Siyasetten, şeytandan kaçar gibi kaçmak mı gerekir?

Siyasetten, şeytandan kaçar gibi kaçmak mı gerekir?
Tarih: 17.11.2021 - 20:02 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Fatih Sultan Mehmet, Abdülhamid, Yavuz Selim bunlar gibi İslâm ı savunan Allah dostu hükümdarlar var.
- Üstad Bediüzzaman ise euzübillahi mineşeytani vessiyaset diyor…
 - Bu ikisini de göz önünde bulundurarak siyasete karşı bakış açımız nasıl olmalı?
- Siyasete girmek, yalan gıybet vs. olmadığı müddetçe caiz midir, günah mıdır? 

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Öncelikle ifade edelim ki, Üstad Bediüzzaman siyasetten uzaklaşırken, bunu Kur'an hizmeti adına ve bir müceddidin iman talimi namına yapmıştır. Yoksa “Hiç kimse siyaset yapmasın.” dememiştir.

Bu kısa bilgiden sonra detaylara gelince:

Siyaset, devleti idare etmek demektir. Hz. Peygamber (asm) Efendimizin vefatından sonra, sahabenin acil bir şekilde halifeyi seçme işiyle meşgul olmaları, İslam’da idarecilik manasına gelen siyasetin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Sahih hadis rivayetlerinde siyaset / idarecilik farklı yönleriyle değerlendirilmiştir:

“Benden sonra hilafet -veya nübüvvet hilafeti- otuz yıldır.” (bk. Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, 4/272; 5/220, 221)

“Nübüvvet içinizde Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da -dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” (bk. Ahmed b. Hanbel, 4/273).

Hafız el-Heysemi; “hadisi, Ahmed b. Hanbel, Bezzar -daha tam-, Taberanî -bir kısmını- rivayet etmiştir; Ravileri sikadır.” diyerek, hadisin sıhhatine hükmetmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/226)

Öyle anlaşılıyor ki, Raşit Halifelerden sonra siyaset çoğu zaman çığırından çıkmış, şeriat devleti olmakla beraber, İslamî prensiplerden taviz verilmiş, hakiki adalet zedelenmiş ve çeşitli zulümler baş göstermiştir.

Diğer taraftan, siyaset oldukça genel bir ifade. Devletin ekonomik politikasından, bir şirket müdürünün yönetim biçimine, mürşitlerin ve peygamberlerin (aleyhimüsselam) irşat metotlarına kadar uzanan, çok geniş bir sahayı içine alıyor. Ama gel gör ki, günümüz insanı kısır politik çekişmeleri bir boks maçı gibi seyrede ede, siyaset denilince onun hatırına hemen parti propagandaları ve hükümet programları gelir.

Politikayla bu derece şartlanmış insanlara Üstad Bediüzzaman’ın siyaset anlayışını anlatmak oldukça zordur.

"Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alakam yok." (bk. Mektûbat, On Altıncı Mektup)

Bediüzzaman’ın gayesi insanların imanlarının kurtulmasına vesile olmaktır. Mutlak rakibi ise imansızlıktır. O halde, Üstad'ın siyasete bakışı da bu ölçüye göre olacaktır.

Üstad, büyük bir ruh hekimi, kalp tabibidir. Zengini, fakiri, amiri, memuru, oy vereni ve alanı hep onun ilgi alanı içindedirler. Ve onun gayesi hepsine tahkiki iman dersi vermek, hepsinin imanlarını tehlikeden muhafaza etmektir.

"Bu zamanda ehl-i İslâm’ın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun." (bk. Lem’alar, On Altıncı Lem'a)

Üstadı bugünkü siyasî cereyanlara soğuk baktıran diğer bir sebep ise, siyasî tarafgirliğin milletimizin birlik ve beraberlik ruhuna verdiği büyük zarardır.

İslâm’da Allah için sevmek ve yine Allah için düşmanlık beslemek esastır. O halde Allah’ın beğenmediği, kerih gördüğü, yasakladığı sıfatlar kimde olursa olsun kötü; onun razı olduğu iyi ve güzel sıfatlar ise yine kimde olursa olsun güzeldir.

Ama siyasette çoğu zaman bu ölçü kaybolur. Kendi siyasî görüşünde olmayanlar her yönden kötü, kendi partilerine mensup olanlar ise her cihetle berrak ve safi telakki edilir. Bediüzzaman, bu yanlışın insanın kalp ve ruh aleminde yaptığı büyük zararı şu ifadeleriyle güzelce ortaya koyar:

"Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalalet fırkalarına karşı perişan etmesin! ‘Elhubbu fillahi velbuğzu fillahi’ düstur-u Rahmanî yerine, el-iyâzü billah ‘El hubbu fissiyaseti velbuğzu lissiyaseti’ düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve el-hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne rıza gösterip, cinayetine manen şerik eylemesin." (Kastamonu Lâhikası)

Bu konunun özetini, siyasetten uzak durmanın gerekçesini Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadelerinde görmek mümkündür:

a) “Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyanlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, faraza hakikî beklenilen o zât (Hz. Mehdi) dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyanlara kaptırmamak için siyaset âlemindeki vaziyetten feragat edecek ve hedefini değiştirecek diye tahmin ediyorum.” (Kastamonu Lahikası, 84. Mektup, s. 90)

b) “Fakat bu zamanda ehl-i gaflet ve dalalet ve dinini dünyaya satan ve bâki elmasları şişeye tebdil eden gafil insanlar nazarında, o hizmet-i imaniyeyi hariçteki kuvvetli cereyanlara tâbi veya alet telakki etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında tenzil etmek endişesiyle, Kur'an-ı Hakîm'in hizmeti bize kat'î bir surette siyaseti yasak etmiş.” (Kastamonu Lahikası, 92. Mektup, s. 137)

c) “Eğer denilse: Neden hilafet-i İslâmiye Âl-i Beyt-i Nebevî'de takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı?" 

"Elcevab: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Al-i Beyt ise, hakaik-i İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilafet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi masum olmalı, veyahut Hulefa-yı Raşidîn ve Ömer İbn-i Abdülaziz-i Emevî ve Mehdi-i Abbasî gibi hârikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki aldanmasın.(Mektubat, on Dokuzuncu Mektup, s. 100)

d) “O mübarek zâtların başına gelen o feci gaddarane muâmelenin hikmeti nedir?" diyorsunuz.

"Elcevab: Sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, Hazret-i Hüseyin'in muarızları olan Emevîler saltanatında, merhametsiz gadre sebebiyet verecek üç esas vardı:

Birisi: Merhametsiz siyasetin bir düsturu olan: "Hükûmetin selâmeti ve asayişin devamı için, eşhas feda edilir."

İkincisi: Onların saltanatı, unsuriyet ve milliyete istinad ettiği için, milliyetin gaddarane bir düsturu olan: "Milletin selâmeti için her şey feda edilir."

Üçüncüsü: Emevîlerin Hâşimîlere karşı ananesindeki rekabet damarı, Yezid gibi bazılarda bulunduğu için, şefkatsiz bir gadre kabiliyet göstermişti.” (bk. Mektubat, On Beşinci Mektup s. 56)

e) “Ne için eskiden hürriyetin başında siyasetle hararetle meşgul oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?"

"Elcevab: Siyaset-i beşeriyenin en esaslı bir kanun-u esasîsi olan: 'Selâmet-i millet için ferdler feda edilir. Cemaatin selâmeti için eşhas kurban edilir. Vatan için herşey feda edilir.' diye; bütün nev'-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinayetler bu kanunun sû-i istimalinden neşet ettiğini katiyyen bildim. Bu kanun-u esasî-yi beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok sû-i istimale yol açmış. İki harb-i umumî, bu gaddar kanun-u esasînin sû-i istimalinden çıkıp bin sene beşerin terakkiyatını zîr ü zeber ettiği gibi, on cani yüzünden doksan masumun mahvına fetva verdi. Bir menfaat-i umumî perdesi altında şahsî garazlar, bir cani yüzünden bir kasabayı harab etti. Risale-i Nur bu hakikati bazı mecmua ve müdafaatta isbat ettiği için onlara havale ediyorum." (bk. Emirdağ Lahikası-II, 74. Mektup, s. 98)

f) “Bir zaman, bu garazkarane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sâlihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.” (bk. Mektubat, Yirmi İkinci Mektup, s. 267)

g) "Dediler: Dinsizliği görmüyorsun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.

Dedim: Evet lâzımdır. Fakat katî bir şart ile ki, muharriki aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hata da etse, belki mafuvdur. İkincisi isabet de etse, mesuldür."

"Denildi: Nasıl anlarız?"

"Dedim: Kim fasık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, sû-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslekdaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir." (Sünuhat)

Özetle

Siyasetin kendisi kötü değil, çok iyidir. Fakat zaman ihtiyarladıkça siyasetçilerde şahsi menfaatlerin, nefsî arzuların gençleştiği bir gerçektir. Onun için başta dört mezhep imamları olmak üzere, pek çok alim, siyasete ve siyasetçilere bulaşmamak için devletin resmi memuru olmayı bile reddetmişler.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinimiz siyasete ne oranda yer vermiştir; dindar bir insan siyasette ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Okunma sayısı : 500+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun