet taşımayan kimse, -savaştan kaçan, savaşa gitmeyen, ondan geri kalan- münafıkların bir vasfını kendisinde barındırmış olur. (Nevevî, ilgili hadisin şerhi)

Münafıklık sıfatını / vasfını taşımak küfür anlamında değildir. Müslümana yakışmayan bir vasıf olduğu manasına gelir. Çünkü, bir müminin -gerçek mümin olması için- bütün sıfatlarının her an mümin olması lazım değildir. Örneğin; yalan da küfrün bir sıfatıdır. Fakat bir mümin yalan söylemekle kâfir olmaz. Nitekim, bir kâfir de -imanın bir vasfı olan- dürüst olmakla imana gelmiş sayılmaz. Hadiste bu üslubun tercih edilmesi, gazaya teşvik, geri kalmamak hususunda bir uyarı amacına yöneliktir...


26-) Toplumun güvenini kazanmak için neler yapmalıyız?

27-) İslam'a göre devlet başkanı nasıl seçilir? İslamda devlet yönetimi ile ilgili bir kitap tavsiye eder misiniz?

İslam’da -dört raşit halifelerde olduğu gibi-, dört çeşit hilafet şekli vardır.

a. Genel olarak önce belli bazı kimselerin, sonra da tüm vatandaşların biatini/oyunu alarak seçilmek. Hz. Ebu Bekir (ra)’in seçimi böyle olmuştur.

b. Halifenin tavsiyesiyle, bir nevi veliaht tayin etmesiyle gerçekleşen hilafet. Hz. Ömer (ra)’in hilafet şekli budur ki, Hz. Ebu Bekir tarafından ümmete tavsiye edilmiştir.

c. Kurulan bir şura heyeti tarafından halifenin oy çokluğuyla seçilmesi. Hz. Osman (ra)’ın halife seçilmesi bu şekilde olmuştur.

d. Doğrudan halk tarafından gerçekleştirilen halife seçimi. Hz. Ali (ra)’in halife olması bu şekilde olmuştur. Medine halkının tek aday olarak gösterdiği Halife adayı Hz. Ali, halkın oylarıyla halife seçilmiştir.

İslam’da bir ruhban sınıf olmadığı için, teokratik bir düzenden bahsedilemez. Ancak, İslam hukukunda din ile dünya işleri ayrı olarak düşünülmemektedir. En dünyevî işler bile Allah’ın rızasını esas alınarak yapıldığı zaman dinî hüviyet kazanır.

Size, şu anda Türkçe yazılan bir kitap olarak Dr. Abdülaziz Beki’nin “İslam Hukukunda Siyasî Yönetim” adlı eserini tavsiye edebiliriz.

İlave bilgi için tıklayınız:

İmamet ile hilafetin farkı var mı? Bunlar seçimle mi iş başına gelirler?

HİLÂFET.


28-) Şeriatta tesettürsüzlüğün müeyyidesi, cezası nedir?

İslam hukukunda, tesettüre riayet etmeyenlere karşı uygulanacak bir müeyyide yoktur.

Her düzende olduğu gibi, İslam nizamında da genel ahlakı bozucu davranışlara karşı -vatandaşı, uyarmak, İslam’ın hükmünü hatırlatmak, nasihatte bulunmak, hatta ikaz etmek, kınamak  gibi, yargı tarafından ön görülen ve onun insiyatifine bırakılan bir tazir cezası vardır.

Yoksa, tesettürsüzlük için özel bir müeyyide yoktur.


29-) İç oğlan kavramı kullanılarak bazı Osmanlı Padişahlarının cinsî sapık ve oğlancı oldukları iddia edilmektedir. Bu meselenin aslı ve esası nedir?

Batılı bir kısım tarihçiler ve günümüzdeki bazı kitap yazarları, bir kısım Osmanlı Padişahlarının gayr-ı meşrû’ ilişkiler içine girdiklerini iddia etmişler ve Osmanlı Tarihçileri tarafından uzun uzadıya incelenen iç oğlanmeselesini dillerine dolamışlardır. 

İç oğlan, Topkapı Sarayını teşkil eden üç kısımdan birisi olan Enderun’da yani İç Saray’da çalışan devşirme görevlilere, enderûn personeline veya diğer bir ifadeyle Devlet başkanlığı personeline denmektedir. Ayrıca Yeniçeri Ocağında da bir gurup için bu tabir kullanılır. Merak edenler, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Kapu Kulu Ocakları kitabını inceleyebilirler.

İç oğlan kelimesini rezil hallere yorumlayanlara, burada kısaca cevap vermek ve çarpıtmalara örnek olarak açıklamak gerekir. 

Şimdi iddia sahiplerinin delil olmak üzere Kâbusnâme’den ve Yavuz Sultân Selim’in kızı Fatma Sultân’a ait kocası Mustafa Paşa’dan yakındığı bir mektuptan nakledilen cümleleri ve bunları nasıl çarpıttıklarını gözler önüne sererek, diğer çarpıtmaların da bunlar gibi olduğunu anlatmak istiyoruz: 

Bilindiği gibi, her zamanın bir lehçesi ve konuşma ağzı vardır. Yani kelimeler farklı zamanlarda farklı manalarda kullanılmaktadır. Erzurumlular, "Misafiri yola vurmak" tabirini kullanırlar; herhalde bundan, misafiri kaldırıp yola çarpmak değil, uğurlamak manası anlaşılmalıdır. Azeriler, "Kulluğun edeyim" demektedirler; bunun manası da senin kölen olayım değil; sana nasıl yardımcı olabilirim manasına olduğu açıktır. 

İşte hem Kâbusnâme’de ve hem de Fatma Sultân’ın Mektubunda geçen oğlan kelimesinin de manası çarpıtılmaktadır. Zira XIV. ve XV. asır Türkçe metinlerde oğlan kelimesinin manası, bugün kullanılan manadan önemli derecede farklıdır. Temel kaynaklardan anladığımıza göre, bu asırlarda "oğlan" kelimesinin iki temel manası vardır: "oğlan" kelimesinin birinci manası, cins ayırt etmeksizin "çocuk", ikinci manası ise, yine erkek olsun kız olsun "genç" demektir. Bu kelimenin sırf erkek cinsini karşılamaya başlaması, bundan sonraki devirlerde söz konusudur. 

Buna delil çok ise de, en güzel delil, Erzurum’lu Mustafa Darir’in XIV. yüzyılda yani Kâbusnâme’nin Türkçe’ye tercüme edildiği asırda kaleme alınan Yüz Hadis Tercümesindeki şu ifadedir: "Bu kez Resûl Hazreti cevâb verdi, buyurdı kim, "Evlenün şunun bigi avretler ile kim, erden kaçmaz ola, oğlan doğurgan ola, ümmetim çok ola kim, ben ümmetimin çokluğu ile fahrlanurum yarın kıyamet gününde". Yani "çocuk doğuran ve erkeğinden kaçmayan hanımlarla evlenin". 

Tesbitlerimizi teyid eden bir husus da, Kâbusnâme’yi tercüme eden mütercim ile Yüz Hadis Tercümesini yapan mütercimin aynı asırda yani Fâtih Sultân Mehmed’in babası II. Murad zamanında yaşamış olmalarıdır. Zaten Tarama Sözlüğü başta olmak üzere, filolojik kaynaklar da bu dediklerimizi doğrulamaktadır. Ancak kelime oyunlarıyla tarihi ve İslâmiyeti kötülemek isteyenlere, elbette ki diyebileceğimiz fazla bir şey yine de bulunmamaktadır. Bizi asıl üzen husus ise, bazı Müslümanların bu oyuna gelmesidir. 

Ayrıca şu cümle de bu konuda açıktır: "Eğer oğlan kızsa, kız doğurmuş avrat südün emzireler; eğer er ise er oğlan doğurmuş avrat südün emzireler". O halde XIV. ve XV. asırlarda oğlan tabiri genç kız ve erkekler için ve avrat tabiri ise yaşlı kadınlar için kullanılmaktadır. Nitekim Kâbûsnâme’nin asıl dili olan Farsça’daki oğlan kelimesinin karşılığı bulunan gulam kelimesinin de manası böyle zikredilmiştir: "Gulâm; Çocuk ve genç demektir. Doğuştan gençlik dönemine kadarki safha". 

Bu kısa açıklamadan sonra Kâbûsnâme’deki ve Fatma Sultân mektubundaki ifadeler daha iyi anlaşılmaktadır: 

Kâbusnâme, bir nasihatnâme mahiyetindedir. Her konuda âyet ve hadislerle veya eski devlet büyüklerinin ahlakî esaslarıyla süsleyerek evladına nasihatta bulunan bir devlet adamının nasihatları durumundadır. İşte Kâbûsnâme’nin 15. Kitabı, ahlakî bir konu olan Karı-Koca Münâsebeti (Cimâ‘ın İyisi ve Kötüsü) hakkındaki tavsiyeleri ihtiva eylemektedir. Buradaki tavsiyelerden biri de, birden fazla hanımı bulunan ve câriyeleri de var olan oğluna yaptığı şu tavsiyedir: "Ve yaz olıcak avretlere meylet ve kışın oğlanlara; ta ki, ten-dürüst olasın. Zira ki, oğlan teni ıssıdur, yazın iki ıssı bir yere gelse teni azıdur ve avret teni sovuktur, kışın iki sovuk bir yere gelse teni kurudur. Vesselam". 

Yani birden fazla eşin olması halinde, yazın kısmen yaşlı kadınlarla ve kışın da genç kadınlarla beraber ol ki, sağlık ve esenlik içinde olasın. Çünkü genç kadının teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir araya gelirse sağlığa zarar verir. Ve genç olmayan kadının teni soğuktur, kışın iki soğuk bir araya gelirse teni kurutur. Şimdi bu manayı çarpıtarak, erkeklerle beraber olmayı tavsiye manasını çıkarmak, ilimden ve dilden haberdar olmamak demektir. 

Fatma Sultân da, kocasının, genç câriyelerle beraber olup kendisine iltifat etmediğini yazmaktadır.

Osmanlı Devlet teşkilâtındaki iç oğlan müessesesini kısaca anlatır mısınız? 

Evvelâ, iç oğlan kelimesini tarif etmek gerekmektedir. İç oğlanı, Enderûn denilen İç Saray’da çalışan özenle ve dikkatle seçilmiş saray görevlilerine denmektedir. Osmanlı tarihinde, Topkapı, Galata, İbrahim Paşa ve Edirne Saraylarında yetiştirilen ve zamanla muhtelif devlet hizmetlerine çıkan devşirmeler olarak tarif edilmektedir. Bunlara Saray Acemi Oğlanları veya Celeb de denmektedir. Bir de Yeniçeri Ocağının acemileri vardır; aslında bunlara iç oğlanı dense de, bunları Saraydakilerden ayırmak için Şadi adı verilmektedir. 

O halde iç oğlanı, bir terimdir. Oğlan kelimesi, illa da kötü niyetle seçilmiş genç çocuk manasına gelmez.  Enderun denilen İç Saray’da istihdâm edilmek üzere seçilen devşirmelere de denmektedir. İç oğlan denmesi, İç Saray’da istihdâm edilmelerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca burada istihdâm edilecek devşirmeler, Enderûn Mektebinde yetişmektedirler. Yani Enderûn aynı zamanda devlet adamı yetiştiren bir fakülte durumundadır. Nitekim buradan yetişen devlet adamları arasından pek çok beylerbeyiler ve sancakbeyleri çıkmıştır. 

İkinci olarak, bazı yabancı seyyâhların ve bir kısım İslâm düşmanı tarihçilerin anlattıkları gibi, Enderun yani İç Saray’da çalışmak üzere yetiştirilen İç Oğlanlarının yakışıklı olması, Padişahların gayr-i meşru arzularını tatmin için değildir. İç Saray yani Osmanlı Devleti’nin en geniş sınırlara ulaştığı dönemlerde toprak alanı 24 milyon km2yi bulan bu muhteşem devletin Devlet Başkanlığı sarayı demek olan bu mahalde çalışacak personel dikkatle seçilmeliydi. Bugün bile başbakanlık ile cumhurbaşkanlığı Köşkünde çalışan personel ile normal bir devlet dairesinde çalışan personelin aynı özelliklere sahip olmadığını, aslında bu iftiraları kitaplarına alanlar da bilirler. Gerçekten İç Saray’da çalışacak personel, sır tutmalı, eli ayağı düzgün olmalı, yalancı ve hâin insanlar olmamalıydı. 

Üçüncü olarak, İç Saray’da çalışan iç oğlanları yakışıklı gençlerden oluşması sebebiyle, Padişah açısından değil, kendi aralarında muhtemel bir gayr-i meşru durumdan sakınmak için çok dikkat çekenlerin yüzlerine peçe örtmesinin emredilmesi doğru olabilir. Ancak bu Padişahın onları başkalarından kıskanmalarından dolayı değil, bu konudaki şer‘î bir hükmün tatbikinden ileri gelmektedir. Gerçekten İslâm hukukunda bir hüküm vardır: "Genç bir hoca veya terbiyeci, genç ve bıyığı bitmemiş çocuklarla, fazla yalnız kalmasın; zira nefis insanı kötülüklere sevkedebilir. Hatta bu tür gençler, yüzlerine peçe bile örtebilirler. Bu tür gençlere şâbb-ı emred denilir". Fevkalade bir edeb kaidesi olan bu hükme, bazı Osmanlı Padişahları uymuşlar ve bir kısım İç saray görevlisi iç oğlanlarına yüzlerini peçe ile örtmelerini emretmişlerdir. Şimdi soruyoruz, Kur’ân’ın emrine uymak için gösterilen bu hassasiyet nerede? Bunu Hammer gibi bir Hristiyan tarihçinin iftirasına uyarak tamamen edeb dışı yorumlara gitmek nerede? 

Dördüncü olarak bir hususa daha dikkat çekmek istiyoruz: iç oğlanlar, değişik hizmetleri görmektedirler. Bu hizmetlerden biri de Has Oda’nın hizmetlerini görmektir. 

Gerçek Has Oda, Enderun odalarının birincisi ve en itibarlısı olup Fâtih tarafından personel mevcudu otuz kişi olmak üzere kurulmuştur. Daha sonra diğer Padişahlar tarafından genişletilmiştir. Harem’de değil Enderun’da yer almaktadır. Has Oda’da Hırka-ı Sa‘âdet ve diğer mukaddes emânetler bulunmaktadır. Has Odalıların asıl vazifelileri de Hırka-ı Sa‘âdet Dâiresini süpürmek, tozunu almak, mübârek gecelerde güzel kokularla donatmak ve gül suyu serpmek, Kur’ân-ı Kerim okumak, Padişaha ait hizmetleri görmek yani Saray içinde Padişahın hususî personeli olmaktır. 

Özellikle Fâtih Sultân Mehmed ile alakalı olarak Notaras’ın ve Franzes’in oğlu ve Erico’nun kızı ile ilgili isnatlar ise, Bizans tarihçilerinden bazılarının, İstanbul’u fethetmesinden dolayı duydukları kızgınlığın yalancı bir sonucu olmaktan öteye gitmemektedir ve hiç bir delile dayanmamaktadır. 

bk. Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Doç. Dr. Said Öztürk,  Bilinmeyen Osmanlı, OSAV, 1994,  s. 101-106.


30-) Peygamberimiz(s.a.v.), bir savaşta şehit olan bir sahabe için, devletin malı olan bir elbiseyi çaldığı için, cehennemin ortasında olduğunu söylemiş midir?

Konuyla ilgili bir hadis şöyledir: Hz. Ömer anlatıyor: Hayber günü, Hz. Peygamber (a.s.m)’in arkadaşlarından bazı kimseler, “falanca şehit oldu, filanca şehit oldu” derken, diğer (öldürülmüş) bir adama rastladılar onun için de “falanca adam şehit oldu” dediler. Ancak Hz. Peygamber (a.s.m) buna itiraz etti ve “Hayır; onun çaldığı bir hırka veya bir aba yüzünden ateşte olduğunu gördüm.” diye buyurdu ve “Ey Hattab’ın oğlu! Çık insanlara şunu ilan et ki, ‘Müminlerin dışında kimse cennete girmez’ dedi. Ben de çıkıp ‘Şunu iyi bilin ki, Müminlerin dışında kimse cennete girmez’ diyerek -insanlara- seslendim.”(Müslim, İman, 182;  İbn Kesir, Ali İmran, 3/161. ayetin tefsiri).

Bu hadisten anlaşılıyor ki, devlet malı, şahıs malı, ganimet malı hepsi kul hakkıdır. Şehit de olsa bir kimse kul hakkının karşılığını ödemek zorundadır. Allah -kul hakkı da olsa- sahibini razı etmek suretiyle bazılarını bağışlayabilir. Fakat, bu hadis rivayetinde belirtildiği gibi bazılarını da cezalandırabilir. Bu hadis-i şerifi, sorunuz istikametinde birkaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:

a.
Bu hadis Müslim’de geçtiğine göre, prensip olarak sahih kabul edilir.

b. İnsanların hak-hukukuna ait olan suçlar  “kul hakkı” olduğundan mutlaka sorguya tabi tutulacaktır. Sorgudan sonra, ceza görenler olduğu gibi, -başka hadislerde geçtiği üzere- hak sahiplerinin gönlü alınarak beraat edenler de olur.

c.
Bu hadisin bahsettiği hadisede, diğerleri için bir ibret dersi olsun diye, cezaya çarpıldığına dair Hz. Peygamber (a.s.m) tarafından durumu açıkça ifade edilmiştir. Demek ki, şehit de olsa, kul hakkı es geçilmeyen bir konumdadır.

d. Hadisin son cümlesi olan: “Müminlerin dışında kimse cennete girmez.” ifadesinden hareketle bu hırsızlık yapan zatın kâfir olduğu anlamını çıkarmak yanlıştır. Çünkü, büyük günah işleyenin de kâfir olmadığına dair bir çok ayet ve hadis vardır. Ehl-i sünnet alimlerinin görüşü de bu merkezdedir. Bu ifadeden şunu anlamak mümkündür: Cennete gitmek için sağlam ve samimi bir imana ihtiyaç vardır. Bu bir irşat üslubu olduğu için, ceza gören adamın imanını da sorgulayan bir imaj oluşturmakla muhatapların konuya dikkatleri çekilmiş ve “Acaba, çalmak imana da mani midir?” şeklinde bir istifham uyandırılmıştır. Bu üslup, hakimane bir irşat stratejisidir.

Nitekim, bazı sahih hadislerde bu konuya da işaret edilmiştir:

Hz. Ebu Hureyre’den nakledildiğine göre, Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurdu: “Zina eden kimse, zina ederken mümin değildir. Hırsızlık eden kimse, hırsızlık ederken mümin değildir. İçki içen kimse, içki içerken mümin değildir.”(Müslim, İman, 100).

Bu hadis penceresinden konuya baktığımızda, suç işleyen kimsenin suçu işlediği anda, gerçek mümin olmadığını anlamak mümkündür. Bu onun kâfir olduğu anlamına gelmez. Bilakis, “bu kimsenin suç işlediği esnada, imanının sesine kulak vermediğini, imanının şuuruyla hareket etmediğini, imanlı kalbini devre dışı bıraktığını, onun feveranına rağmen, nefsinin arzu ve isteklerini yerine getirmeyi tercih ettiğini" anlamak gerekir.


31-) Bir Mayıs gibi eylemleri yapmanın ve protesto yürüyüşlerine katılmanın bir sakıncası var mıdır? Bu tür eylemlere katılamayanları kınayanlara ne demeliyiz?

Hak aramak, haksızlığa karşı durmak çok önemli bir konudur. Ancak, kendi hakkını ararken başkasının hakkına tecavüz etmek, insanları haklıyken haksız duruma düşüren yanlış bir hak aramadır. Maalesef, 1 Mayıs İşçi bayramları şimdiye kadar çok haksızlıklara, zulümlere, cinayetlere sebebiyet vermiş sabıkalı bir gün olarak tarihe geçmiştir.

İslam, sosyal sınıfların varlığını tabii kabul eder. Fakat toplumsal zulümlerin olmaması için zenginleri -zekât, infak ve diğer yardımlarla- fakirlerle paylaşmalarını emretmektedir. Ve bu paylaşım, tarihte ilk defa Kur’an tarafından, zenginlerin bir ihsanı veya ezilenlere lütfen verilen bir sadaka değil, tıpkı yaşama hakkı gibi tabii bir hak olarak tespit edilip emredilmiştir.

Esas olarak devlet ve diğer sosyal kurumlar, infak, sadaka veya zekatı, fakirlere, muhtaçlara doğal bir hak olarak vermelidirler. İnsanları sömüren ve işçilere kıt-kanaat bir ücret veren kapitalizmin zulmüne de bu açıdan karşıdır. Faizi bu sebeple yasaklamıştır.

İslam’a göre bir tek kişinin hakkı, bütün insanların hakkı uğruna da olsa feda edilmez. Ancak, her yıl Bir Mayıs’ta maalesef her kesimden (yani hem göstericilerden hem polislerden hem de diğer vatandaşlardan) insanlar mağdur olmakta, haksız muamelelere maruz kalmaktadırlar.

Kuşkusuz, bu konuda -belki büyük çoğunlukla- çok samimi insanların çabaları vardır. Ancak, bu tür eylem ve gösterileri suistimal eden, provoke eden ve masum insanların haklı talepleri üzerinden çıkar sağlamak, çeşitli operasyonlar yapmak isteyen insanların olduğu da tarihin tecrübeleri ile sabittir. Bunun da farkında olmalıyız.

Makul, sıradan insanların şimdiye kadar bu gibi eylemlerden uzak durmalarının yegâne sebebi de bu gibi haksızlıklar olsa gerektir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Demokrasi, sosyalizm, İslam ve insan hakları; işçi hakları gibi konularda bilgi verir misiniz? Adaleti savunmak günah mı?


32-) Bayrağın, vatanın dindeki yeri nedir?

İslam dini bir bütün olarak hayatın her yönünü içine alır. Bu nedenle vatan ve devlet anlayışını belirli sınırlar içerisinde değerlendirmiştir.

Örneğin oturduğu eve veya malına saldırıldığı zaman onu korumak ve kendini müdafaa etmek dinimizin bir emridir; bu yolda ölse şehit olur. Vatan ise bütün Müslümanların ortak evidir. Onu korumak ve muhafaza etmek ise Müslümanların ortak görevidir.

Diğer taraftan,

"Vatan sevgisi imandandır.”(bk. Acluni, Keşfu'l-hafa, I. 138)
 

hadisi, bize vatanı sevip korumanın ne kadar önemli olduğunu gösterir.

Peygamber Efendimiz (asm) Medine’ye hicret edince orada bulunan Yahudilerle bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmada geçen önemli maddelerden biri de "ortak vatanları olan Medine’ye bir saldırı olursa beraber savunma yapacakları" konusuydu. Demek ki vatanımızı korumak için gayri müslimlerle bile anlaşma yapılabilir ve vatan ne pahasına olursa olsun korunması gerekir.

Bir Müslüman dinini, namusunu, canını ve malını vatan ve devletiyle korur. Vatanına bir Müslüman devlet bile saldırsa, onu korumak dinimizin emridir.

Yerler ve zamanlar içerisinde olan kimseler ve yapılan işlere göre değer kazanır. Bu açıdan bir İslam devleti olan bu memleketin, bu toprakların ve içinde yaşayanların korunması ve devam etmesi noktasından vatan, bayrak ve devletin varlığını zorunlu kılmaktadır.


33-) "İşi ehline vermek" kuralına göre, Müslüman olmayan bir kimsenin idarecilikle görevlendirilmesi doğru mudur?

Esasen, yetkili kimselerde aranması gereken, hem maharet/iş ehliyeti, hem de salahat/takva/İslamî ahlaktır. Ancak bu iki özelliği bir arada bulmak her zaman mümkün olmayabilir. Bu takdirde;

Hâkimiyet Müslümanlarda olduktan sonra, bazı gayrimüslimlerin maharetinden istifade etmenin herhangi bir sakıncası yoktur. Çünkü, her zaman, güzel ahlakla beraber güzel maharet ve güzel sanat aynı kişide bulunmayabilir. Öyle bazı yerler var ki, takva sahibi kişiden ziyade maharet sahibi kişiye ihtiyaç vardır. Nitekim, hiç kimse, saatinin tamirini o konuda hiçbir bilgisi olmayan bir veliye havale etmez. Bunun yanında şu da bir gerçektir ki, “Hırsız bir kimseyi hazinenin başına bekçi bırakmak, koyun sürüsünün başına kurdu bırakmakla aynı anlama gelir.”

Kur’ân bir âyetinde şöyle buyuruyor:
“Muhakkak ki Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Gerçekten Allah bu emriyle size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla işitir ve her şeyi hakkıyla görür.” (Nisa Sûresi, 58)

Emanetleri ehline vermek, işleri o işten anlayanlara vermek demektir. İşten anlamayan insan o işi yüzüne gözüne bulaştırır, fayda vereceğim derken zarar verir. Zararını da sadece kendisi değil, herkes çeker. Allah Resûlü (asm) bir işe bir kişiyi tayin edeceği zaman bu noktaya son derece dikkat ederdi. İşin altında ezilecek kimselere o işi vermezdi.

Yukarıdaki âyetin inişiyle ilgili şöyle bir olay anlatılır (Müslim, Hac, 390): Mekke döneminde Allah Resûlü (asm) bir grup sahabeyle birlikte Kâbe’ye girmek istemiş, o günlerde Kâbe’nin anahtarları elinde olan kayyım Osman bin Talha müşrik olduğu için oldukça kaba ve sert bir davranışla Kâbe’ye girmelerini engellemişti.

Bunun üzerine Allah Resûlü (asm), “Ey Osman!” dedi. “Öyle bir gün gelir ki Kâbe’nin anahtarları elime geçer, istediğim yere koyar, istediğim kişiye veririm.” dediğinde, Osman bin Talha: “Bu Kureyş’in bitişi, değerden düşüşü demektir” demişti. Allah Resûlü (asm) de: “Hayır, tam tersi o gün Kureyş ayakta kalacak ve değeri daha da artacaktır.” demişti.

Gün geldi Mekke fethedildi. Kâbe’nin tasarrufu tamamen Resûlullah’ın (asm) eline geçti. Kâbe’nin anahtarlarını istediği kişiye verebilecek konumdaydı. Ama o ne intikam duyguları içerisine girecek, ne de bu iş için Osman bin Talha’dan başka birini arayacaktı. Çünkü yukarıdaki âyet nazil olmuş, emanetlerin ehil olanlara verilmesi emredilmişti. Onun için Allah Resûlü (asm) işin ehli olan Osman bin Talha’yı çağırıyor, indirilen yukarıdaki âyeti okuyor, günün iyilik ve ahde vefa günü olduğunu belirterek Kâbe’nin anahtarlarını yeniden ona verirken Osman bin Talha ailesine şu tavsiyelerde bulunuyordu: “Ey Ebû Talha Oğulları! Allahü Teâlânın emanetini, sizde sürekli kalmak ve dürüst davranmak üzere alınız. Zulme girmedikçe onu elinizden kimse alamayacaktır.”

Böylece iş hem ehil ellere teslim ediliyor, hem adama iş değil, işe adam seçilmesi gerektiği gösterilmiş, hem de Resûlullah’ın (asm) bir mû'cizesi gerçekleşmiş oluyordu.

Meşrutiyet devrinde “Şimdi Ermeniler kaymakam, vali oluyorlar. Bu nasıl olur?” şeklideki bir soruya Bediüzzaman’ın verdiği cevap şudur:

“Saatçi ve makineci oldukları gibi… Zira meşrutiyet hâkimiyet-i millettir. Hükümet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vali reis değil, belki (bilakis) ücretli hizmetkardır. Gayr-ı müslim reis olamaz fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nevi riyaset, bir ağalıktır. Gayr-ı Müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik/ortak ettiğimiz vakit, millet-i islamiyeden  aktar-ı âlemde (dünyanın her tarafında) üç yüz bin adamın riyasetine yol açılır. Biri zayi edip bini kazanan zarar etmez.”(Münazarat/Asar-ı Bediiye, s.439).

Bu son cümlelerin özeti şudur: Biz ülkemizde onlara yer vermezsek, onlar da ülkelerinde bize yer vermezler...


34-) Biz Müslümanlar olarak Allah'ın hükmünü, hilafet ve şeriatı getirmemiz, bu yolda çalışmamız farz değil midir?

- Bu asır ahir zaman fitnesinin kol gezdiği bir zaman dilimidir. Fitnenin kaynağı ise, ahlakî çöküntüdür. Bu ise, ferdî eğitimle mümkündür. Şayet İslam adına ortaya çıkanlar, mükemmel bir ahlak potansiyeline sahip değilse, İslam dinini de lekelendirmiş olurlar. Bu sebeple, bütün gücümüzü Kur’an’ın evrensel prensiplerini, ahlakî değerlerini insanlara öğretmekle görevli olduğumuzun bilincinde olmalıyız.

- İnsanlığın bugün en önemli üç meselesi vardır:
1. Tahkikî bir imana sahip olmak,
2. Müslüman toplumların bir bütünlük içerisinde uluslararası arenada layık olduğu siyasî, sosyal, ekonomik hayattaki yerini alması,
3. Kur’an’ın emir ve yasakları çerçevesinde bir hayat çizgisine sahip olmaktır.

En öncelikli mesele Kur’an’ın ortaya koyduğu değerleri öğrenip iman etmek, onları akıl ve kalbiyle hazmederek yaşama geçirmektir.

- İslam şeraiti -sanıldığı gibi- el kesmek, gibi cezaî müeyyideler koyan bir nizamdan ibaret değildir. Bilakis, a’dan z’ye kadar insanların ferdî ve içtimaî hayatlarını tanzim eden bir sistemin adıdır. Namaz, oruç şeriat olduğu gibi, yalan söylememek de şeriattır. Güzel ahlaka sahip olmak, insanlara şefkat göstermek de şeriattır. Haksız yere insanı öldürmeyi yasaklayan Kur’an’ın hükmü şeriat olduğu gibi, bir karıncayı incitmemeyi emreden de şeriattır.

- Şeriatın / Kur’an’ın / İslam’ın ortaya koyduğu hükümlerin yüzde doksan dokuzu, ferdî olarak yaşanabilir türdendir. Sağlık, savunma, eğitim, vs. hizmetlerin hangisi şeraitin dışındadır.

- Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, “Herkes kendi evinin önünü süpürürse belediyeye ihtiyaç kalmaz.”

Şahsî hayatında takvayla İslam’ı yaşamayanların topluma verecekleri bir şeyleri olmaz.

-Şunu da belirtmeliyiz ki, “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfir olur.” mealindeki ayetin manası, “Allah’ın hükümlerini tasdik etmeyen, ona inanmayan...” demektir. Yoksa, inandığı halde hükmetmezse yalnız günahkâr olur. Çünkü, “Yalan sözden / yalan söylemekten sakının” mealindeki ayette vurgulanan da bir İslam hükmüdür. Yalan söyleyen kimse de Allah’ın hükmüyle hükmetmemiş olur. Yalan söyleyen kimseye kâfir diyebilir miyiz?

- Bu gün Müslüman toplumları perişan halde bırakan en önemli faktörler; cehalet, ihtilaf ve yoksulluktur. Bu perişanlığı ortadan kaldırmak ancak, dinî ilimler yanında modern fen, teknik ve teknolojiyi öğrenmek, bunları ithal etmekten kurtulmak, bunları millileştirmek, bütün meseleleri Allah’ın rızasını esas alan bir yaklaşım içerisinde, hakkaniyetin ölçüsü olan Kur’an ve Sünnetin hakemliğinde çözmeye çalışmak ve zengin kaynaklarıyla sıkı bir ekonomik işbirliğine gitmekle mümkündür. Unutulmamalıdır ki, günümüzde ilayı kelimetullah maddeten terakki etmeye bağlıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Şeriat nedir, nasıl yaşanır, bu asırda şeriat geçerli midir? | Sorularla İslamiyet

Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kafirleri ta kendileridir." ayetini nasıl anlamalıyız?   

Ülke yönetiminin şeriat veya laiklik olup olmaması konusunda bilgi verir misiniz? | Sorularla İslamiyet


35-) Peygamberimiz (asm) resmi bir devlet kurmuş mudur? Bu devletin ismi ve yapısı ne olmuştur? Günümüzde ideal bir devlet yönetim şekli (demokrasi-şeriat) nasıl olmalıdır?

Müslümanların bir devleti vardı ve bu Devletin başkanı da Peygamber Efendimiz aleyhissalatü vesselamdı.

İslam dininin belli bir yönetim şeklini mecbur etmediğini görüyoruz. Bu konuda temel kaide ve kurallar getirmiştir. Bunlar adalet, eşitlik, harama girmemek şartıyla hürriyet gibi esaslardır. Bu sebeple yolculuğa çıkarken bile bir başkan seçmeyi emreden dinimiz, elbette vatan ve millet idaresine geçecek insanların seçimine kesinlikle karşı çıkmayacaktır.

Diğer taraftan ilk halifeler de hep seçimle iş başına gelmişlerdir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Dinde zorlama var mı? Namaz kılmayan kişiye ceza verilir mi?..

İslam dininde demokrasinin yeri nerededir. Demokrasi ne demektir. İslamın demokrasiye bakış açısı nedir?..

Şeriat nedir, nasıl yaşanır, bu asırda şeriat geçerli midir?riat nedir, nasıl yaşanır?


36-) Vatanımıza, milletimize ve ordumuza en güzel ve en faydalı bir surette askerlik yapabilmek için nelere dikkat etmeliyiz?

Askerlik ocağı kutsal bir ocaktır; Peygamber ocağıdır. Çünkü bir insanın altmış sene ibadetle ancak kazanabileceği makamı şehitlikle bize kazandıran bir ocaktır. Hem en tehlikeli hallerde bir saat nöbeti bir sene ibadet yerine kabul eden Rabbimiz ve bunu bize müjdeleyen Peygamberimiz (a.s.m); yine evladının başını kınalayıp vatana kurban olarak gönderen ve milyonlar şehitler verip her bir karış toprağını şehit kanıyla sulayıp vatanı bize emanet bırakan atalarımız, askerliği hep kutsal saymışlardır. İşte biz böyle bir kutsal ocağa gelmenin şuuru ve sevinci içinde olmalıyız.

Hem kanlarıyla, canlarıyla, mallarıyla her şeyleriyle bu kutsal vatanı düşman çizmesinden temizleyen ve bize emanet bırakan ecdadımıza bu emaneti ilelebet koruma borcumuz vardır. İşte son nefesimize kadar o borca sadık kalacağımızın nişanesi olarak buraya geldik.

Aynı zamanda göğsümüzde iman, kalbimizde vatan, millet ve bayrak sevgisi ile maddi ve manevi vazifelerimizi ifa edeceğimizin şuuru içerisinde, buralara tesadüfen gelmediğimizi ancak kaderin sevkiyle vazifeli olarak gönderildiğimizi unutmamalıyız.

Hem olgun ve vatanperver bir insan olabilmek için eksiklerimizi tamamlamak hem de bizdeki bu inanca muhtaç birçok arkadaşlarımıza örnek olmak için buralara geldiğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.

Bütün bu kıymetli ve kutsal neticeleri elde edebilmek için bir kısım zor şartlara maruz kalabileceğimizi unutmamalı ve bunları “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” atasözünün hoşgörüsü içerisinde, sabırla karşılayabilmenin hazırlığı içerisinde olmalıyız.

Bize verilecek olan görevi her ne olursa olsun kutsal saymalı, eksiksiz yerine getirmeli hatta bir kısım faydalı ilaveler yaparak ordumuza yararlı çalışmalar yapmalıyız.

Herkese, özellikle bizden daha küçük, daha zayıf, yardıma muhtaç arkadaşlara şefkat ve muhabbetle yaklaşmalı ve onlara yardımcı olmalıyız.

Aşağıda gösterilen örneklerin bakış açısıyla askerlik ocağına bakmalıyız.

1) Mesela iki arkadaş var. Bir bahçeye girdiler. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var. Hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Birisi murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış. Hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Diğer arkadaş ise, "Her şeyin iyisine bak" kaidesiyle amel edip murdar şeylere hiç bakmadı. İyi şeylerden iyi istifade etti. Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.

İşte askerlik de böyle bir bahçe gibidir. İçinde hem güzel şeyler var hem de istenmediği halde çirkin şeyler de bulunuyor. Akıllı insan odur ki çirkin şeylere bakmaz, güzel şeylerden güzelce istifade eder, askerliğini tamamlar gider.

2) Nasıl ki bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla, o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.

İşte askerlik ocağı da o saraya benzer. Askerliği ve ordumuzu sevecek yüzlerce açık kapı varken bir iki tane bizim hoşumuza gitmeyen hadiselerin kapalı kapıları yüzünden askerliği sevmemek, ordumuzu beğenmemek, komutanlarımızı tenkit etmek doğru değildir.

3) Hem önemli bir kaidedir ki “Birisinin hatasıyla başkası mesul olmaz.” Öyleyse bir kısım askerlerin ya da komutanların eksiklikleri yüzünden bütün komutanlarımızı ve ordumuzu mesul tutamayız. İnsanların olduğu yerde hatanın olmaması mümkün değildir. Kaldı ki bizim de birçok hatalarımız var. Biz kendi hatalarımıza bakmadan başkalarının hatalarına bakmakla en büyük hatayı kendimiz yapıyoruz.

4) Kâinatta her şey ya bizzat güzeldir ya da neticeleri itibariyle güzeldir. Mesela hayat, sağlık, huzur, rızık, sevdiklerimizle birlikte olmak gibi bir kısım şeyler bizzat güzeldirler ve herkes tarafından sevilirler. Ancak bir kısım şeyler de vardır ki ilk bakışta çirkin görünürlerken onlara sabredildiği takdirde bir kısım güzelliklerin arkasından geldiğini göreceğiz. Mesela kışın karı, soğuğu, çamuru olmasa idi baharın ve yazın güzel çiçek ve meyveleri olmayacaktı. Öyle de hayatta bir kısım olumsuzluklar, kötü hadiseler ve sıkıntılara sebebiyet veren haller ilk bakışta kışın karı, çamuru gibi çirkin görünürken onlara sabırla, baharın ve yazın güzel çiçek ve meyveleri gibi neticeleri olduğunu göreceğiz. İşte bu çirkin ve sıkıntılara sebebiyet veren hadiseler, bulunduğumuz konum itibariyle askerlikte de bulunmaktadır. İnşallah bunlara sabırla çok güzel neticelere ulaşacağız.

5) Atalarımız “İnsan nisyandan alındığı için nisyana (unutmaya) müpteladır. Yani kendisine yapılan iyilikleri unutabilir.” demekle insanların hatadan hali olamayacağını bize güzel ifade etmişlerdir. Öyle ise etrafımızda bir kısım arkadaşlarımızın hatalarını, kusurlarını görebilir ya da ahlaken zayıf oldukları için insana yakışmayan bir kısım davranışlarına maruz kalabiliriz. Bu kötülüklere karşı kötülükle muamele etmek çok kolaydır. Eğer fenalıklara fenalıkla mukabele edersek kin ve nefret duyguları artacaktır. Muhatabımız bize karşı mağlup bile olsa kalben bize kin bağlayacak ve nefret hisleri devam edecektir. Hâlbuki “Hasmını mağlup etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et.” atasözüyle hareket edersek pişman olur bize dost olur. Çünkü fena adama iyisin iyisin desen iyileşmesi, iyi adama fenasın fenasın desen fenalaşması çok vuku bulur. Hem yine büyüklerimiz: “Asıl kahraman, öfke anında öfkesini yenendir.” demişlerdir

6) İnsan bir çekirdeğe benzer. Allah o çekirdeğe kudretinden cihazat, ilminden de program tayin etmiştir. O çekirdeğin kemali (yani en mükemmel, en faydalı hali) meyvedar bir ağaç olmakla insanlara faydalı olmaktır. Eğer o çekirdek soğuk toprağın altına atılıp, yağmura, kara, kışa, çamura, soğuğa maruz kalmazsa çekirdeğin kabuğu parçalanıp içinden filiz çıkmaz boşu boşuna çürüyüp gider. Fakat o çekirdek toprak altında kendisine faydalı maddeleri çekerek o zor şartlara razı olursa meyvedar mükemmel bir ağaç ondan çıkar. Yine o çekirdek toprak altına atılıp yağmura, kara, kışa, soğuğa maruz kaldığı halde toprak altında zararlı maddeleri kendine çekerse yine çürüyüp faydasız bir hale gelecektir.

İşte Allah insanı meleklerin üzerine çıkabilecek bir kabiliyette yaratmıştır. İnsandaki bu kabiliyetler, bir kısım olumsuzluklara, zor şartlara, hoşlanmadığı sıkıntılara maruz kalmakla ortaya çıkmaktadır. İnsan bu zor şartlara razı olmazsa ya da o çekirdek gibi o zor şartların içerisinde fena şeylere bakar, fena ahlaklar edinirse o çekirdek gibi manen çürüyecek, zararlı bir varlık haline gelecektir. Aslında hayatın bütün aşamalarındaki zorluklar Allah tarafından bu kabiliyetlerin ortaya çıkması için verilmektedir. Onlara sabırla, onlardaki güzel neticeleri görmekle ancak mükemmel bir insan olabiliriz. İşte askerlik de bu zor şartların yoğunlukta olduğu bir vazifedir. Biz burada bütün zorlukların kabiliyetlerimizin uyanmasına vesile olacağına inanıp öyle davranmalı ve her şey zıddıyla bilinir ve kıymet kazanır kaidesiyle hareket ederek haksızlığa maruz kalıyorsak hakkı bulmayı, zulme maruz kalıyorsak adaleti öğrenmeyi, ahlaksızlıkları görüyorsak güzel ahlakı edinmeyi kendimize ders çıkarmalıyız. Nasıl ki soğuk olmazsa sıcak bilinmez, hastalık olmazsa sıhhat bilinmez öyle de bu gibi olumsuzluklar olmazsa güzel ahlakın ve o ahlaka sahip insanların kıymeti anlaşılmaz.

7) Bir kısım arkadaşlar askerlerin sayısını fazla bulmakta ya da kendilerinin lüzumsuz yere burada bulundurulduklarını zannetmekte, ortada bir tehlike ya da savaş olmadığı halde burada bize tiyatro gibi askercilik oynattıklarını düşünmektedir. Hatta maalesef toplumda yerleşmiş olan bir anlayış ki "Mantığın bittiği yerde askerlik başlar" demektedirler. Hâlbuki askere geldiğimizde nasıl ki sivil elbiselerimizi çıkarıp askeri elbiseleri giydik aynen onun gibi sivil mantığı bırakıp askeri mantığı kafamıza takmamız gerekmektedir. Öyle ise şöyle diyebiliriz: "Sivil mantığın bittiği yerde askeri mantık başlar." Komutanlarımız bu askeri mantıkla hareket ederek bizi eğittikleri, bizler ise sivil mantığı kafamızdan çıkaramadığımız için birçok şeyi mantıksız zannetmekte ve taraftar olmamaktayız. Ancak askeri mantıkla bir bakabilsek her şeyin ne kadar hikmetli ve faydalı olduğunu göreceğiz.

İşte bu meseleye bir örnek olarak şöyle diyebiliriz: Asker ordusunun bir gayesi, asayişi temin etmektir. Bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır. Fakat hududun muhafazası ve düşmanla mücadele ve devletimizin haşmetini yani güç ve kuvvetini göstermek gibi sair vazifeler için, bu mevcut ancak kâfi gelir. Tam bir hikmet içinde dengededir. O halde, o askerlikte fazlalık yoktur denilebilir.

Yine bazen oluyor ki bu askeri mantıkla komutanlarımız, askerin her an maddeten ve manen savaşa hazır olabilmesi için bir kısım tedbirler almakta ve askerin sabrını, dirayetini, dayanıklılığını, komutanına kayıtsız itaatini ölçmek için sivil mantıkla mantıksız zannedilen askeri tedbirler almaktadırlar. Asker yorulmaz, asker acıkmaz, asker uyumaz, asker korkmaz, asker emre itaatsizlik yapmaz gibi askeri deyimlerin hakikati bu tedbirlerle ortaya çıkmaktadır. Zaten atalarımız asker kelimesinin açılımını şöyle yapmışlardır:

A: Âli ruh (Ulviyet-i ruhiye) yani asil, onurlu ve inançlı bir ruh sahibi olmak
S: Selamet-i fikriye yani baskıdan uzak objektif ve doğru karar verebilmek
K: Keramet-i tabiiye yani tabiatındaki kabiliyetleri geliştirip, üretken bir şekilde kullanabilmek
R: Riyazet-i bedeniye yani bedenen idmanlı ve her zaman zor şartlara hazırlıklı olabilmek

Öyle ise, dağdaki otları yolmaktan, bir bölgedeki taşları başka bir yere taşımaktan, ağaçların yapraklarını toplamaya kadar ilk bakışta mantıksız görünen birçok emirler işte yukarıdaki askeri mantıkla yapılmaktadır. Bizler ise bu emirlere gayet ciddi bir eğitim olarak bakmalı ve öyle davranmalıyız.

8) Yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam, bir günde tahrip eder. Onun için tahrip etmek çok kolaydır sözü atasözü hükmüne geçmiştir. Bina gibi bir şeyin vücudu, bütün şartların mevcudiyetiyle ortaya çıkarken onun harabiyeti ve yok olması bir şartın olmamasıyla hâsıl olur.

İşte görüyoruz ki devletimiz ve komutanlarımız ne kadar zor şartlar altında ne kadar büyük masraflar ile orduyu vücuda getiriyorlar ve bizleri eğitiyorlar. Hâlbuki bizim vücuda çıkmış olan bu ordu binasını ayakta tutmamız lazım gelirken, bir kısım yanlış anlayışlarla ordumuzu sevmememiz o ordunun vücuda getiriliş gayelerini ve vatan, millet, bayrak, şeref ve inanç hürriyetimizi zedeleyebilir.

9) 31 Mart hadisesinde ayaklanan askerleri durdurmak üzere görevli bir komutan askerlere şöyle hitap ediyordu: “Askerlik ocağı cesim ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarklardan biri intizam ve itaatte serkeşlik etse bütün fabrika hercümerc olur. Komutanlara itaat dinen farzdır. Komutanlarınıza itaatsizlik etmeyiniz.”

İşte ordumuz o fabrika gibi bizler de o fabrikanın çarkları gibiyiz. Birimizde emre itaatsizlik ya da vazifemizi vaktinde ve gereği gibi yapmamamız o fabrikanın intizamını bozabilir. Allah’ın emrine aykırı olmayan konularda komutanlarımıza itaatimiz, Vatanımızın ve Ortadoğu milletlerinin hatta daha ilerisi huzur ve sükûna muhtaç bütün dünya milletlerinin dayanak noktası olabilir bilinci içinde hareket etmeliyiz.

Milletimizi maddi ve manevi muasır medeniyetler seviyesine çıkmaktan alıkoyan bir kısım olumsuz anlayışlar vardır.

1. Ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi:

Yani bu memleket, bu insanlar düzelmez veya ben düzelemem ya da bu işi yapamam veya askerlik çok zor ve yıpratıcı dolayısıyla orada yapamam vs ile cesaretimiz kırılmış. Atabileceğimiz adımları atamıyor, yapabileceğimiz faydalı işleri yapamıyoruz. Hâlbuki her zaman ümit dolu olacağız. Milletimizin asırlardır dünyaya gösterdiği medeniyet, kalbindeki inanç ve medeni cesaretiyle olmuş. Hayır isteyen ve daima hayrı yaratan Allah, bizim hayırlı teşebbüslerimizde bizi yalnız bırakmayacaktır. Askerlikte de ordumuza faydalı olmak, terhis olmadan evvel, milletimiz adına silinmez bir iz bırakmak ve unutulmaz bir çalışma yapmakla komutanlarımızı sevindirmeli ve şanlı tarihimizdeki ecdadımıza layık evlatların halen mevcut olduğunu göstermeliyiz.

İşte Çanakkale destanını dünya tarihine şerefle, altın harflerle yazan ecdadımız, bizim yaşlarımızda idi. Ve çoğu da köylü çocuğu olup bütün maddi imkânlardan mahrum idiler. Fakat kalplerindeki iman, vatan ve millet ve bayrağımıza olan sevgi ve bağlılık ve peygamber makamından sonra gelen şehit olma aşkı, onlara milletimiz adına ilelebet yaşayacak bir zafer kazandırmıştır. İşte biz böyle bir milletin çocuklarıyız. Buradaki bütün olumsuzluklar Çanakkale’nin binde biri bile olamaz. Bizler askerlik ocağına milletimizdeki bu kutsal ruhun ölmediğini göstermek için geldik

2. Doğruluğun toplum hayatında ölmesi:

Hâlbuki doğruluk toplum hayatından kalkarsa insanların birbirine güveni kalmaz, toplumun huzuru ortadan kalkar, vatan ve milletimize faydalı olacak iktisadi, siyasi ve toplumsal teşebbüsler de akim kalır, neticesiz olur.

Dalkavukluk, gösteriş, riyakârlık, nifak bütün bunlar fiili yalancılıklardır. Bunlardan ne kadar uzak durursak o kadar toplumda kendisine güvenilir insan oluruz. Ancak şunu da unutmamalıyız ki her söylediğimiz doğru olmalı fakat her doğruyu söylemek doğru değildir. Bazen uygun olmayan yerde susmak gerekir. Hem her söylediğimiz hak olmalı fakat her hakkı söylemeye hakkımız olmayabilir çünkü hislerimize kapılırsak hak yerine haksızlık yapabiliriz.

3. Kutsal milletimizi birbirine bağlayan bağları bilmemek:

Hâlbuki bu bağlar bilinmeyince birbirimizi sevemiyoruz, birbirimize yardım edemiyoruz hatta bazen düşman oluyoruz. Zannediyoruz ki her birimiz ayrı bir memleketin insanıyız. Birimiz Edirne, birimiz Ankara, birimiz Urfa, birimiz Antalya, birimiz Trabzon, birimiz Hakkâri’den de olsak hepimiz bir milletiz. Çünkü bizi birbirimize bağlayan bağlar bizi birbirimizden ayıran sebeplerden bin kat daha fazladır. Evvela inanç noktasından aynı Allah’a inancımızın, kitabımızın, peygamberimizin, kıblemizin, ülkemizin, ordumuzun bir olması gibi binlerce ortak noktalarımız var. İşte bu birlikler ve ortak noktalar, birbirimizi sevmeyi lüzumlu kılıyor.

4. Düşmanlık hissine muhabbet:

Sanki düşmanlık hissine karşı bir muhabbet varmışçasına herkes bir bahane ile birbirine küsüyor, düşman oluyor ve nefret ediyor ve birbirinin güzel taraflarını görmek gerekirken aksine hareket ederek eksik taraflarını görüyor. Komşumuzu, arkadaşımızı, meslektaşımızı, komutanlarımızı, ordumuzu basit bahaneler ile sevemez hale geliyoruz. Hâlbuki muhabbete muhabbet gerekir. Biz muhabbet fedaileri olmalıyız. Düşmanlığa ayıracak vaktimiz yok.

Nasıl bir sinek kanadı göz üstüne bırakılsa; bir dağı setreder, göstermez. Öyle de insan garaz damarıyla, sinek kanadı kadar bir hata ile dağ gibi iyilikleri örter, unutur; en yakın arkadaşına hatta kardeşine bile kin bağlar, toplum hayatında bir fesat âleti olur. Bugün akrabalar, komşular, meslek grupları arasındaki huzursuzluklar hep bundan ileri gelmektedir.

İşte asker arkadaşlarımız veya komutanlarımız ya da ordumuz, dağlar kadar iyiliklere, hayırlara vesile olduğu halde (mesela namus ve şerefimiz, hürriyetimiz, bugün milletimizin sıcak bir yatakta yatabilmesi ve sıcak bir çorba içebilmesi hep bu komutanlarımıza ve ordumuza bağlıdır) bizim hoşumuza gitmeyen sinek kanadı kadar bir kısım hatalar ya da eksiklikler yüzünden arkadaşlarımıza küsmek, komutanlarımızı ve ordumuzu sevmemek ne derece doğru olabilir acaba? Hâlbuki Allah insanların kötülüğü ne kadar çok olursa olsun iyiliği ve hayrı birazcık fazla olsa onları affediyor ve cennetine koyuyor.

5. Bütün himmetini, gayretini, çalışmasını şahsi menfaatlerine hasretmek. Sadece kendi menfaatini düşünmek.

Hâlbuki bir adamın kıymeti, himmeti yani gayreti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.

Kalbimizdeki iman milliyetimizle bütünleştiği zaman şöyle bir neticeyi veriyor: Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde ilelebet yaşayacak bir hayatım vardır. Bugün Avrupalılar bu milli ve dini bağlarını korudukları için yükselmişler, terakki etmişler ve medenileşmişlerdir. Bizim, kalpteki inançla milli duygularımız bütünleşmezse, herkes kendi menfaatini esas alır ve milletin menfaati geri kalır. Böylece bin adam bir adam kıymetine düşer.

Çünkü insanın yapısı medenîdir yani sosyal bir varlıktır. İnsanlarla birlikte yaşamaya ve onların da hak ve hukuklarını düşünmeye mecburdur. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği elbise ile kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından ve insanlarla yapısı gereği alâkadar olduğundan ve onlara maddi ve manevî bir fiyat vermeğe mecbur bulunduğundan yapısıyla medeni bir varlıktır. Sadece şahsi menfaatlerine nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan cani bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna.

İşte bizler aile ve akrabalar arasında ya da toplum hayatında şimdi ise bulunduğumuz konum itibariyle askerlik ocağında yalnız kendi menfaatimizi düşünsek çevremizdeki arkadaşlarımızı ya da komutanlarımızı veya ordumuzu düşünmesek, yarın ya da bir gün muhakkak muhtaç olacağımız bu insanlara yardım elimizi uzatmazsak, bugün elimizin tersiyle ittiğimiz ve sevmediğimiz bu insanlar da o gün bizi yalnız bırakacaklardır. Öyleyse sadece kendi huzur ve mutluluğumuzu değil, toplumun huzur ve mutluluğunu düşünmeliyiz ve onun için çalışmalıyız. Çünkü toplumun huzuru bizim huzurumuz demektir.

Madem askerlik ocağı da bir topluluktur. Burada birbirimize yardım ellerimizi uzatarak huzurlu ve mutlu bir askerlik dönemi geçirip, zorluklara karşı el ele vererek ordumuzu maddeten ve manen kalkındırabiliriz. Böylece komutanlarımızı memnun edip kurtuluş savaşındaki ruhun henüz ölmediğini onlara gösterebiliriz.

6. Çeşit çeşit bulaşıcı hastalıklar gibi yayılmış olan baskı:

Evde babanın aile bireylerine, işyerinde patronun işçilerine, devlet kurumlarında amirlerin memurlarına, güçlü kimselerin zayıf insanlara, üst devrenin alt devreye baskısı gibi. Hâlbuki biz kalbimizdeki imanla ve güzel ahlakımızla, mesleğimizi mükemmel icra etmekle ve herkese iyilik yapmakla, kusurları affetmekle, insanlar üzerinde baskı kurmadan saygın bir insan olabiliriz. Bunda başarılı olmaya çalışmalıyız. Aksi takdirde güçlü olan zayıfı daima ezer. Hâlbuki kuvvetli olan haklı değil, haklı olan kuvvetlidir.

İşte askerlik ocağında bizden daha zayıf, küçük kardeşimiz olmakla şefkatimize muhtaç alt devrelerimize ya da bizim yardımımıza ihtiyacı olan üst devrelerimize, komutanlarımıza severek yardım etmeli ve kendimizi böylece kabul ettirmeliyiz.

Bu arada bizim gibi düşünmeyen veya düşünemeyen arkadaşlar olabilir ve böyle hareket edemeyebilir. Hatta bu düşüncelerimizden dolayı bizi tenkit de edebilirler. Onların bu anlayışı bizi fazla alakadar etmemeli, anne babalarımızın ve komutanlarımızın takdiri bize kâfi gelmelidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Vatanı Beklemenin Kutsallığı.


37-) Osmanlı devletinde savaş esas mıydı, cihad anlayışı nasıldı? Osmanlı İmparatorluğu Anadolu beylikleriyle savaş yaptığında günaha ya da harama girmiş midir?

Osmanlı Hukukunda gaza, cihad ve kıtal gibi kelimelerle ifade edilen harb, değişik şekillerde tarif edilmiştir. Allah yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla savaşmak ve bu uğurda elinden geleni yapmak şeklindeki tarif cihadın umumî tarifidir. Harbin karşılığı olan cihâd ise, İslâm'a davet ve bu daveti kabul etmeyenlerle savaş diye tanımlanmıştır.

Bu manada harp, normal zamanlarda Müslüman toplumun dinî görevidir (farz-ı kifâye); düşman İslâm ülkesine hücum ettiği zamanlarda ise savaşa ehil her Müslüman’ın zaruri görevi haline (farz-ı ayn) gelir. Bu gibi durumlarda nefîr-i âmm (umumî seferberlik) dinî ve zarurî bir görevdir. Harbin gayesi ile ilgili olarak şunlar söylenebilir: Bilindiği gibi Osmanlı devleti (umumî manâda), vatan ve ırk gibi maddî değerler üzerine değil, manevî değerler ve bütün insanlığın iki dünya mutluluğunu temin etme mefkuresi üzerine kurulmuş bir devlettir.

Bu manâda Osmanlı Devleti'nin cihaddan gayesi, bütün insanları zorla Müslüman etmek değildir. Amaç, isteyenlerin İslâm'a girmelerini, istemeyenlerin ise İslâm'ın hâkimiyeti altında huzur ve refah içinde yaşamalarını temindir. Bu yüce gayeye ulaşmak için, son başvurulacak çare cihaddır.

Hz. Peygamber'in şu hadisi bunu gayet güzel açıklamaktadır: "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp savaşmayı arzu etmeyin. Allah'tan afiyet ve huzur dileyin. Düşmanla karşılaşınca da, sabır ve sebat gösterin ve bilin ki, cennet, kılıçların gölgesi altındadır". Kısaca cihadın gayesi, netice İtibariyle sulhdur ve tevhid inancının düsturları ile insanlığı daimi bir barışa davettir.

Osmanlı Hukukunda meşru addedilen harplerin gerekçelerini şu haller teşkil eder:

1) İ'lây-ı kelimetullâh veya fisebilillâh cîhâd dedikleri, Allah'ın kelâmını ve dininî yüceltmek için Allah yolunda yapılan savaştır. Bunun içine, aşağıda belirtilen usule riayet etmek şartıyla, İslâm'ın bütün insanlara anlatılması ve davetin dünyadaki herkese yapılması gayesi girdiği gibi, İbn-i Kemal'in yerinde ifadesiyle, saf İslâm inancının sapık inançlardan ve mezheplerden korunması da girmektedir. Nitekim Yavuz'un İran'a karşı ilan ettiği savaş, son sebebe dayanmaktadır. Özellikle yükselme döneminde bazı harplerin, İslâm'ın davetini yaymak için yapıldığını ifade etmek gerekmektedir. İnsanları zorla Müslüman yapmak için savaş yapılmadığı ortadadır. Ölçü şu âyetlerdir:

"Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerler ise, bilin kî, düşmanlık ancak zâlimlere karşıdır.";

"Dinde ikrah ve icbar yoktur."

Osmanlı Padişahlarının fethettikleri toprakları, cizye ve haraç vermek şartıyla tekrar eski Hristiyan idarecilere teslim etmesi, bu dediklerimizin en büyük delilidir. Bu konuda Halil İnalcık Hocamızın "Balkanlardaki Fetih Politikası" ile ilgili makalelerine bakılabilir.

2) Düşmanın İslâm toprağını istila etmesi veya tahammül edilemez bir şekilde hareket etmesi halinde, müdafaa harbi yapmak gerekir. Müdafaa, can, aile, din veya vatan için olabilir. Bunu kısaca nefsi müdafaa diye özetlemek mümkündür. Zaten cihada müsaade eden Kur'ân âyeti de buna dikkat çekmektedir:

"Artık saldırıya uğrayan müminlere zulmedildiği için cihada izin verildi."

Buna en güzel misâl şu olaydır: II. Murad, tamamen sulha taraftar olarak, murahhaslarını barış antlaşmasını imzalamak üzere Segedin'e göndermiş idi. Kendisi oğlu Mehmed'i tahta oturtarak Manisa'ya çekilir çekilmez, Papa'nın tahrikiyle II. Murad'dan kendileri barış isteyen Macarlar ve Sırplar yeniden haçlı orduları teşkil ederek Osmanlı Devleti'ne hücum etmişlerdir. Bunu bilinen H. Kosova Meydan Muharebesi takıp etmiştir. Kısaca Osmanlı Devleti'nin yaptığı harplerin önemli bir kısmı, müdafaa harbi niteliğindedir. Kanuni zamanında yapılan Belgrad ve Mohaç seferlerinin sebepleri ise, düşmanın yapılan antlaşmanın şartlarını tek taraflı olarak iptal yoluna gitmeleridir.

3) Gayri müslim bir ülkede azınlık halinde bulunan Müslümanların yardım istemeleri de meşru bir harbin gerekçesini teşkil eder. Buna biz, İslâm’ın davetini emniyet altına almak ve bu davete icabet etmek isteyen güçsüz ve zayıf kimselere destek olmak da diyebiliriz. Kısaca insanî sebepler de demek mümkündür.

Mesela Rodos'un fethi orada bulunan 5-6 bin kadar Müslümana zulüm yapılması ve hatta yerli ahaliye bile zulmedilmesidir. Gerçekten buradaki Müslümanları, Hıristiyan idareciler, adada esir tutmuşlar; gündüz boyunları bukağıda ve gece ise ayakları zincirde işkenceli bir hayata mecbur etmişlerdir. İbn-i Kemal, Mohaç Seferinin sebeplerinden bir olarak Macar Valilerinin ahaliye yaptıkları zulmü göstermektedir. Nitekim gayr-ı müslim tarihçiler dahi, Bizans'ın zulmünden dolayı çok sayıda Hıristiyan reâyânın Osmanlı askerinden yardım istediğini açıkça ifade etmektedirler.

4) Münafıkları, dinden dönenleri, İslâm'ın kesin emirlerini (zekât gibi) inkâr edenleri, isyancıları ve antlaşmayı bozanları cezalandırma gayesi de meşru' bir harbin gerekçeleridir. Osmanlı Devleti'nin Anadolu Beylikleri ve Celâl? isyanları ile ilgili bütün askeri hareketleri bu manada harbe girmektedir. Gerçekten Osmanlı tarihini inceleyenler, mesela Karamanoğullarının, Osmanlı orduları Bizans'ı veya bir başka gayri müslim devleti mağlup edeceği çok kritik zamanlarda, ordunun Avrupa'da bulunmasından yararlanarak, Bursa gibi Müslüman bir şehri defalarca yakıp yıktıklarını çok iyi hatırlayacaktır.

Mesela Yıldırım Bâyezid, tam İstanbul'u muhasara altına almışken, Karamanoğlunun Osmanlı topraklarına girmesi üzerine muhasarayı terk ederek Anadolu'ya geçmek mecburiyetinde kalmıştır.

Osmanlı Hukukçuları düşman şahıslara göre harbi dörde ayırmışlardır:

A) Gayri müslimlerle yapılan savaş.

B) Mürtedlerle yapılan savaş. İslâm Dinini terk edenlere mürted veya ehl-i ridde denilir. Bunlara karşı silaha müracaat etmeden önce, şüpheleri izale edilerek İslâm'a dönmeleri için gayret gösterilir. Bu işleme İstîtâbe denir. Vazgeçmezlerse savaş ilân edilir.

C) Bâğilere (isyancılara) karşı yapılan savaş. Mevcut bir nizâma isyan eden âsiler, sulh yolu ile itaat etmezlerse, savaş ilân edilir. Osmanlı hanedanı arasındaki savaşlar ile isyancıları bastırma hareketleri (Celâli isyanları) bu gruba girmektedir.

D) Muhariplere yani milletlerarası haydut ve korsanlara karşı yapılan harpler. Yol kesme suçlarım işleyenlere karşı savaş ilân edilebileceğini Kur'ân açıklamaktadır. Bizi burada asıl ilgilendiren birinci harp çeşididir. Diğerlerinin kendilerine mahsus bazı hükümleri vardır. Hususî hükümlerin dışında genel harp hükümleri tatbik edilir. İslâm hukukunun ortaya çıktığı dönemlerde, insanî esaslarla bağdaşan bir harp kanunu ne Sâsanilerde, ne Romalılarda ve ne de başka bir millette mevcuttu.

İnsanî esasları temel kabul eden İslâm orduları ve özellikle de Osmanlı orduları, meşru olan harp kanunlarını çok ciddi bir şekilde uygulaya gelmişlerdir. Başkasının malına müdahale etmeme yasağını çiğneyen bazı Sırp asıllı askerleri hemen idam ettiren I. Murad Hüdâvendigâr'ın bu hali, yüzlerce misallerden biridir.

Cihadın ilânı, İslâm hukukunun emrettiği muamelelerin ifası demektir. Bu muameleler şunlardır: Savaşa başlamadan önce gayr-i müslimler mutlaka İslâm'a davet edilmeli, aksi takdirde savaş yapılacağı ihtar edilmelidir. Ayrıca düşman gayr-i müslimler, eğer zimmî olabilecek gruptan iseler, İslâm'ı kabul etmemeleri halinde cizye vererek, İslâm devletinin hâkimiyeti altına girmeleri teklif edilir. Bu İki teklife müspet cevap alınamadığı takdirde fiilen harp başlar.

Nitekim Petervaradin'in fethinden evvel, Kur'ân ve Sünnetin emrine uyularak sulh içinde itaatleri istenmiş ve İbn-i Kemal'in kaydına göre isyan ve zulümde inad edince cihad ilan edilmiştir.

Osmanlı tarihleri, her savaş öncesi, "Kötülüğü en güzel bir şekilde bertaraf ediniz." hadisi ve "Rabbi’nin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et." âyetinin emirlerine uyulduğunu açıkça beyan etmektedirler. Bu dediğimiz hususu, Batılı tarihçiler de kabul etmektedirler.

Mesela Alman Tarihçi Lies aynen şunu söylemektedir: "Rum ve Acem ülkeleri feth edilince, Müslüman ordular bu ülkelerin insanlarını. İslâm ile kılıç arasında değil, İslâm ile cizye arasında serbest bırakmışlardır. Bu husus methe layıktır".

Kısaca Osmanlı Devleti’nin kuvvetle değil davetle yayıldığını ve diğer milletlerle olan savaşlarının, yukarıda zikredilen sebeplerle meydana geldiğini görüyoruz. Osmanlı Devleti’nin dört yüz atlı ile birden bire cihan devleti oluşunun izahı da sorumuzun cevabını teşkil etmektedir (1).

Kaynaklar:

1) Kur'ân, Bakara, 190, 256; Gaşiye, 21-22; Hac, 39-40; Müslim, 1-Cıhâd, 6; Molla Husrev, Dürer ve Gurer, istanbul, 1317, 1/232; Damad, Mecma ül-Enhur Şerhu Mültek'al-Ebhur I-II, İstanbul 1331, 1/642, 688, 707; Mevkufati, Munammed, Multekâ Tercümesi, (I. İbrahim'in sadrazamı Mustafa Paşa'nın talimatıyla bu tercüme yapılmıştır), İstanbul 1302,1/340 vd.; lbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman, Süleymaniye Kutp. Ayasofya Bölümü, nr. 3318, vrk. 8/b, 9/b. 10/a. 11/b, 12/a, 14/b, 21/b-24/b; Kemal Paşazâde (İbn-ı Kemal), Tevârih-i Âl-ı Osman X. Defler, (nesr, Şefaettin Severcan), Ankara 1996, sh. LV vd.; Turnagil, Ahmed Reşit, İslâmiyet ve Milletler Hukuku, İstanbul 1972, sh. 153 vd,; Heyet, Doğuştan Gürümüze Büyük İslâm Tarihi, c. I, sh. 425-438; inalcık, Halil, "Rumeli", İA, c. IX; inalcık, "Ottoman Methods of Conguest", Studia İslamica, 1954, II, 103-129; Çetin, Osman, Anadolu'da İslâmiyet’in Yayılışı, İstanbul 1990; Beldiceanu, Nicara, "Osmanlı İmparatorluğunda Şeneltme, Türkleştirme ve İslâmlaştırma", Tarih ve Toplum, Ekini 1992, sayı 106; Eroğlu, Nazmi, "Türklerde Cihad ve Fütuhat Anlayışı", Köprü, Sonbahar 1994, sayı 48, sh. 66-75.

(bk. Prof. Dr. Ahmet AKGÜNDÜZ, Bilinmeyen Osmanlı s, 26-27)


38-) Günümüzde İslami kurallara dayalı bir devlet kurulabilir mi? Kur'an’ın devlet yönetimi ile ilgili koyduğu kurallar günümüzde geçerli olabilir mi? Bazıları asır değişti, bu ayetler hükmünü yitirmiş diyor, bu doğru mu? Kur'an asrımıza hitap edebilir mi?..

1. Allah'ın sonsuz ilminden gelen Kur'an, kıyamete kadar fennî keşiflerin ortaya koyduğu ve koyacağı bütün gerçekleri, insanların sosyal, ekonomik ve siyasî hayatları için ihtiyaç duyduğu bütün prensipleri -açık veya işarî yolla- ihtiva etmektedir.

"Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır."(Enam, 6/59).

"Bu kitabı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik."(Nahl,16/89)

mealindeki âyetler bu gerçeğe işaret etmektedir. Gazzalî de Hz. Ali (ra)nin "Kur'an'ı tam mânâsıyla anlayan kimse bütün ilimleri açıklayabilir." şeklindeki ifadesinden Kur'an'ın bütün ilimlere işaret ettiğinin anlaşılabileceğini vurgulamıştır.(Gazzalî, İhya, I/297).

Bediüzzaman'ın:

"Eğer ölümü öldürüp, zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim; yoksa sus; kâinat mescid-i kebirinde Kur'an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim..."(Sözler, 384)

sözü de bu gerçeğin bir ifadesidir.

Kur'an, İslâm âlemini küfrün ve cehaletin karanlığından çıkarıp imanın, ilim ve irfanın aydınlığına çıkaran bir güneştir. Güneş ise üflemekle sönmez, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. On Dört asırlık İslâm âleminin varlığı, Kur'an'ın varlığına borçludur. Bu zaman zarfında nüfus bakımından dünyanın beşte birine, yüz ölçümü olarak dünyanın yarısına hâkim olan İslâm dünyasının maddî-mânevî temel dinamiği şüphesiz Kur’an’ın rehberliğidir. İslâm âlemini uzun bir müddet en üstün bir medeniyete kavuşturup onu hürriyet, adalet ve fazilet üzerine şekillendiren de Kur'an'dır.

Müslümanların asırlarca dünyaya getirdiği maddi-manevî terakki, refah, barış ve mutlu hayatın rehberliğini yapan Kur'an'ın bu muhteşem ve eşsiz geçmişi, parlak geleceğinin de garantisidir.

Devletlerin sosyal ve ekonomik olarak öngördükleri doğru tespitlerin hiç biri Kur'an'a ters düşmemektedir. Kur'an elbette bir trafik broşürü değildir. Ancak, insan hayatına verdiği önem, tehlikelerden uzak durmalarını tavsiye etmesi ve aklınızı kullanıp doğru bulmaya gayret edin, demesi, onun vahyin ışığında aklın ışığını yakmamızı istediğinin belgesidir.

Bir karıncayı incitmeye müsaade etmeyen ve "yolda insanlara eziyet veren bir çöp kaldırmayı imanın bir gereği sayan" İslam dininin ana kitabı olan Kur'an-ı Kerim'in ve onun bir nevi açıklaması olan hadislerin ve bunların ışığında yazılan İslamî kaynakların, insanlık camiasının ihtiyaçlarını karşılamaması mümkün müdür?

2. Kainata baktıkça, gözümüzü kainata saldırdıkça, eşsiz bir ilim karşılar bizi. Bu uçsuz bucaksız alemde, her şey her şeyle ilgilidir; her şey her şeyle bağlıdır. Bir pire midesinin, ya da bir tohumun açılışının daha bütün yeryüzüyle, güneş sistemiyle, samanyolu'yla ilgisi vardır. Atomaltı parçacıklardan galaksiler arası uzayın derinliklerine kadar, her iki şey, var oluşu için her şeyi bilen birinin varlığını fısıldar. Bizi alim olan, ilmi sonsuz olan biri ile tanıştırır.

Ve hiçbir şey, boşu boşuna, iş olsun diye yaratılmış değildir. En küçük bir bakterinin, tek hücreli bir yaratığın, bir amipin dahi bir görevi vardır. Kuşların her birinin ayrı ayrı tüyleri oluşundan gagalarındaki farklılığa, sivrisineğin hortumundan dünya ile güneş arasındaki uzaklığa, bir arının uçuşundan samanyolu'nun dönüşüne kadar herbir şeyin mevcut haliyle var edilişinde bir fayda, bir maslahat bir hikmet vardır, sözgelimi, tek bir karaciğere yüzlerce iş yaptırılması gibi. Bütün bunlar ise, hikmeti de sonsuz olan birini haber verir. Alim olan zat, hakimdir de.

Ve sonsuz, sayılarla sınırlanamaz. Ne bir ile, ne de trilyonla kıyaslanamaz. En büyük sayının dahi, sonsuzun yanında, kıymeti yoktur. Bunun gibi, sonsuz ilim sahibi biri için, “şunu biliyor, ama bunu da biliyor mu?” Denilemez. Kainatın da şahit olduğu üzere, o, sonsuz ilim sahibi biri ise, her şeyi bilir. Kainatın da şahit olduğu üzere, aynı zamanda sonsuz hikmet sahibi ise, her eserinde, her fiilinde, her emrinde bir hikmet vardır.

İşte bu sırdandır ki, gözünü kainata açan ve kainatın bildirdiği sonsuz ilim ve hikmet sahibini tanıyan nurani akıllar, “kelam-ı ezeli” demişlerdir. Çünkü, ilmi, hikmeti, kudreti, ikramı, ihsanı, görmesi, işitmesi sonsuz birinin konuşmasıdır.

Sözün kısası, birilerinin zannettiği üzere, kur'an, “1400 sene öncesi”nin kitabı değildir. 1400 sene önce nüzul eden, ama bütün zamanları kuşatan bir kitaptır. Zira sonsuzdan gelen, sonsuz ilim, sonsuz hikmet yüklü bir kelam-ı ezeli'dir.

Bunca sözü niye söyledik? Şu her bir zerresi o birini tanıtan kainatı “evrimci” bir kafayla izaha çalışan birileri, nasıl kainattaki mahlukları “ilkel-gelişmiş” diye ayırıyorlarsa; çağları ve asırları da öylece bölüyorlar. Nasıl “amipi” insandan önce var edilmişti diye “ilkel” görüyorlarsa, ilk insanı da “ilkel insan” olarak görüyorlar. Zamanı düz bir çizgi olarak görüyor; sonraki her yılı önceki her yıldan ileride düşünüyorlar. Böyle olunca, “geçmiş”te kalan her şey, “bugün” var olandan ve “gelecek”te var olacak olandan “geri” olmuş oluyor. Kur'an'ı da 1400 yıl öncesine hapsedince, matah soruymuş gibi, soruyorlar:

“İslam çağımıza cevap verebilir mi?” “Kur'an çağımızın ihtiyaçlarını karşılayabilir mi?”

Oysa, bir kere “ilkel” bir yaratık yoktur. Her şey kendi görevini mükemmel biçimde yapmaktadır. Hangi “gelişmiş” insan, “ilkel” amipin yaptığını yapabilir?

İkincisi, “ilkel insan” yoktur; ilk insan, bir peygamberdir!

Üçüncüsü, eğer çağlar “ilkel”lik tasnifine sokulacaksa, şu modern çağdan daha “ilkeli” yoktur. Çünkü, insanlık başka hiçbir çağda elli milyon insanı bir anda öldüren dünya savaşları, nükleer silahlar ve ekolojik felaketler görmemiştir.

Dördüncüsü, bugün birçok batılının da kabullendiği üzere, zaman düz bir çizgi üzerinde gitmez; aksine bir daire gibidir. Gece-gündüz, ilkbahar-yaz-sonbahar-kış, tohum-ağaç-çiçek-meyve-tohum... Bütün bu örneklerin de göze gösterdiği gibi, bir dönüşüm söz konusudur.

Beşincisi, alim, hakim, semi ve basir olan; ilmi, hikmeti, kudreti, işitmesi, görmesi sonsuz birinin kelamı olan Kur'an, kelam-ı ezelidir; yani çağlar üstüdür. 1400 sene öncesini değil, bütün zamanları kaplar. Zamanlar üstüdür. Zamanı ve mekanı kudret elinde tutan; zamandan ve mekandan münezzeh; geçmiş, şimdi ve geleceği bir anda gören, sonsuz ilim ve kudret sahibi birinin vahyidir. O her zamana bakabilir, her zamana cevap sunabilir; ama hiçbir çağ, hiçbir zaman onu yargılayamaz. Çünkü bir zaman dilimi, zamanlar üstü bir hakikati kavrayıp kuşatamaz.

O yüzden, biz de şunu soralım: "Çağ İslam'a cevap verebilir mi?"

İlave bilgi için tıklayınız:

Günümüzde şeriat kuralları geçerli mi? Kahrolsun şeriat, ifadesi kişiyi dinden çıkarır mı?

Şeriat nedir, nasıl yaşanır, bu asırda şeriat geçerli midir?


39-) Bazı aleviler Müslümanız dediği halde, İslamiyet ile ilgisi olmayan ibadetler yapıyorlar. İslamiyet, bunlara cemevleri yapılmasına izin verir mi?

Cemevlerinin tam faaliyetlerini yakından bilemiyoruz. İslam’daki ibadet normlarıyla veya en azından tasavvuf ritüelleriyle ne kadar örtüşmekte olduğundan fazla haberdar değiliz.

Bizim şu andaki bildiklerimize göre, Cemevleri bir ibadethaneden ziyade bir nevi alevî kültür merkezleridir. Bu konumlarıyla onları camilerle kıyaslamak mümkün görünmemektedir.

Meselenin önemli bir boyutu da sosyal, kültürel, siyasî bir tavır olduğu için, bu işi Fıkhî fetvalar değil, toplum maslahatını düşünen siyasilerin açıklamaları esas alınmaktadır. Çünkü, “Maslahat-ı beşer fetvası” önemli bir kriterdir.


40-) Kendisine bir talep gelmeden, riyaset ve makama talip olmak haram mıdır?

Eskiden beri bazı takva sahibi zatlar, şekli ne olursa olsun, resmî görevleri kabul etmeyi takvayla bağdaştırmamışlardır. Özellikle resmî görevlere talip olmayı hiç uygun görmemişlerdir. Bunun sakıncalı oluğunu düşünmüşlerdir. Bazı devirlerde, istemeden de olsa bir görev tevdi edildiği zaman, genel olarak onu kabul etme zorunluluğu vardı. Kabul etmeyenler sıkıntılara maruz kalabiliyorlardı. Bu sebeple, takva sahibi alimler, teklif edilen görevi kabul etmekle, baştan görevi talep etmek arasında fark olduğunu düşünmüşlerdir. Kolay kolay reddedilmeyen bir görevi kabul etmek, bir anlamda “haramı helal kılan bir zaruret” olarak görülebilir. Fakat kendi isteğiyle talip olmak  -fazla dindar olmayan- amirlerin suyuna gitme riski ve sorumluluğu söz konusudur.

Fakat zaman içinde bu görüşler değişmek zorunda kaldı. Çünkü, İslam nazarında dünya hayatı da çok önemlidir. İslam'ın önemli hükümleri dünya hayatının tanzimine dairdir. Herkes resmî görevlerden kaçınırsa, bu hayatın fesada gitmesi kaçınılmaz olur. Bu sebeple bugün resmî görevler birer farz-ı kifâye olarak değerlendirilebilir.

• Bu görevlere talip olmak, niyetlere göre farklı boyut kazanabilir. Kişinin bütün maksadı, Allah'ın rızasını kazandıracak şekilde hakka ve halka hizmet ise ve kendisini de talip olduğu göreve gerçekten ehliyetli görüyorsa böyle bir talebin sevabı olduğunu düşünüyoruz. Yok eğer maksadı nüfuz ve menfaat temin etmek ise, -özellikle de ehliyeti de yoksa- tabii ki bunun vebali çoktur.

• Bediüzaman'ın özet ifadesiyle “Hizmet aşkıyla yoğrulmamış her türlü resmî görev/amiriyet ve memuriyet bir nevi maaş dilenciliğidir”

• Şunu da belirtelim ki, cenaze namazı kılmak için imam aranırken, orada bulunan işin ehli kimselerin ortaya çıkıp göreve talip olmaları da -cenaze namazı gibi- bir farz-ı kifaye, hatta bazen bir farz-ı ayın olur.

 

• İdarecilik de toplum hayatı açısından zarurîdir; bazı kimselerin önde bulunmaları, insanları hayra sevketmeleri, beşerî münasebetleri düzenleyip halkın nizam ve intizamını sağlamaları lazımdır. Tabiî ki, bir köy muhtarsız, bir kasaba kaymakamsız, bir il valisiz ve bir devlet başkansız olmaz. Bu açıdan, en küçük bir topluluğu idare etmekten dünya devletler muvazenesini sağlamaya kadar her sahada reislerin, başkanların, idarecilerin olması şarttır. Şu kadar var ki, bu zarureti kabul etme ve işi ehline vererek onun gereğini yerine getirme başka bir meseledir, insanın kendisini bazı mevkilere ehil görmesi ve onu elde etmek için yanıp tutuşması çok daha başka bir meseledir. Bu itibarla, insan riyâseti bir zaruret olarak kabul etse bile, şahsı adına onu hiç istememeli, bu konuda çok hakperest davranarak meseleyi emin ellere teslim etme gayreti içinde bulunmalıdır.

 

•    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, insanda bulunan mal ve makam düşkünlüğünün ne kadar zararlı olduğunu şöyle beyan buyurur: “Mala ve mevkie düşkün bir adamın dînine verdiği zarar, bir koyun sürüsünün içine salıverilmiş iki aç kurdun o sürüye verdiği zarardan daha büyüktür.” (Tirmizî, Zühd, 43)

Ashâb’dan Ebû Zer -radıyallâhu anh-, birgün Peygamber Efendimiz’e: “_Yâ Rasûlallâh! Beni vâli tâyin eder misin?” demiş, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ise şöyle karşılık vermiştir: “_Ey Ebû Zer! Sen zayıf bir adamsın. İstediğin vazîfe ise büyük bir emânettir. Bu emâneti ehil olarak alan ve üzerine düşeni yapanlar müstesnâ, aslında bu vazîfe kıyâmet gününde bir rezillik ve pişmanlıktır.” (Müslim, İmâre, 16)

Rasûl-i Ekrem -sallallâhu aleyhi ve sellem- başka bir hadislerinde: “Şu gök kubbenin altında ve yeryüzünün üstünde Ebû Zer’den daha doğru sözlü kimse yoktur.” (Tirmizî, Menâkıb, 35) buyurmasına rağmen ve onun ahlâkını, karakterini, zühde meylini, dünyâya hiç değer vermeyişini iyi bildiği hâlde, onu idâreciliğe tâyin etmemiştir. Zîrâ “ahlâkî fazîlet” ile “idârecilik dirâyeti” farklı şeylerdir. Nice fazîletli kimseler vardır ki, idârecilik kâbiliyetleri yoktur.

İnsanların riyâset husûsunda sâhip oldukları hırs ve Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu husustaki tavrı ile alâkalı olarak, Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’ın anlattığı şu hâdise çok mânidardır:

Amcamın oğullarından ikisiyle Allâh Rasûlü’nün huzûruna girmiştim. Onlardan biri:  "Yâ Rasûlallâh! İdâresini Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği vazîfelerden birine bizi âmir tayin et!” dedi. Öteki de benzeri bir şey söyledi. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: _ “Vallâhi biz, tâlip olanı veya vazîfe hırsı bulunanı yönetici yapmıyoruz!” (Buhârî, Ahkâm, 7; Müslim, İmâre, 15)

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinden herhangi bir vazîfe talep etmemiş olan Ebû Mûsâ Hazretleri’ni ise Yemen’e vâli tâyin etti. Çünkü o, vazîfeye tâlip olmamış, Rasûlullâh Efendimiz (sav) onda müşâhede ettiği liyâkate istinâden kendisine bu emâneti tevdî etmiştir.

Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da, hilâfet makâmına geçip halk kendisine bey’at ettikleri vakit, minbere çıkarak şöyle buyurmuştur: “Ben, hiçbir zaman hilâfet istemedim, ona rağbet etmedim. Gizli ve âşikâr hiçbir şekilde bunu Allâh’tan dilemedim. Çünkü hilâfette benim rahatım yoktur.”

Bu ifâdeler, riyâsete karşı mü’min gönüllerde bulunması gereken sarsılmaz îman tavrını ve idâreciliğin, toplumun imkânlarıyla zevk u safâ içinde saltanat sürmek değil, topluma hizmet etmek olduğunu ne güzel beyân etmektedir.

Bir makâma tâlip olmadığı hâlde o makâma getirilen ve samîmiyetle gayret gösteren kimselere Allâh Teâlâ yardım eder. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Abdurrahmân bin Semüre -radıyallâhu anh-’a şu tavsiyede bulunmuştur:

“Ey Abdurrahmân! Emîrliğe tâlip olma! Eğer senin talebin üzerine sana emîrlik verilirse, istediğin şeyin sorumluluğu sana yüklenir. Eğer sen tâlibi olmadan sana emîrlik verilirse, o işte yardım görürsün.” (Buhârî, Eymân, 1; Müslim, İmâret, 19)

Kişinin hakkını veremeyeceği bir vazîfeyi hırsla talep etmesinin fecî bir âhiret felâketi olduğu, yine bir hadîs-i şerîfte şöyle ifâde buyrulmaktadır:

“Siz memuriyet alma husûsunda pek istekli davranacaksınız. Hâlbuki (elde etmek için) çırpındığınız o vazîfe, kıyâmet gününde bir pişmanlık sebebi olacaktır.” (Buhârî, Ahkâm 7. Ayrıca bk. Nesâî, Bey’at 39, Kudât 5)

Bu hususta bütün ümmete büyük bir vazîfe düşmektedir. Bu ise, emânetin tevdî edileceği liyâkatli kimseleri en güzel bir şekilde yetiştirmek ve onları uygun mevkîlere tâyin etmektir. Riyâsete tâlip olmak, yukarıda arz edilen sebeplerden dolayı hoş görülmemekle birlikte, gerekli vasıfları hâiz kimselerin îcâb ettiği zaman bundan kaçmamaları, bilakis gönüllü olarak hizmete koşmaları gerekir. Bunun en güzel misâlini Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm- sergilemiştir. O, zindandan çıkıp Mısır Melîki’nin has adamı olduktan sonra, büyük kıtlıkların beklendiği ülkenin mâlî işlerini en iyi idâre edebilecek kişinin kendisi olduğunu görmüş, bu vazîfeye tâlip olmuş ve Kur’ân-ı Kerîm’de beyân edildiği üzere Mısır Melîki’ne:

“Beni ülkenin hazînelerine tâyin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum ve bu işleri iyi bilirim.” demiştir. (Yûsuf, 12/55)

Bu âyet-i kerîmeden, âdil ve liyâkatli bir kimsenin, idârî bir vazîfeyi talep etmesinin câiz olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca âyet-i kerîme, hak ve adâletin hâkim kılınıp bâtılın ve zulmün defedilmesi için başka çâre kalmadığı zaman, idâreyi ele almanın gerekliliğine de işâret etmektedir. İşte Yûsuf -aleyhisselâm-, tâlip olduğu vazîfeyle ilgili bütün meziyetlere sâhip olduğu için, zarûrete binâen ve mes’ûliyet duygusu ile mâliye nezâretine tâlip olmuştur. Yûsuf  -aleyhisselâm-’ın bu husustaki takvâ ve dirâyetini gösteren sayısız misâllerden biri şöyledir:

Birgün Yûsuf -aleyhisselâm-’a: “–Sen, hazînelerin sâhibi ve tasarrufçusu olduğun hâlde niçin kendini aç bırakıyorsun?” diye sorulmuş, O ise: “Ben doyarsam, aç olanları unutmaktan korkarım.” cevâbını vermiştir.

Bu bakımdan riyâset makâmında bulunanlar, kendilerine emânet edilen toplumun en alt kademesinde bulunanların maddî-mânevî hayat şartlarını ve içinde bulundukları iptilâlar sebebiyle dûçâr oldukları hâlet-i rûhiyeyi de dikkate alarak, onların yaşantısıyla âhenkli ve mütenâsip bir hayat sürmelidirler.

İdârecilerde bulunması gereken kalbî dirâyetin en güzel numûnelerini, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtında seyredebiliriz. O, dâimâ kifâyet miktârı ile geçinir, hattâ çoğu zaman fakr u zarûret içinde yaşar, ashâbını doyurmadan kendisini doyurmazdı. Ümmetinin sevincini kendi sevincine tercih ederdi. Mescid-i Nebevî’nin inşâsında mübârek sırtında taş taşımış, bir sefer esnâsında ateş yakmak üzere ashâbıyla odun toplamış, bizzat ve fiilen hizmet etmek sûretiyle bütün idârecilere örnek olacak ulvî numûneler sergilemiş ve:

“Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.” (Deylemî, Müsned, II, 324) buyurmuştur. Böylece ashâbının yaşadığı şartları bizzat yaşamış, onların sevinciyle sevinmiş, derdiyle dertlenmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Yönetici kimsede olması gereken özellikler ve İslam'a göre yönetici anlayışı...

"Yönetici ve İdareci Peygamber Olarak Hz. Muhammed (sav)"


41-) Devlet kanunları şeriata (İslamî hükümlere) aykırı ise bunlara uymak gerekir mi?

İslâm âleminin bir çok ülkelerinde uygulanan ceza kanunları yasalaştırılırken her ülkenin millet meclisinde tabii ki İslâmî usul ve kurallara başvurulmaz ve İslâm hukuku da onlar için ölçü değildir. Daha ziyade onlar güçlü ülkelerde uygulanan kanunları ölçü alıyor. Bununla beraber, katil, zina, hırsızlık ve masum bir kimseye zina suçunu isnat etmek suretiyle iftira ve içki içmek gibi İslâm'da müeyyideleri belirtilmiş olan suçlar ile, dinen suç olmayan fakat kanunen suç sayılan şeyler hariç, diğer suçlar için verilen ceza ile söz konusu olan İslâm devletlerinde ve diğer Müslüman olmayan devletlerde verilen ceza arasında tezat yoktur. Yani birbirine tevafuk edebilir. Çünkü İslâm'da müeyyideleri belirtilmemiş suçlar için verilecek cezanın cins ve miktarının takdiri, zamanın alim ve müctehidlerine bırakılmıştır. Bu cezalar hapis olabilir. Zira İslâm'da müeyyideleri belirtilmemiş suçların cezası tazirdir. Tazirin de çeşitleri vardır, ağırı vardır, hafifi vardır (İbni Abidin, IV / 308).

Yalnız İslâm dininin suç olarak kabul ettiği birçok şey var ki, dünyanın bir çok ülkesinde bugünki kanunlara göre suç değildir: Meyhane ve genelevi açmak ve çalıştırmak gibi. Bugün bir çok ülkede hükmü geçerli olan kanunların suç olarak kabul ettiği birçok şey, İslâm'a göre suç değildir.

Genel olarak devletin kanunlarınca yasak olmayan bir şeyi yapmak dinen caiz değilse bunları yapmak haramdır. Kanunen yasak olan bir fiil dinen caiz olsa bile devlet kanunları bunu yasakladığı için onlara tabi olmak gerekir.

(Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II / 248)


42-) Yöneticilerin bozulmasının, kıyamet alametlerinden olduğu söyleniyor?

Bu konuda bir çok hadis vardır. Aşağıda örnek olarak bir-iki hadis sunulmuştur:

-    Hz.Ebu Hureyre anlatıyor: Peygamberimiz( a.s.m) şöyle buyurdu:
 
“Ahir zamanda, zalim âmirler, fasık vezirler, hain kadılar, yalancı fakihler olacaktır. Sizden kim onlara kavuşursa, sakın onlara koruma, dost ve güvenlikçi olmasın.”(Mecmau’z-zevaid, 5/533).

- Hz. Huzeyfe anlatıyor: Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurdu:

“İlerde başınıza geçecek bazı âmirler/yetkililer olacak, hem zulmederler, hem de yalan söylerler. Kim onların yalanlarını tasdik eder ve zulümlerine yardımcı olursa, o benden değil, ben de ondan değilim . O kimse, Kevser havuzuna da gidemez. Fakat onların yalanlarını tasdik etmeyen ve zulümlerinde onlara yardımcı olmayan kimse ise, o da bendendir, ben de ondanım ve o Kevser havuzuna da gider.” (Mecmau’z-zevaid, 5/248).

İlave bilgi için tıklayınız:

Yönetici ve İdareci Peygamber Olarak Hz. Muhammed (Sav) 

Siz ne halde iseniz başınıza o şekilde idareciler gelir. Bir topluluk kendini duzeltmedikce Allah onlardaki hali duzeltecek değildir. Bunlar ayet mi yoksa hadis midir?


43-) Devlet adına çalışıyorum, diyerek, insanlara zarar vermek günah olur mu? Kurtlar Vadisi'ndeki Polat gibi devlete çalışmak günah mı?

İslam’ın adalet anlayışı, yargılandıktan sonra ölüm cezasını hak etmiş bir suçu tespit edilen kimseden başka hiçbir surette insanların öldürülmesine / cezalandırılmasına izin vermez. “Hiç kimse başkasının suçundan dolayı sorumlu tutulamaz” mealindeki ayette İslam’ın adalet felsefesi formüle edilmiştir.

Bundan anlaşılıyor ki, İslam’a göre hak, haktır, küçüğüne, büyüğüne bakılmaz. Bir tek ferdin hakkı-hukuku, bütün insanların hak-hukukuna feda edilmez. Kişilerin fedakârlık yapmaları ayrı bir husustur.

Resmî yargı tarafından yargılanmadan “devletin âli menfaati” maskesi altında infaz yapanlar, kesinlikle zulmetmiş ve suç işlemiş olurlar. Ahirette hesapları çok çetin olacaktır.


44-) Türk bayrağındaki ay ve yıldız neyi simgelemektedir?

Camilerde hilal olması ona tapınmak manasını çıkarmaz. Hilal yalnızca bir semboldür.

Hristiyanlığın simgesi olan haç ve Yahudiliğin simgesi olan yıldıza bedel, İslam'ın simgesi ve alameti olan hilal İslami yapıların üzerinde bulunur. Ayrıca bu hilaller, paratoner özelliğe sahip maddeden yapılmakla, yıldırımlarada mani olmaktadır.

Hilal'in günümüzdeki dini sembollük işlevi Hz.Muhammed (sav) döneminde bulunmamaktaydı zaten. Hilal Arapların fethinden önce de Sasani İmparatorluğunun sembolüydü. Arapların imparatorluğu ele geçirmesinden sonra sembol Müslüman idareciler tarafından benimsendi ve güçlerinin sembolü olarak muhafaza edildi. Hilal aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğunun da sembolüydü.

Günümüzde pek çok Müslüman ülkenin bayrağında veya armalarında (Kızılay'da olduğu gibi) Hilal sembolü kullanılmaktadır.

Yıldız ise eski tarihlerde de Türkler tarafından kullanılmaktadır.


45-) Müceddidliğin alameti nedir? Aynı dönemde iki müceddid gelebilir mi?

Peygamber Efendimiz (asm) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz ki Allah, her yüz yılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir." (Ebu Davud, Melahim, 1)

Bilgi için tıklayınız: 

MÜCEDDİD...

Müceddid kimdir, her asırda bir müceddi gelmiş midir?..


46-) Bağlı bulunduğumuz cemaatte ulü'l-emre itaat etmezsek günaha girmiş olur muyuz, itaat farz mıdır?

Cemaat liderleri ulü'l-emr olarak değerlendirilmezler. Cemaat liderlerine itaat farz değildir. Cemaat liderine itaat etmemekle bir kimse günaha girmez. Bu konular çok fazla suistimale açık olduğu için, bu gibi söylemelerden uzak durmak gerekir.

Ehl-i sünnet bilginleri, âyetteki ulü'l-emri "yöneticiler" olarak yorumlarken, buradaki itaatı da tanımlayıp sınırlandırmışlardır. İlke olarak, yöneticilere itaat farzdır. Fakat yöneticiden Allah'a isyan anlamına gelecek bir emir çıkması durumunda, müminlerden itaat yükümlülüğü düşer. Buna karşılık aynı yöneticinin Kur'an ve Sünnet'e uygun emirlerine uyulması gerekir. Fısk işlemesi halinde yöneticinin velayet yetkisi düşer. Eğer görevden alınması mümkünse, görevden alınmalıdır. Ama, mümkün değilse, toplum düzeninin bozulmaması için, zorla görevden almaya, isyan etmeye kalkışılmamalıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

ULU'L-EMR...


47-) Cemiyette görülen kötülükleri devlet mi önler, fert mi?

Peygamber Efendimiz (asm) bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmaktadır:

"Sizden her kim bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse, diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir." (1)

Bazı âlimler, kötülüğü def vazifesini devletin bizzat "Kuvvet kullanarak", âlimlerin "Tebligatta bulunarak"; fertlerin ise "Kalben buğz (kin-nefret) etmekle" yapacaklarını beyan etmişlerdir.

Nitekim, Fetava-i Hindiyye'de Emr-i Bi'l-Ma'ruf bahsinde şöyle buyrulur:

"Emr-i Bil'l-Ma'rufu idareciler el ile, alimler dil ile, fertler ise kalb ile yapar."

Evet, bir kötülüğü kuvvet kullanarak defetmek devletin vazifesidir, zira kuvvet kullanmak yetkisi onundur, ferde verilmemiştir. Kuvvet kanundadır, kanunu tatbikle de devlet vazifelidir. Fertler kendi sahalarını tecavüz ettikleri takdirde buna bir hudut çizmek mümkün değildir. Zira her kuvvetliden daha kuvvetlisi de çıkar. Bu ise çeşitli zulümlere, anarşiye, kargaşaya yol açar. Meselâ, ölüm cezasını hak etmiş bir kimseyi cezalandırmak devletin vazifesi iken, bu vazifeyi bir fert kendi başına yapmaya kalkışamaz.

Fertlerin kuvvet kullanma hususundaki saha tecavüzleri fiilî anarşi doğuracağı gibi, bir âlimin yapması gereken vazifeyi bir cahilin yapmaya kalkışması da fikrî anarşi meydana getirir. Bu da netice itibariyle yine fiilî anarşiyi doğurur.

Bir kısım âlimler de bu noktadan hareketle söz konusu hadîs-i şerîfi şöyle izah etmişlerdir:

Bir insan bir kötülüğü gördüğü takdirde, onu eliyle önlemek durumundadır. Lâkin bu kimse o kötülüğü önlemeye muktedir olsa dahi, böyle bir teşebbüsle daha büyük bir fitneye yol açacağını yakînen bilirse, el ile önlemekten vazgeçer, dil ile, nasihat yoluyla önlemeye çalışır. Bu durumda da yine bir fitnenin çıkacağını bildiği takdirde bu defa hiç olmazsa o kötülüğe kalbiyle razı olmaz, buğz eder.

Hadîs-i şerîfte geçen "İman Zaafiyeti" meselesini de kısaca izah edelim. Bir kötülükle karşılaşan bir mü'minin yapması lâzım gelen asgari tepki, kalben buğz etmekdir. Yoksa bu hadîs, "O münkeri defetmeye gücü yetmeyen bir mü'minin imanı zayıftır." şeklinde anlaşılmamalıdır. Nitekim İmam-ı Nevevî bu hadîste zikri geçen "İman Zaafiyeti" mes'elesini "sevabın noksaniyeti" olarak tefsir etmiştir. Yine birçok âlimlerimiz, hadîste geçen iman lâfzına, "Amel" mânâsı vermişlerdir.

Hâdiste geçen "Her kim" lâfzıyla, bu hadîsin herkese şâmil olduğu mes'elesine gelince:

Her mü'min kendi yetki sahası içerisinde cereyan eden bir kötülüğü defetmekten veya hiç olmazsa ona buğz etmekten mes'uldür. Nitekim bir hadîs-i şerîfte, şöyle buyurulmuştur:

"Hepiniz çobansınız, hepiniz idare ettiği riayetinden mes'uldür." (2)

Aile reisi, aile fertlerinden; öğretmen öğrencilerinden... ve nihayet devlet, bütün bir milletten sorumludur. Bu mes'uliyetin bir ciheti de râiyeti kötülüklerden korumak, onların işledikleri kötülükleri defetmektir. Bu vadide gerek fertler, gerekse devlet kendine düşen vazifeyi yapmakla mükelleftir.

Dipnotlar:

(1) Tirmizi, Fiten, 11; İbnu Mace, Fiten, 20; Ebu Davud, Salat, 242
(2) Buhari, Nikâh, 90.


48-) Kadınların milletvekilliği yapması ve devlet yönetiminde bulunması caiz mi?

İslam'da insan olmaları bakımından, erkekle kadın arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir; her ikisi de eşit derecede Yüce Allah'ın emir ve yasaklarına muhataptır. Erkek olsun kadın olsun, bütün insanlar yeryüzünü imar etmek ve orada Allah'a kulluk etmekle yükümlüdürler. İslâm'da insanlık ve Allah'a kulluk bakımından kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığı gibi, temel hak ve sorumluluklar açısından da kadın erkek ayrımı bulunmamaktadır.

Dinimizde, erkeğe tanınan temel hak ve hürriyetler, aynı derecede kadına da tanınmıştır. Buna göre yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme; kişi hürriyeti ve güvenliği; vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyeti; mülkiyet ve tasarruf hakkı; meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunmada bulunma, kanun önünde eşitlik ve adaletle muamele görme hakkı, mesken dokunulmazlığı, şeref ve onurun korunması, evlenme ve aile kurma hakkı, özel hayatın gizliliği ve dokunulmazlığı, geçim teminatı gibi temel haklar bakımından kadınla erkek arasında herhangi bir ayrım söz konusu değildir.

Kur'an-ı Kerim'de Hz. Peygamber (asm)'in kadınlardan biat almasının zikredilmesi (Mümtehine, 60/13), İslâm'da kadının iradesinin bağımsızlığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu itibarla kadın olmak, hak ehliyetini ve fiil ehliyetini daraltan bir sebep değildir. Sahip olduğu hakların, kocası ya da başkası tarafından ihlal edilmesi halinde kadının hakime başvurarak haksızlığın giderilmesini isteme hakkı bulunmaktadır.

İslâm'da kadının konumu ve hakları konusundaki tartışmaların önemli bir kısmı, kadının sosyal hayata katılması, çalışması ve kamu görevi üstlenmesi noktalarında odaklaşmaktadır.

1. Kadınların Ticaret ve İş Hayatına Girmesi:

İslâm'a göre, kural olarak kadın, ev içinde ve dışında çalışabilir; ailesinin ihtiyaçlarını sağlamada kocasına yardımcı olabilir. Şartlara ve ihtiyaçlara göre, aile hayatında eşlerin rollerinin değişmesi de mümkündür. Önemli olan hayatın huzur ve düzen içinde geçmesi, ihtiyaçların karşılanmasında bireylerin imkan ve kabiliyetlerine uygun sorumlulukları dengeli şekilde üstlenmeleridir. Bazı kaynaklarda yer alan Hz. Peygamber (asm)'in, evin iç işlerini kızı Hz. Fatıma (ra)'ya, dış işlerini ise damadı Hz. Ali (ra)'ye yüklemiş olması(1), Müslümanlar için bir aile modeli oluşturma amacına yönelik bağlayıcı bir kural değil, ihtiyaç, örf ve adete dayalı tavsiye niteliğinde bir çözümdür.

Kaldı ki, ev hanımının ailesine ve topluma katkıları küçümsenemeyecek kadar önemli bir iştir.

Kadın, mali ve ticarî alanlarda erkeklerle eşit konumda olup, kadın olması sebebiyle herhangi bir kısıtlamaya maruz değildir; ticaret ve borçlar hukuku alanında erkeklerin sahip oldukları bütün hak ve yetkilere sahiptir. İslâm dininde erkek - kadın ayrımı yapılmaksızın, çalışıp kazanmak teşvik edilmiş,

"İnsan için ancak çalıştığı vardır." (Necm, 53/39);

"? Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır; kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allâh'ın lütfundan nasibinizi isteyin..." (Nisa, 4/32) buyurulmuştur.

Çalışma kapsamında değerlendirilen ticaret ile ilgili,

"Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir." (Nisa, 4/29), âyeti ile

"Sizden herhangi birinizin ipini alıp da dağdan sırtına bir bağ odun yüklenerek getirip satması, dilenmesinden daha hayırlıdır."(2)

hadisinde kadın erkek ayrımı söz konusu değildir.

Dinimizin insanlar arası ilişkilerde ve ticarî hayata ilişkin koyduğu açıklık, dürüstlük, güven, doğru sözlülük, sözünde durma, şart ve akitlere bağlı kalma, karşı tarafın zayıflığı, bilgisizliği ve sıkıntıda olmasını istismar etmeme gibi genel ilkelerine bağlı kalmak şartıyla, erkek ve kadın herkes helal ve meşru yollardan kazanç elde etme hakkına sahiptir.

2. Kadının Yöneticiliği

Bazı kaynaklarda kadının kamu görevi üstlenmesini sınırlandıran görüş ve hükümler yer almaktadır. Ancak bu görüş ve hükümler, nasların açık ifadelerinden kaynaklanmayıp, fakihlerin içinde bulundukları sosyokültürel ve ekonomik şartları göz önünde bulundurarak ulaştıkları sonuçlardır.

Hz. Peygamber (asm) devrinden itibaren kadınlar, öğretmenlik, memurluk, doktorluk, hemşirelik, zabıta memurluğu gibi çeşitli özel ve kamu işlerinde çalışmışlardır. Nitekim Hz. Ömer (ra), Medine pazarına Şifa b. Abdullah'ı denetim görevlisi olarak tayin etmiştir. Bu konuda, hemen bütün fakihler görüş birliği içindedirler. Bununla birlikte, hakimlik ve üst düzey yöneticilik yapmaları konusunda önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. İslâm hukukçularının çoğunluğu kadından hakim olmayacağı kanaatindedirler. Ancak Hanefiler ve İbn Hazm, kadınların şahitlik yapabildiği dava türlerinde hakimlik de yapabileceği görüşündedirler. Taberî ve Hasan-ı Basrî gibi İslâm bilginleri ise, kadınların hakim olmasına hiçbir dinî engelin bulunmadığını kabul etmişlerdir.

Hakimlik ve yöneticilik, toplumda önemli bir kamu görevi olduğundan, İslâm hakim ve yönetici olarak görevlendirilecek kişilerin, bu görevleri hakkıyla yürütebilecek niteliklere sahip olmaları üzerinde durmuş, cins, yaş veya renklere göre bir ayırım yapmamıştır. Hz. Peygamber (asm) ve sahabe döneminde kadınlar, henüz haklarındaki olumsuz yargılar tamamen silinmemiş olduğu halde içtihat etmiş, hüküm ve fetva vermiş, bir nevi hakimlik ve yöneticilik yapmış, savaşlara katılmış, yönetimin kararlarını etkileyecek ölçüde siyasi faaliyetlerde bulunmuşlardır. Ancak kadınların da sahip oldukları hak ve yetkilerin uygulamaya geçirilmesi ve kadınların sosyal hayatta aktif rol üstlenmeleri tamamen sosyoekonomik ve kültürel şart ve ihtiyaçlarla ilgilidir. İslâm bu konuda temel hak ve ilkeleri belirtmekle yetinmiş, geri kalan kısmı Müslüman toplumların kendi gelişim seyrine terkedilmiştir.

İslâm'da kadının, kamu görevi yapmasını yasaklayan açık, kesin ve bağlayıcı bir nas yoktur. Bu itibarla, gerekli fıtrî donanımı haiz, liyakatli kadınların her türlü yönetimde görev almasında dinî açıdan bir sakınca yoktur.

Yukarıda zikredilen açıklamalar ışığında;

a) İslâm'da, erkeklere tanınan temel hak ve hürriyetlerin, aynı derecede kadınlara da tanındığına, kadın olmanın, hak ve fiil ehliyetini daraltan bir sebep olmadığına,

b) İslâm'ı öngördüğü temel prensip ve hükümlere, genel ahlak kurallarına uyulmak kaydıyla, kadın - erkek herkesin, çalışma, ticaret yapma ve iş hayatına katılma hakkına sahip olduğuna,

c) Gerekli fıtrî donanımı haiz, liyakatli kadınların her türlü yönetimde görev almasında dinî açıdan bir sakınca bulunmamaktadır.

Kaynaklar:

(1) İbn Ebî Şeybe, Musannef, X/165, No: 9118; XIII/284, No: 16355; Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-i İslamiyye, II/484.
(2) Buhârî, Büyû' 5.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinen kadının çalışmasında bir sakınca var mıdır? Erkeklerin içinde yanyana çalışması dinen caiz midir?


49-) Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv), Ramazan ve Kurban bayramlarından başkasını kutlamayı yasak etmiş mi? Ramazan ve Kurban bayramlarından başka bayram kutlamak caiz mi?

Hz. Peygamber (asv)’den, Ehl-i kitap ve Mecusilere ait bir takım bayramları kutlamayı yasakladığına dair rivayetler vardır.

Ahmed b. Hanbel ve Nesaî’nin rivayet ettiklerine göre Hz. Enes şunları söylemiştir: Resulullah (a.s.m) Medine’ye hicret ettiğinde Medine halkının kutladığı, oynadığı / şenlikler düzenlediği iki bayramları vardı. Peygamberimiz (asv) bu iki günün nereden geldiğini sordu. Onlar da ‘Bu iki gün cahiliye devrinden kalma geleneklerimizdir.’ dediler. Bunun üzerine Resulullah (asv): ‘Allah bu iki gün yerine daha hayırlı iki günü; Kurban ve Fıtır / Ramazan bayramlarını size verdi.” dedi( Ahmed b. Hanbel, 3/250, 103, 235;  Nesaî, salatu’l-Îdeyn, 19)

İbn Teymiye gibi bazı alimler bu hadise dayanarak, Müslümanların -dinî bayramlar dışında- herhangi bir bayram günü icat etmelerinin caiz olmadığını savunmuşlardır.(bk. İktıdau’s-siratı’l-mütakîm)

Fakat, muasırlardan  Şeyh İbn Beyye gibi bazı alimler millî-bayram günlerinin de olabileceğini söylüyorlar.(bk. Mecceletu’l-uluke).

Denilebilir ki, her konuda olduğu gibi bu konuda niyetlerin rolü çok büyüktür. Millî bayramları dinî bayramların yerine ikame etmek isteyen, onlara da bir nevi kutsallık vermeye gayret edenlerin elbette vebali vardır. Adı bayram da olsa, maksat onu kutsiyet ifade eden dinî bir bayram gibi değil de, ilgili bir olayın hatırasını tazelemek, insanların nazarı dikkatlerini oraya çekmek, halkı bir süreliğine  “kurtuluş, bağımsızlık” gibi hamasî  duyguların coştuğu bir atmosfere sokmak ise bunda bir sakıncanın olmaması gerektiğini düşünüyoruz.


50-) Aylık akbil doldurmuş birisinin akbilini başka biri kullansa caiz olur mu?

Akbil aldığınız kurumun belirlediği kurallara göre hareket etmeniz gerekir. Şayet aylık akbili başkalarının kullanmasına izin veriliyorsa, başkaları da kullanabilir.

Siz akbil alırken kurumun şartlarına "evet" demiş oluyorsunuz. Bundan dolayı yaptığınız anlaşmaya göre hareket etmeniz gerekir.


51-) Yavuz Sultan Selim, dindar bir padişah olmasına rağmen, neden bazı şehzadeleri ve devlet adamlarını idam ettirmiştir?

Tarihte yaşanan olaylar, fert ve cemiyet olarak geçirilen tecrübeler, istikbale ışık tutan parlak bir aynadır. Tarihte cereyan eden olaylardan milletlerin alacakları pek çok ders ve ibretler vardır. Yarınlara hazırlanmakta, bu tecrübelerden mutlaka yararlanmak, geçmişte düşülen hataların aynını yapmamaya çalışmak elzemdir. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette mealen şöyle buyurmaktadır:

“De ki, yeryüzünde bir gezin de bakın, bundan öncekilerin sonu nasıl olmuş!..” (Rum, 30/42)

Bu ayeti ve geçmişte yaşanan tarihi olayları hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalı, Müslümanların birlik ve bütünlüğünü bozucu davranışlardan azami şekilde kaçınmalıyız.

Evet, dünyanın nizam ve intizamı itaate bağlıdır. Zira itaat, nizam ve intizamın temelidir. Feyiz ve bereketin, huzur ve sükunun, birlik ve beraberliğin esasıdır. Ona tabi olan maksuduna kavuşur; dünyevî ve uhrevî saadete nail olur.

Önce, bütün kâinatın Hâlık’ı olan ve her mahlukun mutlak itaatte olduğu Allah’a, sonra kâinatın yaratılış sebebi olan Hazret-i Peygamber’e (sav.) ve ayrıca da ulu’l-emre yani devlet reisine itaat etmek vaciptir. Ancak, devlet reisinden farklı düşündüğü hâlde bir isyana teşebbüs etmeyen kimseye dokunulmaz. Çünkü “itaat etmemek başkadır, isyan etmek daha başkadır.”

Fıkıh kitaplarındaki şer’i hükümleri nakleden ve kaynaklarını da teker teker gösteren Dede Efendi, "Siyasetname" adlı eserinde şöyle demektedir:

“Nizam-ı memleketin bozulmasına sebep olan, fitne ve fesada teşvik edenler, bu şeni fiilleri bizzat işlemedikleri vakitlerde dahi, katledilebileceklerine fetva verilmiştir. Ayrıca ulu’l-emre tanınan bu siyaset hakkının tatbiki için bilfiil fesadın tahakkuku ve sebeb-i adi olan şahsın fil-hakika şerir ve müttehem olması da şart değildir. Zira vukuundan evvel def-i fesat, vukuundan sonra refinden daha kolaydır. Bir bid'atçının bid'atının yayılacağından korkan dindar padişahın, milletini onların şerrinden korumak ve nizam-ı alem için, isyana teşebbüs edeni idam etmesi caizdir.”

Hanefi ve Hanbeli mezhep imamlarının çoğu, "nizam-ı alem için idam cezasının verilebileceğini" söylemişlerdir.

İşte bunun içindir ki, Osmanlı Padişahları, devletin muhafazası için, tek elden idare edilmesinin şart olduğunu gördüklerinden, onu bölmeye çalışan kardeş ve evlatlarını devletin bekası ve milletin selameti için, kendi şahsi ihtirasları ile değil, Şeyhülislam’ın fetvasına istinaden hayatlarına son vermişlerdir. Onlar, bu konuda çok titiz ve uyanık olmuş ve bu tür hareketlere asla meydan vermemişlerdir. Bir kişinin ölmesine bedel, binlerce insanın ve devletin kurtulmasını sağlamışlardır.

Mesela, Yavuz Sultan Selim Hazretleri, saltanat tahtına oturduğu zaman, bir taraftan devletin istikbaline göz dikmiş olan düşmanlarla, diğer taraftan da memleketin iç huzurunu bozmak isteyen şehzadeler ile karşı kaşıya kaldı. Her saltanat değişmesinde olduğu gibi, yine tahta göz dikmiş birçok şehzadenin başı gidecekti. Eğer onlar gitmeyecek olsa memleket elden gidecek, iç kavga çıkacak ve dolayısıyla memlekette kan gövdeyi götürecekti. Belki de bugün dünyanın göz bebeği olan İstanbul ve hâkimiyetin merkezi olan Anadolu elimizde olmayacaktı.

İşte bu korkunç tehlikelere meydan vermemek ve devletin bekası ve milletin selameti için, Yavuz Sultan Selim gibi bazı padişahlar aldıkları fetvalarla bazı şehzadeleri ve bir kısım devlet adamlarını idam etmek mecburiyetinde kaldılar.

Örneğin, Yavuz Selim’in kardeşi Şehzade Ahmed, onun padişahlığını kabul etmeyerek emrindeki askerlerle ona savaş ilan etti ve bu iç harbi kaybedince de kanunların gereği olarak idam edildi. Yine onun en çok sevdiği kardeşi Korkut eşkıyalar ile işbirliği yaptığı için idam ettirmişti. Yavuz’un kardeşinin idamından sonra günlerce hüzün ve keder içerisinde ağladığı ifade edilmektedir. Ancak devletin bekasını ve milletin selametini, ona olan şahsi alaka ve muhabbetinin üstünde tutmuştur.

Yavuz Sultan Selim, idam kararlarını Şeyhülislam’ın fetvasıyla icra etmiş ve bu fetvaların kendisi ile birlikte kabrine konulmasını vasiyet ederek şöyle demiştir:

“Ben huzur-u İlahide bu fetvaları yaptığım icraatlarıma şahit tutacağım.”

Ne yazık ki, işin zaruret ve hassasiyetini anlamayan ve yapılan bu fedakârlığı kasıtlı olarak gaddarlık ve vahşet olarak yaymak çabasında olanlar az değildir. Osmanlıların âlem-i İslam’a ve insaniyete ettikleri maddi ve manevi nice hizmetleri görmeyip de bu gibi cüzi meselelere takılıp kalmak, aklın kârı ve vicdanın kabul edeceği bir şey değildir.

Kaynaklar:

- Mehmed Kırkıncı, İslam Birliği ve Yavuz Sultan Selim, Zafer Yayınları.
- Ahmet Uğur, Yavuz Sultan Selim’in Siyasi ve Askeri Hayatı.
- Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanun-Nameleri, C. 1 (Fatih Kanun-Namesi), FEY Vakfı Yayınları, Kemal Paşa-Zade, Defter. IV, v. 113a.; M. Arif, Fatih Kanun-Namesi, Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, 1330 H.
- Ahmet Akgündüz - Doç. Dr. Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, 1999 İstanbul.


52-) Hitler ve Lenin hakkında bilgi verir misiniz?

HİTLER

Adolf Hitler, 20 Nisan 1889 yılında Yukarı Avusturya'nın Braunau kasabasında doğdu. Bir gümrük memuru olan Alois Hitler (1837–1903) ve Klara Pölzl (1860-1907) 'ün altı çocuğundan dördüncüsüdür.

İlk tahsilini doğduğu kasabada, orta tahsilini Linz şehrinde yaptı. On üç yaşında tüberkülozdan babası (Hitler'in memur olmasını isteyen babası Alois Hitler ile arası açılmıştı, çünkü kendisi sanatçı olmak istiyordu), on sekiz yaşında (1907) annesi vefat etti.

Alman Tarihi derslerinde Akademideki profesörlerin Yahudi olduğu ve Yahudilere karşı ilk kinin burada oluştuğu anlatılır.

1912'de Viyana'dan Münih'e geldi. 1914'de I. Dünya Savaşı çıkınca Hitler, Bavyera ordusuna gönüllü olarak girdi.

Alman mağlubiyetinden sonra Hitler, arkadaşı mühendis Feder ve altı kişi tarafından kurulmuş olan Alman İşçi Partisi isimli gizli bir fırkaya katıldı ve kısa sürede bu fırkanın reisi oldu. Hitler, fırkanın adını NSDAP (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) olarak değiştirdi ve nüfuzunu arttırdı. Taraftarlarına kısaca "Nazi" ismi verildi. Hitler'in kendisine de taraftarları, rehber anlamına gelen "Führer" lakabını verdiler.

Parti yirmi beş maddelik bir program hazırladı. Bu programın ilk maddesi Almanya'yı Versay'ın zilletinden kurtarmak idi. Alman vatandaşlığının yalnız Alman kanını taşıyanlara hasredilmesi lazım geleceği programın temel maddelerindendi. Aynı zamanda büyük sermayeyi devleştirmek de yine programın esaslarından birini teşkil eder.

"Völkischer Beobachter" adlı gazeteyi yandaşları çıkarıyordu. Josef Goebbels bu gazetenin tamamen parti bülteni halini almasını sağladı. Gazetede partisinin fikirlerini açıklayan makaleler yayınladı.

Hitler, 1924'de Münih'ten hükümeti devirmek için teşebbüslerde bulundu, fakat başarılı olamadı. Bunun üzerine Hitler on ay hapse mahkum edildi ve bu zaman içinde "Mein Kampf" (Kavgam) isimli bir kitapta fikirlerini yazdı. Bu kitapla birlikte yeni teşebbüslerine de yol gösterdi.

1924 ve 1929 yılları arasında partisi başarısız oldu. Ancak Dünya Ekonomik Krizinden sonra daha fazla oy kazanabildi (1929). 1930 seçimlerinde % 18 oy ile SPD'den sonra ikinci büyük parti oldu. Hitler'in oyları Katoliklerden daha fazla Protestanlardan, şehirlerden daha fazla kırsal bölge ve kasabalardan, işçilerden daha fazla orta ve üst kesimden geldi.

Seçimle işbaşına gelen Adolf Hitler kısa zamanda anayasa değişikliği hakkını elde etti. Hemen ardından diğer partileri yasakladı.

Savaş sonucunda Almanya'nın yenilgisini gören Adolf Hitler ümitsizliğin iyice artması üzerine 30 Nisan 1945'te Berlin'de karısı Eva Braun'la birlikte aynı anda siyanür hapı içip, önce Eva Braun'u sonra da kendisini bir silah vasıtasıyla vurarak intihar etti. Hitler'in Kendi isteğiyle Führerbunker bahçesinde benzinle cesetleri yakılmıştır.

Hitler, faşist ve zalim bir diktatördür. Siyasi olarak dini kendine güç yapmıştır. Hitlerin savunduğu ırkçılık fikri de İslam’ın haram saydığı bir fikirdir. Hatta dinsizlikten sonra en tehlikeli bir fikirdir.

LENİN

Lenin, 22 Nisan 1870’te Rusya’nın Simbirsk kasabasında Ilya Nikolayeviç Ulyanov ve Maria Aleksandrovna’nın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi.

Kaynaklara göre babası Lenin’i aslında bir devrimci ya da dinsiz olarak yetiştirmemişti. Ağabeyi Aleksander ve birkaç arkadaşının Çar Üçüncü Alexander’a karşı giriştiği ve başarısızlıkla sonuçlanan suikasttan sonra, 1887 yılında idam edilmeleri, aynı yıl Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesine başlayan Lenin’in hayatını tamamıyla değiştirecek bir gelişme oldu. Çünkü Ulyanov soyadının bulunması Lenin’in tutuklanmasına ve okuldan atılmasına sebep oldu. (Vladimir Ulyanov)

1890 yılında Vladimir, Hukuk fakültesine yeniden kabul edildi ve 1891’de mezun oldu. 1892’de, St. Petersburg’da avukat olarak işe başladı. 1895 yılında, St. Petersburg’da “İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği” adlı gizli bir örgüt kurdu. Aynı yıl sonunda tutuklandı, 14 ay hapiste kaldıktan sonra Sibirya’ya, Şuşenskoye Köyüne sürgüne gönderildi. Bu sırada "Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi"nin (RSDİP) program taslağını hazırladı. Bu parti 1898 Mart’ında Minsk’te toplanan bir kongreyle kuruldu.

1900’de serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yurtdışına kaçtı ve İsviçre’ye yerleşti. Aralık 1900’de yayımlanmaya başlayan İskra Gazetesindeki bir makalesinde ilk kez "Lenin" takma adını kullandı. Bundan sonra "Ulyanov" soyadını kullanmadı ve “Vladimir Lenin” olarak tanındı.

RSDİP’nin 1903’te ikinci kongresinde, bazı konularda ortaya çıkan görüş ayrılığı sonrasında, çoğunluğu sağlayan Lenin ve yandaşları Bolşevik (Çoğunluk), muhalifleri ise Menşevik (Azınlık) adlarıyla anılmaya başladılar.

6 Kasım 1917’de Bolşevikler Rusya’da bir ihtilâl sonucu iktidarı ellerine geçirdiler. Hazırlanan programda ısrarla vurgulanan “Aç olanlara yiyecek, köylülere toprak” sözleri geniş halk kitlelerinde büyük etki uyandırdı. Ayrıca bu dönemde Lenin iktidarı korumak için Kızıl Orduyu kurdurdu.

Bolşevik rejimine kurtarıcı olarak bakan Rus halkı, rejime karşı ilk başta büyük bir tepki göstermedi. Ancak 1921 yılına gelindiğinde uygulanan komünizme karşı Menşeviklerin de destek verdiği bir iç savaş patlak verdi. Hatta Avusturya, Almanya ve Japonya Menşevikleri desteklediler. Ancak 1922’de sona eren savaşı Bolşevikler kazandı ve Lenin’in yıllardır düşlediği Bolşevik diktatörlüğünün doğmasını sağladı.

Bolşeviklerin onuncu kongresinde, ülkedeki tek siyasi organ olan Bolşeviklerin (RSDİP) dışında hiçbir siyasî hareket kalmamasına karar verildi. Bu partinin on birinci kongresi Lenin’in katıldığı son kongre oldu. Çünkü bu kongrede Stalin genel sekreterliğe seçildi ve parti içinde çok güçlü bir konuma geldi.

Lenin, Mayıs 1922’de felç geçirdi. Bir sonraki yıl gerçekleştirilen parti kongresinde ise vasiyetnamesini okutan Lenin, 21 Ocak 1924 yılında 53 yaşında öldü.

XX. yüzyılda dünyaya dehşet saçan ideolojilerin başında komünizm gelmekteydi. Karl Marx ve Friedrich Engels isimli iki Alman felsefecinin fikirlerine dayanan ve insanlara eşitlik, refah, adalet ve cennet vadeden bu ideoloji, Lenin, Stalin, Mao gibi zalim, diktatörler tarafından dünya tarihinin en büyük kıyım ve katliamları gerçekleştirdiler, kendilerine inananlara cennet değil, cehennem hayatı yaşattılar...


53-) Emperyalizm ve kapitalizm hakkında bilgi alabilir miyim?

Emperyalizm:

Emperyalizm, imparatorluk kurma eğilimidir. Yani bir devletin, sınırlarını genişletme politikasıdır. İmparatorluk kurma eğilimi, insanlık tarihinin eski çağlarına kadar uzar. Ancak bu eğilim bugün de devam etmektedir. 15. yy.dan beri imparatorlukların sömürgeci karakteri ise daha belirgin bir hal almıştır. Sınırları genişletmedeki gaye, başka memleketlerdeki zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır.

Emperyalizm, aynı ekonomik ve sosyal bütün içinde etnik ve kültürel bakımdan farklı halkların, merkezi bir iktidarın otoriter yönetimi altında bir araya getirilmesi eğilimini ifade eder.

Siyasi emperyalizm, demografik emperyalizm, dini emperyalizm, kültür emperyalizmi ve iktisadi emperyalizm gibi çeşitli türleri vardır. Siyasi emperyalizm, fetihler yapan bir hükümdarın, ülkenin sınırlarını genişletme hevesine dayanır. Demografik emperyalizm ise, her şeyden önce ülkedeki nüfus fazlasını yerleştirmek için, diğer ülkelere yönelmeyi ifade eder. Dini emperyalizm, dini inancı yayma nedenine bağlı olarak uygulanır, bu amaçla yayılma olanağı arar. Kültür emperyalizmi, belli bir hayat tarzını ve emperyalizmi yayma amacını güder. Kültür emperyalizmini hedefi, bir kültürün, yerini başka bir kültüre bırakmasını sağlamaktır. Ekonomik emperyalizm ise, hammaddeler ve ticari sürüm alanlarının aranmasından doğar. Ekonomik emperyalizm, modern çağların ürünüdür. Kapitalizmle birlikte ortaya çıkmıştır.

Tarihi bakından bu türlerden hiçbirine saf halde rastlanmaz. Devletler, emperyalist  maçlarına varmak için çok defa çeşitli emperyalist modelleri bir arada kullanırlar. Kültür emperyalizmi, diğer emperyalizm türlerinin uygulanmasında onlara yardımcı olur ve onları tamamlar.

Avrupa ülkeleri, 16.yy.dan itibaren özellikle merkantilist akımın etkisi ile yoğun bir sömürgecilik faaliyetine girişmişlerdir. Sanayi Devrimi, sömürgecilik ihtirasını artırmıştır.

Bu maksat için çok defa silahlı harp, hem masraflı hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sinsi ve maskeli bir emperyalizm şekline başvurulmaktadır. Modern emperyalizm denilen bu şekil, iktisadi ve kültür hayatı bakımından bir ülkeyi kendine bağlamak suretiyle menfaat sağlamaktadır. Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkeleri bu yolla kendilerine bağlamak suretiyle insanlarını kendi kültür ve ideolojileriyle yetiştirdikleri için felsefe, siyasi görüş ve yaşayış bakımından kendilerinden ayrılamaz hale getirmek isterler.

Emperyalizmin İslam alemini parçalamak için son yüzyılda en çok kavmiyetçilik fitnesinden yararlanmıştır. Bunun dışında da değişik akımlardan, politikalardan yararlanmaktadır. Fitne politikalarını pratiğe geçirebilmek için en çok casuslarından veya belli çıkarlar karşılığında satın aldığı "yerli" adamlardan yararlanır. Bu "yerli"ler değişik alanlarda iş görüyor olabilirler; örneğin yazarlık yaparak insanları dolduruşa getirmeye çalışabilirler. Politik sahalara girerek toplum psikolojini emperyalist güçlerin çıkarlarına doğru yönlendirmeye çalışabilirler. İdari mekanizmaya girerek karar  ekanizmasını etkilemeye çalışabilirler.

Emperyalizm İslam ümmetini parçalayabilmek için önce bu ümmetin birliğini temsil eden kurumları ortadan kaldırdı. Sonra Müslümanların arasına yine onların içinden çıkan bazı insanlar vasıtasıyla aşılmaz duvarlar yerleştirdi. Böylece Müslüman toplumların birbirleriyle irtibatları ya tamamen kesildi veya asgariye indirildi. Asgari derecedeki ilişkileri de yine emperyalizmin menfaat sınırını aşmayacak derecede ve "İslam ümmetinin birliği" esasından uzaktır. Emperyalizm bu kadarla kalmayarak aşılmaz duvarlarla birbirinden ayırdığı Müslüman toplumları kendi içlerinde de ayrılıklara düşürdü.

Sömürgecilik döneminde Batının en büyük endişelerinden bir tanesi İslamın nasıl kontrol altında tutulabileceği idi. Baron Carra De Vaux tarafından Fransız yönetimine sunulan bir çözüm yolu "etnik ve politik bölünmeleri kullanarak İslam dünyasını parçalamak ve manevi birliklerini kırmak için çaba sarf edilmesi" seklindeydi. "Böl ve yönet" olarak bilinen bu prensip bütün sömürgeci güçler tarafından uygulamaya konuldu ve bugün de tatbik edilmektedir.

Sömürgecilik devri Hristiyanlarla Müslümanlar arasında yeni husumet alanları açtı. Batılı misyonerler, sömürgeleştirilen İslam beldelerine üşüşmeye başladılar. İstanbul'un 1453'te Türklere kaptırılmasını Batı asla unutamadı (Asırlar geçmesine rağmen hala "Konstantinopole" diye çağırmalarının nedeni bu!). Misyonerler bütün Anadoluyu Hristiyanlığa kazandırmaya azmetmişlerdi.

Ekonomik sahada ise sömürü daha barizdi. Hammaddeler İslam ülkelerinden (yok pahasına) alınıp Batıya taşınıyor, işlendikten sonra mamul madde olarak (astronomik fiyatlarla) geri ihraç ediliyorlar. Sonradan kurulan Dünya Bankası ve IMF gibi çok uluslu kurumlar sayesinde de Batılı olmayan bütün dünya Batı ekonomik sisteminin içine çekildi ve (başka ülkeler yanında) birçok İslam ülkesi altından kalkılamayacak borç krizine girdiler. Bu ekonomik sömürüyü aklamak için Batıda özellikle Amerika'da birçok Orta Doğu Araştırma Merkezleri kuruldu. Bunlara ek olarak ulusal güvenlik ihtiyaçlarını karşılamak üzere birçok uluslararası ilişkiler/araştırmalar merkezleri/enstitüleri harekete geçirildi. Ayrıca Batılı bilim adamlarının yerinde deneyim kazanmaları ve Batı kafasında yeni araştırmacılar yetiştirmeleri için bir çok İslam ülkesinde özel üniversiteler ve kolejler açıldı. Sosyal bilimciler "Modernizim" ışığında inceledikleri toplumların ikili sınıflamasını yaparak Batılıları "Modern", Batılı olmayanları da "Geleneksel" ya da "geri kalmış" ülkeler olarak tanımladılar.

Sonuç olarak, Batının İslama karsı verdiği savaş küçümsenmemelidir. Orta Çağ'da İslam sadece Hristiyanlık ile mücadele ediyordu. Haçlı Seferleri artık revaçta olan bir yöntem değil. Daha ziyade Lübnan, Mısır ve Sudan gibi ülkelerde mikro düzeyde Hristiyan-Müslüman çatışmaları cereyan etmektedir.

İslam dünyasına seküler Batıdan gelen tehdid ciddidir ve bunun asıl nedeni Batı dünyasının stratejik, askeri, ekonomik ve politik çıkarlarının İslam dünyasında oldukça sağlam bir şekilde yerleşmiş olmasıdır. Modernizmin paketleri ile birlikte bu tür çıkarlar söz konusu memleketlere Batılılaşmayı ve İslamın Batılı yorumunu getirdiğinden ciddi problemler ortaya çıkarmıştır. Batıdaki anti-İslam geleneğin anlaşılması söz konusu olmaksızın, İslam dünyasındaki Batı aleyhtarı tutumu anlamak mümkün değildir. Batıdaki anti-İslam geleneği İslamın anlaşılmasını baltalamış, ona her fırsatta leke sürmüş, ve dolayısıyla halk kitlelerini yanlış bilgilendirmiştir. Eğer Batı İslam ve Müslümanlarla samimi ilişkiler geliştirmek istiyorsa, kendi İslam anlayışını yeniden gözden geçirmelidir.

Kaynaklar:

1. Yeni Ansiklopedi, Timaş Yayınları.

2. Asaf Hüseyin, Batının İslamla Kavgası,  Pınar Yayınları.

Cevabın devamı için tıklayınız:

KAPİTALİZM | Sorularla İslamiyet


54-) Yahudiler, neden herkes tarafından korkulann ve dışlanan bir milettir? Dinimize göre Yahudilerin konumlarını da belirtir misiniz?..

Yahudiler kendi ırkları dışında tüm milletlerin kendilerinin kölesi olduğuna inanırlar. Tarihin her devrinde fitne ve fesadın kaynağı olmuşlardır. Bu sebeple de tüm milletler onlara düşman olmuştur.

Yahudiler, Tevratı tahrif edip kendi kafalarına göre bir din oluşturmuşlardır. Bu sebeple ebedi cehennemde kalacaklardır. Ancak iman edip Müslüman olurlarsa kurtuluşa erebilirler.


55-) Demokratik açılımla ilgili bir Müslümana düşen görevler var mıdır, varsa nelerdir?

Demokratik açılım, insanların yaratılıştan sahip olduğu ve sonradan devlet tarafından onlardan esirgenen hürriyete, yeniden imkân tanımaktır. Bu hürriyet Müslüman ile gayrimüslim vatandaş arasında bir ayırım yapılmadan sağlanır.

Bu hürriyetlerin başında din-vicdan hürriyeti gelir. “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256) mealindeki ayet ve benzeri ayetler bu hürriyetin önemine işaret etmektedir.

Irkçılığı yasaklayan ve insanların bir tarağın dişleri gibi eşit olduğunu bildiren hadislerde, insanların hukuk önünde olduğu gibi, sosyal  ve kültürel hayatta da eşit statüye sahip olduğunu göstermektedir.

Gerek Hz. Peygamber (a.s.m) döneminde, gerek Dört Raşit Halife devrinde gayrimüslimlerin çok rahat bir şekilde sosyal ve kültürel hayatlarını sürdürmeleri, İslam devletindeki azınlık denilen gayrimüslimlere verilen hürriyetin pratik yansımasıdır. Hz. Peygamber (a.s.m)’in “Gayrimüslim vatandaşa eziyet eden kimsenin kıyamet günü hasmı be olurum.” manasına gelen ifadesi -deyim yerindeyse- demokratik açılımın İslam’a ve insanlığa göre ne kadar önemli olduğunun göstergesidir.

Yine Osmanlı Devleti'nde çok değişik ırklardan ve değişik dinlerden meydana gelen bir toplumun, genellikle huzur ve barış içeririnde hayat sürdürdüğü tarihin kaydettiği gerçeklerdendir. Osmanlının son zamanlarında meydana gelen Arapçılık, Türkçülük fitnesi yüzünden sadece gayrimüslim olan Yunanlılar, Bulgarlar değil, aynı zamanda Müslüman olan Boşnaklar, Arnavutların da ayrılıkçı hareketler içerisine girdiğini ve bunun sonucu olarak devletin bölünüp parçalandığını tarih penceresinden görmekteyiz.

O halde, bir Müslüman olarak bize düşen görev; bulunduğumuz çevrede “farklılığımızı” kabul etmenin dinî ve insanî bir görev olduğunu söyleyip, bu konuda bir hizmet vermeliyiz.

Memleketin bölünmesine çalışmanın hem dinî açıdan, hem de insanî hayat şartları bakımından son derece zararlı bir fitne olduğunu telkin etmeliyiz. Özellikle, farklılığın bölücülük anlamına gelmediğini de telkin etmeliyiz. “Farklılığın güzelliğini” Türk kardeşlerimize, “ayrılığın çirkinliğini” de Kürt kardeşlerimize anlatırsak hastalığın teşhisine uygun bir tedavî yapmış oluruz. Arife işaret yeter...

İlave bilgiler için tıklayınız:

İslam'ın insana verdiği temel haklar nelerdir?

İstimlâk Davasını Hz. Ömer'in Kaybettiği İnsan Hakları Mahkemesi

Peygamber Efendimiz (asm)'in getirdiği güzellikler nelerdir? İnsan Hakları ve Veda Hutbesi Hakkında.

Demokrasi, sosyalizm, İslam ve insan hakları; işçi hakları

Farklılıkların Arka Planı


56-) İslam'ın ferdiyetçiliğe bakışı nasıldır?

- İslamiyet’te ferdiyetçilik esastır. “Hiç kimse başkasının suçundan dolayı sorumlu tutulamaz” mealindeki ayette bu hususu açıkça görmekteyiz. (En’am Sûresi, 6/164; İsra Sûresi, 17/15; Fâtır Sûresi, 35/18; Zümer Sûresi, 39/7 ve Necm sûresi, 53/38 )

- Uygar bütün devletlerde insanlar hukuk karşısında eşit olduğu gibi, İslam’da da emir ve yasaklar bütün insanları muhatap kabul eder. Fakat İslamiyet’te asla tekdüze-tek tip insan yetiştirme düşüncesi yoktur. Ayetlerin önemli bir kısmının yoruma açık olması, bu bağlamda milyonlarca tefsirlerin yazılması, farklı fıkhî ve içtihadî mezheplerin olması, İslam’ın ferdiyetçiliğe, özgür akıl ve iradeye ne kadar önem verdiğinin göstergesidir.

- Kişinin babası, kardeşi, annesi de olsa, onun yaptıklarından sorumlu tutulmaması, eşsiz bir şahsî sorumluluk örneğidir.

- İslam’da insanlar, yalnız formel hukuk karşısında posizyon alan bir varlık olarak değil, fıtratında var olan bütün kabiliyetlerini -pozitif yönde- sonuna kadar kullanma özgürlüğüne sahiptir. Onlarca tasavvuf ekolü, bunun açık belgesidir.

- Allah, insan nevini binler nevi haline getirmek için, insanları istidat ve kabiliyet bakımından çok farklı yaratmıştır. Bu gün, insanların farklı zekâ, farklı kabiliyetlere sahip olduğu ilmen tespit edilmiş bulunuyor.

- İnsanların hepsi, ilahî imtihanı kazanıp kazanmama hususunda, gereken teçhizatla donatılmıştır. Bundandır ki, aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur.

- Kabiliyetin farklı olması, imtihanın özüyle değil, detaylarıyla ilgili bir konudur. Büyüklerin imtihanı da ona göre büyüktür. “En büyük belayı çekenler/imtihana tabi tutulanlar peygamberlerdir; sonra evliyalardır, sonra da onlara yakın olanlardır.” (Buharî, Merdâ: 3; Tirmizî, Zühd: 57) mealindeki hadis-i şerifte bu gerçeğe işaret edilmiştir.

- Temel prensiplerde benzerlik, derinlemesine özgür iradenin, özgür aklın, özgür düşüncenin frenlemesinin değil, dinin hayat felsefesinin toplum tarafından benimsenmesinin yansımasıdır. İslam literatüründe mevcut olan geniş ilmî miras, farklı zekâların, değişik ilmî mülahazaların, çeşitli öznel yorumların, özgür iradelerin ürünüdür.

Ancak İslamiyet, insanın insanî boyutlarını güdükleştiren, ruh ulviyetinden uzaklaştıran, beraberce yaşama düşüncesini öldüren, ilim ve teknikle hikmet arasına sed çeken bir ferdiyetçilik anlayışını asla kabul etmez.


57-) Ulü'l-emre itaat hakkında bilgi verir misiniz? Bu itaat dârülharp dediğimiz yerlerde de geçerli midir?

- Ulü’l-emrin durumu, içinde bulunduğu düzenin konumu ne olursa olsun -Allah’ın emir ve yasaklarına aykırı olmayan emirlerini yerine getirmek gerekir. Bunun anlamı şudur: Herkes vatandaşı bulunduğu devletin, İslam dinine ters düşmeyen kanunlarına uymakla mükelleftir. Çünkü, İslam’a aykırı olmayan her kanun, zımnen İslam’ın da iznini almış sayılır.

- Bu kanunların Allah namına olmaksızın tatbik edilmesi, her ne kadar önemli bir eksiklik ise de, fiili olarak insanlığa bir şekilde yapılan bir hizmete yöneliktir. Sağlık, eğitim, güvenlik, trafik, genel ahlakî değerle ilgili evrensel kurallar, toplumsal hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu gibi, İslam’ın da teşvik ettiği maslahatlardır. Bilinen örnekleriyle; her vatandaş, vergisini vermek, belirlenen trafik kurallarına uymak, kaçak elektrik, kaçak su kullanmamak, kaçak inşaat yapmamakla yükümlüdür. Çünkü, bu düzenlemeler, bütün insanların ortak çıkarına olan şeylerdir. Bunlara muhalefet etmek, kul hakkına girmek anlamına gelir.

- Yezid, Velid, Haccac gibi zalim dönemlerde bir çok takva sahibi insanların –Allah’a muhalif olmayan hususlarda- gösterdikleri müspet davranışları, bu gerçeği teyit etmektedir. Çünkü, şu bir gerçektir ki, -Allah’a muhalif olmayan yerde- meriyetteki kanunlara itaatsizlik anarşi doğurur. Anarşik ortamlar, hiç kimsenin yararına olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- ULU'L-EMR...


58-) Sendikaya üye olmakta bir sakınca var mıdır? Peygamber Efendimiz (asv)'in böyle bir kuruluşa üye olması ile ilgili hayatında bir örnek var mı?

Gireceğimiz kurum, İslam’a karşı değilse, İslam’a aykırı düşünce ve hareketlerde bulunmuyorsa, oraya üye olmakta bir sakınca yoktur. Özellikle, çağımızda kolektif şuurun ön plana çıktığı bir zamanda, cemaat / örgüt planında hakları savunmayı zorunlu hale getiriyor.

İnsanların kendi haklarını savunması kadar tabii bir şey olamaz. Peygamberimiz (asv) “İşçilerin alın teri kurumadan ücretlerini verin.”(Zevaid, 4/98) şeklindeki emri, İslam’ın bu konudaki tavrını ortaya koymaktadır.

Hz. Peygamber (asv)'in “Hilfu’l-fudul” cemiyetine dahil olması, peygamber olduktan sonra da “Bu gün öyle bir cemiyet olursa yine onu destekleyeceğim.” (Ahmed b. Hanbel, 1/190, 193) manasına gelen ifadeleri, haksızlığa karşı durmanın, hak-hukuk aramanın kutsal bir görev olduğunu göstermektedir.

Yeter ki maksat “bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek." olsun, yeter ki maksat “ideolojik bir değil, kurumun üyesi olan işçilerin hakkını korumak" olsun, yeter ki İslam’ın prensiplerine ters düşen hareketlere, taşkınlıklara yer verilmesin; haklı iken haksız duruma düşülmesin.

İlave bilgi için tıklayınız:

Sendika seçimlerinde aday olmak istiyorum, bu konuda dinimizin ölçüleri nelerdir?


59-) Rızık konusunda neden kimilerini üstün yaratılmıştır?..

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Allah, maişet ve rızık hususunda kiminizi kiminize üstün kıldı. Nasipleri bol olanlar kendi nasiplerini, kendileriyle eşit seviyeye gelecek derecede, yanlarında çalıştırdıkları köle ve hizmetçilere vermezler. O hâlde nasıl olur da Allah’ın nimetini, Allah’ın kendilerinin üzerindeki hakkını bile bile inkâr ederler?"(Nahl, 16/71).

Allah, rızık konusunda fakirlerle mallarını eşit şekilde bölüşsünler diye zenginlere fazladan servet vermiş değildir. Bilakis, insanlık camiasında zengin-fakir, patron-işçi, yardım eden-yardıma muhtaç sınıfların bulunması Allah’ın hikmetin öngördüğü bir realitedir. Allah mülkün sahibidir, mülkünde dilediği şekilde tasarruf eder; dilediğini zengin, dilediğini fakir kılar. Zengin servetine karşı şükürle ve başkalarına yardım etmekle, fakir yoksulluğuna karşı sabırla yükümlüdür.

Ayetin asıl amacı, müşriklere gözle görülen bir misal vererek, onların -Allah’a şirk koşmakla- ne kadar yanlış yaptıklarını göstermektir. Bu misal penceresinden Allah âdeta şöyle buyuruyor:

“Ey müşrikler! Allah'ın rızık konusunda bazılarınızı bazılarınızdan daha üstün kıldığını görüyorsunuz. Siz elinizin altındaki kölelerinizi -mallarınızda, makam mevkilerinizde- kendinizle eşit kılıp ortak etmediğiniz hâlde, nasıl olur da bazı nesneleri kâinatın yaratıcısı olan Allah’a eşit seviyede kabul edip ona ortak koşuyorsunuz? Böyle bir şeyin mantığı olabilir mi?”

Bundan da anlaşılıyor ki, ayetin “O hâlde nasıl olur da Allah’ın nimetini, Allah’ın kendilerinin üzerindeki hakkını bile bile inkâr ederler?” mealindeki son cümlesi sadece rızık konusunda değil, servet sahiplerinin ellerinin altındakilerle eşit seviyede servetlerini bölüşmemelerine de yönelik değil, Allah’a karşı -şirk koşmakla- yaptıkları saygısızlık ve nankörlüklere yönelik bir azarlamadır.

İslam’da rızık konusunda “kulun kula minnet ettirme yolunun açılması” söz konusu değildir. Çünkü İslam’a göre, zenginlik şeref ölçüsü değildir. Zenginler malın asıl sahibi değil, birer tevziat memurudur. Allah’ın kendilerine verdiği malların bir kısmını, Allah namına onun fakir kullarına dağıtmakla yükümlüdür. Nitekim, devletten maaş alan bir kimse muhatap olduğu kuruma veya maaşını aldığı bankaya karşı bir minnet borcunu hissetmez. Çünkü o bilir ki, kurumlar ve bankalar kendi paralarını değil, devletin paralarını kendisine vermekle görevli birer tevziat memurudur.

İslam ahlaklıyla yetişmiş bir toplumda, yardım alan değil, yardım eden minnettarlığı hisseder... "Bu muhtaçlar olmasaydı, bu servetimin şükrünü nasıl ede derdim.", diye düşünür.

Zengin-fakir ilişkisi İslam’da bir ast-üst ilişkisi değildir.

“Allah katında en üstün olanınız, en takvalı/Allah’a karşı gelmekten en çok sakınanlarınızdır.” (Hucurat, 49/13)

mealindeki ayette üstünlük ölçüsü kesin olarak belirlenmiştir.

Evet, toplumda sınıfların bulunması ilahî düzenin hikmet dolu bir yansımasıdır. Dinî yöndeki imtihan yanı bir tarafa; dünyanın nizamı dahi ancak sınıfların varlığıyla tahakkuk eder. Fıtraten medeni olan insanlar, toplu hâlde yaşamak zorundadır. Herkes her şeye muhtaçtır, fakat hiç kimse bütün ihtiyaçlarını karşılayacak konumda değildir. Bu sebeple insanlar ürünlerini karşılıklı olarak mübadele etmek zorundadır. Bunu yapmak için de farklı sektörlerin olması gerekir. Kimi tekstilci, kimi fırıncı, kimi çiftçi olacak ki bu ortak ihtiyaçlar giderilsin. Keza, kiminde iş gücü, kiminde de para olacak ki evler inşa edilsin, pazarlar kurulsun, nakliyeler işlesin.

Aslında en büyük servet işgücüdür. İşçinin işgücü olmazsa işverenin parasının ne değeri kalır ki... Demek ki, gerçekte, hiç bir patron hiç bir işçiden daha üstün değildir. Hangisi daha fazla insanlık erdemlerine sahip ise, o her iki cihanda da daha üstündür.

Hz. Peygamber (asm)'in fakirliğini, peygamberlik makamıyla bağdaştırmayan bazı cahillere ders vermek üzere indirilen aşağıda meali verilen ayetin ifadeleri bu konuya ışık tutmaktadır:

“Senin Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Halbuki bu dünya hayatında onların maişetlerini aralarında taksim eden, bir kısmının diğer kısmını çalıştırması için, kimini kimine üstün kılan Biziz. Senin Rabbinin rahmeti ise, onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.”(Zuhruf, 43/32).

İnsanlık camiasında -tarih boyunca- meydana gelen her türlü haksızlık, insanların kaprislerinden kaynaklanmaktadır. Bu beşerî zaaflardan kaynaklanan haksızlıkları İslam’a fatura etmek, feleğin tersine döndüğünün işaretidir.

İslam’ın âdil hükümlerini, beşerin zalim yargılarıyla mahkum etmek, yerden göğe kadar haksızlıktır.


60-) Acımasız hocaların tutumları kul hakkına girer mi? Öğrencilerin öğretmenlerine saygısı nasıl olmalıdır? ... Ve bazı öğrenciler bunalıma giriyor, ailesi ile arası bozuluyor, maddi manevi sıkıntılara düşüyor ve hocaya sövüyor...

1. Sorunuzdan da anlaşıldığı gibi, size ders veren hocaların esnek ve sınıf geçirme konusunda yardımcı olmasını istiyorsunuz. Halbuki sınıfı hoca değil, öğrenci geçecektir. Bu açıdan normal şartlarda sınıf geçmeyi hak etmeyen bir öğrenciyi geçirmek, hem o öğrenciyi ve diğerlerini tembelliğe itebilir, hem de hakkıyla geçen diğer öğrencilere bir haksızlık olabilir.

2. Dersini gerektiği gibi veren ve verdiği şeyleri de isteyen bir hocayı takdir etmek ve diğerlerinden daha çok sevmek gerekir. Ayrıca böyle bir hocaya da destek olunmalıdır. Bu açıdan böyle hocaları erdemli davranışlarından dolayı takdir etmek yerine, onlara hakaret etmek hem gıybet hem de iftira etmek olacağından dikkatli olmak gerekir.

3. Öğrenci üzerine düşeni yapmakla sorumludur. Öğrenci psikolojisi ile hemen suçlu aramak doğru olmaz. Üzerine düşen görevi yapar, sonuca razı olur. Bir haksızlık varsa bunu en iyi bilen Allah'tır. Dedikodu yapmak yerine kendi eksiklerine bakmak ve eğer kendine zulmedildiği kanaatinde ise Allah'a havale etmek en güzelidir.

İslam'da öğrencinin öğretmenine karşı görevler nelerdir?

Edeb ehli demişlerdir ki, talebenin alimden istifadesinin edeb ve şartları şunlardır:

1. Üstadına selam verip, ayakta durmak,

2. Üstadının izni ile oturmak,

3. Edebli oturmak,

4. Üstadının huzurunda az konuşmak,

5. Üstadı sormadıkça konuşmamak,

6. Soru sormadan önce izin almak,

7. Filan dediğinizin tersini diyor deyip, itraz etmemek,

8. Doğruyu, üstadından, kendisinin daha çok bildiğini, ona bildirmemek,

9. Üstadın meclisinde arkadaşının kulağına gizli söz söylememek,

10. Başını önüne eğip, sağına soluna bakmamak,

11. Üstadı üzüntülü olduğu zaman konuşmayı kesmek,

12- Üstadı dışarı çıkıp geldikçe ayağa kalkmak,

13- Üstadı kalkınca soru sormamak,

14. Yolda yürürken ona bir şey sormamak, yanısıra gitmek,

15. Üstadına tazim et, zira denilmiştir ki; "Bana bir harf öğretene ben köle olurum."


61-) Bir müslüman her duyduğu şeye inanmalı mıdır? Bunun manevi sorumluluğu var mıdır?

Medya, internet, mahalle dedikodusu gibi bilgi ve haber kaynakları, doğruyu da yalan, yanlış ve iftirayı da taşır ve yayar. Bu sebeple haberlerine inanmadan önce araştırmak ve soruşturmak gerekir.

"Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri (bir fâsık) size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın." (Hucurat, 49/6).

Âyetin, "güvenilmez kimselerin getirdikleri haberleri, doğruluğunu araştırmadan kabul etmenin uygun olmadığı" yönündeki mânası ve hükmü geneldir, her zaman ve mekânda geçerlidir. Sosyal ve hukukî hayatın düzenli yürümesi, haksızlık ve huzursuzlukların önüne geçilmesi bakımından çok önemli olan bu tâlimatın vahyedilmesi ibretli bir olay üzerine olmuştur:

Velîd b. Ukbe, Benî Mustalik kabilesinin zekât vergisini toplamak üzere gönderilir. Velîd yolda iken birisi, bu kabileden silâhlı bir grubun yola çıktığı haberini getirir. Velîd, onların savaşmak için çıktıklarını düşünerek geri dönüp Hz. Peygamber (asm)'e durumu anlatır. O da haberin doğru olup olmadığını araştırmak ve gereğini yapmak üzere Hâlid b. Velîd'i gönderir. Hâlid kabileye yakın bir yerde konaklayarak durumu araştırır; söz konusu grubun ezan okuyup namaz kıldıklarını, İslâm'a bağlılıklarının devam ettiğini tesbit eder ve Medine'ye döner. Sonunda onların, zekât tahsildarı geciktiği için durumu öğrenmek veya zekâtı kendi elleriyle Hz. Peygamber'e teslim etmek üzere yola çıktıkları anlaşılır.

"Yoldan çıkmış" diye çevirdiğimiz fâsık, "dinin emirlerine uymayan" demektir; yalan haber taşıyan kimse de bu kavrama dahildir. Ayetten çıkan genel hüküm, durumu bilinmeyen veya yalancı, günahtan çekinmez olarak tanınan kimselerin verdikleri haberlere ve bilgilere güvenilmemesi, bunlara göre hüküm verilmemesi, harekete geçilmemesidir.

İnsanların çoğunda özellikle kötü, aleyhte ve tehlike bildiren haberleri hemen kabul etme eğilimi vardır. Bu yüzden insanlar arasında birçok kötü zan, düşünce ve eylem ortaya çıkmış; pişmanlıklar, bazen telâfisi mümkün olmayan zararlar görülmüştür.

Hz. Peygamber (asm) ile onun ahlâkında ve yolunda olanlar, böyle haberler karşısında tedbiri elden bırakmaz, acele ile hüküm vermez, harekete geçmezler. Yetkin önderler böyle tedbirli davranırken, onlar kadar birikimli ve deneyimli olmayan sıradan insanlar telâşa kapılır, önderlerin tedbirli davranmalarının hikmetini kavrayamazlar; bunların, "Neden hemen harekete geçilmiyor?" diye söylendikleri, hatta aleyhte konuştukları olur. Ama gerektiği şekilde tahkik edildiğinde bu tür haberlerin, bilgilerin yalan, yanlış, eksik olduğunun veya yanlış anlaşıldığının sayısız örnekleri vardır. Önderin davranışı karşısında teslimiyet göstermek, acelecilik göstermemek ve isyan etmemek için sahâbede iman, Peygamber (asm)'e güven ve sevgi vardı. Şu hâlde daha sonraki zamanlarda da insanların, peygamber ahlâkındaki önderleri seçmeleri ve onlara güvenmeleri gerekmektedir.

Bazı fıkıhçılar âyetten şu hükümleri de çıkarmışlardır:

"Dinin emirlerine aykırı hareket eden, günah kaygısı taşımayan kimsenin verdiği habere ve bilgiye dayanarak hükmetmek ve harekete geçmek câiz olmadığına göre, böyle kimseleri iş başına getirmek, önder seçmek, arkalarında namaz kılmak da câiz olmaz. Fâsık imamların arkasında namaz kılmak mecburiyeti hâsıl olursa, kılınmadığı takdirde zulmetmeleri ihtimali bulunmak şartıyla, durumu kurtarmak ve fitneyi önlemek için namaz kılınır, ama sonra bu namaz yeniden kılınır."

Fıkıhçıların, içinde yaşadıkları güç şartlar çerçevesinde çıkardıkları bu hükümlerin, ibret alınacak evrensel yönü, din, siyaset ve cemiyet hayatında istibdadın çirkinliğini, özgürlüğün önemini vurgulaması ve erdemli toplumun erdemli önderlerle birlikte düşünülmesi gerektiğine dikkat çekmesidir. (Geniş bilgi için bk. Kur'an Yolu, Heyet, Hucurat, 49/6 ayetin tefsiri)


62-) Zabıta ve belediyecilik gibi kamu görevlerini yerine getirirken nasıl davranmak gerekir; vatandaşa verdiğimiz zararlardan sorumlu olur muyuz? Seyyar satıcıların mallarını bazen ellerinden alıyoruz ve seyyar arabasını kırıyoruz...

İkinci halife Hz. Ömer (r.a.) zamanında tam teşkilatlı bir müessese haline gelen hisbenin yani zabıta ve belediyeciliğin temeli, Kur'an-ı Kerîm'deki "el-emr bi'l-marif ve'nnehy ani'l münker" âyetine dayanmaktadır. Temeli, böyle bir emir olan hisbenin değil sadece Hz. Ömer (ra); bütün ashab tarafından uygulanmış olması gerekir. Bununla beraber bu müessesenin Hz. Ömer (ra)'e nisbet edilmesinin sebepleri, hisbe ile ilgili bazı eserlerde açıklanmış bulunmaktadır (bk. Mansur b. Seyyid Ali, Nisâbu'l-İhtisâb, İsparta Halil Hamit Paşa Küt. Yaz. vr. 90-91). Ancak bu sebepler dikkate alınmasa bile diğer pek çok müessesede olduğu gibi hisbe teşkilatının da bu dönemde müessese olarak ortaya çıkmış olması normal karşılanmalıdır.

İyilikleri emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek gâyesiyle kurulan bu müessesenin başında bulunan muhtesib, dinin hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münkeri) ortadan kaldırmaya çalışırdı. Gerçi İslâm'da, iyiliğin emredilmesi ve kötülüklerden sakınılmasına nezâret etme, bütün Müslümanların yerine getirmesi gereken ortak bir vazifedir. (Âlu İmran, 3/110-114; et-Tevbe, 9/71). Ancak diğer bazı emirlerde olduğu gibi, bunun da bir grup Müslüman tarafından ifâ edilmesi diğerlerini de sorumluluktan kurtarır. İşte bunun bir sonucu olarak İslâm müesseseleri arasından, bu vazifeyi yüklenen "İhtisâb müessesesi" doğdu.

Günümüzde görev ve yetkileri tek müessesede toplanamayacak kadar çok olan hisbe teşkilatının dayandığı esaslardan bir bölümü İslâm hukukuna, bir bölümü de İslâm devlet başkanının takdir alanına girer (Hacr Halîfe (Kâtib Çelebi), Keşfu'z-Zünûn an Esâmi'l-Kütüp ve'l-Fünûn, nşr. Ş. Yalıkaya-Kilisli Rifat Bilge, İstanbul 1941, I,15). Bu bakımdan müessesenin başında bulunan muhtesib, cemiyet huzurunun sağlanmasında önemli derecede rol oynayan bir görevlidir diyebiliriz.

Günümüzde Zabıta memurları ve sorumluları bu görevlerin bir kısmını üzerlerine almaktadır. Bu görevi yaparken hak ve adalet için gerekli sorumlulukları hassasiyetle yerine getirmelidir. Ne kullara zulmetmeli ne de hakkı çiğnetmelidir.

Buna göre vazifelerinin başındayken üzerlerine düşen görevi yapan memurlar sorumlu olmazlar. Bu görevi yaparken bir kuşu avucunda tutar hassasiyetiyle hareket edilmelidir. Sıkarsan ölür, gevşek bırakırsan kaybolur. Bunun gibi zabıta görevleri de bu hassas çizgiyle yerine getirilmelidir.

Konuyu kaynaklarıyla ve bu görevi yaparken dikkat edilmesi gereken kurallarıyla görmek için aşağıdaki çalışmayı okumanızı tavsiye ederiz:

İSLÂM'DA İCTİMÂÎ TERBİYE VE KONTROL (İHTİSAB MÜESSESESİ)

Umûmî Olarak Cemiyet Ferd Münasebetleri ve İçtimâî Kontrol:

İnsan yaratılışı ve tabiatı icabı medenîdir. Bu sebeple eskiler ona "medeniyyü't-tabı'" demişlerdir. Bunun mânâsı insan hayatının tek başına olamayacağı, cemiyetsiz veya cemiyete karşı olan ferdin hayatını devam ettiremeyeceğidir.

Öte yandan "cemiyetin yaşayabilmesi, hayatını idame ettirebilmesi için bütün cemiyetlerde insanların muayyen bazı problemleri halletmiş olmaları lâzımdır: Ferdlerin aslî biyolojik ihtiyaçları karşılanmalı, gençler sosyalleştirilmeli, hastalara bakılmalı, ölüler defnedilmeli, dinî vecibeler yerine getirilmelidir.

"Her cemiyet kendi problemlerini halletmek maksadiyle muayyen bir takım nizam ve kaideleri benimser; bunlar nesilden nesile intikal etmek üzere gelenek halini alır."1

Ferdin terbiyesinde, karakter ve şahsiyetinin teşekkülünde, buna bağlı olarak hüküm ve davranışlarında daha çok iki unsur üzerinde durulmuştur: Ana ve babadan intikal eden "verâset" ile, aileden millete kadar, birbirine geçmiş halkalar halinde, ferdi çerçeveleyen "çevre." Ferdin içinde yaşadığı ve yetiştiği "cemiyet" de çevrenin önemli bir cüz'ü veya geniş bir halkasıdır. XIX. ve XX. asır sosyologları, terbiye sosyolojisinin mevzûuları içinde "ictimâî kıymet hükümleri" ile bunların cemiyet içinde yaşamasını, gelecek nesillere intikalini temin eden "ictimâî kontrol ve baskı" problemleri üzerinde önemle durmuşlardır. "Bir şeyi kontrol etmek, ona tekrar bakmak, kısaca onun üzerinde bir hâkimiyet sağlamaktır. Cemiyetin kontrolü de ferd üzerinde gereken hâkimiyeti sağlayabilmesi, ona kendi varlığını hissettirmesidir. Ferd, cemiyet varlığını ne derece kendi üzerinde hissederse; yani kontrol altında olduğunu anlarsa davranışlarında o derece çeki düzen vardır; yani ferdin davranışları bu takdirde gelişi-güzel değil, disiplinli ve emirlere yönelmiş özelliktedir."2

E.A. Ross'a göre cemiyette içtimâî kontrolü temin eden vasıtalar ve müesseseler vardır; bunlar halkoyu, kanunlar, inançlar, cemiyet emirleri, terbiye, gelenekler, din, seremoniler, sanat, ictimâî değerler ve ahlâktır.

İslâm'da:

İslâm insanın, peşin bir günahı omuzlarında taşıyarak dünyaya geldiğini kabul etmez. Herkesin taşıyacağı ve mes'ul olacağı, kendi işleyeceği günahlardır.3 İnsan iyi veya kötü olmaya müsait, beşerî bir fıtrata sahiptir. Onun terbiyesinde, bu fıtrat yanında en büyük rolü çevre oynayacaktır. Bir hâdis-i şerif

"Her çocuk fıtrat üzere doğar; sonra ana ve babası onu Yahudi, veya Mecûsî yahut da hıristiyan kılar."4

buyurarak, mezkûr çevrenin en yakın unsuruna işaret etmiştir.

Nasıl bir ana-baba, çocuklarını terbiye hakkına sahip, buna mukabil onun geçimini ve zarûrî ihtiyaçlarını temin ile mükellef, ise, tıpkı bunun gibi İslâm cemiyeti de ferdlerin dinî ve ahlâkî davranışlarını kontrol etmek, ona doğru yolu göstermek hakkına sahip, buna mukabil en son mercî olarak onun zarûrî ihtiyaçlarını temin ile mükelleftir. Nafaka, zekât, beytü'l-mâl müesseseleri bu mükellefiyeti yerine getirirken "emr-i bi'l-ma'rûf nehy-i ani'l-münker" veya "hisbe ve ihtisâb" adıyla bilinen İslâm'a has bir müessese de birinci hak ve vazifeyi ifâ etmektedir.

Bu yazımızda önce ihtisâb müessesesini nazarî bakımdan ele alıp inceleyecek, sonra da İslâm tarihi içinde ihtisâbın tatbikatını tetkik edeceğiz.

Kaynaklar:

Hisbe (ihtisâb) mevzûu Doğu'da ve Batı'da incelenmiş, İslâm Hukuku ve İslâm müesseselerinden bahseden eserler, mevzûları arasında buna da yer vermişler, ayrıca hisbe üzerine müstakil kitaplar yazılmıştır.

Birinci grup içinde Gazzâlî'nin İhyâ'sı, İbn Haldûn'un Mukaddîme'si, Makrizî'nin Hıtât'ı, Mâverdî ve Ferrâ'nın Ahkâmu's-sultâniyye isimli kitapları zikre şâyandır.

"Arapça Kitaplarda Hisbe" başlığını taşıyan bir makaleden anlaşıldığına göre hisbe mevzûundaki müstakil Arapça kitap sayısı 30 civarındadır.5 Bunlardan İbn Teymiyye'ye ait olanı müellifin fetvâ kolleksiyonu arasında neşredilmiş,6 telebesi İbn Kayyim tarafından da et-Turûku'l-hükmiyye isimli eserinde hulâsa edilmiştir.7 Ayrıca Abdurrahman b. Nasr eş-Şizerî'nin (v. 589/1193) Nihâyetü'r-rutbe fî talebi'l-hisbe isimli eseri Dr. Seyyid el-Bâz tarafından neşredilmiştir; (Kahire, 1946) İbn Uhuvve'nin Me'âlimu'l-kurbe... isimli eseri de 1976 da yine Kahire'de basılmıştır.

Türkiye'de, ihtisâb müessesesi üzerinde en geniş yazı Osman Nurî (Ergin) tarafından, Mecelle-i Umûr-i Belediyye isimli eserinde kaleme alınmıştır. Bu yazıda, Osmanlılardan önce ihtisâb mevzûu çok kısa nakillerle geçilmiş, nazarî bakımdan ihtisâb, Şeyhülislâm Hayderîzade İbrâhim Efendi'nin Sebîlürreşâd mecmuasında intişâr eden makalelerinden iktibas edilmiş, bu makaleler de başlıca Gazzâlî'nin İhyâ'sından naklolunmuştur. Osmanlılar'da ihtisâb daha geniş bir şekilde ele alınmış, bu arada Târîh-i Osmânî Encümeni Mecmûası'nın 1327. sene, 9 ve 10. sayılarında, M. Gâlib tarafından yazılan "İhtisâb Ağalığı" başlıklı makale hemen aynen alınmıştır.8

İslâm Ansiklopedisi'nde E.V. tarafından yazılan "Hisbe" ve R. Lévy tarafından yazılan "muhtesib" maddeleri kısa ve yetersizdir. Zikredilen kaynaklar da eksiktir. M. Gaudefroy-Demombynes'in Les Instution Musulmane isimli kitabında (Paris, 1946, S. 158-162) ve Louis Milliot'nun Introduction a l'etude du Droit Musulmane adlı eserindeki (Paris, 1953, s. 716-720) hulâsalar faydalıdır. Colin et levi-Provençal'a ait olan Un Manuel hispanikue de hisba (Paris, 1931) ise müstakil olarak hisbe mevzuûna aittir.
Bu mevzûdaki en yeni ilmî etüd, Dr. Yusuf Ziyâ Kavakçı'nın, İslâm Araştırmaları Enstitüsünde halen hazırlamakta olduğu eser olacaktır.*

NAZARÎ SAHADA İHTİSÂB

Tarif ve Mahiyeti:

Hisbe ve ihtisâb, saymak ve hesap etmek mânâsına gelen "hisâb" ile aynı kökten olup İslâm İdâre Hukuku'ndaki mânâsı, muhtesibin (hisbe memurunun) çeşitli zaman ve yerlerde değişik olan vazife ve salâhiyetine göre farklı olmuştur. Umûmî olarak önceleri "hisbe" devlet muhasebesi ve muhasebe dairesi mânâsında, sonraları hâssaten zâbıta; ahlâk ve çarşı zâbıtası için kullanılmıştır.9 Aynı mânâda "İhtisâb" kelimesi de kullanılmış ve memuruna "muhtesib" denmiştir.

İhtisâb kazâ salâhiyet ve velâyeti içinde mutalâa olunmuş10 bu sebeple, alâkalı eserlerde İslâm kazâ sistemi** veya halifenin şahsında toplanan ve onun başkalarına tevcih ettiği velâyetler11 içinde incelenmiştir. Bu arada "emr-i bi'l-mârûf ve nehy-i ani'l-münker" ile aynı mânâda olduğu düşüncesiyle bu başlık altında ele alındığı da olmuştur.12

Bu fasılda İslâm esaslarına göre nazarî bakımdan ihtisâbı tetkik ettiğimizden Gazzâlî ve Mâverdî gibi müelliflerin tarifini tercih edeceğiz ki buna göre ihtisâb, açıkça terkedildiği zaman marûfu emretmek ve alenî olarak işlendiği zaman münkeri menetmekten ibarettir.13

Muhtesibin vazifeleri ve benzer müesseselerle mukayesesini yaparken, yukardaki şümullü tarifin kayıt ve şartlarını da açıklamış olacağız. Tariften anlaşılacağı üzere ihtisâbın dinî mesnedi marûfu emir ve münkeri nehiy prensibidir. Şu halde önce bu prensibin İslâmî kaynaklar ve esaslar içindeki yerini hüküm ve değerini tesbit etmek gerekecektir. Biz bu tabiri "dinin emir ve yasaklarına nezaret etmek" şeklinde de ifade edebiliriz ki bu "ictimâî kontrol"ün İslâm'a has bir nev'ini teşkil etmektedir.

Müslümanların, Dinin Emir ve Yasaklarına Nezaret Etmelerine Dair Esaslar:

1. Âyetler:

"İçinizden, iyiliğe çağıran, iyi iş işlemeyi (marûfu) isteyen ve kötü işten vazgeçiren (münkeri nehyeden) bir cemâat bulunsun; selâmeti bulanlar ancak onlardır."14

Âyette geçen "...bulunsun" sözü emirdir ve gereğinin yerine getirilmesinin farz olduğunu ifade eder. Ancak "hepiniz yapın" demediği ve "içinizden bir cemaat..." kaydı bulunduğu için farzın kifâî olduğu, bir grup bu vazifeyi yerine getirince, diğerlerinin mes'uliyet taşımayacağı ve kurtuluşun herkese şâmil olacağı; tamamen ihmal edildiği takdirde ise herkesin mes'ul olacağı, yine mezkûr âyetin delâletinden anlaşılmaktadır.15

"Ehl-i kitâbın- hepsi bir değildir. İçlerinden öyle dosdoğru bir cemâat vardır ki geceleri secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülüğü nehyederler, hayır işlerine koşuşurlar; işte bunlar iyilerdendir."16

"Erkek-kadın mü'minler birbirinin yakını ve yardımcısıdır. Onlar iyiliği emreder, kötülüğü nehyeder, namazı dosdoğru kılarlar."17

"Siz insanlar için -hayat sahasına- çıkarılmış en iyi ümmetsiniz; iyiliği ister, kötülüğü istemezsiniz ve Allah'a iman edersiniz."18

Bu âyette "en iyi (hayırlı) oluş", emir ve yasaklara nezaret etmek ile Allah'a iman eylemek vasıflarına bağlanmıştır.

"İsrailoğullarından kâfir olanlar, isyan etmeleri ve haddi aşmaları yüzünden Dâvûd ve Meryem oğlu İsâ diliyle lânete uğradılar. Onlar -kötülük- yaptıkları zaman birbirlerini kötülükten alıkoymağa uğraşmazlardı. Bu yapmakta oldukları ne çirkin şeydi!"19

Bu âyet-i kerîmede de lânete uğramanın sebebi "emir ve yasaklara nezaret vasifesinin terki" olarak gösterilmiştir.

Daha birçok âyet açık veya kapalı olarak aynı hükümleri teyid etmektedir.

2. Hadîsler:

Hz. Ebû Bekir (ra) bir hitâbesinde şöyle demiştir:

"Ey nâs! Siz şu âyetin mânâsını yanlış anlayarak okuyorsunuz: "Ey iman edenler! Size kendiniz gerek; siz doğru yolda iseniz, yoldan sapan size zarar vermez."20 Halbuki ben Resûlullâh (sav) şöyle derken işittim: "İnsanlar dinin kötü saydığı bir şeyi görüp de onu değiştirmezlerse, Allah cezasını hepsine teşmil ediverir." Bir başka rivâyette "...güçleri yettiği halde değiştirmezler ise..." şeklinde ifade edilmiştir.21

Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) rivâyet edildiğine göre Rasulullâh (sav) şöyle buyurmuştur.

"Sizden kim bir münkeri görürse onu eliyle düzeltsin, gücü yetmezse dili ile, yine gücü yemezse kalbi ile düzeltsin; bu da imanı en zayıf olandır." (Müslim, İman: 20)

Numan b. Beşîr'den; dediğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

"Allah'ın yasakları mevzûunda nemelazımcılık edenle, onları işleyenlerin misâli kur'a ile bir gemiye binerek kimi alt katına kimi de üst katına düşen bir topluluktur. İmdi alttakiler su için yukarıdakilerin yanına uğrayıp geçmiş, onlar da bundan rahatsız olmuşlardır. Bunun üzerine beriki bir balta almış ve geminin altını delmeğe başlamıştır. Yukarıdakiler ona gelmiş ne yaptığını sormuşlar, o da "Benim yüzümden rahatsız oldunuz, suya da ihtiyacım var." cevabını vermiştir. Bu durumda ona mâni olurlarsa hem onu kurtarmış olurlar, hem de kendileri kurtulur. Eğer onu kendi haline bırakırlarsa onu da kendilerini de mahvetmiş olurlar." (Buharî, İfk: 20).

Usâme b. Zeyd'den; dediğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet günü adam getirilir ve ateşe atılır, bağırsakları ateşe fırlar ve adam eşeğin değirmeni ile döndüğü gibi orada döner. Cehennemlikler onun başına birikerek 'Ey filan, sana ne oldu? Sen bize ma'rufu emreder ve münkerden de nehyeder değil miydin?' derler. O da 'Size iyiyi emrettiğim halde onu yapmazdım, kötüyü yasakladığım halde onu da yapardım.' der..." (Buhârî, Fiten: 17).

Huzeyfe'den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

"Allah'a yemin ederim ki ya iyiliği emredip kötülüğü yasaklayacaksınız, yahut da Allah üzerinize, nezdinden bir azab gönderecek; sonra duâ edeceksiniz, fakat duânız kabul olunmayacaktır." (Tirmizî'den).

Urs b. Umeyre'den, o da Resûlullâh'tan (sav); şöyle buyurmuştur:

"Yeryüzünde günah işlenince onu gören ve tasvib etmeyen ondan uzakta bulunmuş gibidir." (Ebû Dâvûd'dan)

Yukarıda zikredilen âyet ve hadîsler bu mevzûdaki nassların tamamı olmamakla beraber, İslâm'ın ona ne kadar ehemmiyet verdiğini göstermeğe kâfidir. Görüldüğü üzere İslâm, dinî vecibelerin yerine getirilmesinin kontrol ve teminini, emir ve yasaklara nezaret vazifesinin ifâsını bütün Müslümanlardan istemiş, bu vazife yeter sayıdaki insanlar tarafından yapılırsa geri kalanların mes'uliyetten kurtulacaklarını ifâde etmiştir. İşte bu sebeple İslâm müesseseleri arasında bir de "ihtisâb müesesesi" vücud bulmuş -ileride görüleceği üzere- Hz. Ömer (ra)'den beri ümmeti temsil eden devlet başkanları yeteri kadar muhtesib tayin edegelmişlerdir. Gerek devlet memuru olarak ve gerekse Allah rızası için ihtisâb işini yapan22 kimselerin belli vasıfları olacaktır. Kaynaklar bu vasıflar ile muhtesibin diğer bazı devlet memurlarından farkları üzerinde uzun boylu bilgiler vermiş, çeşitli görüşler aksettirmişlerdir.

1. Muhtesibde Aranan Şartlar:

a) Mükellef olmak: Mükellefiyet çağına gelmemiş bir çocuğun emir ve yasaklara nezaret etmesi, gerekli ikazda bulunması câiz olmakla beraber bu ona vazife değildir. Bilfiil menetmek ve meşru olmayan şeyi ortadan kaldırmak ise ancak memur olan ve devlet otoritesini temsil eden memurun yapabileceği iştir. Ve bunun mükellef olması şarttır.

b) Müslüman olmak.

c) İyi ahlâk (adâlet) sahibi olmak: Bazı kimseler, yukarıda bir örneği geçen, başkalarını kontrol ve ikaz ettiği halde, kendileri dinî vecibeleri yerine getirmeyen kimseleri kınayan nasslara bakarak, söylediğini yapmayan ve iyi ahlâk sahibi olmayanların ihtisâbı ifâ edemeyeceklerini ileri sürmüşlerdir. Gazzâlî, peygamberler dışında hiç kimsenin küçük ve büyük gühahlardan ve kusurlardan uzak olamayacağını, bir kimsenin günah ve kusurunun doğru bildiğini söylemesine, başkalarını günah işlemekten menetmesine mânî teşkil etmeyeceğini öne sürerek -mutlak mânâda- adâlet şartını kabul etmemiştir.23

d) Resmî selâhiyet: Bu şartı kabul edenlere göre halktan herhangi bir fert ihtisâb yapamaz, muhtesibin devlet başkanı veya vali tarafından tayini gerekir.

Gazzâlî, bütün Müslümanlara hitab eden ve onları mükellef kılan nassları gözönüne alarak bu şartı da reddetmiştir.

e) Güç Sahibi Olmak: Âciz olan, ikaz ve önleme vazifesini yapmağa kalkışınca maddî veya mânevî, önemli bir zarara uğrayacağını bilen kimselerin, gayrimeşrû fiil ve davranışları gönülden tasvib etmemekle yetinecekleri bir hadîs-i şerif'te geçmişti. Bu noktada hem korku, hem de faydalı oluş bir arada değerlendirilirse ortaya dört şık çıkar:

1. İhtisâbın hem fayda vermeyeceği, hem de yapana zarar getireceği mâlûm ise, bunu yapmak gerekli değildir.
2. Söz ve fiili ile münkerin ortadan kalkacağını ve kendisine bir zarar gelmeyeceğini bilen kimsenin bunu yapması gereklidir.
3. Ne fayda ne de zarar getireceğini bilen kimseye ihtisâb farz olmamakla beraber, dinin esaslarını tebliğ bakımından yapması faydalı ve tercihe şayan kabul edilmiştir.
4. İhtisâbıyla meşrû olmayan duruma mâni olabileceğini fakat bundan zarar görebileceğini bilen kimsenin durumuna gelince; buna ihtisâb farz olmamakla beraber haram da değildir; hattâ müstehabtır.

"Cihadın en üstünü zalim devlet başkanına karşı hakkı söylemektir."24

"Ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın."25

âyetini ileri sürenlere karşı Gazzâlî "meselâ savaşa girmek de kendini tehlikeye atmaktır, buradaki tehlikeden maksat faydasız veya zararı daha çok olandır..." diyerek cevap vermiştir.26

Aynı müellif, ihtisâbın dâvet edeceği zarar üzerinde de durmuştur. Muhtemel zarar ya insanın maddî ve mânevî varlığına veya içtimaî mevkiine ait olabilir.

Ayrıca zarar ya mevcudu yokedici, elden alıcı olur; yahut da beklenen bir faydanın gelmesine mâni olur. Bunlardan ancak birincisi için gerçek mânâda zarar tâbiri kullanılabilir. Şu halde mevcut hastalığı tedavi eden tek doktora karşı, tedaviyi terkedeceği korkusu ile ihtisâb terkedilebilirse de "İleride hasta olursam beni tedavi etmez." korkusu ile ihtisâbın terki tecviz edilemez.27

Zarar muhtesibin şahsında kalmaz; yakın, uzak başkalarına da şâmil olursa bu durumda ihtisâb yapılmayacaktır. Bu da bir nevi acizlik sayılmıştır.

2.Muhtesib ile Kadı ve Mezâlim Hâkimi Arasındaki Farklar:

Kadı İslâm'da normal mahkemenin hâkimidir. Şer'î mahkeme usulüne göre dâvaları kabul eder ve hükme bağlar. Kadılık müessese olarak daha Hz. Peygamber (sav) zamanında teessüs etmiştir.

Mezâlim divan veya mahkemesi ise kadılar veya yüksek devlet memurlarının hüküm ve tasarruflarındaki zulüm iddialarına bakar. Bu mahkeme ilk olarak Emevî Halife Abdulmelik (v. 86/705) tarafından kurulmuş28 ve hâkimliğini de bizzat halife deruhte eylemiştir. Halife Ömer b. Abdulaziz, Mehdi, Hârun Reşid de bizzat bu vazifeyi yapmışlar, sonra Hârûn, İmam Muâmmed'i divân-ı mezâlim hâkimi tayin eylemiştir.29

Bu kısa bilgiden sonra asıl mevzûumuz olan farklara geliyoruz:

a) Hisbe ile kazâ arasında iki yönden benzerlik vardır:
     1. Muhtesib de kadı gibi dâvalara bakar ve hüküm verir; ancak onun sahası ancak ölçü ve tartı eksikliği, hile, aldatma, vakit gelmiş borcu ödememe gibi belli konulardır.
     2. Muhtesib de kadı gibi -kendi sahasında- mahkûmu hükmün icabını yerine getirmeye icbar eder.

b) Muhtesib isbata muhtaç hak ve dâvalar ile meşgul olmaz; bu dâvalar kadıya aittir. Onun sahası açık (meşhud cürümler) ve itiraf edilmiş haklardır.

c) Kadı kendisine getirilen dâvalara bakar; çarşı-pazar gezerek haksız ve gayrimeşrû fiil ve hâdiseleri kontrol etmez. Halbuki bunlar muhtesibin vazifeleri cümlesindendir.

d) Muhtesibin davranışlarında otorite ve heybet, kadınınkinde ise vakar ve teenni hâkimdir.30

3.Muhtesib ile Mezâlim Hâkimi Arasındaki Farklar:

    a) Mezâlim hâkimi kadıların üstündedir, onların âciz kaldığı sahalarda hüküm verir. Muhtesib ise kadılardan daha aşağı bir rütbe ve selâhiyet sahibidir.

    b) Mezâlim hâkiminin kendisine arzedilen her mevzûda hüküm verme selâhiyeti vardır.31

İhtisâba Mevzû Teşkil Eden Fiillerin Şartları:

İhtisâbın meşrû olmayan, dinin kötü ve çirkin kabul ettiği fiil ve davranışlara karşı yapılacağı ifade edilmişti. Mezkûr fiilerin hâlen mevcut, apaçık ortada ve ictihada muhtaç olmaksızın sâbit olmaları lâzım geldiği de ilâve edilirse ortaya dört şart çıkmış olur:

1. Fiil münker olacak: Burada günah, haram gibi tâbirler yerine "münker" kullanılıyor; çünkü münker, dinin vücuda gelmesini menettiği şey mânâsında olarak daha geniş bir mefhuma sahiptir. Meselâ çocuk veya delinin şarap içmesine günah denemez, fakat münker denir ve menedilmesi gerekir.

2. İhtisâbın zamanı münkerin icra edildiği zamandır; olmuş, geçmiş veya olması muhtemel bir fiile karşı ihtisâb yapılmaz;

3. Münker açıkta icrâ edilmekte olacak: Gizlenen münkeri arama yaparak, tecessüs ile ortaya çıkarmak câiz değildir. Rivâyete göre -hem Resûlullâh (sav) hem de kendi zamanında ihtisâb vazifesini yürüten- Hz. Ömer (ra), birisinin duvarından aşarak adamı münker bir iş üzerinde yakalamış; adam Hz. Ömer (ra)'e "Ey mü'minlerin emiri, ben bir münker işledim sen ise üçünü işledin; Allah tecessüsü menetti, onu yaptın; evlere kapılarından girin dedi, tepeden indin; girerken izin isteyin dedi, istemedin." demiş, Hz. Ömer (ra) de onu tasdik etmiş ve bir daha yapmaması şartıyla serbest bırakmıştır.32

4. Dinde ictihad ve ihtilâf mevzûu olan fiiller de ihtisâba tâbî değildir. Bir Şâfiî, velisiz nikâh yapan, nebiz33 içen bir Hanefîyi bundan menedemez. Çünkü bulûğa ermiş bir kızı rızâsıyla, fakat velisinin izni olmaksızın nikâhlamak ve nebiz içmek Şâfiîlere göre değilse bile Hanefîlere göre sahih ve câizdir.

İhtisâbın Metodu:

İhtisâbda takip edilecek usûl ve başvurulacak çareler üzerinde de durulmuştur. Bu çareler hafiften şiddetliye doğru şöyle sıralanmaktadır: Bilmek, bildirmek, yasaklamak, öğüt vermek, tekdir etmek ve azarlamak, el ile müdahale edip düzeltmek, sopa ile tehdit, sopalamak, silâh çekmek, zâbıta kuvvetleriyle duruma hâkim olmak. Bunların yeri ve kullanılışı üzerinde yapılan açıklamaları kısaca arzediyoruz:

1. Bilmek, haberdar olmak: Bundan maksat münkerin işlendiği anda buna muttalî olmak ve bilmektir. Daha önce de zikredildiği üzere münkerin işlenip işlenmediğini öğrenmek için tecessüste bulunmak, halkın gizli kapaklı işlerini araştırmak câiz değildir. Bilgi, ya iyi ahlâklı iki şâhidin bildirmesi veya açıkça işlendiği için görülmesi yollarından elde edilecektir.

2. Öğretmek:
Münkerin yapılmasının sebebi bazen bilgisizliktir. Bilmediği için emir ve yasakları çiğneyen, dinî talimâta aykırı hareket eden kimseler vardır. Bunlara bilmedikleri husûslar münasip şekilde anlatılırsa davranışlarını düzeltebilirler. Ancak çok kimse bilgisizliğinin ortaya çıkmasına tahammül edemez ve bu yüzden de gerçeği kabul etmez. Meselâ, namazda rükû ve secdeleri tam yapamayan bir kimseye yalnız olarak, yumuşak bir dille "Biz de dünyaya bilgin gelmedik, bize de namazı büyüklerimiz öğretti, şunu şöyle yaparsanız namazınız mükemmel olur..." şeklinde eksiğini söylemek bilmediğini öğretmek gerekir.

3. Öğüt vermek, doğru yolu göstermek ve Allah korkusunu hatırlatmak suretiyle önlemek: Bu, bildiği halde münkeri işleyen; meselâ içkiye, zulme, Müslümanları arkalarından çekiştirmeye -bunların haram olduğunu bilerek- devam eden kimseye karşı tatbik edilir. Ona işlediği kötü fiil ile alâkalı âyet ve hadîsler, Allah'ın sevgisine mazhar olmuş zevâtın davranışları anlatılır. Yumuşak bir dil kullanılır. Burada muhtesib tahakküm tavrından uzak, gönlü merhamet ve şefkatla dolu, aynı günahı kendisi işliyormuş gibi müteessir olmalıdır. Çünkü bütün mü'minler bir vücut gibidir. Aynı zamanda muhtesib, kendini muhatabından üstün görmemeli, yaptığı ile böbürlenmemeli, kalbini kibirden korumalıdır.

4. Tekdir etmek, kötü söylemek: Münkeri işleyen iyi ve tatlı sözden anlamaz, öğüt ile alay etmeğe kalkışırsa bu yola başvurulur. Burada kötü sözden maksat küfretmek değildir. "Günahkâr, ahmak, câhil, kaba adam, Allah'tan korkmuyor musun?" gibi sözlerdir.

5. El ile müdâhale etmek: İçkiyi dökmek, ipek elbiseyi çıkarmak, gasb edilmiş arâziden gâsıbı çekip çıkarmak, pis iken mescide girmiş kimseyi tutup oradan çıkarmak bu metodun örnekleridir. Bunu tatbik edebilmek için iki şart vardır:

    a) Bunları kendisinin yapması söylendiği halde yapmaktan imtina etmesi;
    b) Önleyici en hafif müdahale ile yetinilmesi. Meselâ elinden tutmak varken yakasından, sakalından tutulmaz.

6. Dövmek veya başka türlü cezalandırmakla tehdit etmek: İhtisâbın bu derecesinde dikkat edilebilecek nokta, tehdit için söylenen şeyin dinde câiz ve söylenen tarafından yapılabilir olmasıdır.

7. Dövmek: Bundan önceki çare ve usûller münkeri önlemek için kâfi gelmez ve sopalamak zarûret halini alırsa bu da tatbik edilebilir.

Buraya kadar geçen ihtisâb çareleri herkes içindir. Sopa ve icâbında yaralama pahasına suçu ve münkeri önleme işi herkes için midir? Bu noktada farklı görüşler vardır. Mu'tezile devletin memuruna aittir, diyor. Gazzâlî zarûret bulunur, daha kötü bir netice de doğmazsa her Müslüman tatbik edebilir görüşünü ileri sürüyor.34 Aynı ihtilâf bundan sonraki madde için de vâriddir.

8. Silâh Kullanmak: Bu son çaredir. Nâdiren başvurulur. Daha çok karşı tarafın silâh kullanması buna sebep teşkil eder.

Görülüyor ki maksat Müslümanları incitmek, küçük düşürmek, fitneyi körüklemek, böbürlenmek değil, onları ikaz ve irşad ederek, gereken terbiye metodlarını tatbik ederek suçu ve münkeri önlemektir. Bu sebeple muhtesibin ilim, Allah korkusu ve güzel ahlâk sahibi olması gerektiği önemle tekrarlanmıştır.

İhtisâbın Tatbik Edileceği Fiiller ve Davranışlar (Münker):

Dinin yapılmasını istedikleri (ma'rûf) ve yapılmamasını istedikleri (münker) ihtisâba mevzû teşkil ettiğine göre, bir bakıma devlet başkanlığından en küçük memuriyete kadar bütün İslâmî mevkî ve müesseseler ihtisâb ile meşgul oluyorlar demektir.35 Ancak bu hisbenin, ıstılâh haline gelenden daha geniş bir mânâsıdır. Istılâhî (terim olarak) hisbenin mevzûuna gelince, bunları derli toplu bir şekilde tesbit için üç yoldan yürünmüştür:

1. Belli bir sistem içinde, nazarî olarak ma'rûf ve münker fiileri tesbit yolu. Meselâ Mâverdî gerek ma'rûf ve gerekse münkeri önce Allah hakkı, kul hakkı ve müşterek hak olmak üzere üç gruba ayırmış, sonra bu grupları da nevîlere ayırarak örnekler vermiştir. Buna göre Allah hakkı olan mârûf içinde cuma namazı, cemâatle namaz, ezan ve vakit namazları vardır. Bunların toptan terkedilmemesini sağlamak ihtisâb mevzûudur. İnsan hakları içinde cemiyetin müşterek ihtiyaçları; meselâ yol, su, câmi, şehrin müdafaası için tahkimât ile zamanında ödenmeyen borç ve nafakalar gibi ferdî haklar bahis mevzûu edilmiştir. Allah ile kul için müşterek sayılan haklar meyânında boşananların gerekli iddeti beklemeleri, yetimlerin velileri tarafından gerektiğinde evlendirilmesi, kölelerin hukukunun korunması, bulunmuş eşya ve hayvanların muhâfazası gibi husûslar vardır. Bütün bunlar muhtesibin, yerine getirilmesine nezaret edeceği ma'rufun nevileridir.

Allah hakkı olan münker ibadetler, muâmelât ve haramlar diye üç kısma ayrılmıştır. İbâdetler mevzûunda, bunların sünnetteki şekillerinden çıkarılması, ilâveler yapılması, âlenen ihlâli (oruç yemek gibi); muâmelât mevzûunda, fuhuş ticareti, fâsid ve bâtıl akitler, aldatma, hile yapma, eksik ve yanlış ölçüp tartma; haramlar mevzûunda ise açık haramlar ile şüpheli şeyler muhtesibin vazife sahasına giriyor.
Kul hakkına tecavüz şeklinde tezâhür edene münkerler bir kimsenin mülk arâzisinden husûsî yol geçirmek, duvarını kullanmak, sanatkârlar ve esnâf ile müşteriler arasındaki münâsebetlerdeki haksızlıklardır.

Müşterek haklar cümlesinden olan münkerler içinde yüksek bir kat veya balkondan komşunun haremine bakmak, mahalle imamının cemâati mutazarrır edecek kadar namazı uzatması, hayvanlara ve vâsıtalara fazla yük vurmak, kölelere zulüm ve işkence yapmak, yollar üzerine halkı rahatsız edecek tezgâh veya binalar kurmak, zarûret olmadan erkeğin saç boyaması, falcılık ve bu gibi işlerle geçinmek... zikredilmiştir.36

2. Böyle bir sisteme ve taksimâta tâbî kılmaksızın çeşitli münker davranışları sıralama ve bunların dindeki önemi ile önlemesi çaralerini münakaşa etme yolu. İbn Teymiyye ile İbn Kayyim de bu yolu takip etmişlerdir.37

3. Bütün ma'ruf ve münkerleri sayıp tesbit etmek yerine, müellifin zamanında müşahede edilen başlıca münker davranışları tesbit yolu. Gazzâlî'nin usûlü de budur. Hem yazımızın ikinci bölümünde ele alacağımız "tatbikâtta ihtisâb" mevzûuna basamak olması hem de Gazzâlî devri (450-505/1058-1111) din ve ictimâî hayatına ışık tutması bakımından bu müşahedeyi hülâsa olarak arzediyoruz.38

Mescid ve Câmilerde Görülen Münker Fiiller:

1. Ta'dil-i erkânı terketmek; yani namaz içindeki rükû, kalkmak, secde, oturma gibi fiileri eksik yapmak.
2. Namaz kılanın görmediği bir yerinde pislik bulunması veya karanlık gibi bir sebeble kıbleye yönelmemiş olmak.
3. Kur'ân-ı Kerîm'i yanlış okumak.
4. Ezânın çok bağırılarak ve haddinden fazla uzatılarak okunması.
5. İki veya daha fazla müezzinin, birinin okuduğu bitmeden diğeri başlamak suretiyle ezan okumaları ki bu durum mü'minlerin ezana cevap vermesini güçleştirmektedir.
6. Hatibin siyah, ipekli cübbe ve altın kabzalı kılıç kullanması.
7. Vâiz ve kıssacıların yalan haberler nakletmeleri veya bidatlarının propagandasını yapmaları.
8. Kadınların bulunduğu vâazlarda vâizin genç, şık giyimli olması, hareketli ve şiirler okuyup, işaretler yaparak konuşması.
9. Câmi içinde ilâç, yiyecek, nazarlık vs. satmak için halkalar kurmak, Kur'ân okuyarak, şiirler söyleyerek dilenmek.
10. Câmiye deli ve sarhoşların girmesi, çocukların oynaması...

Çarşı ve Pazarda
Görülen Münker Fiiller:

1. Kâr mevzûunda yalan söylemek,
2. Satılan şeyin kusurunu gizlemek,
3. Ölçü ve tartıyı eksik yapmak,
4. İslâm'ın haram kıldığı şeyleri alıp satmak,
5. Çeşitli hile ve aldatmalar.

Yollarda Görülen Münker Fiiller:

1. Gelip geçenleri rahatsız edecek şekilde yolları tezgâh, yapı, yük vs. ile işgal etmek.
2. Yol üzerinde hayvan boğazlamak.
3. Hayvanlara fazla yük vurmak.
4. Karpuz, kavun vb. kabuğu atmak.
5. Kanalizasyon akıntılarını, pis su ayaklarını yola verip akıt- mak.
6. Evin önünde ısıran köpek barındırmak.

Hamamlarda Görülen Münker Fiiller:

1. Hamam kapı ve duvarlarındaki sûretler (canlıların kabartma resimleri) vb.
2. Gizlenmesi gereken yerleri açmak ve buralara bakmak.
3. Yıkayıcıların peştemal altına bakmaları veya buralara ellerini sürmeleri.
4. Az su içine pis el, tas ve çamaşırların sokulması.
5. Hamamların pis ve taşların kaygan bırakılması...

Ziyafetlerde Görülen Münker Fiiller:

Ziyafetlerde de israf, dedikodu, altın ve gümüş eşya kullanmak gibi münkerler vardır.

Gazzâlî buraya kadar hulâsa ettiğimiz münkerâtı saydıktan ve ıslâh çareleri üzerinde durduktan sonra sözü şöyle bağlıyor:

"Bugün evinde oturan, ihtisâb işi ile meşgul olmayan herkes münker işliyor demektir. Çünkü bilgisizliğin ve münker davranışların yaygın olduğu şu zamanda halkı irşaddan geri durulamaz... Her mahallede bir din bilgini mecsidde halka dini öğretmelidir. Bilen bildiğini bilmeyenlere öğretmeli, hattâ azığını da kendi kazancından temin ederek bunun için yakından uzağa seyahat etmelidir... Her Müslüman önce kendinden başlamalı, farzlara devam ve haramları terkederek nefsini terbiye etmeli, sonra bunu ailesine öğretmeli, sonra komşularına intikal etmeli, sonra mahallesine sonra şehrinin halkına, sonra kenarlarda ve köylerde oturanlara ve nihayet bütün dünya halkına İslâmın irşad ve dâvetini, dinin ön bilgilerini ulaştırmalıdır.
Bu vazifeyi, mezkûr bölgelere yakın olanlar yaparsa uzak olanlar mecburiyetten kurtulurlar."

Netice:

Buraya kadar İslâm'ın, bugünkü ictimâî ve terbiyevî ilimlerin vardığı neticelere uygun olarak fert ve cemiyet arasında sıkı bir alâkanın varlığını, ferdin terbiyesinde cemiyetin rolünün büyük olduğunu, cemiyetin selâmeti için gelenek halinde intikâl eden bazı kaide ve nizamlara tâbî olmasının zarûretini kabul eylediğini gördük. Terbiyenin gayesi insanoğlunu yaratılış gayesine en uygun olan karaktere, şahsiyete ve davranış melekesine kavuşturmak, iyi insanlardan mürekkep iyi cemiyetler meydana gelmesine yardım etmektir. İslâm'a göre de cemiyetlerin en hayırlısı, şiârı iyilik olan ve bütün insanlığa sulhun, selâmetin, iyiliğin, yüksek ahlâkın örneğini veren, bunların hâkim olmasını gaye edinen cemiyettir. Suç işleyeni cezalandırmak belki bir zarûrettir; fakat önemli olan suçu önlemek, suç işleme istidadı taşıyanları terbiye ve ıslâh etmektir; tıpkı sıhhati korumanın, hastalığı tedavinden önce geldiği ve daha önemli olduğu gibi. İşte ihtisâbın veya ma'rûfu emr ve münkeri nehy müessese ve vazifesinin en önemli işi bu ulvî ve önemli gayelerin gerçekleşmesine yardım etmek, beşeriyyeti dünyada mutlu, ahiret için de umutlu kılmaya çalışmaktır.

İslâm bunun için kaideler koymuş, âlimlerimiz de bu kaideleri sistemleştirmiş, açıklamış ve tebliğ etmişlerdir. Ancak İslâm tarihi boyunca buraya kadar arzettiğimiz nazariyât ile tatbikat birbirine uymuş, kitaptakiler cemiyet aynasına aksetmiş midir?

İşte aşağıdaki bölümde bu mevzûu tesbit etmeğe çalışacağız.

İSLÂM TARİHİ BOYUNCA TATBİKATTA İHTİSÂB

Nazarî sahada ihtisab mevzûunda, gerek müstakil kitaplarda ve gerekse umûmî eserlerin alâkalı bölümlerinde oldukça geniş bilgi bulmak imkânına sahibiz. Halbuki tarih boyunca çeşitli İslâm devletlerinde bu müessesenin nasıl yürütüldüğü ve resmi olmayarak halkın ihtisâb vazifesine nasıl katıldıkları hakkında fazla bilgiye sahip değiliz. Bu bilginin ikmâli için önce çeşitli İslâm devletleri için müesseseler tarihinin yazılmasını bekleyeceğiz. Ancak bu bekleyiş, eksik ve kopuk da olsa bilinen kısımların tesbitine mâni değildir.

A. Menşei:

Yukarıda ihtisâbın İslâm'a has bir müessese olduğunu söylemiştik. M. G. Demombynes, ihtisâbın Bizans aracılığı ile Roma'nın, resmî binaların murakabe ve muhafazası gibi vazifeleri yürüten belediye müessesesinden (edile curule) intikal etmiş olduğunu kesin olarak ifade etmişse de39 iddiâsını isbata yarar bir delil zikretmemiştir. Buna mukabil kitabında hisbe mevzûuna daha geniş yer veren L. Milliot, başkadılık müessesesinin İran'daki mûbed-i mübedân müesessesinden intikâl ettiğini zikretmesine rağmen40 ihtisâb için yabancı bir menşe ileri sürmemiştir.41 İleride temas edileceği üzere Roma'nın "edile curule" müesesesi bir dereceye kadar Osmanlılardaki "şehreminliği" müesesesine benzer; bu ise ihtisâbdan farklıdır.

Kanaatimize göre bu müessese, İslâm'ın ana kaynaklarında önemle yer aldığını gördüğümüz "dinin emir ve yasaklarına cemiyetin nezaret etmesi, bunların yürümesini temin eylemesi" mükellefiyet ve vazifesinden doğmuştur. Resûlullâh (sav) devrinde, diğer birçok vazifeleri yanında ihtisâb işini de bizzat kendileri deruhte eylemişler, başta Hz. Ömer (ra) olmak üzere sahâbe de bu mevzûda O'na yardımcı olmuşlardır.

B. Müessese Olarak Başlangıcı:

İhtisâbın müessese olarak kurucusu Hz. Ömer (ra)'dir. Kendisi de bu vazifeye bakmakla beraber Abdullah b. Utbe'yi Medine'ye, Saîd b. Âs'ı da Mekke'ye muhtesib teyin etmiş, bunlara çarşı-pazarı, şehirler arası yolların girişini, develerin istirahat ve hareket yerlerini dolaşmalarını ve buralarda gördükleri münker fiillere müdâhale etmelerini emretmiştir. Geceleri Medine sokaklarını dolaşan eli kamçılı ilk halife de Hz. Ömer (ra)'dir.42

Rivâyete göre Hz. Ömer (ra) böyle bir gece teftişinde bir hane içinde cereyan eden şu münakaşaya kulak verir: Anası kızına, satılacak süte su katmasını teklif etmekte, kız ise "Halifeden korkmaz mısın?" diye diretmektedir. Anası: "Şimdi halife burada değil." deyince kız: "Halîfe yoksa onun Allah'ı buradadır." cevabını verir. Hz. Ömer (ra) bu fazîlet âbidesini oğlu Âsım'a almıştır ve tarihte "İkinci Ömer" diye anılan Ömer b. Abdülaziz de Âsım'la bu hanımın torunu olmuştur.43

Bu devrede dinî-ahlâkî kontrol vazifesi Müslümanlar dışında resmen kadı ile muhtesib arasında paylaşılıyordu. Ancak yukarıdaki rivâyet ile benzeri nakiller İkinci Halifenin de bizzat bu vazifeye katıldığını ifade etmektedir.44 İbn Haldûn'un nakline göre sultanın vazifesi hilâfetten ayrılıp siyasî ve idârî sahaya inhisar edinceye kadar İslâm devletlerinin çoğunda muhtesiblik müstakil bir makam olarak telâkki edilmeyip, kazâ makamına tâbî ve yardımcı kabul edilmiş ve tayinleri de kadı yapmıştır. İbn Haldûn bu tatbikâtı benimseyen devletlere örnek olarak Mısır ve Mağrib Fâtımîleri ile Endülüs Emevîlerini zikretmiştir.45

C. Emevîler ve Abbâsilerde:

Emevîler ile Abbâsîler devirlerinde resmî ihtisâb tatbikatına dair bir nakil göremedim. Ancak Emevîlerden Muâviye'ye Ebû Müslim Havlânî, Ebu'd-Derdâ, Abdulmelik ve oğlu Velid'e Atâ b. Ebi-Rabâh, Haccâc'a ve İbn Hübeyre'ye Hasenü'l-Basrî tarafından kelleyi koltuğa alarak yapılan hasbî ihtisâb vazifeleri46 bu devirde dinin emir ve yasaklarına nezâret vazifesine önem verildiğini, hattâ bu vazifenin -resmî olmayan âlimler tarafından- halîfe ve valilere karşı da yapıldığını göstermektedir.

Aynı durumun Abbâsiler devrinde de devam ettiğini gösteren örnekler vardır. Evzâî ve İbn Ebî Züeyb'in Ebû Câfer Mansûr'a, İmam Sevrî'nin Hârûn Reşîd'e, Ebû'l-Hüseyin Nûrî'nin Mu'tedid'e karşı ifâ ettikleri parlak ihtisâb örneklerini Gazzâlî nakletmiştir.47 Bunlar arasında Mu'tedid'e ait bir ifade o devirde, tayin ile bu işi yürüten muhtesiblerin varlığına delâlet etmesi bakımından önemlidir. Nûrî, bir kayıkla taşınan, içleri şarap dolu küplerin halîfe Mu'tedid'e ait olduğunu sorup öğrenince kayıkçının sopası ile bir küp hâriç hepsini kırmış, yakalayıp bizzat halife tarafından sorguya çekilmiş ve aralarında şu konuşma geçmiştir:

"- Küpleri niçin kırdın?
- Ben muhtesibim.
- Sana hisbe salâhiyetini kim verdi?
- Sana hilâfet vazifesini veren bana da hisbe vazifesini verdi.
- Sonuncu küpü niçin kırmadın?
- Tam o sırada beni görenleri hatırlayarak gönlüme böbürlenme geldiği için."

Bu cevaplardan sonra halîfe onu serbest bırakmıştır.

Halîfe Mu'tedid'den 156 yıl sonra vefat eden Mâverdî (v. 450/1085) önceleri bizzat halifelerin nezaret ettiği ihtisap vazifesinin, onlar bu işten vazgeçerek ehliyetsiz ve menfâatçi kimseleri muhtesib tayin etmeleri üzerine istismar ve ihlâl edildiğini, bu yüzden de kendisinin kitabında buna yer verdiğini söylemektedir.48
Abbâsîlerin zayıfladığı, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun altın çağını yaşadığı devirde ise Gazzâlî, (v. 505/1111) kendi devrinde ihtisâb vazifesi üzerine şunları kaydetmiştir:

"Bu önemli vazifenin ilmi ve tatbikatı silinmek üzeredir. Gönüllere, mahlûka yaranma duygusu hâkim olmuş, Yaratan'ı gözetme şuurunu oradan söküp çıkarmıştır... Menfâat duygusu âlimlerin ağzına kilit vurmuştur."49

Yine aynı devirde, Nizâmülmülk (v. 485/1092) vefatından bir yıl önce Sultan Melikşah'ın emriyle kaleme aldığı Siyâsetnâme'sinde ihtisâba yer vermiştir. Verdiği malûmat ve naklettiği hâdiseler, kendi devri ile Gazneli Mahmud (v. 421/1030) ve torunu İbrahim (v. 481/1088) devirlerinde ihtisâb telâkki ve tatbikâtı bakımından önemli olduğundan aynen naklediyoruz:50

"Kezâlik her şehirde bir muhtesib tayin olunmalıdır ki, terazilerin sahih olduğuna, vezne riâyet edildiğine baksın. Bey ü şirâ muâmelâtının sıdk u istikamet ile cereyanına nezaret etsin. Etraf ve esnaftan getirilip pazarda satılan kâffe-i eşyada tağşiş ve hiyânet bulunmamak ve evzan doğru olmak hususunda ihtiyata riâyet eylesin. Emr-i ma'ruf ve nehy-i münkeri yerine getirsin. Gerek padişah, gerek memurîni, muhtesibin nâfuz ve iktidarın takviye eylemelidir. Çünkü: Kâide ve netice-i aklın birincisi budur. Aksi takdirde fukara renç ve eleme uğrar; pazar halkı istediği gibi alır, satar. Fazla yiyenler müstevlî ve fısk âşikâr olur. Emr-i şeriat revnaksız olur."

"Bu memuriyet daima havastan bir hadıma yahut yaşlı bir Türk'e tefviz olunurdu. O adam hiç mümâşât ve muhâbât göstermez ve has ve âmm andan korkardı. Bütün ef'âli insaf kâidesine muvâfık olur ve İslâm kavâidi istihkâm bulurdu. Nitekim hikâyeyi âtiye de variddir:"

"Hikâye: İşittim ki Gazvin'de ekmekçiler dükkânların kapısını kapayıp ekmek bulunmaz oldu. Gurabâ ve fukara renç ve zahmete uğradılar. Şikâyet için padişahın sarayına azimet ve Sultan İbrahim'in huzurunda nâle ve feryat ettiler. Sultan emreyledi. Ekmekçilerin cümlesi ihzar olundu. "Niçin bu ekmek muzayakasını yaptınız." diye sual etti. Onlar da: "Her ne zaman bu şehire buğday ve un getirilse senin ekmekçilerin alıyor ve anbara koyuyor ve (ferman böyledir) diyorlar. Bir men un satın almak için bizi bırakmıyorlar." cevabını verdiler. Sultan emretti. Has ekmekçi getirilip filin ayağı altına atıldı. Öldükten sonra, cesedi filin dişine bağlanıp şehirde dolaştırıldı ve münâdî: "Ekmekçilerden her kim dükkânının kapısını açmazsa, onu böyle yaparız." diye nida etti. Padişahın anbarında bulunan un sarfedildi. Akşam namazı vaktinde her dükkânın kapısında elli men ekmek kaldı ve kimse satın almadı."

Yine Abbâsilerin sûretâ iktidarda bulundukları son zamanlarda Fâıtmîlerin hâkim bulundukları bölgede ihtisâba önem verildiğini, zâbıtanın da muhtesib emrine verilerek bilhassa çarşı pazar nimazı ile ölçülerin ayarı üzerinde ehemmiyetle durulduğunu, tesis edilmiş husûsî bir "ölçüler dairesi"nin Eyyûbîler devri boyunca da devam ettiğini Makrîzî51 ve Şeyzerî'den öğreniyoruz.52

Bütün bu nakillerden anlaşıldığına göre ihtisâb Doğu'da nazariyât ve tatbikatta geniş mânâsı ile alınmış; dinî emir ve yasakların hepsine şâmil bulunmuştur. Halbuki Mağrib ve Endülüs'te daha dar bir saha içinde "beledî ve inzibatî kontroller"e münhasır kalmıştır. Endülüs'te muhtesiblik Hristiyan krallar devrinde de devam etmiş, bu kelime "almotacen" şeklinde İspanyol diline dahi geçmiştir.53

D. Osmanlılar'da:

İhtisâb
vazifesini baştan beri resmî ve gayr-i resmî olmak üzere iki sahada müşahede etmeye çalıştık. Gayr-i resmî olarak Türk halk ve âlimlerinin dinî emir ve yasaklara nezaret, ahlâk ve an'anelerin nesilden nesile intikâlini temin mevzûlarında titizlik gösterdikleri, bunun tarihte olduğu gibi zamanımızda da devam ettiği bir gerçektir. Şeyh Edebâlî, Dursun Fakih, Zenbilli Ali Efendi, Molla Gürânî, Hoca Sâdeddin Efendi, Birgili Mehmed Efendi, Kâtip Çelebi, Koçi Bey gibi gerek padişahlara ve gerekse büyük devlet adamlarına karşı hakkı söyleyen ve doğru yolu gösteren Osmanlı âlimleri vardır. Ayrıca Türk milleti nemelâzımcı bir millet değildir. Halâ Anadolumuz'da hüküm süren an'aneye göre mahalle ve köyün büyükleri kimin çocuğu olursa olsun küçükleri terbiye hakkına sahiptir.54 Bu hakkın hüsnüniyetle kullanılması ebeveyni sadece memnun etmektedir. Mahalle ve köyde komşulardan birinin dert ve felâketine bigâne kalınmadığı gibi çirkin ve gayr-i ahlâkî davranışları karşısında da sükût edilmez. Bu aktif ictimâî kontrol ve ahlâkî terbiye sayesindedir ki Müslüman Türk'ün ahlâk ve an'aneleri asırlardan beri -bilhassa Anadolu'da- yaşama imkânı bulmuştur.

Resmî ihtisâb vazifesine gelince, imparatorluğun kurucusu Osman Bey zamanına ait bir rivâyet bu vazifenin hem Selçuklulardaki son durumu, hem de Osmanlılardaki başlangıcı hakkında bazı ipuçları vermektedir:

Osman Bey'e bir adam müracaat ederek pazarı beklemesi, orada nizâm ve intizâma nezaret etmesi karşılığında pazara mal getirenlerden rüsûm almasına izin verilmesini ister ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

Osman Bey:
- Bunu Allah mı, yoksa Resûlullâh (sav) mı buyurmuştur?
Adam:
- Evvelden beri töre-i sultânîdir.
Osman Bey gazaplanır:
- Bir kimse kendi kesbi ile kazanmış ola niçin akçe vere? Git seni gözüm görmesin!

Bunun üzerine mecliste bulunanlar bu rüsûmun pazarı bekleyenlerce alınmasının âdet olduğunu söylerler. Osman Bey de: "Mal getiren satarsa iki akçe alınmasını, satamazsa bir nesne alınmamasını" buyurur.55

Burada töresinden bahsedilen sultan, Selçuklu sultanları olacaktır. Kendisine müzakere sonunda rüsûm almasına izin verilen kişi için ise "muhtesib" tâbiri kullanılmamıştır. Fakat yaptığı iş ihtisâb vazifeleri cümlesindendir.

Vesika vermemekle beraber kaynaklar Osmanlılarda her nereye bir kadı tayin edilse yanına bir de muhtesib verildiğini, ihtisâb vazifesini bunların ortak olarak yürüttüklerini, muhtesibin (ihtisâbağası) hâssaten beledî hizmetler ile meşgul olduğunu kaydediyorlar.56 Sonraları ihtisâb işlerinin iltizâm usulüyle bir yıllığına isteyene ihâle olunduğu, bunun da nizam dışı rüsûm alınmak suretiyle zulümlere sebep olduğu zikrediliyor.57

IV. Murad ve onu takip eden İbrahim'e önemli lâyihalar sunmuş bulunan Koçi Bey (v. 1650 civarı), ikincisine sunduğu "ilmiyye teşkilâtı", "narh ve kiler ahvali" başlıklı lâyihalarında bazı ihtisâb hizmetlerini saymışsa da muhtesibden bahsetmemiş, bunları İstanbul kadısının ifâ edeceğini ifade etmiştir.58 Ancak bu ifâde, o zaman resmî muhtesibin bulunmadığına delâlet edebileceği gibi bu memurun kadıya bağlı ve tâbî olduğunu, bunun için de ayrıca zikredilmediğini düşünmemize de mânî değildir. Çünkü vesikalar kuruluşundan beri Osmanlılarda pek yüksek bir memuriyet olmamakla beraber muhtesibliğin mevcudiyetini ifade etmektedir. Nitekim Fatih devrinde, (863/1458) yılında Mısır melikinin elçi olarak bir muhtesibi göndermiş bulunması hoş karşılanmamıştır.59

Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra 1242/1825 tarihinde bir ihtisab nezareti tesis edilmiş, daha önce "ihtisâb ağası" denilen baş muhtesibe de "ihtisâb nâzırı" unvanı verilmiştir.60 Aynı tarihte çıkarılan bir nizâmnâmeden61 anlaşıldığına göre bu devrede ihtisâb hizmetleri, sadece bugün belediye ve kısmen emniyet zâbıtasının ifâ ettiği hizmetlere münhasır kalmayıp, İslâm'ın ilk devirlerinde ve Şark'ta olduğu gibi geniş manâsıyla tatbik olunmuştur.

Bu husûsu teyid maksadıyla nizamnâmenin bazı kısımlarını sadeleştirerek kaydediyoruz:62

"İhtisâb... kanunu da şehrin nizâmını koruyan ağların en kuvvetlisi ve Hz. Ömer (ra) zamanından beri devam eden dâhili nizamların temel ve esası olup bir müddetten beri araya bazı arızalar girmekle nizamı tamamen bozulmuş olduğundan... bunu da düzene koymak için sâbık Kumbaracıbaşı Mustafa Ağa ihtisâb ağası tayin buyurularak şöyle nizâm kurulur ki:"

"Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker husûsu dünyanın ve üzerinde yaşayanların düzen içinde olmalarının en kuvvetli dayanağı olduğuna binâen ihtisâb hizmetine memur olanlar, herkesten önce namaz kılmaları ve Ramazan-ı Şerîfte oruç tutmaları mahalle imamlarından soruşturup öğrenerek namaz ve oruç vecîbelerini yerine getirmelerini tenbih edip, dinlemeyenleri ve mahalle imamlarından da imamlığın şartlarını bilmeyenleri ve başkaca dine aykırı, dinin yasak kılıp çirkin gördüğü işleri işleyenler hakkında tahkikât yapmak ve bunları şeyhülislâmlık ve kadılık makamına haber vermek ve oraya celbetmek, bunlar ile mahkemede yalan şâhitlik edenlerin şer'î te'dipleri ihtisâb ağası tarafından icrâ edile."

"İç işlerde esnafın ihtikârını önlemek de gereklidir..."

Nizamnâme bundan sonra ihtisâb ağasının gerek bizzat ve gerekse diğer ilgili memurlar ile işbirliği yaparak ifâ edeceği beledî ve inzibâtî işler ile ihtisâb rüsûmuna mufassal bir şekilde yer vermektedir.

Nizamnâmenin nâşiri M. Gâlip'in giriş kısmında verdiği bilgiye göre (1287/1855) tarihinde ihtisâb rüsûmu kaldırılmış, bunun yerine şehremâneti kurulmuş ve muhtesibe de şehremini denilmiştir.63 Bundan sonra 1869'da "Dersaâdet İdare-i Belediye Nizamnâmesi" ile yeni usûlde belediye teşkilâtı kurulmuş, 1970 tarih ve 1580 sayılı kanunla da bugünkü şeklini almıştır. Son paragrafta bahis mevzûu olan tasarruf ve yeniliklerden sonra geniş mânâdaki ihtisâbın vazifeleri bölünmüş, bunlar belediye, kadı, emniyet zabıtası ve din bilginleri arasında paylaşılmış olmaktadır.

Günümüzde ihtisâbın yalnızca ahlâk ve dine taallûk eden kısmı din görevlileri ile Müslüman halk tarafından ikaz, irşâd ve terbiye metodları ile yürütülmektedir.

İhtisâb diğer İslâm ülkelerinde de bizdekine yakın bir durumda olup, ancak bazı Mağrib ülkelerinde eski haliyle devam etmektedir.64

Netice:


İslâm, insanlarının yalnız mânevî ve rûhânî problemleriyle meşgul olup ictimâî, iktisâdî, ahlâkî... sahalarda onları akıl ve tecrübeleriyle başbaşa bırakmamıştır. Çünkü ferd ve cemiyet hayatında, nazarî bakımdan mümkün olsa dahi, tatbikatta maddî ile mânevîyi birbirinden tecrid etmek, bunları su geçirmez bölümler halinde yekdiğerinin karşılıklı tesirinden uzak tutmak mümkün değildir. İşte bu sebeple İslâm getirdiği mânevî nizamın maddî çerçevesi ve zarfı ile de ilgilenmiş bu mevzûda teferruâta dalmamakla beraber koruyucu ve besleyici tedbirler almıştır. Maddî ve mânevî problemleri halledilmiş, İslâm'ın örnek diye kabul ettiği bir cemiyette ferdin kötü yetişmesi ve ahlâksız olması ne kadar güç ise, bozuk düzene saplanmış, her şeyi tesadüfe terketmiş, anarşi anaforuna kapılmış bir cemiyette fertlerin iyi yetişmesi ve güzel ahlâk sahibi olması o derecede -hattâ daha da- güçtür.

İslâm'ın, Ütopya Ülkesi'nde değil de dünyada gerçekleştirmek istediği örnek nesil ve cemiyet hedefine ulaşmak için "emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker, ihtisâb, hisbe" tâbirleri ile formüle ettiği esaslar, İkinci Halife (ra) zamanında müessese halini almış, bu müessese hemen bütün İslâm devletlerinde -zaman ve mekânlar arasında farklılıklar bulunmakla beraber- teşkilât arasında yerini almış ve kısmen de olsa zamanımıza kadar gelebilmiştir. Önemli olan kelime ve formüller değil, gaye ve bunu gerçekleştirecek en iyi vâsıtadır. Bugün terbiye sosyolojisi ve sosyal psikoloji gibi ilimlerde, çeşitli vâsıtalarla kendisini hissettiren bir ictimâî kontrol ve baskıdan bahsedilmekte, bunun müsbet neticelere yöneltilmesinin çareleri araştırılmaktadır. Buraya kadar etüd etmeğe çalıştığımız "ihtisâb müessesi" İslâm cemiyetlerinde, içtimâî terbiye ve kontrol vazifesini şuurlu ve aktif bir şekilde gerçekleştirmeyi, on dört asırdan beri kendisine gaye edinmiştir.

(Prof. Dr. Hayrettin Karaman)

Dipnotlar:
1. Krech-Curtchfield-Ballachey, Cemiyet İçinde Ferd, çev. Prof. M. Turhan, II, 133.
2. Bertrand Russell, Eğitim ve Toplum Düzeni, çev. Nail Bezel, İst. 1969, s. 70-81; Lütfi Öztabağ, Eğitim Sosyolojisi, İst. 1968, s. 55-58.
3. Fâtır, 35/18.
4. Buhârî, Kitâbu'l-Kader, VII, 211. (Matbaâtü'l-Âmire); Müslim, VIII. 53, 54.
5. Mecelletü'l-mecme'i'l-ilmi el-Arabî, sene: XVIII. s. 417-428; Karâfî, el-İhkâm, nşr. Abdulfettâh Ebû Gudde, (Dimaşk), 1967, s. 168. dipnotu.
6. Riyâd, 1383, nşr. Abdurrahman b. Muhammed en-Necdî, c. XXVIII, s. 60-120.
7. et-Turûku'l-hükmiyye Mısır, 1317, s. 219 vd.
8. Mecelle-i Umûr-i Belediyye, c. I,. İst. 1922), s. 309-403.
* Bu eser de neşredilmiş ve Nesil Dergisi'nin 1973 Mayıs sayısında tanıtılmıştır.
9. E.V. Zambaur, İ.A., "Hisbe" maddesi.
10. Kâtib Çelebi de kazayı hisbenin bir bâbı olarak zikrediyor. Keşfü'z-zunûn, İst. 1971, c. I, s. 15.
** M.G., Demombynes, age., L. Milliot age.
11. Mâverdî, Karâfî, İbn Haldûn yukarıda adı geçen eserlerinde böyle yapmışlardır.
12. Gazzâlî, İhyâu ulûmi'd-din.
13. Mâverdî, Ahkâmu's-sultâniyye, Mısır, 1960. s. 240; Gazzâlî, İhyâ, Mısır, 1358, c. II, s. 308.
14. Âli İmrân: 3/103.
15. Gazzâlî, age., c. I, s. 303.
16. Âli İmrân: 3/113.
17. Tevbe, 9/72.
18. Âli İmrân, 3/109.
19. Mâide.
20. Mâide, 5/108.
21. Hâdîsler Irâkî'nin tenkid ve tahriciyle beraber İhyâu ulûmi'd-din'in yukarıda mezkûr tab'ında mevcuttur; c. II, s. 304 vd.; Ayrıca bkz. Tebrizî, Mişkâtü'l-mesâbih, Dimaşk, 1961, nşr. Elbânî, c. II, s. 624 vd.
22. İhtisab memuru olmayan Müslümanların da bu işi yapmaları câiz hatta bazı durumlarda farz olmakla beraber, memur ile bunlar arasında dokuz maddelik fark tesbit edilmiştir. Ceza vermek, maaş almak, tahkikat yapmak, kendisine başvurulmak... memura aittir. Mâverdî, age., s. 240.
23. Gazzâlî, age., c. II, s. 308-309.
24. Ebû Dâvûd, Tirmîzî, İbn Mâce; Tebrizî, Mişkât, c. II, s. 325.
25. Bakara, 2/195.
26. Gazzâlî, age., c. II, s. 315.
27. Tafsilât ve çeşitli örnekler için bkz. Gazzâlî, age., c. II, s. 315-320.
28. Karâfî, el-İhkâm, s. 162.
29. Prof. Ebû'l-Ulâ, Med, Huk, s. 242; el-Karâfî age., s. 167-168.
30. Karâfî, age., s. 167, el-Ferrâ, el-Ahkâmu's-sultâniyye, 2. B. s. 284 vd.
31. Karâfî kadı ile mezâlim hâkimi arasında 10 fark tesbit etmiştir, age., s. 164.
32. Gazzâlî, age., c. II, s. 320.
33. Kuru hurma veya üzüm üzerine su koyup bekletilerek elde edilen bir şurup olup şarap haline gelmediği ve sarhoş edici olmadığı için Hanefîlere göre içilebilir.
34. Gazzâlî, İhyâ, c. II, s. 328,
35. İbn Teymiyye, el-Hisbe, s. 67 vd.
36. Mâverdî, el-Ahkâmu's-sultâniyye, s. 244 vd.
37. İbni Teymiyye, age., s. 69-106; İbn Kayyim, et-Turûku'l-hükmiyye, s. 219 vd.
38. Gazzâlî, age., c. II, s. 330-337.
39. Les Institutions musulmanes, s. 158.
40. Nizâmü'l-Mülk'ün Siyasetnâme'sindeki ifadesi de bunu teyid etmektedir, çev. M. Şeref Çavdaroğulu, İst. Huk. Fak. Yay., s. 55.
41. L. Milliot, age., s. 699.
42. Suyûtî, Tarihu'l-hulefâ, "Evveliyâtü-Ömer" bahsi; Osman Nuri, Mecelle-i Umur-i Belediyye, c. II, s. 309 vd. Gorci Zeydân, Medeniyyet-i İslâmiyye Tarihi, İst. 1328, c. I, s. 225-226; Dr. H. İbrahim Hasen ve Dr. A. İbrahim Hasen, en-Nuzumu'l-İslâmiyye, 3. B. Kahire, 1962, s. 298.
43. O. Nuri, age., c. II, s. 309 vd.
44. Kâtib Çelebi, Keşfü'z-zunûn, İst. 1971, c. I, s. 16; Mâverdî, age., s. 258.
45. Mukaddime, s. 188.
46. Şâfiî, İhtilâfu'l-hadîs (el-Umm'ün VII, cildinin kenarında yapılan baskı), s. 23; Gazzâlî, İhyâ, c. II, s. 337-341; Dr. Ali H. Abdülkadir, Târihu'l-fıkh,. 3. B. Kahire, 1960), s. 110-111.
47. İhyâ, c. II, s. 342-351.
48. Mâverdî, age., s. 258.
49. İhyâ, c. II, s. 302, 351.
50. Ag., terceme, s. 57-59.
51. el-Hıtat (Bulak, 1270), c, I, s. 463-464.
52. Dr. H. İ. Hasen, Dr. Ali İ. Hasen, age., s. 298.
53. Age., s. 299-300; L. Milliot, age., s. 718. Corci Zeydân, age., c. I, s. 225-226.
54. Hemen her Anadolu çocuğunun bu mevzûuda birçok hatırası vardır. Küçük yaşımda idrak ettiğim bir Ramazanda Çorum Ulu Camiî'nde namaz kıldıktan sonra, yüzü nurlu, gözleri sevgi dolu yaşlı bir zâtın beni bir kenara çekip, namazda ellerin nasıl bağlanacağını tatbik ettirerek öğrettiğini daima rahmetle yâd ederim.
55. Osman Nuri, Mecelle-i Umur-i Belediye, c. I, s. 364.
56. M. Gâlip, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası (TOEM) 1 Ağustos 1327, cüz: 9, s. 527 vd.; Osman Nuri, age., s. 309 vd.; Aynı müellif, Beledî bilgiler, 3. B. (İst. 1939), s. 42 vd.; M. Zeki Pakalın, Osmanlı Tarihi Deyimleri ve Ter. (İst. 1951), İhtisâb maddesi.
57. TOEM, Osman Nuri, age., s. 329 vd.
58. Koçi Bey Risâlesi, İst. 1972, s. 128, 137, 140.
59. M.Z. Pakalın, age., a.y.
60. Osman Nuri, age., s. 335.
61. Bu nizâmnâmede "ihtisâb ağası" tabiri kullanılmaktadır.
62. "İhtisâb Ağalığı Nizâmnâmesi" TOEM de, M. Gâlip tarafından neşredilmiştir. Sene 1327, cüz: 9, 10.
63. TOEM, cüz: 9. ¨s. 569; O. Nuri, Mecelle-i Umûr-i Belediyye, c. I, s. 335. Aslında İstanbul'un fetih yıllarından beri şehremini mevcud olup vazifesi saray binalarıyla meşgul olmaktır. Son tasarruf bu unvanı, kısmî ihtisâb hizmetine tahsisten ibarettir. Eski vazifesi için bkz. Koçi Bey Risâlesi, s. 140.
64. Dr. H. İ. Hasen ve Dr. A. İ. Hasen, age., s. 300.


63-) İslam dini toplumlardaki milli değerleri ve adetleri korumaya nasıl bakmaktadır?

Bir toplulukta zaman içinde meydana gelen ve toplum içerisinde kabul gören maddî ve manevî husus ve alışkanlıklar bulunmaktadır. Eskiden devralınan ve toplum hayatının çeşitli yönlerinde yerleşen iş ve davranış tarzlarıdır. Bu bakımdan eskiden devralınan her düşünce ve alışkanlık, kötü olmayacağı gibi; mutlaka iyi de demek değildir. Bazı âdet ve gelenekler toplumları yozlaşmaya ve atalete sevk ederken; bir başka tür gelenekler, sosyal hayatın sürekliliği ve ahengi için önemli faydalar sağlar.

Eski asırlarda örf ve âdetlerin büyük rolü vardı. Çünkü insanın yaşadığı iktisadî hayatın bünyesine uygun mevzuat yapma yoluyla hukuk kaideleri koyma güç olduğundan, insanların hayatını düzenleyen kaidelerin temel kaynağı örf ve âdetler idi. Bu sebeple toplumlar, muayyen örfleri kabul ederek, onları tatbik ediyorlardı.

Örf ve âdet, temel ve önemli bir şey ile ortaya çıkar. Yani toplumun arzusu, bünyesi ve değerlerine uygun olarak ortaya çıkar; toplumun bünyesinin değişmesiyle değişir. Ayrıca örf ve âdet, bazı meselelerde kanunun unutarak yaptığı hatayı telâfi eder. Bu durumda, kanunun temas etmediği bütün meselelerde bir hukuk kaynağı olarak örf ve âdete başvurulur.

Örf,
İslâm hukukunda ikinci derecede fer'î bir hüküm kaynağı olarak kabul edilir. Örf, kendisinden daha geniş olan âdetten ayrılır. Âdet, şahıs ve cemaatlerden tekrar tekrar sâdır olan her davranışa denilir. Örf, âdetin bir çeşididir. Bir kavmin veya topluluğun söz ve fiil hâlinde âdetleridir. (Faruk en-Nebhân, İslâm Anayasa ve İdare Hukukunun Genel Esasları, Çev. Servet Armağan, İstanbul 1980, s. 241-339).

İslâm alimleri örf ve âdeti; "Akl-ı selîmin üzerinde ittifak ettiği ve halkın devam edegeldiği şeylerdir ki, birçok kere tekrar olunur." şeklinde tarif etmişlerdir. Ayrıca örf ve âdette dikkat edilecek husus; "Şer'an ve aklen müstahsen olması, selim akıl sahipleri yanında münker olmamasıdır." (Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İstanbul 1983, s. 139).

İslâm, yerleştiği dönemlerde insanlar arasında iyi olarak bilinmiş ve teâmül hâline gelmiş olan bazı örf ve âdetleri olduğu hal üzere bırakmış ve böylece örf, âdet ve teâmül İslâm hukukunun önemli kaynaklarından birisini teşkil etmiştir (Osman Öztürk, Osmanlı Hukuk Tarihinde Mecelle, İstanbul 1973, s. 7).

Batı literatüründe gelenek "toplumda değerler ve kurumların en ağır değişen ve eski toplumlarla yaşayan toplumların arasında bir bağ oluşturan sosyal miras" olarak geçer. Geleceğin payı ve toplumun eski şekillerini yenilerine bağlama gücü toplumdan topluma değişir. Bazı sosyologlar devrimlerin gelenekleri ortadan kaldırdıklarını söyler, fakat en sert devrimlerden sonra dahi bir kısım geleneklerin kaldığı görülmektedir (H. Ziya Ülken, Sosyoloji Sözlüğü, İstanbul 1969, s. 115).

İslâm geldiği dönemde, o dönemde Arabistanda yaygınlaşan adetleri kategorize etmiştir. Bir kısmını tamamen reddetmiş, bir kısmını ıslah edip devam ettirmiş ve bir kısmını da kabul etmiştir.

Her ülkenin kendine göre milli değerleri ve gelenekleri vardır. İslama zıt düşen kısımları dışlamak ve Dinin esasatına aykırı olmayan değer ve adetleri devam ettirmek İslamın tasvip ettiği bir husustur.


64-) Avupa Birliği (AB) ile sonsuz anlaşma yapmaya İslamın bakışı nasıldır? Peygamber Efendimizin yaptığı anlaşmalarda dikkat ettiği hususlar nelerdir? Bu durumda Türkiye, AB ülkeleri bir Müslüman ülkeyle savaş yaptığında, gayri müslimleri savunmak zorunda?..

Kur'an, Müslümanlara karşı düşmanca tavır almayan gayri müslimlerle beşerî münasebetlerin iyi yürütülmesini, gerektiğinde onlara iyilik edilmesini, haklarında adaletli davranılmasını tavsiye etmekte, böyle yapanları yüce Allah'ın sevdiğini bildirmektedir:

"Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever."

"Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır." (Mümtehine, 60/8, 9).

Müslümanların menfaatine olduğu müddetçe, onlarla uluslararası dostluk antlaşmaları imzalamakta da bir sakınca yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (asm) Medine'deki Yahudilerle vatandaşlık antlaşması yaptığı gibi, müşrik kabilelerle de ittifak antlaşması yapmıştır. (Gayri müslimlerle ilişkiler, velî ve velâyet hakkında bilgi için bk. Bakara 2/257; Âl-i İmrân 3/28, 118; Nisâ 4/138-140, 144).

İlave bilgi için tıklayınız:

Gayri müslimlerle münasebetteki ölçüler nelerdir, ticaret ortaklığı yapmak caiz midir?..


65-) İnançlarmızı kim belirliyor? Bir yazarın "İnançlarımızı, sanılanın aksine, siyaset belirler." iddiası için ne diyebilirsiniz?

Tabii ki, bu tür sözlerin bağlamları vardır; hangi anlamda kullanılmıştır, ona bakmak gerekir. Bizim şu anda o bağlamı görmemiz imkânsızdır. Dolayısıyla, muhtemel bir anlamı üzerinde duracağız. O da şudur:

Bu ifadeyi, "İnsanlar, kendi krallarının / devlet yetkililerinin dini üzeredir."(Aclunî, II/311) mealindeki kaidenin bir açılımı olarak görmek mümkündür. Yani insanlar, mevcut siyasete / mevcut yöneticilere göre kendilerini ayarlamak zorunda olduklarını düşünüyorlar.

Bir valinin, ahali üzerindeki rolünü, bir öğretmenin öğrenciler üzerindeki etkisini, bir amirin memurları üzerindeki tesirini inkâr edemeyiz. İşte burada da bu anlatılmaktadır. 1932'den 1950'ye kadar geçen yıllarda Türkçe ezanın, 1950'de bir anda aslına dönmesi bunun çarpıcı bir örneğidir.

Namaz kılan, oruç tutan bir amirin maiyetinde çalışan memurlar da genellikle ona uyarlar.


66-) "Öyle ise kâfirlere itaat etme, onlara karşı bu Kur'an'la büyük bir mücadele ver." (Furkan, 25/52) ayetini günümüzde nasıl yaşamalıyız?

Soruda geçen ayeti bir önceki ayetin mealiyle vermek daha uygun olacaktır:

“Eğer isteseydik her yerleşik topluluğa bir uyarıcı gönderirdik. Öyleyse artık inkârcılara boyun eğme, bu Kur'an'la onlara karşı bütün gücünle mücadeleni sürdür.” (Furkan, 25/51-52)

İsrâîl tarihinde görüldüğü gibi eski çağlarda aynı dönemde -birbirine yakın da olsa- birkaç yerleşim merkezîne, küçük hacimli birden fazla topluluğa ayrı ayrı peygamberler gönderildiği de oluyordu.

İşte âyet, artık Hz. Muhammed (asm)'in çağından itibaren bunu gerektiren şartların ortadan kalkmakta olduğuna işaret edilmekte; onun gerek kendi çağı gerekse kendisinden sonraki bütün dönemler için tek ve son peygamber olarak gönderildiğine işaret etmekte ve kendisinden, inkârcılara boyun eğmeden, onlara karşı bütün gücüyle direnç göstererek mücadelesini sürdürmesi, böylece ülke ve kavim sınırı tanımadan peygamberlik işlevini yerine getirmesi istenmektedir.

Başka bir ifadeyle -âyetin işaretine göre- Hz. Muhammed (asm)'in son ve kendi döneminde tek peygamber olarak gönderilişinin temel gerekçesi, artık insanlığın yazılı bilgi ve iletişim çağına ulaşması; uygarlıkların evrensel boyut kazanması için gerekli şartların oluşmasıdır. Nitekim bu sayede Hz. Muhammed (asm)'in İslâm mesajı, -onun, komşu ülkelerin liderlerine İslâm'a davet mektupları yazması örneğinde görüldüğü gibi- bizzat kendi teşebbüslerinin de katkısıyla daha o dönemde Arap yarımadasının sınırlarını aşmış ve İslâm, henüz birinci yüzyılını doldurmadan bir uluslararası din hâlini almış; İslâm'ın kutsal kaynağı Kur'an da orijinal hâlini tam olarak korumuştur.

Ayet-i kerimede Kur`an ile cihadın "büyük cihad" olarak belirtilmesi, Kur`an`ın ilim ile cihad konusuna ne kadar önem verdiği göstermektedir. Hak ve hakikati, en tehlikeli zamanda bile, hiçbir şeyden korkmadan ve çekinmeden olduğu gibi söylemek de bir çeşit cihaddır. Nitekim, Rasûlullah (asm) bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Zalim bir hükümdar karşısında hak ve adaleti açıkça söylemek, büyük bir cihaddır." (İbn Mâce, Fiten, 4011)

Diğer taraftan, her köyde bir peygamber gönderildiği takdirde, o peygamberlerin hepsinin yapacağı cihada denk bir cihad, elbette büyük bir cihattır. Bu sûre Mekkî olduğu için, daha öldürme emri verilmeden önce olan bu büyük cihad emri, her cihadın başı olan bir cihattır. Düşünmeli ki, bu ne büyük bir emirdir. Bununla emrolunan Peygamber (asm)'in elinde Kur'ân'dan başka bir silah yok iken, o Allah kelâmı (Kur'ân) mucizesi, o büyük cihadı yapmaya yeterli geliyor ve Mekke'den başlayan bu cihad, bütün cihana yayılıyor.

Buna göre, Kur'an'daki burhanlar, deliller, sakındırıcı emirler ve nasihatlerle, peygamberleri yalanlayan ümmetler hakkında gelen kıssaları okumak suretiyle onlara karşı cihad etmek gerekir. Ayetin sonundaki “büyük cihad”dan maksat, Hz. Peygamber (asm)'in görevli olduğunu ifade etmek içindir. Bütün insanları, belirtilen şekilde Allah'ın vahdetine davet etmek büyük bir cihattır. Onun kıymetini, kemiyet ve keyfiyet bakımından ancak Allah takdir eder. Ayette âdeta şöyle denilmektedir:

Hz. Muhammed (asm) Efendimiz umuma gönderilen son peygamber olarak yalnız başına küfür ve azgınlıkla, zulüm ve ahlâksızlıkla savaşarak cihadın en iyisini ve en verimlisini sergiledîği gibi, İslâm da son din olarak tek başına bütün bâtıl dinlerle kıyamete kadar cihad edecek ruh ve mayayı, kuvvet ve kudreti kendinde taşımaktadır. Ancak unutmamak gerekir ki, bu cihad son derece ilmî ve metotlu olmalıdır. Kaba kuvvetin fazla bir şey çözemeyeceği kesindir. O bakımdan insanlığın hayrına sunulmuş olan dini, edep, terbiye, hoşgörü, nezaket, yüksek ahlâk ve bilimsel ölçüyle teblîğe çalışmak vaciptir. Mekke ve Medine dönemleri bu konuda müminlere en sağlam kıstası ve metodu vermektedir.

Kur'ân ise, ilgili âyetle cihadı emrederken müminlere şu gerçeği fısıldamaktadır:

“Küfrün karşısında baş eğmek yok, kâfirin peşine takılıp ona uydu olma ise hiç yoktur. Köklü bir imândan, sağlam ilimden, selim akıldan, parlak düşünceden yükselen aşk ve heyecanla -günün şartlarına ve metoduna göre- cihad vardır.”

O hâlde bu Furkan olan Kur’an ile onlara karşı olanca güçle büyük bir cihad yapmak gerekir. Bu, Peygamberimiz (asm)'in zatına bir emir olduğu gibi, ümmetine de bir emirdir. Bu emir, işin sorumlularının görevleri arasındadır. (bk. Hak Dini, Kur’an Dili; Büyük Kur’an Tefsiri; İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, ilgili ayetlerin tefsiri)


67-) Bir Müslüman topluluk saldırıya uğradığında, diğer Müslümanlara düşen vazife nedir? Boykot yapılabilir mi?

Ülkenin rejimi ne olursa olsun, orada yaşayan insanlar meşru ve gerekli olan ortak giderlere katılmak zorundadırlar. Birileri verir, diğerleri -verenler buna razı olmadıkları hâlde- yerse, yararlanırsa bu caiz olmaz.

Boykot önce hicret etmekle olur. Buna imkân yoksa Müslümanların hak ve hürriyetlerini genişletmek ve adım adım ıslahat için en uygun metotlarla çalışmak gerekir.

Bu konuda iyice düşünüp hesaplar yaparak karar vermek gerekir. Müslümanların tam birlik olduğu bir durumda boykot daha fazla yaptırım gücüne sebeb olabilir. Ama bir kısım ülkeler boykot ederken diğer Müslüman ülkeler bu boykotu delerse, o zaman boykot yapmanın pek bir anlamı olmaz.

Her Müslüman üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler. Her Müslüman da o konumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz:

“Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.”(Müslim, İman 78; Ebu Davut, Salat, 232) 

Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve dayak atsak, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse hadisi şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

El ile düzeltmek vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi, dil ile düzeltmek alimlerin vazifesi, kalben buğz etmek ise diğerlerinindir.

Buna göre bir İslam Devletinin içinde bulunduğu duruma savaşla yardım etmek devletin görevidir. Buna karar verecek olan devlettir. Ancak Devlet karar verir ve bize savaşa katılmamız konusunda emir verirse, o zaman buna uymak bizim de görevimiz olur. Eğer bu konuda İslam devletlerinin bir sorumluluğu varsa, bundan idareciler sorumludur.

Boykot konusunda iyice düşünüp hesaplar yaparak karar vermek gerekir.

Ayrıca böyle durumlarda suistimaller de olabiliyor. Yanlış ve eksik bilgiler masum kimselerin, şirketlerin ve kurumların zarar görmesine neden olabilmektedir. Bu açıdan "kaş yapalım derken göz çıkarmak" gibi bir hataya düşmemek için, resmi ve yetkli kurumlarla beraber hareket etmek daha isabetli ve daha sağlıklı olur. Böylece hem doğruyu yapmış hem de manevi sorumluluktan kurtulmuş oluruz.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Zulmün Doğurduğu Soru: Ne Yapabiliriz?..


68-) Devletin şeriata uygun olmayan yönlerine uyduğumuz takdirde sorumlu muyuz? Devletin kanunlarına uymakla tağuta uymuş olmuyor muyuz?

İslami hükümlerin kişiyi ve yöneticiler ilgilendiren yönleri vardır. Tebliğ açısından her iki gurubun karşılıklı sorumlulukları olsa da hükmetme veya hükümleri icra etme noktasında sorumluluklar müstakildir.

Devlet kendine ait hüküm ve sorumluluklardan sorumluyken, fert de kendine ait hüküm ve sorumluluklardan mesuldür.

İslami hükümlerin ekserisi ferde bakar. Riayet ederse sevap alır; ihmal ederse günahkar olur. (Alkol almak gibi)

İslami hükümlerin bir kısmı da Ulu’l – Emre (yöneticilere) bakar. Onu da onlar düşünsün...

Ulu’l - Emrin bir vazifesi de insanların huzur ve mutluluk içinde yaşamaları olduğuna göre, insanın sağlığını bozan, bazen aile hayatının dağılmasına bile sebep olan ve tıbbın da zararını ispat ettiği alkolden vatandaşlarını sakındırması önemli görevlerindendir.

İslamın hükümleri ferdin, ailenin ve toplumun faydasınadır. Ulu’l – Emrin vazifesi de vatandaşlarının menfaati içindir. Alkol almamak ferdin, ailenin ve toplumun yararına olduğuna göre; akıl, din ve ulu’l – emr aynı görüşte birleşiyor demektir. Bunlar çelişki ve çatışma halinde değil, uyum ve birbirine yardımcı ve destekler mahiyettedir.

Bir Müslüman günah işlemekle kafir olmayacağı için, bir Müslüman devlet de günah işlemek ve bazı hükümleri uygulamamakla kafir olmaz. Fakat mükemmel bir mü’min ve Müslüman nasıl yaşarsa, elbette mükemmel bir İslam devleti de öyle yaşamalıdır. Bizler kemale erdikçe ve liyakat kazandıkça yukarılar da liyakat kazanacak ve kemale erecektir.

Demek ki, imanı zayıf, amelinde biraz tembelce olan mümin ve Müslüman olduğu gibi, imanında zafiyet, amelinde ihmalkar olan devlet de olur. İhmalkarlığı veya zafiyeti onu İslamilikten çıkarmaz.

Şu anda bir İslam devleti vardır ve biz bu devlette yaşıyoruz. Bu devletin idari mekanizması da ibadet, muamelat ve ukubat hükümlerini yapmak, yaptırmak ve uygulamakla görevlidir. Görevini yapmıyorsa, görevliler sorumludur ve her Müslüman gibi hesabını verecektir.


69-) Kore savaşında düşmana karşı başka bir düşmanla savaştık bunun hükmü nedir? Askerlerimiz emir yerine getirdiği için şehittir herhalde, peki savaşa katılma emri veren yöneticiler?

Kore savaşının arka planındaki nedenleri tam bilemiyoruz. Dış görünüşü itibariyle, ateist olan komünistlere karşı Semavî dinlere bağlı Müslümanlarla Hristiyanların yaptığı bir savaştır. Bu sebeple bütün Müslüman askerlerimizin şehit olduklarını ümit ediyoruz.

Yönetici makamındaki kimseler yanlış bir karar vermiş olsalar bile, rahmeti sonsuz olan Allah'tan, memur olan askerleri şehit mertebesine ulaştırmasını temenni ediyoruz.


70-) İslam dininde, fakirliğe karşı ne gibi önlemler alınmıştır?

Aslî ihtiyaçların dışında, zekât nisabı kadar mala mâlik olmayan veya nisaptan daha fazla mala sahip olduğu hâlde, bunlar ihtiyaçlarına yeterli bulunmayan kimseye "fakir", hiçbir şeyi bulunmayan yoksula da "miskin" denir.

Yoksulluk problemi ve zenginle yoksul arasında denge sağlanması, eski çağlardan beri toplu yaşayışın en önde gelen problemleri arasındadır. Semavî dinler, toplum bilimciler, iktisatçılar ve devlet adamları bu konuda çeşitli çözümler getirmişlerdir.                                                    

İslâm'da "veren el, alan elden üstün" tutulmuş ve müminler helâl yoldan kazanç sağlamaya teşvik edilmiştir. Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"Sâlih (iyi) mal, sâlih kişi için ne güzeldir." (Müsned, IV/194).

Hz. Peygamber (asm) şöyle duâ etmiştir:

"Allah'ım, yoksulluk fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan sana sığınırım." (Nesaî, Sehv, 90).

Yine Allah elçisi şöyle buyurmuştur:

"Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı." (Buhârî, Enbiyâ, 51).

"Şüphesiz, insan borçlandı mı, konuşursa yalan söyler, söz verirse, sözünde duramaz." (Buhâri, İstikrâz 10).

Fakirlik insan düşüncesi üzerinde olumsuz etki yapabilir ve evlilik hayatını da etkileyebilir. Yoksulluk, toplumda huzursuzluğa sebep olur. Bir toplumda zenginlerle yoksullar arasındaki mesafe büyür, zengin azınlık israf ve sefâhet içinde yüzerken, yoksullar aslî ihtiyaçlardan bile mahrum kalırsa, kalplere kin, buğz ve nefret tohumları ekilir, toplum düzeni bozulur.

Allah Teâlâ rızkı, mal-mülk edinmeyi çalışma ve risk esasına bağlamıştır. İnsanların becerileri farklı olduğu, çocuk ve servetler bir imtihan aracı sayıldığı için, servette mutlak eşitlik amaçlanmamıştır. Âyetlerde şöyle buyurulur:

"Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı." (Nahl, 16/71).

"Şüphesiz Rabbin, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğini de daraltır. Çünkü O, kullarının her halinden haberdardır; her şeyi hakkıyla görendir." (İsrâ, 17/30) 

"O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır." (En'âm, 6/165).

Servetlerin gerçek sahibi Yüce Allah'tır. İnsan, malı üzerinde vekil ve yed-i emindir. O, serveti, yaratıcının koyduğu sınırlar içinde kazanmak, harcamak ve tasarruflar yapmakla yükümlüdür. Âyetlerde şöyle buyurulur:

"Size (tasarruf için) vekâlet verdiği maldan O'nun uğrunda harcayın." (Hadîd, 57/7).

"Onlara Allah'ın size verdiği maldan verin." (Nûr, 24/33).

Servetinde toplumun hiçbir hakkı bulunmadığını öne süren ve kapitalizmin sembolü sayılan Karun'u, Allah Teâlâ yurdu ile birlikte helâk etmiştir:

"Sonunda Biz onu da sarayını da yere geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek hiçbir cemaati de yoktu, onun. Bizzat kendini savunmak için gücü de yoktu." (Kasas, 28/81).

Fakirliğe Karşı Getirilen Çözümler:

İslâm'da fakirliğe karşı şu çözümler getirilmiştir:

Çalışma:

 Allah (c.c.), insan için ancak çalıştığının karşılığı olduğunu bildirmiş; dünyada ve göklerde bulunan her şeyi insanoğlunun emrine âmâde kıldığını haber vermiştir:

"O, yeri sizin için itaatkâr kılandır. O hâlde, onun omuzlarında yürüyün; Allah'ın rızkından yiyin..." (Mülk, 67/15).

"Yerde yürüyen hiçbir canlı hâriç olmamak üzere rızıkları Allah'a âittir." (Mü'min, 23/64).

Hz. Ömer, rızık için çalışmadan oturan ve Allah'a tevekkül ettiğini ileri süren bir topluluğa şöyle demiştir:

"Hiçbiriniz; Allah'ım bana rızık ver, diyerek, çalışıp rızık aramaktan geri durmasın. Bilin ki, gökten ne altın yağar, ne gümüş. Allah Teâlâ'nın; 'Cuma namazı kılınınca yeryüzüne dağılın, Allah'ın fazlından nasip arayın.' (Cum'a, 62/10)buyurduğunu görmüyor musunuz?" (Kardâvî, Fakirlik Problemi ve İslâm, terc. Abdulvehhâb Öztürk, Ankara, 1975, s. 57).

Zengin Hısımların Himâyesi:

İslâm'da prensip olarak, yoksulluğa karşı herkes çalışarak karşı koyar. Ancak çalışmaya gücü yetmeyenler, dul kadınlar, küçük çocuklar, yaşlılar, kötürüm, hasta ve yatalaklarla, başına gelen bir musibet yüzünden kazanç elde edemeyenler, öncelikle zengin hısımları tarafından desteklenir. Bu konu İslâm'da nafaka hukuku hükümlerine göre çözümlenir.

Zekât:

İslâm'da, fakirliğe karşı en büyük ekonomik kuruluş, zekât müessesesidir. Zekât, servetlerin yalnız zenginler arasında dolaşmasına engel olur, zengin-fakir arasında sosyal ve ekonomik dengeyi sağlar. Toplumda, zengin sayılan tüm müslümanların elindeki altın, gümüş, nakit para ve alıp-satmak üzere elde bulunan ticaret malları kırkta bir; tarım ürünleri onda veya yirmide bir (özel masrafla yapılan üretimde); madenlerde beşte bir ve hayvanlarda belli cins ve miktarlara göre, değişen sayıda zekât farz olur.

Bu kadar büyük bir ekonomik potansiyelin işletilmesi hâlinde, bir beldede, yoksulların yeme, içme, giyim, tedavi, mesken ve benzeri problemleri mâkul bir süre içinde çözülebilir. Ancak bunun için zekâtın İslâmî ölçülere göre toplanması ve aynı ölçülere göre dağıtılması gereklidir. Tevbe Sûresi 60. âyette zekâtın verileceği sınıflar şöyle belirlenir:

"Zekât, Allah 'tan bir farz olarak ancak fakirlere, yoksullara, zekâtı toplayan memurlara, kalpleri İslâm'a ısındırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalanlara verilir."

İslâm Devletinin Diğer Gelir Kaynakları:

Zekât geliri yoksulların ihtiyaçlarını karşılayamadığı takdirde; vakıflar, maden ocakları ve madenler gibi, çalıştırmak, kiraya vermek ve ortaklık etmekle, devletin idare ve kontrol ettiği âmmeye ait mallarda, ganimetlerin beşte birinde, savaşsız elde edilen mallarda, haraçta ve her çeşit vergilerde muhtaçların hakkı vardır (Enfâl, 8/41; Serahsı, el-Mebsût, III, 18).

Hz. Ömer'in hilâfeti sırasında şöyle dediği nakledilmiştir:

"Devlet malına kimse kimseden daha lâyık değildir. Ben de başkalarından daha lâyık değilim. Her Müslümanın bu malda hissesi vardır. Eğer ömrüm yeterli olursa San'a dağındaki çobana bu maldan hissesini veririm." (Şevkânî, Neylü'l-Evtar, VIII, 79).

Devlete ait çeşitli bu gelirlerde, gayri müslim fakirlerin de hakkı vardır. Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velid'in, Hıre Hristiyanları ile yaptığı sulh antlaşması, onların fakirlik, hastalık ve yaşlılığa karşı bir çeşit sigorta edildiklerini gösterir. Bir sosyal sigorta niteliğindeki bu antlaşma metnini Ebû Yûsuf, Hâlid b. Velîd'ten şöyle nakleder:

"Onlar için şunu kabul ettim: Onlardan herhangi birisi çalışamazsa yahut başına bir felâket gelirse veya zengin iken fakir düşer, din kardeşleri ona sadaka vermeye başlarlarsa cizye borcu kaldırılır. Kendisi ve ailesi Müslümanların beytülmâlinden geçindirilir. İslâm ülkesinde kaldıkları sürece bu uygulama devam eder. İslâm ülkesini terk ederlerse, müslümanların onlara bakma yükümlülüğü kalkar." (Ebû Yûsuf, el-Harâc, 2. baskı, Selefiyye Matbaası, s.144; bk. Hamdi Döndüren, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Fakirlik md.)


71-) Türk-İslam birliğini savunmak ayrımcılığa girer mi?

Ulusal (milli) değerleri evrensel değerlerin üstünde tutan, ulusa bağlılığın evrensel değerlere bağlılıktan, ulusal çıkarların bireysel çıkarlardan daha önemli olduğunu öne süren anlayış ve yaklaşımların genel adı milliyetçiliktir. Kendi ulusunu sevip onu yüceltmeyi amaçlamaktan, kendi ırkını diger tüm ırklara üstün görerek onları egemenliği altına alma isteğine kadar uzanan çesitli biçimlerinden söz edilebilir. Bu nedenle, belli bir siyasal program ya da doktrinden çok, böylesi program ve doktrinleri esas kabul eden tüm siyasal anlayışları dile getirir.

Ülkemizde, hemen her alanda yaşanan kavram kargaşası, kendini "milleyetçilik" kavramında da belli etmektedir. Bu nedenle öncelikle kavramla adı arasındaki tutarsızlık ve çeliskiyi belirlemek gerekir. Millet kelimesi, Kur'anî anlamlandırmayla "din" ve "şeriat" kelimeleriyle aynı anlamı dile getirir. Kelime ancak mecazi olarak belli bir toplumu dile getirmek üzere kullanılabilir. Ama bu durumda da, doğal olarak bir kabileyi, ırk ya da ulusu değil, gerçek anlamının belirlediği din ve şeriata inanan, bağlanan insanların tümünü belirtir: Buna göre kelimenin türevi olan milliyet, insanların kendisine bağlandığı din ve şeriati ifade eder. Milliyetçilik ise, aynı din ve şeriata bağlılığın adıdır. Oysa günümüzdeki yaygın kullanımında kelimeye, asli anlamı görmezden gelinerek, "ulus" anlamı yüklenmekte ve büyük bir karışıklığa neden olunmaktadır. Çünkü "ulus" belli bir inancı, din ve şeriati değil; bir soydan gelen insanları belirtir. Bu nedenle, bir ulusa bağlığı temel alan anlayış ve yaklaşımlar milliyetçilik kelimesiyle değil, anlamına uygun biçimde ulusçuluk ya da kavmiyetçilik kelimeleriyle isimlendirilebilir.

İslam kan bağının, akrabalığın, ilişkilerinin önemini inkar etmedi. Bunları kabul ederek bağların güçlendirilmesini, ilişkilerin geliştirilmesini öngördü. Bu nedenle Kur'an'da mü'minler akrabalık bağlarının kesilmesi konusunda sakındırılır:

"... Allah'tan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının." (Nisa, 4/1).

Bununla birlikte İslâm, akrabalık bağlarının, giderek ulusal bağların toplumu belirleyecek, ilişkileri düzenleyecek başlıca ilke sayılmasına izin vermez. İslam'ın öngördüğü toplum kan bağı, soy ya da çıkar birliği gibi maddi temeller üzerine kurulamaz; insanların doğal biçimde ve iradeleri dışında sahip oldukları nitelikler İslâm toplumunun belirleyici ilkesi olamaz. İslâm'a göre toplumun oluşmasında, bireysel ve toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde belirleyici tek ilke, insanların özgür iradeleriyle seçerek bağlandıkları akidedir. İnanç bağı İslâm toplumunun temelini oluşturur. Tüm bireysel ve toplumsal şart ve nitelikler ancak bu ortak inanç, ortak bağ içerisinde bir anlam kazanır. İnancın birleştirmediği insanlar arasındaki kan yakınlığı, soy birliği gibi tüm bağlar anlamını, geçerliliğini yitirir. Kur'an bu olguyu Hz. Nuh'un (as) kıssası ile açık ve kesin biçimde gözler önüne serer. Aynı inancı paylaşmayan insanlar, aynı toplumun değil, aynı ailenin bile üyesi sayılamazlar:

"Nuh seslendi; Rabb'im! dedi; oğlum benim ailemdendir, senin sözün elbette haktır ve sen hakimlerin hakimisin! (Rabb'i), 'Ey Nuh' dedi, o senin ailenden değildir. O(nun yaptığı) yaramaz iştir. Bilemediğin şeyi benden isteme. Sana cahillerden olmamanı öğütlerim." (Hud,11/45-46).

İnanç birliği gerçekleşmedikçe, kan bağının en güçlü olduğu aile bireyleri arasındaki bağlar bile kopar, karşılıklı haklar ve yükümlülükler sona erer:

"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun babaları, oğulları, kardeşleri ya da akrabaları da olsa, Allah'a ve Resulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin." (Mücadele, 58/22).

"Ey insanlar, eğer imana karşı küfrü seviyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi veliler edinmeyin. Sizden kim onları veli edinirse, işte zalimler onlardır." (Tevbe, 9/23).

Bu külli kaideler içerisinde her Müslümanın hedefi sadece Türk-İslam birliği değil, tüm Müslümanların birliği olmalıdır. Tüm Müslümanların birliği içerisine Müslüman Türkler de girer.


72-) İslami açıdan istihbarat ve casusuluk faaliyetleri hakkında bilgi verir misiniz?

İslâm, yöneticinin insanlara işkence yapıp, onlara eziyet etmesini haram kılmıştır. Ömer b. El-Hattab (r.a.) der ki: Rasulullah (s.a.v)'i şöyle buyururken dinledim:

"Şüphesiz dünyada insanlara işkence edip azap edenleri Allah kıyamet gününde azaplandıracaktır.” (1)

Yine Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Cehennem ehlinden henüz görmediğim iki kesim vardır. Bunların birisi beraberlerinde insanları kendileriyle dövdükleri ve sığır kuyruklarını andıran kamçılar (coplar) bulunan bir topluluktur...”(2)

Aynı şekilde İslâm, Müslümanların gizliliklerine, şeref ve haysiyetlerine, mallarına, namuslarına saldırıda bulunmayı, evlerinin mahremiyetlerini çiğnemeyi haram kılmaktadır. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

"Her Müslümanın her şeyi diğer Müslümana haramdır: Kanı, malı ve canı haramdır.” (3)

Peygamber (s.a.v), Kâbe etrafında tavaf ederken şöyle buyurmuştur:

"Ne kadar hoş ve güzelsin. Kokun ne kadar hoş ve güzeldir. Ne kadar büyüksün! Senin hürmetin (saygınlığın ve değerin) ne kadar büyüktür! Bununla beraber Muhammed'in canı elinde bulunana yemin ederim ki, malıyla kanıyla mü'minin hürmeti, Allah nezdinde senden daha büyüktür. Ve mü'min hakkında hayırdan başka bir şey düşünülmeyeceğini sanıyorum.” (4)

Yine Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

?"Müslümana sövmek fasıklık, onu öldürmek ise küfürdür.” (5)

Evlerin mahremiyeti hakkında da şöyle buyurmaktadır:

"Bir kimse senin iznin olmaksızın evinin içine ve mahremlerine bakacak ve muttali olacak olur ise, sen de attığın bir çakıl taşı ile onun gözünü çıkartacak olursan, bundan dolayı senin için bir vebal yoktur.”(6)

Sehl b. Sa'd es-Sâidi'den:

"Adamın birisi Nebi (s.a.v)'in, hücrelerinden (evinin odalarından) birisine gizlice baktı. Peygamberin elinde başını taradığı bir tarak vardı. Bunun üzerine Allah'ın Rasulü şöyle buyurdu:

"Senin (bana) bakmakta olduğunu bilseydim, bu tarağı gözlerine batırırdım. İzin isteme emri görmeyi önlemek için verilmiştir.” (7)

Bir başka hadiste ise Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

?"Her kim başkalarının evine onların izni olmaksızın muttali olursa, içeriyi görürse gözünü çıkartmaları onlara helâl olur.” (8)

İslâm aynı şekilde Müslümanlara karşı tecessüsü, onları gözetmeyi, onları takip etmeyi, haberlerini inceleyip tetkik etmeyi, Müslümanın Müslümanlara karşı casusluk yapmasını haram kılmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler, zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü zannın çoğu günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayınız."(9)

Rasulullah (s.a.v) de şöyle buyurmuştur:

"Zandan kaçınınız. Çünkü zan sözün en yalanıdır, Tecessüs etmeyiniz, gizlice haber araştırmayınız. Hased etmeyiniz, birbirinize sırt çevirmeyin, birbirinize buğz etmeyiniz. Allah'ın kulları, kardeş olunuz.” (10)

Yine bir başka hadisde şöyle buyurmaktadır:

"Ey diliyle iman edip de imanın kalbine nüfuz etmediği kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayınız. Onların gizliklilerinin ardına düşüp araştırmayınız. Çünkü kim Müslümanların gizliliklerinin arkasına takılıp araştıracak olursa, Allah da onun gizliliklerini takip eder. Allah'ın gizliliklerini takip ettiği kimse ise evinin içinde bulunsa dahi Allah onu rezil eder.” (11)

Ayeti kerime ve hadisi şerifler, Müslümanlara karşı casusluk yapmayı haram kaldığı gibi, Müslümanların gizliliklerini takip edip araştıranları mutlaka Allah'ın da gizliliklerini takip edip rezil edeceğini belirterek tehdit etmiştir.

Diğer taraftan Müslümanlara karşı casusluk yapmak üzere haber alma örgütlerinde çalışmayı Müslümanlara haram kılan hadisi şerifler de vardır. Misver'in Nebi (s.a.v)'den rivayet ettiği bir hadiste şöyle denilmektedir:

"Her kim bir Müslüman(ın gıybetini yapmak ve şerefini ayaklar altına almak) sebebiyle bir lokma dahi yese, şüphesiz ki Allah o lokmanın benzerini cehennemde ona yedirecektir. Yine her kime de Müslüman bir kimseye verdiği bir zarar dolayısıyla mükafat olarak bir elbise giydirilecek olursa, şüphesiz Allah o kimseye bu elbisenin bir benzerini cehennemde giydirecektir.”(12)

Müslümanlara karşı tecassüs haram olduğu gibi, zimmet ehlinden olan raiyyeyi tecessüs de haramdır. Çünkü zimmet ehlinin de Müslümanların lehine olan adil uygulamalardan yararlanma hakları vardır. Onların da Müslümanlar üzerindeki mükellefiyetlerin bir benzeri vardır. Rasulullah (s.a.v) onlar hakkında hayır tavsiyede bulunmuş ve onlara eziyette bulunmayı yasaklamış ve şöyle buyurmuştur:

"Her kim antlaşma yapılan bir kimseye zulmeder veya gücünün üstünde olan bir şeyi emrederse... kıyamet günü aleyhine ben delil olacağım.” (13)

Ayeti kerimeler ve hadisi şerifler her ne kadar tecessüsün haram oluşu hususunda genellik ifade etmekte iseler de; ister fiilen harbi olsunlar isterse hükmen harbi olsunlar, harbi kâfirlere karşı tecessüs, ilgili ayet ve hadislerin genel kapsamından istisna edilmiştir. Çünkü bu hususta harbi kâfirler dışında kalanlara tecessüsün haram olduğunu tahsis eden başka hadisler varid olmuştur. Harbi kâfirler hakkında tecessüs ise haram değil, hatta vaciptir. İslâm Devleti’nin de bunu yerine getirmesi görevidir. Çünkü Rasulullah (s.a.v), Abdullah b. Cahş'ı ve onunla birlikte muhacirlerden sekiz kişiyi Mekke ve Taif arasında "Nahle" denilen yere, Kureyşlilerin haberlerini tetkik etmek ve onlara dair haberleri öğrenmek üzere göndermiştir. Kâfir düşmana karşı tacessüs, İslâm ordusunun da İslâm Devleti’nin de uzak duramayacağı işler arasındadır.

Kafir düşmana karşı tecessüs İslâm Devleti’nin yerine getirmesi gereken bir görev olduğu gibi, kâfir düşman tarafından İslâm Devleti’ne karşı yapılacak casusluk faaliyetlerine karşı koymak için gerekli organlara ve yargıya sahip olması da icap eder. Çünkü Buhari, Seleme b. El-Ekva'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir:

"Nebi (s.a.v) bir seferde olduğu sırada bir casus geldi. Bu casus, Peygamber (s.a.v)’in arkadaşlarından birisinin yanında oturup, konuşmaya koyuldu, dinledi sonra da sıvışıp gitti. Bunun üzerine Allah'ın Rasulü şöyle buyurdu:"

“Onu yakalayıp öldürünüz.” Sonra onu yakalayıp öldürdüler, üzerindekileri ganimet olarak aldılar.” (14)

Diğer taraftan İmam Ahmed de Furat b. Hayyam'dan, yaptığı rivayette Nebi (s.a.v)'in: "onun öldürülmesini emrettiğini" rivayet eder.

Ebu Süfyan'ın casusu ve antlaşmalısı olan bir adam, Ensar'dan halka olmuş bir topluluğun yanından geçerken: "Ben Müslümanım." dedi. Bunun üzerine orada bulunanlar: "Ey Allah'ın Rasulü, bu adam Müslüman olduğunu iddia ediyor." dediler. Allah'ın Rasulü: "Aranızdan bir takım kimseler vardır ki, biz onları imanlarıyla başbaşa bırakıyoruz. Bunlardan birisi de Furat b. Hayyan’dır.” (15)

Buhari, Ali (r.a.)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir:

"Rasulullah (s.a.v), beni, Zübeyr'i ve Mikdad b. Esved'i gönderip şöyle dedi:

"Ravzatu Hah denilen yere varıncaya kadar gidin. Orada beraberinde bir mektup bulunan bir kadın göreceksiniz. O mektubu ondan alınız."

Bizler atlarımızı hazlıca koşturarak yola koyulduk. Nihayet Ravza'ya vardık. Orada kadın ile karşılaştık ve "Mektubu çıkart!.." dedik. "Beraberimde bir mektup yok." deyince, şöyle dedik:

"Ya mektubu çıkartırsın yahut da elbiselerini çıkartırsın."

Bu sefer mektubu saçlarının arasından çıkarttı. Biz de onu alıp Rasulullah (s.a.v)'e getirdik.” (16)

İşte bütün bunlardan açıkça ortaya çıkmaktadır ki, İslâm yönetiminin polisiye bir yönetim olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Polisiye bir yönetim olması caiz de değildir. Çünkü polisiye yönetimin Müslümanlara çok büyük zararı vardır ve şer’î hükümler ile çelişmektedir. "Zarar da yoktur, zarara zararla karşılık vermek de yoktur." şeklindeki şer’î kaideye de muhaliftir.

Bunların tamamı, İslâm Devleti’nin -Müslüman olsun zımmi olsun- raiyyesine karşı casusluk faaliyetleri yapmak için haber alma örgütü kurmasının ve onlara eziyet etmesinin haram olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır.

Diğer taraftan İslâm Devleti’nin kâfir düşmana karşı casusluk yapmak, onlara dair haberleri öğrenmek ve İslâm Devleti’ne karşı yaptıkları casusluk işlerine karşı mücadelede bulunmak üzere bir casusluk teşkilatı kurması da gerekir.

Kaynaklar:

(1) Müslim, 4734, 4735; Ebu Davud, 2648
(2) Müslim,3971, 5098; Ebu Hüreyre yoluyla rivayet etmiştir
(3) Müslim, 4650; İbni Mace, 3923; Ahmed b. Hanbel, 7402; Ebu Hüreyre’den
(4) İbni Mace, 3922; Abdurrahman b. Amr’dan rivayet etmiştir
(5) Buhari, 46, 5584; Müslim, 97; Tirmizi, 1906, 2559; Nesei, 4038-4043; İbni Mace, 3929-3931; Ahmed b. Hanbel, 3465, 4115; Abdullah b. Mesud’dan
(6) Müslim, 4017; Ebu Hüreyre’den
(7) Buhari, Müslim
(8) Ahmed b. Hanbel, 7298; Ebu Hüreyre’den
(9) Hucurat: 12
(10) Buhari, 5604
(11) Ebu Davud, 4236; Ahmed b. Hanbel, 18940; Ebu Berz el-Eslemi’den
(12) Ebu Davud, 4237
(13) Yahaya b. Adem Harac kitabında rivayet etti. Ebu Davud, 2654
(14) Buhari
(15) Ebu Davud, 2280; Ahmed b. Hanbel, 18197
(16) Buhari


73-) Bir Müslüman, İslami kurallara uygun yönetilmeyen bir ülkede, mülkiye amiri olabilir mi?

Böyle bir ülkede yaşamak durumunda olan Müslümanlar, hak ve hürriyetlerini kullanabilmek, din ve değerlerini koruyabilmek, giderek İslamlaşma faaliyetini yürütebilmek için bir stratejik plan yapmak durumundadırlar. Bu plan (yol, yöntem) ülkede görev almayı zorunlu kılıyorsa, o görevleri alırlar...


74-) Gayri müslim çocuklar annelerinden zorla alınarak mı devşirme edilmiştir?

Devşirmenin başlama sebeplerini şöylece özetlemek mümkündür:

1) Yıldırım Bayezid'in Ankara mağlûbiyetinden sonra fetihlerin duraklaması, hattâ muvakkaten (geçici olarak) gerilemesi sebebiyle yeniden esir elde edilememesi, acemi oğlan ihtiyacını arttırmıştır.

2) Ayrıca bugün Amerikan ordusunda asker olmak için can atan çok sayıda üçüncü dünya ülkesi vatandaşı insanların mevcut olduğu inkâr edilemediği gibi, o günün tek süper gücü olan Osmanlı Devleti'nin en önemli ordusu olan Yeniçeri teşkilatında görev almak için Müslüman ve Hıristiyan her çevreden talepler gelmeye başlamıştır.

3) Bir diğer önemli sebep de gayri müslimlerin askerlik edemeyişleri ve buna karşı cizye vergisi ödemeleri söz konusu olduğundan, gayri müslimler ve özellikle Osmanlı hayranı Bulgar, Arnavut, Bosnalı ve Ermenilerin, Osmanlı ordusunda görev alma arzuları gittikçe artış göstermiştir.

İşte bütün bu sebeplere dayanan Osmanlı Devleti, belli bir kanun ve kaide çerçevesinde, sadece gayri müslim Bulgar, Arnavut, Bosna yerlileri ve Ermenilerden, hem rızaları dahilinde olmak ve hem de belli bir kaide dahilinde yapılmak şartıyla, her kırk haneden bir tane 14 ilâ 18 yaş arasında genci, Osmanlı ordusunun temelini teşkil eden Yeniçeri teşkilâtına girmek veya sarayda önemli vazifeler yapmak üzere devşirmeye başlamıştır. Bu usûle "devşirme" adının verildiğini ve bunun kanunnamesinin hazırlandığını görüyoruz.

Usûl hakkında bilgi vermeden evvel, şu bir kaç hususun bilinmesinin zaruret olduğu kanaatindeyiz:

A) Yeniçeri teşkilâtına girmek veya saraya girmek, önemli bir şeref olmasından ve hattâ bu yolla Yeniçeri olan yahut saraya girenler, belli bir müddet sonra, önemli mülkî ve askerî makamlara geldiklerinden dolayı, gayri müslim gençlerin ve ailelerin bunu arzuladıklarını açıkça görüyoruz. Diyarbekir Beylerbeyi ve sonradan da Mısır Beylerbeyi olan Hüsrev Paşa, bu yükselenlere verilecek en bâriz misaldir. Hattâ Müslüman Boşnaklar, Müslüman olduklarından dolayı kendi çocukları devşirilmeye tâbi tutulmadığından, ısrarla, bu kanun gereği çocuklarının toplanmasını kendileri arzu etmişlerdir. Israrlı arzuları üzerine, Müslümanlardan sadece Boşnaklar devşirme kanununa tâbi olmuşlardır. Bunlara Poturoğulları denmektedir.

B) Bu devşirmeden kasıt, rızası dairesinde kalmak şartıyla, önce Müslüman Türk ailelerin yanına verilerek Müslümanlaştırmak ve Türkleştirmektir. Ancak, bunun zorla yapıldığına dair bir şikâyet söz konusu değildir. Belki devşirmeye tâbi olmayan Yahudi, Rus ve Rumlardan "Neden bizden de almıyorsunuz?" şeklinde sitemli arzular vardır. Bu söylediklerimiz, yükselme dönemi içindir; gerileme döneminde devşirmecilerin türlü türlü zulümler yaptıkları, maalesef doğrudur.

C) Avrupalıların anlattığı tarzda, küçük çocuklar ana ve babalarından zorla alınıyor, değildir. Belki 14-18 yaşları arasındaki delikanlılar alınmaktadır.

D) En önemlisi de devşirme yoluyla Acemi Ocağı'na çocuğunu veren gayri müslimler, belli vergilerden muaf tutulduğundan, kendi elleriyle ve hile yaparak ve hattâ devşirme memuruna rüşvet vererek çocuklarını Acemi Oğlanı yapmaya çalışmışlardır.

E) Bütün bunların yanında, insan unsurunun girdiği hiçbir işte suistimal olmaması mümkün görünmediğinden, bu konuda bazı suistimaller olmuş olabilir.

(bk. Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ, Bilinmeyen Osmanlı)


75-) İslam hukukunda, cezalar için belli bir zaman aşımı var mıdır?

İslam Hukukunun ilk kaynağı Kur'an, adalet kavramı üzerinde titizlikle durmaktadır. İnsanlar arasındaki tüm ilişkilerde adaletin tesis ve tevzii emredilmiş (4/58, 135, 5/8,42, 7/29, 181, 16/90, 76, 42/15, 60/8, 49/9), adalet terazisinin bizzat Allah tarafından indirildiği belirtilmiş(21/47, 57/25), adaleti emredenler (adaletten yana tavır koyanlar) övülmüş (3/18, 21) ayrıca adalet kavramı olarak adl, 24; kıst, 23; mizan, 14, hak ile hükmetme (kada bi'l-hakk) 21 yerde zikredilmiştir. Adaletten ayrılanların kötü sonları (21/1, 2/124, 258, 5/45, 6/21, 129, 135, 7/44, 9/109, 11/18, 100-102, 12/23, 14/27, 39/47, 42/39, 46/10) ayetlerinde bildirilmiştir.

Ölümden sonra dirilişi müteakip kurulacak büyük mahkeme (mahkemetü'l-kübra)nın hakimliğini bizzat Allah’ın yapacağı ve adaletin süratle tecelli edeceğini (2/202, 3/19,159, 5/4, 6/165, 7/167, 13/41, 14/51, 24/39, 40/17), cezanın yargılama sonucu ve adil bir şekilde verileceğini belirten ayetler (7/167, 40/20) mevcuttur. Bu izah ve tasvirler yargılama hukuku sistemini oluşturan sahabenin çok yararlandığı izahlardır.

Ayrıca iyi ve yeterli sayıda hukukçu yetiştirmenin toplum için bir görev olduğunu bildiren ayete göre (9/122) bu görev farz-ı kifaye olarak nitelendirilmiştir.

Hz. Peygamber (asm) ve halifeleri diğer işleri ve fonksiyonları yanında hakimlik görevini de yapmışlar, rivayetlere göre genellikle tek celsede hüküm vermişler, başka zamana ertelememişlerdir.

İslam Hukuku teorisine göre; hüküm sebepleri mevcutsa hakim hükmün verilmesini erteyelemez. Yani davayı mazeretsiz olarak geciktiremez, tatil günleri ve dinlenme süreleri hariç duruşmaya ara veremez.

Yargı fonksiyonunun en temel unsuru hakimdir. Hakimin görevi ihmali (ve adaleti geciktirmesi) hukuka olan güveni sarsar. Bu durum büyük bir mefsedettir. Bu sebeple adaletin geciktirilmesi başlıbaşına zulüm, hakim bakımından suç ve haksız fiil teşkil eder. Bir zarara sebebiyet vermişse tazminden hakim sorumlu tutulur.

Ancak hakimin takdir hatası görev kusuru olup, bunun zararından sorumlu tutulmaz. Hakimin görevi ihmali de kesinleşmiş mahkeme hükmünü (ilam) yerine getirmemek de infazdan sorumlu memur için tazir nevinden bir ceza ile memurluktan çıkarılma (azil) cezasını gerektiren suçlardır.

Adaletin çabuk tecelli etmesi, gerekli tahkikat yapılmadan isabetsiz karar vermek anlamına gelmez. Çünkü bu durum ihtilafı sona erdirmez. Temyizden bozularak dönen karar, yeniden yargılamayı gerektirir, dolayısıyla daha uzun sürmesine sebep olur. Böylece yeterli tahkikat yapmadan acele karar vermek kasda dayanıyorsa, yine görevi ihmal sayılabilir. Çabukluk uğruna hakikatin aranmasından fedakârlık edilemez.

Hakim muhakemeyi beyhude uzatan savunmaları da önleme yetkisine sahiptir.

Bir hakkın yerine getirilmesini sebepsiz olarak sürüncemede bırakan hakim, bu işlemden zarar görenler tarafından ilgili mercilere şikayet edilir. Bu şikayetler yetkili mercilerce değerlendirilir, gerekirse soruşturma açılır. Ancak asılsız şikayetlerle hakimlerin meşgul edilmemesi için gerekli tedbirler alınır.

Hz. Ömer'in, görevini ihmal eden hakimi görevinden uzaklaştırması, İslam tarihi boyunca örnek alınarak uygulanmıştır.

Bu nedenle, hukukta zaman aşımı "kazandırıcı zaman aşımı" ve "düşürücü zaman aşımı" olmak üzere iki kısımda değerlendirilen zaman aşımını, İslam hukuku kabul etmez. Yani zamanın geçmesi, bir hakkın düşmesine veya bir mülkün kazanılmasına neden olamaz. Çünkü her iki durumda da gerçek malikin hakkı iptal edilmekledir. Bunun için İslam hukukunda "Hak, zamanın geçmesiyle düşmez." genel kaidesi konmuştur. Ancak, belirli bir sürenin geçmesi hâlinde hakkın özüne dokunmaksızın hukukî emniyeti sağlamak için davanın dinlenmesi yasaklanmıştır.

Hanefilere göre zaman aşımı, istihsan deliline dayanılarak davanın dinlenmesine engel sayılmıştır. Bu müddet, genelde on beş sene olmakla birlikte dava konusuna göre değişebilir. Malikiler de

"Kim bir şeyi on sene elinde bulundurursa, o şey onun olur."

hadisine dayanarak, münazaasız olarak bir şeyde belirli bir müddet gerçek sahibi gibi tasarrufta bulunan kişinin o şeye sahih olacağını söylerler.

Zaman, birçok acı ve kederin ilacıdır. Aradan geçen seneler, hislerin uyuşmasına, anıların küllenmesine, yaraların kapanmasına ve acıların dinmesine sebep olur.

Anlaşmazlıkların yatışmasında ve çözülmesinde zamanın rolü büyüktür. Bir alacaklının alacağını uzun zaman istememiş olması bir mazerete dayanmıyorsa o alacağın daha önce ödenmiş bulunduğuna yahut alacaklının bu hakkından vazgeçtiğine veya böyle bir hakkının olmadığına işaret sayılabilir. Aradan uzun zaman geçtikten sonra bu ihtimallerin dikkate alınmaması, daha büyük ihtilaflara yol açar. Borçlu borcunu ödediği hâlde, aradan uzun zaman geçtiğinden belki elindeki delilleri lüzumsuz görerek onları imha etmiş olabilir. Diğer ispat vasıtalarını temin etme imkanı da kalmamış olabilir. Bu durumda borçlunun zaman aşımını ileri sürerek yapacağı itiraz, haklı ve faydalı olabilir.

Diğer taraftan, hakkın talebi ve kişinin hakkına sahip çıkması için muayyen bir müddet tanımaksızın talep kapısı ilelebet açık bırakılırsa, bu hak kötüye kullanılabilir, nesiller sonra hak davaları açılabilir. Bu durum ise, toplum düzenini ve hukukî emniyeti sarsar.

Hukuk davalarında zaman aşımı müessesesi, işte bu gibi düşüncelerden doğmuş bir müessesedir.

Zaman aşımı, şahsî veya aynî bir hakkın düşmesi sonucunu doğurursa buna düşürücü (iskâtî) zaman aşımı; bir hakkın kazanılmasına, elde edilmesine sebep olursa buna da kazandırıcı (iktisabı) zaman aşımı denilmektedir.

Hukukun diğer alanlarında davanın açılmamasını gerektiren zaman aşımı, cezada hem ceza ilişkisinin düşmesini hem de ilişki kesin hükümle sonuçlanıp infaz ilişkisi kurulduğu taktirde bu ilişkinin de ortadan kalkmasını gerektirir . Bunlardan birincisine "dava zaman aşımı", ikincisine ise "ceza zaman aşımı" denir.

Zaman aşımı, eski bir geçmişe sahip bir müessesedir. Eski Yunan'da belirli bir süre içinde açılmayan bir davada, delillerin elde edilmesindeki zorluk ve tehlike dolayısıyla zaman aşımının düşürücü bir etki yapacağı, bazı suçlar müstesna, bir prensip olarak kabul edilmişti.

Roma hukukunda ise zaman aşımı, davaların fazla uzamamasını sağlayıcı bir müessese olarak ortaya çıkmıştır.

Kaynaklar:

- İslam-Osmanlı Hukuku Külliyatı, Ahmet Akgündüz, Diyarbakır, 1986.
- Türk Hukukunda Hakimin Görevi İhmal Suçu, Mustafa Avcı, Hukuk Dünyası, Nisan–Haziran 2004, s. 74 vd.
- İslam Hukukuna Göre Hukuk ve Ceza Davalarında Zaman Aşımı, İ.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2005, sayı 11.


76-) Sendika seçimlerinde aday olmak istiyorum, bu konuda dinimizin ölçüleri nelerdir?

Bu zamanda siyasetle dine ve millete hizmet edilebileceği bilinse ve böyle bir itikat içerisinde olabilsek, siyasete girmek elbette iyidir. Bir işin kendisinin haram olması ayrıdır, onu haram da kullanmak ayrıdır. Bilgisayar, televizyon gibi aletlerin kendisi birer alettir ve bunların haram olması söz konusu olamaz. Ancak siz insanlara İslam'ı anlatan bir kurumda çalışabilirsiniz ve bu aletleri de hayırda kullanırsınız. Ama aynı aletleri insanları yoldan çıkaran bir kurumda kullanmak ise haramdır.

Bunun gibi siyaset bir alettir. Bu aletin kendisi değil nerede ve nasıl kullanıldığı önemlidir.

Siyasete girmenin bazı fayda ve mahsurları ile beraber bir kısım şartları vardır. Bunları sıralamaya çalışalım:

1. Dine ve millete hizmet gayesi, ön planda olmalıdır,

2. Her ne pahasına olursa olsun, yalana tenezzül edilmemelidir.

3. Bir cemaat namına çıkıp daha sonra kendi cemaati ile kötü olmamaya gayret etmek. Yani cemaat namına değil, kendi namına bir fert olarak girilmelidir. Onu sevenler de ona taraftar olmalıdır. Yoksa “Madem bu cemaate veya tarikata mensubum, öyleyse herkes bana oy vermek zorundadır.” dese, o zaman tatsızlığa meydan verilecektir. Bu gibi şeylere tenezzül edilmemelidir.

4. Daima haklının yanında bulunulmalıdır.

5. Başka partiye mensup olan insanları, gıybet ve tenkit veya iftira etmemektir.

Bu ve İslam’ın emrettiği veya yasakladığı diğer hükümleri uygulayabileceğiniz bir ortam sağlandığı kanaatini taşıyorsanız siyasete girilmeli, millete ve vatana faydalı olunmalıdır. Bu dahi bir ibadettir. Fakat ubudiyetinizin ciddi aksamasına vesile olacak ve günahlara rahatlıkla girilebilecek bir ortamda hizmet edilmeye çalışılacaksa, bunun ciddi bir şekilde düşünülmeye ihtiyacı vardır.


77-) Müslüman olmayan ülkelerin vatandaşlığı için, "demokrasiyi koruyacağıma" şeklinde belge imzalatılmasının dini açıdan bir sakıncası var mıdır?

Şeriatla yönetilen bir ülkeden çıkıp bir kafir ülkesine yerleşmek, oranın vatandaşı olmak -zaruret dışında- caiz olmaz.

Bir kafir ülkesine izinli (pasaportlu, vizeli oturma izinli, vatandaşlık sözleşmesi...) ile giren kimse, sözleşmenin ihtiva ettiği kurallara riayet etmekle yükümlüdür. Bunun dışında kendi hayatında İslami kurallara riayet eder.

Söz konusu belgede Müslümanın kimliğini inkar, dinini aşağılama gibi hususlar içeren maddeler mevcut değilse, sakınca söz konusu olmaz.

"Demokrasiyi korumak" halk iradesine saygılı olmak demektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Müslümanların kafirleri veli edinmesin ayeti nasıl anlaşılmalı. Bir müslümanın gayrı müslim devletin vatandaşlığına geçmesi de onu veli edinmesi midir?


78-) İslamı yaşayamamaktan dolayı hicret etmek hakkında bilgi verir misiniz?..

İslâm hukukçuları küfür beldelerini dört bölüme ayırmışlardır:

1. İslâmî şiarın icrası mümkün olmayan belde:

Böyle bir yerde Müslümanların kalarak yerleşmeleri caiz değildir. Hicret edebilmeleri için ne lazımsa yapmaları gerekir.

2. İçinde Müslümanca yaşayıp ehli küfüre mukavemetin mümkün olduğu belde:

Böyle bir beldede yerleşip kalmak ve İslâmî kuvvetlendirmek farzdır. Buradan hicret eden kimse de Allah indinde mesuldür. Zira bile bile ve isteyerek İslâm'ın bir parçasını kâfirlere devretmek büyük bir hıyanettir.

3. İçinde İslâmî şiarın icrası mümkün ise de İslâm'ın yayılması mümkün olmayan ve orada kalmakla İslâm için fayda bulunmayan belde:

Böyle bir yerde kalmak caiz olsa da hicret etmek daha iyidir.

4. İçinde İslâmî şiarın icrası mümkün olmakla beraber dinin yayılması ve Müslüman olmayan kimselerin İslâm'a girmesi umulan belde:

Bu takdirde böyle bir yerde kalmak gereklidir (Kurratu'l-Ayn, s.206).

Buna göre şayet bu memlekette kalmanın Müslümanlara ve İslâm'a faydası varsa, orada ikâmete devam edip fırsatı gözetlemek lazımdır. Aksi takdirde Müslümanlar ekalliyete düşmüş ve gittikçe çark İslâm'ın aleyhine dönüyor ise, o memleketi terk etmek daha iyidir.

(bk. Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, II/296)


79-) Bahçeli bir evde oturan kiracı, ev sahibinin yetiştirip büyüttüğü meyve ağaçlarından yemesi için ev sahibinden izin almak zorunda mıdır?

Ağaçlar ev sahibine ait olduğu için izin almak gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Göz hakkı diyerek, izin almadan, başkalarının bahçesinden meyve koparmak caiz midir?


80-) Mısır ve Suriye gibi ülkelerdeki olaylarda ne yapmamız gerekiyor?

Zulmün arşa dayandığı, gözyaşlarının sel olduğu ve mümin ruhların kederle dolup taştığı bugünlerde her hamiyet sahibi aynı soruyu soruyor:

- Ne yapmamız gerekiyor? 
- Böyle sessiz mi kalacağız?
- Bize bir görev düşmüyor mu?

Önce şunu belirtmek isteriz: Bu hamiyetli gönüller ilk görevlerini büyük bir başarıyla yapmış bulunuyorlar. Bu görev, aynı zamanda çok önemli bir sünnettir: Müslümanların dertleriyle dertlenmek.

Bu üzüntüler, bu kederler, bu sızlanmalar büyük bir manevi duadır. Bu dua artık ıstırar noktasına vardığından inşallah rahmet-i İlahiyi celbedecek ve kazancımız kayıplarımızdan çok fazla olacaktır.

“Allah’a hüsnü-zan ibadettir.” hadis-i şerifi ve “Rahmetim gazabımı geçti.” hadis-i kudsisi bizim çok önemli iki teselli kaynağımızdır.

Yapmamız gereken ikinci görev, kendi imkanlarımızın bir değerlendirmesini yapmak ve İslam aleminin bu kanayan yarasının tedavisine nasıl yardım edeceğimizi belirlemektir. Mevcut imkanlarımızla yapabileceğimiz bir şey varsa, onu en mükemmel şekilde yerine getirmek hepimizin üzerine bir vecibedir. Ancak mesele bizim irademizi çok aşıyorsa, konu ancak devletimizin uhdesine düşen bir sorumluluk ise, bize düşen görev onların muvaffakiyetlerine dua etmek ve bizim için de devletçe bir hedef gösterildiğinde o göreve süratle koşmaktır.  

Mesela, Suriye’deki zulme karşı bizlerin ferdî olarak sınırları aşıp savaşma gibi bir gücümüz de yoktur, sorumluluğumuz da. Bu konuda devletimiz milletiyle birlikte tek yürek olmuştur, aynı kaygıları o da taşımakta, bir şeyler yapmayı o da bütün ruhuyla istemektedir. Bu noktada güvenlik güçlerimiz gerektiğinde üzerlerine düşen görevi en iyi şekilde yapacaklardır, buna kesinlikle inanıyoruz. Ancak, bu konuda bir seferberlik ilan edilir ve sivil halktan da yardım istenirse, o zaman bu ulvî görevi büyük bir şevkle yerine getirmek hepimiz için bir vecibe olur.

Bütün müminlerin bu noktada tam bir gönül birliği içinde bulunmaları şayan-ı şükran ve medar-ı hamddir. Ancak, Suriye’den ülkemize iltica etmiş mümin kardeşlerimize her türlü yardımda bulunmak için seferber olmak bizim elimizdedir; bu konuda yukarıdan bir emir ve işaret beklemek durumunda değiliz. Bu görevi milletimizin büyük bir şevkle yerine getirdiklerini görüyor ve hem o muhtaç kardeşlerimize yardım edilmesi, hem de İslam kardeşliğinin teessüsü noktasında çok seviniyor ve Rabbimize hamd ediyoruz. Ne var ki, Mısır’da işlenen cinayetlere ve yapılan zulümlere karşı yardım elimizi uzatmaktan maalesef mahrumuz. Bu mahrumiyetten duyduğumuz üzüntüler de inşallah ibadet hükmüne geçer ve bu zulüm ateşinin sönmesi için de bir dua olur.

Ülkemizi bir kaosa sokmak üzere sergilenen “Gezi Parkı” olayını iyi değerlendirdiğimizde, üzerimize düşen büyük görevi de iyi tespit etmiş oluruz. Üstat Bediüzzaman Hazretlerinin Avrupa hayranlarını ikaz için dile getirdiği şu hakikat aynen günümüzde de geçerlidir:

“Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz."

Üstadın “biz” dediği, o dönemin gafil yöneticileridir. Görünüşte icraatı kendi iradeleriyle yapmakta, hakikatte ise ülkeyi Avrupa’nın direktifleri doğrultusunda yönetmektedirler.

Bugünün Mısır ve Suriye yöneticileri de “bilvasıta müteharriktirler”, günümüzün yaygın tabiriyle piyondurlar. Başka ülkelerin menfaatleri uğruna kendi halklarını katledecek kadar gözleri dönmüş piyon canavarlardır.

İslam alemi aleyhinde oyunlar sergileyen bu yabancı ülkelerin en büyük gayesinin, İsrail menfaatlerini korumak olduğu artık herkesin malumudur. İsrail’in çevresinde hiçbir güçlü İslam devleti kalmaması onların en büyük gayesidir. Mısır’ı karıştıran da aynı menhus gayedir, Gezi Parkı olaylarını körükleyen de.

Nitekim, Gezi Parkının baş aktörlerinin hükûmet yetkilileriyle yaptıkları görüşmede, üçüncü hava alanına karşı çıkmaları bunun en açık delilidir. Üçüncü hava alanının Gezi Parkında kesilen ağaçlarla değil, Almanya’nın kesilecek menfaatleriyle yakın ilgisi olduğu gün gibi açığa çıkmıştır.

Bu önemli örneği esas alarak diyoruz ki: İslam aleminin uğradığı zulümlerin son bulmasında bir Müslüman olarak üzerimize düşen görevi hassasiyetle yapmakla birlikte, unutmamamız gereken çok önemli bir gerçek şudur ki, bu oyunların son bulması ancak Türkiye’nin hem maddeten hem de manen kalkınması, İslam alemine yön verecek ve muhtaçlara el uzatacak bir konuma gelmesiyle mümkün olacaktır. Haricî meselelerle ilgili görevlerimizi hassasiyetle yerine getirirken, bu ana hedefi hiç hatırdan çıkarmamalı, maddi ve manevi kalkınma noktasında ülkemizde başlamış bulunan ve düşmanlarımızı endişeye düşürecek boyutlara ulaşma istidadı gösteren bu gelişmelerin devamına bütün gücümüzle çalışmalıyız. Uzun dönemde çözüm ancak böylece mümkündür.

Düşmanlarımız için bir ümit kaynağı olan “Gezi Parkı olayları” bizim için de bir alarm görevi yapmıştır.

Türkiye’nin gelişmesi, İsrail’in ve onun hamiliğini yapan dış güçlerin en büyük endişe kaynağıdır. Bu sebeple bütün dış düşmanlarımız ve onlara yardımcı olan bütün dahili güçler Türkiye ile uğraşmaya devam edecekler, ama “Şu istikbal inkılabı içinde en yüksek seda  İslam’ın sedası olacaktır.” müjdesinin önüne geçemeyeceklerdir.

Bugün İslam aleminin çektikleri (çektiği) sıkıntıların, uğradıkları (uğradığı) zulümlerin, maruz kaldıkları (kaldığı) ecnebi oyunlarının son bulacağına gönülden inanıyor ve bütün bunların İslam kardeşliği için bir doğum sancısı olmasını ve Müslümanların manen olduğu gibi maddeten de düşmanlarına galip gelmelerini rahmeti sonsuz Rabbimizden niyaz ediyoruz. 


81-) İslam’a göre, suçluyu bulmak için evini basmak var mıdır? Örneğin, zina isnadı suçunda evi basmak, gizlice gözetleme yapmak gibi durum dini açıdan uygun mudur?

İslam’da tecessüs, bir kimsenin gizli hallerini araştırmak haramdır. (bk. Hucurât, 49/12) Bu açıdan bakıldığında, bir kimsenin gizlice yapmakta olduğu bir suçunu ortaya çıkarmak, onu suçüstü yakalamak için evine baskı yapmak doğru değildir. İslam’ın bu gizlilik prensibini ön görmesinde sayısız faydalar vardır. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

a. Din imtihanında, iyi olanlarla kötü olanların görülmesi için gereken özgür iradenin kullanımına imkân veriliyor. Bir açıdan insanlara suç işleme özgürlüğü veriliyor. Yoksa, en kötü insan da polis korkusundan suç işlemeyebilir. Halbuki bu imtihanda suçun işlenip işlenmemesi yanında, kişinin kendi iç dünyasında, kalbinde, niyetinde suç işleme potansiyeline karşı özgür iradesiyle -Allah’a saygısından  ötürü- göstereceği olumlu veya olumsuz tavrının belirlenmesi büyük önem arz etmektedir. Polisiye tedbirlerle, suç oranları azalabilir, fakat potansiyel suçlular azalmaz.

b. Toplumda suç ve suçlu oranları ne kadar açığa çıkarsa, o nispette başka insanların suç işleme temayülleri artar. Çünkü, “Üzüm üzüme baka baka kararır.” Artık suça meyilli olanlar, “Toplumda meğer herkes kötü imiş,. dünyayı ben mi ıslah edeceğim?” gibi bahaneler arkasına sığınarak daha kolay suç işleyebilir ve kendini mazur görebilir. Oysa, suç ve suçlular gizli kalırsa, herkes başkasına iyi nazarla bakar ve bir suç işlediği zaman kendini çok kötü hisseder ve psikolojik olarak kötülüklerden uzaklaşmaya yönelebilir...

c. İslam’a göre, gizli günah işleyen kimse ile açıktan günah işleyen kimse arasında çok fark vardır. Açıktan suç işleyen kimse “Fask-ı mütecahir” damgasıyla diğer suçlulardan farklı bir konumda değerlendirilir. Hatta bunun gıybeti bile caiz kabul edilir. Çünkü, açıktan günah işlemek, Allah’ın kusurları örten manasındaki “SETTAR” ismine karşı ayrı bir saygısızlıktır. Şahsî suçların açıkça işlenmemesi veya açığa çıkarılmaması Settar isminin de bir gereğidir.

Bununla beraber, bir suç şahsî olmaktan çok toplumsal insan haklarının ihlaline yönelik ise ve özellikle de şikayet konusu olursa, devletin bunu mahkeme eliyle tahkik etmesi ve gereken cezayı vermesi kaçınılmazdır.

Katil, gasp, hırsızlık, rüşvet, kumar gibi maddî zararlar yanında, toplumsal barışı da zedeleyen suçları önlemek, işlendiği ve tespit edildiği takdirde, gereken cezanın verilmesi önde gelen görevleri arasındadır.

Fakat zina gibi garaz damarıyla, yalan yere isnatlarda bulunulması kolay olan bir suçun şikayet konusu edilmekten dahi çıkarılmışçasına hakkında zor şartlar getirilmiştir. Dört şahidin şart koşulması “o konuda şakk-ı şefe etmeyin = hiç konuşmayın” anlamına gelir. Şikayet eden eğer dört şahit bulamazsa seksen değnek yemeyi göze alması ve şahitliğinin bir daha kabul edilmeyeceğini bilmesi gerekir. (bk. Nur, 24/4)