Tasavvufu reddetmek kişiyi ehlisünnet dairesinden çıkarır mı?

Tarih: 02.10.2020 - 20:00 | Güncelleme:

Soru Detayı


 

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Tasavvuf, İslam’ın zahir ve batın hükümleri çerçevesinde yaşanan manevî ve derunî hayat tarzıdır.

Tasavvuf adıyla yapılan her şeyi reddetmek nasıl yanlış ise, yine tasavvuf adıyla yapılan her şeyi kabul etmek de öyle yanlıştır.

Her konuda olduğu gibi, bu konuda da ölçümüz, şeriattır; Kuran ve Sünnettir.

Buna göre, Kuran ve Sünnete uyanları kabul etmek, ona aykırı olanları da reddetmek gerekir.

Kuran ve sünnete uygun olanları reddetmek, Ehlisünnet çizgisinden çıkarır. Kitap sünnete aykırı olanlar varsa, onları reddetmek de sadece Ehlisünnet olanların değil, bütün Müslümanların görevidir.

Demek ki, Müslüman tahkik ehli olmalı, hakkı ve hakikati araştırmalı ve ona göre karar vermelidir.

Bu kısa bilgiden sonra tasavvufla ilgili bazı konularda kısa kısa bilgi vermeye çalışalım:

Tasavvuf bidatlara karşıdır

Büyük mutasavvıflardan biri olan Abdülkerîm el-Kuşeyrî, zamanla ortaya çıkan bidatlara karşı Ehlisünnet seçkinlerinin gayretlerine tasavvuf denildiğini şöyle belirtir:

Hz. Peygamber (asm) Efendimizin sohbetinde bulunanlara sahabe, sahabenin sohbetinde bulunanlara tabiîn, onların sohbetinde bulunanlara tebeu’t-tabiîn gibi unvanlar verildiği gibi, daha sonra dinin hükümlerine büyük bir dikkatle riayet edenlere “âbid” ve “zâhid”, zamanla ortaya çıkan bidatlara karşı Ehlisünnet seçkinlerinin her an Allah’la birlikte olma ve gafletten sakınma gayretlerine II. (VIII.) yüzyıldan itibaren tasavvuf denilmiştir. (er-Risâle, 1/52-53)

Tasavvufun gayesi, takva sahibi mümin olmaktır.

Kuran-ı Kerîm’de ve hadislerde, müminlerin dünya hayatına ve maddî zevklere dalmamaları, ahirete ve manevî değerlere öncelik vermeleri hususundaki kuvvetli vurgu sufîlerin ahiret hayatına dünya hayatından daha fazla önem vermelerine yol açmış, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet eden takva sahibi bir mümin olabilmek tasavvufun gayesi haline gelmiştir. (Bakara 2/200; Âl-i İmrân 3/145; Nisâ 4/77; Hûd 11/15-16; Ankebût 29/64; Şûrâ 42/20; Buhârî, “Riḳāḳ”, 3; Tirmizî, “Zühd”, 25; İbn Mâce, “Zühd”, 1, 6; Buhârî, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 1)

Tasavvuf, kalbi temizlemektir.

- Kalplerin ancak Allah’ı zikretmekle tatmin bulacağı (Raad 13/28),
- müminlerin Allah’ı çokça zikretmesi gerektiği (Ahzab 33/41),
- Allah’ın huzuruna kalb-i selimle çıkmanın uhrevî kurtuluş için gerekli olduğu (Şuarâ 26/89),
- iyi ve temiz kalplilerin diğer organlarının da iyi ve temiz hale geleceği (Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsakat, 107)
gibi hususlara dikkat çekilmesi, tasavvufî hayatın temeline Allah’ı çokça zikretme ve kalp temizliği konularını yerleştirmiştir.

Tasavvuf, Hz. Peygamberi örnek almaktır.

I (VII) ve II. (VIII.) yüzyıllarda âbid ve zâhidler, Allah’a çok şükreden bir kul olmak için gecenin bir bölümünü ibadetle geçiren Resul-i Ekrem’i ve onun gibi yaşama gayreti içinde olan sahâbîleri örnek alıyor, bundan dolayı farzların yanı sıra nafile ibadetleri de yerine getirmeye çalışıyorlardı. (bk. Buhârî, Teheccüd, 6; Müslim, Münafiḳīn, 79)

Kuran’da;
- Allah’ı sevmek ve O’nun tarafından sevilmek için Peygamber’e itaatin şart koşulması
(Al-i İmrân 3/31)
- müminlerin Allah’ı, resulünü ve Allah yolunda mücahedeyi her şeye tercih etmeleri konusunda uyarılması (Tevbe 9/24)
- ve iyi bir müminin Peygamber’i kendisinden daha çok sevmesi gerektiğine dair hadisler (Wensinck, el-Muʿcem, “ḥbb” md.)
ilk sûfîleri Resulullah’a tam bir sevgiyle uyma hususunda derinden etkilemiş, bu sebeple onun yaşadığı manevî ve ruhanî hayatı devam ettirmeyi birinci vazife olarak görmüşlerdir.

Tasavvuf, ahiret ve ebedi hayat odaklı yaşamaktır.

Asıl ve ebedî hayatın ölüm sonrasında başlayacağı, dünyanın fani olduğu yolundaki beyan (Kehf 18/45-46), bu hayatın imkânlarını sadece geçici hazlar için kullanmak yerine onları ebedî hayattaki kurtuluş için değerlendirmek gerektiği anlayışını doğurmuş, ayrıca ayet ve hadislerde ibadetlerin, her türlü iyiliğin niyet ve ihlas gibi kalbî hasletlerle değer kazanması, vicdanlarda derin dinî kaygı ve sorumluluk duygusunun (takvâ) hakim kılınması, insanın nefsinin saptırıcı eğilim ve ihtiraslara (heva) karşı sürekli uyanık bulunması, kader ve teslimiyet inancı, uhrevî mesuliyet endişesi, varlığın derinden temaşası ve görünenin arkasındaki anlamın kavranmasına dair açıklama ve uyarılar da tasavvufun gelişmesine imkan veren bir ortam ve zihniyet meydana getirmiştir.

Tasavvuf, hem bedenin hem de kalbin ibadetlerini yapmaktır.

Dinî ve ahlakî açıdan kalbin temizlenmesi üzerinde yoğunlaşan ilk zâhid ve sûfîler insanların fiillerini bedenin ve kalbin fiilleri olarak ikiye ayırmışlar, bedenin fiillerine zahirî amel, kalbin fiillerine batınî amel demişlerdir.

Zahirî ameller ve onlara ait hükümler İslâm dininin şeklî yönünü ve dış görünüşünü; iman, tasdik, ihlas, yakin, marifet, muhabbet, kurb, takva, murakabe, tevekkül, sabır, rıza, havf, reca, vecd, hüzün, haya, heybet gibi kalbî ameller ve bunların hükümleri de manevî yönünü oluşturur.

Esasen tasavvufi hayat ile, dini sadece şekil ve merasimden ibaret olmadığını, bunların yanı sıra özüne değer vermek gerektiğini anlatmak istenmiştir. Bu ise dinî hükümlerin maksat ve hikmetine uygun biçimde yorumlanması, eksiksiz uygulanması ve yaşanması anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla farz, haram, mekruh, mubah gibi şerî hükümler sûfîlerce aynen kalbin fiillerine de uygulanmış ve tasavvuf “şeriatın zahirine riayetle zahir hükümlerini batında görmek ve batınına riayetle batın hükümlerini zahirde görmek” biçiminde tanımlanmıştır. (Cürcani, Tarîfat, Taṣavvuf md.)

Bir başka tanımda ise tasavvufî hayat tarzının ancak dinin zahir hükümleriyle birlikte batın hükümlerini de yerine getirmekle gerçekleşeceği vurgulanmıştır (Kaşani, Tasavvuf Sözlüğü, s. 135-136)

Nitekim, klasik dönem sufî müelliflerden Muhammed b. İbrahim el-Kelâbâzî sûfîlerin ilminin düzgün ameller sonucu elde edilen hallerin ilmi olduğunu, ancak bundan önce dinin hükümlerini doğru şekilde ifa edebilmek için şeriat ilmini bilmek gerektiğini, daha sonra nefsi kötülüklerden arındırıp Allah’ın edepleriyle edeplenmek suretiyle marifet ilminin elde edileceğini belirtmiştir. (Taarruf, s. 58-59)

Tasavvuf, Allah sevgisi ve Allah korkusudur.

Allah sevgisinin göstergesi, farzların yanında nafile ibadet ve zikirlerle meşgul olmaktır; Allah korkusunun göstergesi ise haramları terk etmenin yanında mekruhları da terk etmektir.

Tasavvuf düşüncesi Allah sevgisi (muhabbetullah) ve Allah korkusu (mehafetullah) temeline dayanmakta, Allah korkusu aynı zamanda Allah’ı sevmekten kaynaklanan bir çekinme olduğu için bu iki kavram birbirini tamamlamaktadır.

İslâm’a göre kullarla Allah arasında karşılıklı sevgi vardır; kullar Allah’ı sevdiği gibi Allah da kulları sever. Ayetlerde ifade edildiği üzere Allah’ın kullarını sevmesini sağlayan tövbe, temizlik, sabır, takva, ihsan, adalet, tevekkül gibi özellikler, bir mürşid-i kamil rehberliğinde uygulanan eğitim sürecinde özenle gerçekleştirilmeye çalışılır; bunun sonucunda kul ile Allah arasında manevî bir ilişki meydana gelir.

Kalbi manevî hastalıklardan kurtarma ve nefsi kötü huylardan arındırmanın amaçlandığı bu eğitim sırasında müridlerden farzlarla birlikte nafile ibadetleri de yapması, evrad ve ezkarını kesinlikle ihmal etmemesi istenir.

Nitekim bir kutsî hadiste, “Kulum üzerine farz kıldığım şeylerden daha iyi bir yolla bana yaklaşamaz. Kulum nafilelerle de bana yaklaşmaya devam eder, nihayet ben onu severim. Ben onu sevince işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum” buyurulmuştur. (Buhari Riḳak, 38)

Bu sebeple sufîler, farzların yanı sıra nafile ibadetlerin sevgiyi ve Hakk’a yakınlığı daha ileri derecelere ulaştırdığını vurgulamışlardır.

Kuran-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde "havfullah (mehâfetullah) ve haşyetullah" denilen Allah korkusu üzerinde çok durulmuştur.

Günah işleyenlerin ve başkalarına haksızlık edenlerin Allah'ın gazabından ve azabından korkmaları lazımdır. Kur'an'da "Eğer inanıyorsanız biliniz ki en çok korkulmaya lâyık olan Allah'tır" (Tevbe 9/13; Ahzâb 33/37), "Onlardan değil, benden korkun" (Âl-i İmrân 3/175) buyurulur.

Kişi insanlardan değil, Allah'tan korkarak günah işlememeli, kötülük ve haksızlık etmemelidir.

Gizli-açık işlenen her kötülüğü bilen Allah Teâlâ'nın işlenen kötülükleri cezasız bırakmayacağına, er veya geç bunun hesabını soracağına inanmalı, dinin emirlerine uyup yasaklarından kaçınırken Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmamalıdır.

Allah Teâlâ böyle kullarını över: "Onlar Rablerinden de, kötü azaptan da korkarlar" (Ra‘d 13/28). "Allah'tan başka hiçbir kimseden korkmazlar" (Tevbe 9/18; Ahzâb 33/39)

Başta peygamberler ve velîler olmak üzere bütün müminler Allah'tan korkar.

Hz. Peygamber, "Allah'ı en iyi bileniniz ve ondan en çok korkanınız benim" buyurmuştur (Buhârî, Edeb, 72; Müslim, Fezâil, 35)

Bir hadiste de "Hikmetin başı Allah korkusudur" buyurulmuştur. (Aclûnî, Keşfü'l-hafâ, I, 421)

Allah'tan korkan başkasından korkmaz. Allah korkusu diğer korkuları siler ve kişiyi cesur hale getirir. Allah'tan korkanların ahirette de korkuları olmayacak, mahzun olmayacaklardır. (Bakara 2/38, 62, 112, 262, 274, 277)

İşte Allah'ın velî ve ergin kulları bunlardır.

Allah korkusu konusu üzerinde çok duran sufîler bunu tasavvufun temel ilkelerinden biri haline getirmişlerdir.

Buradaki korku aynı zamanda Allah'ı sevmekten kaynaklanan bir çekinme mahiyetindedir.

Bu sebeple Allah korkusu ile Allah sevgisi, birbirini tamamlayan iki kavramdır.

Tasavvuf, Kuran ve sünnete uymaktır.

Tasavvuf yolunda, kalp, ruh, nefis konularına, bunların çeşitli hallerine, müridlerin ahlak ve edeplerine, tasavvufî haller ve makamların açıklanmasına, evrad ve dualara, önemli sûfîlerin görüşlerine, ibadetlerin fıkhî yönünün yanı sıra manevî ve tasavvufî manalarına ait konulara önem verilmiş, bu konuda önemli eserler yazılmıştır.

Ayrıca, Kuran ve Sünnete uygun tasavvuf anlayışına, buna uymayan sapkın tasavvuf zümrelerinin yanlışlarına ve Ehlisünnet çizgisine riayet eden tasavvuf gruplarına yer veren eserler de kaleme alınmış, tasavvufî hayat büyük ölçüde bu eserlerin çizdiği çerçevede gelişmiştir.

Bunlar arasında etkisi günümüze kadar gelen;
- Hâris el-Muhâsibî’nin er-Riʿâye li--hukukillah’ı,
- Sehl et-Tüsterî’nin Risâle fi’l-hikem ve’t-tasavvuf’u,
- Ebü’l-Hüseyin en-Nûrî’nin Makamâtü’l-kulûb’u,
- Hallâc-ı Mansûr’un Kitâbü’t-Ṭavâsîn’i,
- Hakîm et-Tirmizî’nin Hatmü’l-evliyâʾsı,
- Nifferî’nin el-Mevâḳıf ve el-Muhâtabât’ı,
- Ebû Nasr es-Serrâc’ın el-Lümaʿı,
- Ebû Bekir el-Kelâbâzî’nin et-Taʿarruf’u,
- Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Kūtü’l-kulûb’u,
- Hargûşî’nin Tehzîbü’l-esrâr’ı,
- Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî’nin el-Mukaddime fi’t-tasavvuf, Menâhicü’l-ʿârifîn, Cevâmiʿu âdâbi’s-sûfiyye gibi risâleleri,
- Abdülkerîm el-Kuşeyrî’nin er-Risâle’si,
- Hücvîrî’nin Keşfü’l-mahcûb’u,
- Hâce Abdullah-ı Herevî’nin Menâzilü’s-sâʾirîn’i,
- Gazzâlî’nin, İhyâʾü ʿulûmi’d-dîn’i,
- İbnü’l-Kayserânî’nin Safvetü’t-tasavvuf’u,
- Ebü’n-Necîb es-Sühreverdî’nin Âdâbü’l-mürîdîn’i,
- Şehâbeddin es-Sühreverdî’nin ʿAvârifü’l-maʿârif’i,
- Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye ve Fususü’l-hikem’i,
- Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî’si
zikredilebilir.

Tasavvuf, sapkın zümreleri kabul etmez, reddeder.

Tasavvufî hayatta ilk dönemden itibaren zaman zaman sapmalar söz konusu olmuş, ancak ileri gelen sufîlerin bu husustaki hassas tavırları ve sapkın zümreleri eleştirip reddetmeleri ana çizginin istikamet üzere devamını sağlamıştır.

Örneğin;
- Allah’ın insan bedenine girmesi (hulûl),
- kulun Allah ile birleşmesi (ittihad),
- yakīn elde edilince ibadetin düşmesi,
- hakikat karşısında şeriatın değerini yitirmesi,
- evliyanın peygamberlerden üstün görülmesi,
- ruhun bir bedenden diğerine geçmesi (tenâsüh),
- haram diye bir şey kabul edilmeyip her şeyin mubah sayılması (ibâha),
- insanın cebir altında bulunduğu iddiası,
- riyadan kurtulmak için dinin temel kurallarına aykırı davranılması
gibi Kitap ve Sünnete aykırı inançlar hakkında klasik dönem müelliflerinden Ebû Nasr es-Serrâc el-Lümaʿda bir bölüm ayırmış, Muhammed b. Hüseyin es-Sülemî Ġalaṭâtü’ṣ-ṣûfiyye adıyla bir eser yazmıştır.

Kuşeyrî’nin er-Risale’si, Hücvîrî’nin Keşfü’l-mahcûb’u ve Gazzâlî’nin İhyâʾsında da sapkın görüş ve uygulamalara işaret edilerek uyarılarda bulunulmuştur.

Diğer taraftan, tasavvuf yolunda olduğunu söyleyen bazı kimselerde, kafir veya sapık olmayı gerektirmeyen birtakım hatalı inançlar ve davranışlar olabilir:

Aşırı çilecilik, dünya işlerini tümden terk, bir tür ruhbanlık, evlenmemeyi meslek edinmek, et yememek, tedbir almayı tevekküle engel saymak, şeyhleri kutsal sayacak kadar yüceltmek, yoksul yaşamayı amaç haline getirmek, nefse işkence etmek, mubah olan nimetlerden yararlanmamak, özel giysiler giymek ve bunlarla halka karşı böbürlenmek, kılık-kıyafet, saç-sakal gibi konularda temizlik kurallarına uymamak, vakıf geliriyle geçinmek, dilenmek, toplumu terkedip inzivaya çekilmek, tasavvufu sadece kıssacılıktan, menkıbecilikten, raks ve semâdan, evrad ve ezkârdan ibaret sanıp ilâhiler okunan meclislerde coşmak, bunları yeterli görmek ve yapay olarak vecde gelmek, cezbelenmek.

Sözü edilen bu hususlar aslında dengeli ve uygun olarak tasavvufta var ise de, bunların birtakım kuralları, sınırları, şekilleri ve miktarları da şeriata göre tesbit edilmiştir. Bu kurallara uymayan ve sınırları aşan biçimleri hatadır.

Dikkat edilmesi gereken ilke ve kurallar.

Verdiğimiz bilgiler ışığında, tasavvuf ve tarikat konusunda göz önünde bulundurulması gereken önemli bazı hususlar şu şekilde özetlenebilir:

1. Tasavvuf biri Kur'an ve hadisin özü, diğeri bu öz istikametinden ayrılmadan sufîler tarafından geliştirilen şekil olmak üzere iki kısımdır.

İbadet, ahlak ve dinî heyecandan, insanın iç dünyasını zenginleştirip ruhî ve manevî yönden kendini geliştirmesinden ibaret olan birinci kısmı kabul etmek ve uygulamak her Müslümanın üzerine farzdır.

İkinci kısım ise ihtiyarîdir. Zira özel bir hayat tarzıdır ve bir gönül meselesidir. Bu yola girmeyenlerin girenlere, girenlerin de girmeyenlere saygı göstermesi, hoşgörülü davranması gerekir.

2. Tasavvuf yolunu tutan ve tarikata girenler diğer Müslümanları küçümseyemezler. Zira kibir haram, tevazu farzdır.

3. Tasavvuf yolu ince bir yoldur ve bu yolda ehliyetli, kamil bir rehbere ihtiyaç vardır. Her şey erbabından öğrenilirse doğru öğrenilmiş olur. Kendi başına bu yolda yürüyenlerin yolu kaybetmeleri daima ihtimal dahilindedir. Ölçü ise şeriat kurallarıdır.

4. Tasavvuf ince ve uzun olduğu kadar zor ve tehlikeli bir yoldur. Ebu Ali Rûzbârî, "Biz bu yolda bıçağın sırtı gibi bir noktaya ulaştık, azıcık sağa sola meyletsek cehenneme düşeriz" demiştir. Çok karlı olan bir işin riski de çoktur. Onun için bu yola giren kimse, şeytan, nefis, benlik, şöhret, menfaat gibi tehlikelerin ve yalancı cazibenin çok olduğu bu yolda gayet ihtiyatlı ve son derece dikkatli olmalıdır.

5. Genel olarak Müslümanların makbul ve muhterem saydıkları Bayezîd-i Bistamî ve İbn Arabî gibi mutasavvıfların, şeriatın hükümlerine aykırı gibi görünen bazı fikir ve ifadelerine bakıp bunlar hakkında suizanda bulunmak ve acele hüküm vermek doğru değildir. Konuyu uzmanlarına sormak, yanlış anlamalara elverişli hususları onlarla müzakere etmek gerekir.

6. Derecesi ne kadar yüksek olursa olsun bir velî günah işleyebilir. Peygamberlerden başkası günahsız değildir. Ancak günah işleyen velîler günahta ısrar etmezler, ederlerse velî sıfatını kaybederler. Fasık ve facir (günahkar) bir kişi özel anlamda velî, yani Hak dostu olamaz. Bunlardan uzak durmalıdır.

7. Velîlerin, akıl ve dinî hükümlerle bağdaşmaz görünen sözlerini işitenler ve bu tür hallerini görenler bu konularda onları kendilerine örnek almamalı, delil saymamalı, bu tür söz ve ifadeleri onların özel yaşayışı veya hatası sayıp kendileri şeriatın hükümlerine bağlı kalmalıdırlar. Çünkü dinin açık hükümlerine, emir ve yasaklarına bağlı olmak esastır. Bu olmadan tasavvuf da olmaz.

8. Tasavvuf alanında Müslümanlar asırlar boyu olgunlaşarak gelişen kültür birikimi ve gelenek sebebiyle zengin bir mirasa, büyük bir ilim ve irfan hazinesine sahiptir. Bir Müslüman tasavvuf kitaplarını okuyabilir, tasavvufî düşünceden yararlanabilir. Bunun için tasavvuf yoluna girmesi ve bir şeyhe bağlanması gerekmez. Ancak tasavvuf kitaplarında gördüğü her şeyi doğru kabul etmemelidir. İnsan elinden çıkan her kitapta doğru da yanlış da vardır.

9. Velîlerin kerameti vardır ve haktır. Bir velînin velî olması için kerameti olması da şart değildir. En büyük keramet iyi bir ahlak sahibi olmaktır. Hatta istikamet (doğruluk, dürüstlük) kerametten üstündür. Manevî kerametler maddî kerametlerden çok daha makbuldür. Bu sebeple kerametleri ve menkıbeleri ölçü almamak ve abartmamak gerekir.

10. Velîler keşf ve ilham denilen bir yolla Allah'tan bazen özel bilgiler alabilirler. Güvenilir olup olmamaları, çeşitli yorumlara açık bulunmaları bakımından bu tür bilgilerin çeşitli dereceleri vardır. Keşf ve ilham yoluyla elde edilen en sağlam bilgiler bile ancak ilhama mazhar olan kişinin kendisi için delil olabilir. Başkaları için bağlayıcı delil değildir. Bu tür bilgilerden yararlanmak için bunların Kuran ve hadislerin açık ve kesin hükümlerine aykırı olmaması şarttır. Ebu Saîd el-Harraz'ın dediği gibi: "Zâhirî hükümlere aykırı olan her bâtın bâtıldır."

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Okunma sayısı : 500+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun