Sahih olmayan hadise iman etmemenin hükmü nedir?

Soru Detayı

- Sahih olmayan veya görünüşte akla zıt olup, aklın kabul edemeyeceği bir hadisi inkâr etmek veya amel etmemek insanı dinden çıkarabilir mi?
- Kur’ân’da hakkında bilgi olmayan veya Kur’ân’a zıt gibi görünen hadisler var. Mesela:
“Muhammed’in (asm) şefaati ile bazı insanlar Cehennemden çıkacak, Cennete girecek” (Buhari-Rikak, 513; Tirmizi-Cehennem, 10; Ebu Davud-Sünnet, 23) hadisi ile “Azaba uğrayacak olanları, ateştekileri sen mi kurtaracaksın Ey Muhammed!” (Zumer Suresi 19) ayeti mana olarak birbirine zıt gibi duruyor.
- İkinci örnek: “Sahabeler su bulamayınca, Peygamber parmaklarından su akıttı, 1500 kişi abdest aldı.” (Buhari-Vudu, 32; Müslim-Fezail, 45; Nesaî-Taharet, 60; Ebu Davud-Mukaddime, 5; Tirmizî-Menakıb, 6) hadisi ile “Bir yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana iman etmeyeceğiz dediler. Ey Muhammed, onlara deki: Yüce olan Rabbimdir, Ben ise O’nun elçisi olan bir insandan başka bir şey değilim. Kendilerine rehber geldiğinde, insanlar: Allah bir elçi olarak bir insan mı gönderdi, dedikleri için iman etmediler.” âyetleri içinde geçen “pınar fışkırtma” ile hadiste geçen “parmaklarının arasında su akması” birbirine zıt gibi görünüyor.
- Böyle Kur’ana ve akla zıt gibi görünen hadisleri inkâr etmek peygamberi inkâr anlamına gelir mi ve imana zarar verir mi ve bu hadisler peygamberimize atılmış bir iftira ve peygamberimiz adına uydurulmuş sözler midir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu konuda kısaca bazı noktalara işaret etmekte fayda vardır:

a) İslam alimlerine göre,

“Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 4/65),

“O kendi heva ve hevesiyle konuşmuyor. O, kendisine vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir.” (Necm, 53/3-4)

mealindeki ayetler sünnetin, İslam'ın ikinci kaynağı olduğunun delilidir.

- Hadis ilmi kriterleri bakımından sahih kabul edilen ve büyük hadis otoriteleri tarafından sahih olduğuna hükmedilen bir hadisi kabul etmemek vebali olan büyük bir hatadır.

Diğer bir ifadeyle, Hz. Peygamber (asm)'in -fiilî, kavlî, takrirî- sünnetini bize ulaştıran sahih hadisleri inkâr etmek büyük bir dinî risk taşımaktadır.

b) Hz. Peygamber (asm)'in sünnetinin teşri kaynağı olduğunu inkâr eden veya sahih bir hadisin Hz. Peygamber (asm)'in sözü olduğuna inandığı halde kabul etmeyen dinin dışına çıkmış olur.

Nitekim, İmam Ebu İshak b. Rahuye: “Hz. Peygamber (asm)'den kendisine gelen bir haberin doğru olduğuna inandığı halde -hayatî bir zorlama olmaksızın- onu reddeden kâfir olur.” hükmünü vermiştir.

Yine Suyutî; “Hadis otoriteleri tarafından sıhhatin şartı olarak kabul edilen kriterlere sahip olan bir hadisi inkâr eden kimse kâfir olup, Yahudi, Hristiyan ve diğer kâfir kafilelerle birlikte haşrolur.” şeklinde fetva vermiştir. (bk. Suyutî, Miftahu’l-Cenne  fi’l-İhticaci bi’s-Sünne, s.14)

Keza Allame İbnu’l-Vezîr de şunları söylemiştir: “Hz. Peygamber (asm)'in hadisi (sözü) olduğunu bildiği halde onu inkâr eden kimse kâfir olur." (bk. el-Avasım ve’l-kavasım, 2/274)

- Keza, “Fetava’l-lecneti’d-daime” adlı İslam Fıkıh heyetinin fetva kitabında şu görüşlere yer verilmiştir: “Sünnetle/hadisle amel etmeyi inkar eden kimse kâfir olur. Çünkü, sünneti yalanlamak, hem Allah’ı hem Resulünü hem de ümmetin icmaını tekzip manasına gelir." (bk. el-Lecne, el-Mecmuatu’s-sanî, 3/194)

c) Peki hangi hadis sahihtir?

- Bir hadisin sahih olup olmaması onun senedindeki ravilerin zabt ve adalet şartlarına sahip olup olmamakla ilgilidir. Yoksa, bir hadisin sahih olma kriteri, onun Kur’an’da bir benzerinin olması, yahut da aklımıza aykırı bir görünüm arz etmemesiyle ilgili değildir.

- İmam Şafii şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (asm)'den hadis rivayet edenlerin sika (zabt ve adalet şartlarına sahip) olması, o hadisin subutu (sahih olduğu) anlamına gelir.” (el-Ümm, 10/107-İhtilafu’l-hadis bölümü)

- İbn Teymiye de şu görüşlere yer vermiştir: “Manası anlaşılmazsa bile, Kitap (Kur’an) ve sünnette (sahih hadislerde) yer alan her şeye iman etmek gerekir.” (Mecmuu’l-fetavî, 3/41)

- Bediüzzaman Hazretlerinin konuyla ilgili şu ifadeleri de bize ışık tutmaktadır:

“Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bazı a'malin fazilet ve sevablarından bahseden ehadîs-i şerife güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim onların bir kısmına zaîf veya mevzu demişler. İmanı zaîf ve enaniyeti kavî bir kısım da, inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız 'On iki Aslı' beyan ederiz..”(bk. Sözler, Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, s. 341)

Demek ki “aklımız almaz” diyerek bazı sahih hadisleri inkâr edenlerin “imanları zayıf, enaniyetleri kuvvetli” olan kimselerdir.

- Konuyla ilgili Din İşleri Kurulu’nun görüşleri de şu merkezdedir:

“Hadis-i şerif, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (asm)'ın sözleri, fiilleri ve takrirleri anlamında ondan rivayet edilen sözlerdir. Bir müslümanın Hz. Peygamber'in sözlerine itibar etmesi ve onun emir ve tavsiyelerine uyması gerekir. Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği sözlerine itibar etmeyen ve onun sözlerini bütün olarak inkar eden kimse peygamberliğini de inkar etmiş olacağından küfre/inkara düşer.” (Din İşleri Yüksek Kurulu)

- Bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, alimlerin bu konudaki görüşleri çzetle şöyledir:

Sünneti/sahih hadisleri prensip olarak inkâr eden dinden çıkar. Mütevatir bir hadis yakin ifade ettiği için ona iman etmek şart olup inkârı küfrü gerektirir.

- Sahih hadislere yakın olan bir diğer hadis ise Hasen hadistir. Hasen hadis, sahih hadis rivayetinin şartlarına sahip olmayan bir hadistir. Bu sebeple, bu hadisi zayıflıktan çıkarıp hasen dercesine yükselten şahit denilen başka rivayetlerin kuvvet veya zayıflığına göre Hasen hadis de kuvvetli veya zayıf kabul edilebilir.

Hasen hadisin sıhhat tarafı ağır basan bir hadise ilişmemek gerekir.

Bununla beraber, bir kimse samimi olarak -ilmî delillere dayanarak- bu hadisin sahih olmadığına inanıyorsa bunu inkâr etmekte de bir sakınca olmayabilir.

- Şunu unutmayalım ki, herkesin aklı her meseleyi kavramayabilir. Herkesin bilgisi her konuyu kapsamayabilir.

Selef-i salihin alimleri müteşabih olan ayetlerin -ve hatta hadislerin- manasını Allah’ın ilmine havale ediyorlardı.

Halef alimleri ise onların bir çoğunu tevil ederek güzel bir yoruma tabi tutuyorlardı. Ayetler gibi hadislerin de müteşabihleri var, manaları kapalı olanlar vardır.

Bize düşen, Selef veya halef alimlerimizin yolunu takip etmek; hadisleri inkâr etmekle çok riskli bir yolu tercih etmemektir.

d) Soruda yer alan şefaat hadisi ile Zümer suresi 19. ayette ifade edilen hususları şöyle açıklayabiliriz:

- Bazı Mutezile alimleri, bu ayete dayanarak Hz. Peygamber (asm)'in “büyük günah” işleyenlere şefaat etmeyeceğini bildirmişlerdir. Mutezilelere göre, “(Resulüm!) Hakkında azap hükmü kesinleşmiş olan kimseyi, ateşte olan kimseyi sen mi kurtaracaksın!” mealindeki ayete göre, büyük  günah işleyen kimseler asla cehennemden kurtulamazlar. O halde Hz. Peygamber onlar için şefaat de etmez. Çünkü şefaat (makbul olduğu için) onları ateşten kurtarmak anlamına gelir.

- Hak olan Ehl-i sünnetin bunlara cevabı şöyledir:

Ayette “hakkında azap hükmü kesinleşmiş” olanlar büyük günah işleyen kimseler değildir. Çünkü Kur’an’da büyük günah işleyenlerin de kurtulabileceklerine dair ayetler vardır:

“Şüphesiz Allah kendisine şirk koşmayı asla affetmez. Fakat onun dışındaki günahları dilediği kimse için affeder.”(Nisa, 4/48);

“Şüphesiz Allah (dilerse) bütün günahları affeder.” (Zümer, 19/53)

mealindeki ayetlerde bu gerçeğin altı çizilmiştir. (bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri)

- Bu bilgiler ışığında şunu söyleyebiliriz ki, “hakkında azap kesinleşmiş olan kimseler”den maksat, zerre kadar imanı olmayan halis kâfirler demektir. Hz. Peygamber (asm)'in şefaati ise, zerre miktar kadar da olsa imanı olup da büyük günah işlemiş kimseler içindir.

Demek ki, ilgili şefaat hadisi ile, bu ayet arasında bir çelişki yoktur.

e) Soruda yer alan İkinci örnek: “Sahabeler su bulamayınca, Peygamber parmaklarından su akıttı, 1500 kişi abdest aldı.” (Buhari-Vudu, 32..) ile “Bir yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana iman etmeyeceğiz dediler. Ey Muhammed, onlara de ki: Yüce olan Rabbimdir,  Ben ise O’nun elçisi olan bir insandan başka bir şey değilim. Kendilerine rehber geldiğinde, insanlar: Allah bir elçi olarak bir insan mı gönderdi, dedikleri için iman etmediler.” (İsra, 17/90-94) ayetleri içinde geçen “pınar fışkırtma” ile hadiste geçen “parmaklarının arasında su akması” birbirine zıt gibi görünüyor, iddiasıdır.

- Bu soruya birkaç madde halinde şöyle cevap vermek mümkündür:

1) Her şeyden önce, ilgili ayetlerde “biz senin elinle bir pınar fışkırtmayacağız” manasına gelen bir ifade yoktur.

2) Bu ayetlerde söz konusu edilen hususlar, -gerçekten iman etmek için değil- bir inat ve bir istihza makamında söylenmiştir. Kur’an’ın onlara karşı olumsuz tavrı, onların bu inat ve istihzalarına yöneliktir. Yoksa, gerçekten samimi bir  ihtiyaçtan ötürü bir teklif olduğu zaman da buna müspet cevap verilmeyeceğine dair bir ifade değildir.

3) İlgili ayetlerde, Hz. Peygamber (asm)'in bu yapmacık öneride bulunanlara karşı olumsuz tavrının hikmeti şöyle açıklanabilir:

- Eğer kâfirlerin bu istekleri doğrudan Hz. Peygamber (asm)'den bir talep şeklinde ise, bir beşer olarak onun böyle bir şey yapması mümkün değildir. Çünkü bir beşerin buna gücü yetmez. “Ben ancak bir beşerim...” ifadesi buna işaret etmektedir.

- Yok eğer maksatları Allah tarafından Hz. Muhammed (asm)’in eliyle bu mucizelerin gösterilmesi ise, bu da yanlıştır. Çünkü, Allah Hz. Muhammed (asm)’in elinde Kur’an gibi onlara meydan okuyarak mucizeliğini ispat eden bir kitap ortada iken, ona iman etmeyip başka mucizeler istemeleri onların inat için ve alay etmek için bu önerilerde bulunduklarını gösteriyordu.

Bu gibi kendini bilmez adamlara müspet cevap vermek onları kale almak anlamına gelirdi. Bu ise nübüvvetin bulunduğu makamın ciddiyetiyle bağdaşmazdı. (krş. Razi, ilgili ayetin tefsiri)

4) Mucizeler bazen kâfirlerin imana gelmeleri için, bazen de müminlerin imanlarını pekiştirmek için veya mevcut bir ihtiyaca cevap vermek için söz konusu olur.

Söz konusu ayetlerde önerilen “pınardan su fışkırtma” ve diğer mucizelerin muhatabı kâfirlerdir. “Bir yerden pınarın fışkırtılmasını” onlar istiyorlardı.

Hz. Peygamber (asm)'in parmaklarından fışkıran suyun muhatapları ise, samimi müminlerdir. Burada hem müminlerin çok muhtaç oldukları bir durum söz konuydu, hem de imanlarının kuvvetlenmesi bahis mevzu idi.

Bu sebeple konu aynı da olsa muhataplar, niyetler, ihtiyaçlar, maksat ve gayeleri çok farklı olan bu iki “pınar” olayından birinin varlığı öbürünün de varlığını gerektirmez.

Müminlere gösterilen “su mucizesi”nin kâfirlere gösterilmemesi arasında herhangi bir çelişki yoktur.

5) Bu mucizenin kâfirlere gösterilmeyip müminlere gösterilmesinin bizce meçhul daha pek çok hikmeti olabilir. Bilmediğimiz binlerce hakikat vardır. Bu da o “cehalet listemiz”e eklenmekte ne sakınca vardı?

- Böyle bir çok yönden açıklanabilir -veya bizim bilgimizin ve aklımızın kapsam alanı dışında kalan- bir hususu bahane ederek en sahih hadis kaynaklarında yer alan bir mucizeyi inkâr etmek çok ciddi dini risk taşımaktadır.

Ne olur, boş yere kendimizi riske atmayalım!..

İlave bilgi için tıklayınız:

Sünnetin bağlayıcılığı, örnek alınması ve kaynağının vahiy olup olmadığı konusunda detaylı bilgi verir misiniz?
Hadislerin birçok raviden geçtiğini dikkate alırsak, hadislere neden güvenelim?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun