Şefaat ayetlere ve hadislere göre hak mıdır?

Şefaat ayetlere ve hadislere göre hak mıdır?
Cevap

Değerli kardeşimiz,

ŞEFAAT VARDIR VE HAKTIR

Bu eserde şefaatin hak olduğunu önce ayet-i kerimelerle, sonra da hadis-i şeriflerle ispat edeceğiz inşallah.

Şefaat: Bir kimsenin suçunu affettirmek ve kendisinden cezayı kaldırmak için, o kişi hakkında yapılan bir istektir. Biraz daha açacak olursak: Ahiret günü, bir kısım günahkâr müminlerin affedilmeleri ve itaatkâr müminlerin yüksek mertebelere ulaşmaları için başta Peygamberimiz (asm) ve diğer büyük zatların Allah Teâlâ’ya niyaz ve dualarıdır.

Bizlerin inancı olan Ehl-i sünnet itikadına göre, şefaat haktır ve Allah'ın iznine bağlıdır. Hâl böyleyken, bir kısım Ehl-i sünnet muhalifleri şefaati inkâr etmekte ve şefaate inananları şirke düşmekle itham etmektedirler. Yani onlara göre, bütün Ehl-i sünnet mensupları şirke düşmüştür, yani müşriktir.

Şimdi ilk önce, Ehl-i sünnetin şefaat inancını reddeden ve şefaate yanlış mana yükleyen bazı kimselerin sözlerini okuyalım:

Örneğin bazıları şefaati inkar ederek şöyle iddialarda bulunmaktadır:

“Şefaat bir torpildir. Ahirette Allah’tan başka torpil geçecek kimse yok. Şefaat müşriklerin inancıdır. Nasıl olmuş da torpil bu dinin içine girmiş ve dinin bir parçası olmuş. Hak etmeyi dinin temeline yerleştiren bir Kur’an orada dura dura nasıl olmuş da birilerine torpil yetkisi tanınmış. Bunları sormak lazım.

Allah’tan kaçacaksınız, Peygambere sığınacaksınız, Peygamber sizi kurtaracak. Kimden kurtaracak? Allah’tan. Böyle saçmalık olur mu?

Şefaat, dünyada yaptıkları ayrımcılık, kayırmacılık mekanizmasının ahirette de devam ettirilmesini arzu eden bir içeriğe dönüştürülmüştür.

 “Şefaat Ya Resulullah!” demek şirktir.

Şefaat inancı müşriklerin “şufaa” dedikleri aracı Tanrı inancıdır; şirktir yani.”

Bu tür görüşlerden ve bu görüşte olanlardan sakınmak gerekir. Çünkü bunlar Ehl-i sünnet itikadını bozmaya çalışmakta ve kendi vehimlerinin ürününü din diye anlatmaktadırlar. Şefaate dair bu vereceğimiz ayetler ve hadisler, bu kişilerin şefaat hakkındaki yanlış sözlerine tam bir cevap olacaktır. Bu çalışmanın tamamını okuduğumuzda, bu kişilerin Kuran'dan ve hadislerden ne kadar uzak olduğunu çok daha iyi anlayacağız.

Şu noktaya dikkat çekmek istiyoruz: Bizlerin hiç kimsenin şahsıyla bir mücadelesi yoktur. Bizim mücadelemiz fikirlerledir.

Bizler kişilerle uğraşmıyoruz; çünkü önemli olan kişileri değil, fikirleri çürütmektir. Zira bu fikir sahipleri yakın bir zamanda ölecek ve onların yerine başkaları geçecektir. O halde bizlerin ilk yapması gereken şey, itikadımızı delilleriyle öğrenmektir. Bunu yaptığımızda, batılı kim satmaya çalışırsa çalışsın, onu hemen tanır ve ona asla itibar etmeyiz.

Şefaat konusunda Ehl-i sünnetin itikadı şudur: Şefaat haktır ve Allah'ın iznine bağlıdır. Bizler bu itikadın doğruluğunu Kur'an, hadis ve icma ile ispat edeceğiz. Bu ispattan sonra da şefaati inkar edenlerin bazı sözlerine teker teker cevap vereceğiz.

ŞEFAAT HAKKINDAKİ KUR’AN’DAN DELİLLER

BİRİNCİ DELİL Bakara Suresi 255. Ayet: O'nun -yani Allah'ın- izniyle olması müstesna, Allah katında kim şefaat edebilir?

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz Birinci Kur'an delili, Bakara suresinin 255. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

 أَستعيذ بالله ،  مَن ذَا الَّذِي  Kimdir o kimse ki  يَشْفَعُ عِنْدَهُ   O'nun katında şefaat eder, yani Allah'ın katında şefaat edecek kimdir  إِلاَّ بِإِذْنِهِ O'nun izniyle olması müstesna.

Manaya bir daha dikkat kesilelim: O'nun -yani Allah'ın- izniyle olması müstesna, Allah katında kim şefaat edebilir?

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım.

Ayetin  إِلاَّ بِإِذْنِهِ  kısmına bakalım. Buradaki  إِلاَّ  hasr edatıdır. "Sadece, yalnız, hariç, ancak, müstesna" manalarına gelir.

Ayetin başı olan,  مَن ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ  "O'nun katında şefaat edecek kimdir?" ifadesi, "Onun katında şefaat edecek hiç kimse yoktur." manasındadır.

 بِإِذْنِهِ إِلاَّ  "Onun izniyle olması müstesna" beyanıyla, "Şefaat edecek yoktur." hükmüne bir kayıt konmaktadır. Bu kayıttan anlaşılıyor ki: Allah'ın izni olmadan şefaat edecek yoktur. Demek şefaat, Allah'ın iznini bağlıdır. O'nun izni olursa bir kul başka bir kula şefaat edebilir. İzni olmazsa edemez. Eğer Allah’ın izni dairesinde şefaat olmasaydı, ayette geçen “Allah’ın izniyle olması müstesna” ifadesi gereksiz olurdu. 

Öyle ya, eğer şefaat yoksa, Allah'ın izniyle olması niçin müstesna kılınmış? Şefaat olmasaydı,  إِلاَّ بِإِذْنِهِ  ifadesine gerek olur muydu?... Elbette olmazdı... Eğer şefaati inkar ederseniz, Kur'an’da gereksiz bir ifadenin bulunduğuna hükmetmek zorunda kalırsınız. Bu da sizi dinden çıkarır.  

O halde, "Allah'ın izniyle olması müstesna" ifadesi, Allah’ın izni dairesinde şefaatin hak olduğunu ispat etmektedir. Şimdi şefaati inkar edenlere bazı sorular soralım.

Ayet-i kerimede "Allah'ın izniyle olması müstesna, Allah katında şefaat edecek kimdir?" buyrularak apaçık bir surette şefaatin hak olduğu beyan edilmiştir. Şefaat vardır ve Allah'ın iznine bağlıdır. Ayetin reddettiği şey, şefaatin varlığı değildir; Allah'ın izni olmadan şefaat edilebileceğidir. Ayet, izinsiz şefaati reddeder ve şefaati Allah'ın iznine bağlar.

Şimdi şefaati inkar edenlere soruyoruz: Sizler bu ayet-i kerimeyi okumuyor musunuz? Ayet apaçık bir şekilde, şefaatin Allah'ın izniyle var olduğunu söylerken, sizler bu ayete nasıl gözlerinizi kapıyorsunuz? Ayetteki إِلاَّ بِإِذْنِهِ  

 إِلاَّ بِإِذْنِهِ  demek, "Allah'ın izniyle şefaat edilir." demektir. Eğer hâlâ "şefaati inkar ederim" diyorsanız, o halde mushafınızdan إِلاَّ بِإِذْنِهِ  ifadesini çıkarın!..

İKİNCİ DELİL Tâhâ Suresi 109. Ayet: O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler şefaat eder.

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz İkinci Kur'an delili, Tâhâ suresinin 109. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

 أَستعيذ بالله ،  يَوْمَئِذٍ  O gün  لاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ   şefaat fayda vermez  إِلاَّ مَنْ   ancak o kimseye fayda verir. Peki, o kimse kimdir?   أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ  Rahman'ın kendisine izin verdiği   وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً  ve sözünden hoşnut olduğu.

Manaya bir daha dikkat kesilelim: O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat fayda vermez. (Tâhâ, 20/109)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım.

Ayet-i kerimenin başında   يَوْمَئِذٍ لاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ  O gün şefaat fayda vermez. buyrulmuş, daha sonra  إِلاَّ مَنْ   o kimse müstesna denilerek, şefaatin fayda vermeyeceği hükmünden bir kısım insanlar müstesna kılınmıştır.

 إِلاَّ مَنْ   ifadesinden anlıyoruz ki, bir kısım insanlara şefaat fayda verecektir. Eğer şefaat hak olmasaydı, böyle bir istisna yapılmaz; "O gün şefaat fayda vermez." denilerek ayete nokta konulurdu. Ancak nokta konulmamış ve  إِلاَّ مَنْ   denilerek istisna yapılmıştır.

Peki, bu istisnaya giren kullar kimlerdir?.. Ayetin devamı bunu beyan eder:

 أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ  Rahman'ın kendisine izin verdiği   وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً  ve sözünden hoşnut olduğu kimseler...

Şimdi ayet-i kerimeye bakarak soralım: Şefaat kime fayda vermeyecek?.. Allah’ın izin vermediği ve sözünden hoşnut olmadığı kimselere... Peki, şefaat kime fayda verecek?.. Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselere.

Bakın, ayetin açık beyanıyla: Allah’ın izin verdiklerine ve sözünden razı olduklarına şefaat fayda verecektir.

Mesela, bir kulun günahları sevaplarından çoktur. Bu sebeple cehennemi hak eder. Ancak onun bir sözü veya bir ameli vardır ki, Allah o sözden ve o amelden hoşnut olmuştur. Her ne kadar o söz ve o amel küçükse de Allah'ın rahmetini ve rızasını celbetmiştir. İşte Allah Teâlâ o ameli sebebiyle kulunu affetmeyi murad eder. Bunu murad edince de onun hakkında şefaate izin verir.

Şefaat; meleklerin, peygamberlerin veya salih kulların, o günahkar kulun affedilmesi için Allah'a yaptıkları duadır. Allah, kulunu affetmeyi murad edince, onun hakkındaki duayı kabul eder. Bu durumda o kula şefaat edilmiş olur.

Görüldüğü gibi, affeden yine Allah'tır. Şefaat ise, Allah'ın affına bir vesiledir. Şimdi şefaati inkar edenlere bazı sorular soralım.

Ayet-i kerimede, Allah'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimselere şefaatin fayda vereceği buyrulmuştur. Demek şefaat haktır ve Allah'ın iznine ve rızasına bağlıdır.

Şimdi şefaati inkar edenlere soruyoruz:

- Sizler bu ayet-i kerimeyi hiç mi okumuyorsunuz? Ayet apaçık bir şekilde, şefaati Allah'ın izni ve rızasına bağlarken, sizler nasıl oluyor da bu ayete gözlerinizi kapıyorsunuz?..

Ayetteki  إِلاَّ مَنْ  "O kişi müstesna" kaydını görmüyor musunuz? Eğer şefaat olmasaydı, ayette  إِلاَّ مَنْ  denilir miydi? إِلاَّ مَنْ  demek, "Şefaat ancak bu kişilere fayda verir." demektir. Bu kişiler de ayetin devamında izah edilmiş:

1. Allah'ın kendisi için izin verdiği,
2. Allah'ın sözünden razı olduğu.

Bu kişilere şefaat fayda verecektir. Allah, bu kişilere şefaat fayda verecek derken, siz "Yok, fayda veremez." diyorsunuz. Bu sözünüzle Allah'a iftira attığınızın ve nasıl bir cinayet işlediğinizin farkında mısınız? Eğer biraz aklınız varsa pişman olur ve hemen tövbe edersiniz...

ÜÇÜNCÜ DELİL Meryem Suresi 87. Ayet: (O gün) Rahman'ın katında bir söz almış olan kimseden başkasına şefaat edilmez.

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz Üçüncü Kur'an Delili, Meryem suresinin 87. ayet-i kerimesidir. Manaya bir öncesinden bakacak olursak:

أَستعيذ بالله ، وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَى جَهَنَّمَ وِرْدًا  Suçluları susuz olarak cehenneme süreceğiz.   لاَ يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ   Onlar şefaate malik değildirler. Yani onlara şefaat edilmez.  إِلاَّ مَنْ   Ancak o kimse şefaate maliktir. Yani ancak o kimseye şefaat edilir. Peki, o kimse kimdir?   اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا  Rahman'ın katında bir söz alan...

Manaya bir daha dikkat kesilelim: Suçluları susuz olarak cehenneme süreceğiz. (O gün) Rahman'ın katında bir söz almış olan kimseden başkasına şefaat edilmez. (Meryem, 19/86-87)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım.

Ayet-i kerimenin başında günahkarlardan bahsedilerek, onların susuz olarak cehenneme sürüleceği haber verilmiştir. Daha sonra  لاَ يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ  “Onlar şefaate malik değildirler.” buyrulmuştur. “Onların şefaate malik olmaması” iki manaya gelebilmektedir. Birinci Mana: Onların şefaat edemeyeceğidir. İkinci Mana: Onlara şefaat edilemeyeceğidir.

Fahrettin-i Razi Hazretleri, İkinci manayı tercih ederek şöyle der: Bu ikinci mana daha uygundur. Çünkü ayeti Birinci manaya hamletmek, yani “onlar şefaat edemez” demek, açık ve belli olan bir hususu yeniden açıklamak gibi bir şey olur. Demek, "Onlar şefaate malik değillerdir." beyanı, onlara şefaat edilmez manasındadır.

İşte kafirlerden, müşriklerden ve diğer bütün günahkarlardan mürekkep günahkarlar güruhuna: "Onlara şefaat edilmez." buyrulduktan sonra,  إِلاَّ مَنْ   "O kimse müstesna." denilerek, şefaatin fayda vermeyeceği günahkarlar güruhundan bir kısım insanlar müstesna kılınmıştır.

 إِلاَّ مَنْ   ifadesinden anlıyoruz ki, bir kısım günahkarlara şefaat fayda verecektir. Eğer şefaat onlara fayda vermeyecek olsaydı, böyle bir istisna yapılmaz; "O gün günahkarlara şefaat edilmez." denilerek ayete nokta konulurdu. Ancak nokta konulmamış ve  إِلاَّ مَنْ   denilerek istisna yapılmıştır.

Peki, bu istisnaya giren kullar kimlerdir?.. Ayetin devamı bunu beyan eder:  اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا   Rahman'ın katında bir söz alanlar... Buradaki söz, Fahreddin-i Razi'nin beyanına göre, tevhid ve kelime-i şehadettir. Yani imandır.

Demek, iman sahibi olan günahkarlar, imansız günahkarlardan ayırt edilmiştir. İmansız günahkarlar hakkında "onlara şefaat edilmez" buyrulurken, imanı olan günahkarlar bu hükmünden istisna edilmiştir.

O halde şimdi ayet-i kerimeye bakarak soralım:

- Kime şefaat edilmeyecek? Günahkarlara. Peki, bu günahkarlardan hangi güruh müstesnadır? Allah'ın katında bir söz alan, yani tevhid ve kelime-i şehadet sahibi olanlar.

Bakın, ayetin açık beyanıyla: Allah’ın katında söz alan, yani tevhid ve kelime-i şehadet sahibi olan günahkarlara şefaat edilecektir. Şimdi şefaati inkar edenlere bazı sorular soralım.

Ayet-i kerimede, Rahman'ın katında söz alan günahkarlara şefaat edilebileceği açıkça beyan buyrulmuştur. Demek şefaat haktır ve Allah katında söz alanlara, yani tevhid ve kelime-i şehadet sahiplerine mahsustur.

Şimdi şefaati inkar edenlere soruyoruz:

- Sizler bu ayet-i kerimeye nasıl mana veriyorsunuz? Ayetteki  إِلاَّ مَنْ  "O kişi müstesna" kaydını görmüyor musunuz? Eğer şefaat hak olmasaydı, ayette  إِلاَّ مَنْ  denilir miydi? إِلاَّ مَنْ  demek, "Şefaat ancak bu kişilere edilir." demektir. Bu kişiler de ayetin devamında izah edilmiş: Rahman'ın katında söz alanlar... Fahreddin-i Razi'nin izahına göre, tevhid ve kelime-i şehadet sahibi olanlar. Bu kişilere şefaat edilebilecektir.

Ey şefaati inkar edenler! Allah, bu kişilere şefaat edilebilecek derken, siz "Yok, edilemez." diyorsunuz. Bu sözünüzle ayeti inkar ettiğinizin farkında mısınız? Eğer biraz aklınız varsa hemen tövbe eder ve fikirlerinizle bozduğunuz insanların ıslahına çalışırsınız.

DÖRDÜNCÜ DELİL Sebe’ Suresi 23. Ayet: Allah'ın izin verdiği kimse müstesna, O'nun huzurunda şefaat fayda vermez.

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz Dördüncü Kur'an Delili, Sebe suresinin 23. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

 أَستعيذ بالله ،  وَلاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ   O'nun yani Allah'ın katında şefaat fayda vermez  إِلاَّ لِمَنْ   ancak o kimse müstesna ki  أَذِنَ لَهُ   Allah ona izin verdi.

Manaya bir daha dikkat kesilelim: Allah'ın izin verdiği kimse müstesna, O'nun huzurunda şefaat fayda vermez. (Sebe’, 34/23)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım.

Ayet-i kerimenin başında  وَلاَ تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ   O'nun yani Allah'ın katında şefaat fayda vermez  buyrulmuş, daha sonra  إِلاَّ لِمَنْ   o kimse müstesna denilerek, şefaatin fayda vermeyeceği hükmünden bir kısım insanlar müstesna kılınmıştır.

"Allah'ın kendisine izin verdiği müstesna" ayeti iki manaya gelebilir. Birinci Mana şudur: Şefaati ancak kendisine izin verilenler edebilir. Bu durumda ayetin manası şöyle olur:

"O'nun katında, kendisine izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez." Bu ihtimale göre, putlardan şefaat uman müşriklere bir reddiye vardır ve onlara şöyle denilmek istenmiştir: Şefaati ancak Allah'ın izin verdikleri yapabilir. Allah ise putlara ve taptığınız diğer batıl mabutlara şefaat izni vermemiştir. Dolayısıyla onlardan şefaat beklemeniz beyhudedir.

İkinci Manaya göre ise, kendisine izin verilen, şefaat eden değil; şefaat edilendir. Bu durumda mana şöyle olur: “O'nun katında, kendisine izin verdiği kimselerden başkasına şefaat fayda vermez.” Demek, şefaatten faydalanmak da Allah'ın iznine bağlıdır.

Şimdi iki farklı manayı yan yana görüp farkı daha iyi kavrayalım.

Birinci Mana: "Kendisine izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez."

İkinci Mana: " Kendisine izin verdiği kimselerden başkasına şefaat fayda vermez."

Demek, Allah'ın izni olmadan kimse şefaat edemez ve kimseye de şefaat fayda vermez.

Şefaat etme hakkı da şefaate nail olma da ancak Allah'ın izniyledir. Rabbimizin izni olmadan kimse şefaat edemez ve kimseye şefaat fayda vermez. O halde şimdi ayete dayanarak soralım:

Kimin şefaati fayda verebilir? Allah'ın izni verdiği kişinin... Peki kime fayda verebilir? Allah'ın izin verdiğine.

Bakın, ayetin açık beyanıyla: Allah’ın izin verdikleri şefaat edebilecek ve yine izin verilenler bu şefaatten faydalanacaktır. Şimdi, şefaati inkar edenlere bazı sorular soralım.

Ayet-i kerimede, iki manayı da esas aldığımızda, Allah'ın izin verdiği kimselerin şefaatinin fayda vereceği ve yine kendisi için izin verilenlerin bu şefaatten faydalanacağı açıkça beyan edilmiştir. Demek şefaat etmek de şefaatten faydalanmak da haktır ve bunlar Allah'ın iznine bağlıdır.

Şimdi şefaati inkar edenlere soruyoruz:

- Sizler bu ayet-i kerime hakkında ne diyorsunuz? Ayet apaçık bir şekilde, şefaati Allah'ın iznine bağlarken, sizler nasıl oluyor da bu ayete gözlerinizi kapıyorsunuz?

- Şefaat hak olmasaydı, "Allah'ın izin verdiği kimseler müstesna." denilerek istisna yapılır mıydı?

- Bu ayetten, bir kısım kulların Allah'ın izniyle şefaat edebileceğini ve yine bir kısmın şefaate nail olabileceğini anlamak için allame mi olmak lazım? Azıcık aklı olan, bu ayetten şefaatin hak olduğunu ve Allah'ın izniyle gerçekleşeceğini anlamaz mı?

BEŞİNCİ DELİL Necm Suresi 26. Ayet: Melekler, Allah'ın izin verdiklerine ve razı olduklarına şefaat eder.

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz Beşinci Kur'an Delili, Necm suresinin 26. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

 أَستعيذ بالله ،  وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِى السَّمَاوَاتِ   Göklerde nice melek vardır ki   لاَ تُغْنِى شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا  onların şefaatleri hiçbir fayda vermez إِلاَّ مِنْ بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ  ancak Allah izin verdikten sonra fayda verir.  Peki, kim için izin verdikten sonra fayda verir?   لِمَن يَشَاءُ وَيَرْضَى  dilediği ve razı olduğu kimse için.

Manaya bir daha dikkat kesilelim: Göklerde nice melek vardır ki, Allah'ın dileyip razı olduğuna izin vermeden önce onların şefaatleri hiçbir fayda vermez. (Necm, 53/26)

 Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım.

Ayet-i kerimenin başında   وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِى السَّمَاوَاتِ لاَ تُغْنِى شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا   Göklerde nice melek vardır ki, onların şefaatleri hiçbir fayda vermez  buyrulmuş. Daha sonra إِلاَّ مِنْ بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ   Allah'ın izin vermesinden sonrası müstesna, denilerek, şefaatin fayda vermeyeceği hükmünden bir kısım insanlar istisna edilmiştir. Peki, bu istisnaya giren kullar kimlerdir? Ayetin devamı bunu beyan eder:

 لِمَن يَشَاءُ وَيَرْضَى  Allah'ın dilediği ve razı olduğu kullar. Demek, Allah'ın dilediği ve razı olduğu kullar, meleklerin şefaatinin fayda vermeyeceği kullardan ayırt edilmiş ve bu hükmünden istisna edilmiştir. O halde şimdi ayete bakarak soralım:

- Gökteki meleklerin şefaati kime fayda vermez?
Cevap: Allah'ın izin vermediklerine ve razı olmadıklarına...

- Peki, meleklerin şefaati kime fayda verecek?
Cevap: Allah'ın izin verdiklerine ve razı olduklarına.

Gördüğünüz gibi, ayetin açık beyanıyla melekler şefaat edeceklerdir. Bu şefaat, Allah’ın dilediği ve razı olduğu kullara geçerli olacaktır. Allah’ın dilemediği ve razı olmadığı kullara ise şefaat yoktur ve fayda vermeyecektir. Zaten Kur’an’daki şefaatin olmadığını beyan eden bütün ayetler, Allah’ın razı olmadığı ve izin vermediği kullar için geçerlidir. Şimdi, şefaati inkar edenlere bazı sorular soralım.

Şimdi şefaati inkar edenlere soruyoruz:

- Ayet-i kerime, apaçık bir şekilde, Allah'ın dilediği ve razı olduğu kullara meleklerin şefaat edeceğini beyan ederken, sizler şefaati nasıl inkar ediyorsunuz?

ALTINCI DELİL Yunus Suresi 3. Ayet: Allah'ın izninden sonra şefaat edecek vardır.

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz Altıncı Kur'an Delili, Yunus suresinin 3. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

 أَستعيذ بالله ،  مَا مِنْ شَفِيعٍ  Hiçbir şefaatçi yoktur  إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ   O'nun izninden sonrası müstesna...

Manaya bir daha dikkat kesilelim: O’nun izninden sonrası müstesna, şefaat edecek hiç kimse yoktur. Şöyle de mana verilebilir: Ancak onun izninden sonra şefaat edilebilir.

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım: Ayetin başında,   مَا مِنْ شَفِيعٍ  Hiçbir şefaatçi yoktur  denilerek, bütün şefaatçilerin şefaati reddedilmiştir. Daha sonra  إِلاَّ  kaydı konulmuştur. Buradaki  إِلاَّ  istisnasından anlıyoruz ki, "Hiçbir şefaatçi yoktur" hükmü kayıt altına alınmaktadır.  Bu kayıt, bazı ayetlerde kişilerle ilgili olurken, bu ayette zamanla ilgilidir. إِلاَّ  nın devamı olan  مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ  ifadesi, bu zaman kaydını açıklamaktadır. Bu kayıt, Allah'ın izninden sonrasının müstesna olduğudur. O halde ayet şu manaya gelmektedir: Hiçbir şefaatçi yoktur. Sadece Allah'ın izninden sonra şefaat edecek vardır. Ya da başka bir ifadeyle: Allah'ın izninden önce şefaat edecek hiç kimse yoktur.

Demek şefaat, Allah'ın iznini bağlıdır. O'nun izni olursa, bir kul başka bir kula şefaat edebilir. İzni olmazsa edemez. Eğer Allah’ın izni dairesinde şefaat olmasaydı, ayette geçen “Allah’ın izninden sonra olması müstesna” ifadesi gereksiz olurdu. Kur'an'da ise gereksiz hiçbir ifade yoktur.

Sözün özü: "O'nun izninden sonra olması müstesna" ifadesi, Allah’ın izni dairesinde şefaatin hak olduğunu ispat etmektedir.

 Şimdi şefaati inkar edenlere bazı sorular soralım.

Ey şefaati inkar edenler! Bakın, ayet-i kerimede "O’nun izninden sonrası müstesna, şefaat edecek yoktur." buyrularak apaçık bir surette şefaatin hak olduğu beyan edilmiştir. Şefaat vardır ve Allah'ın iznine bağlıdır. Ayetin reddettiği şey, şefaatin varlığı değildir; ayetin reddettiği şey Allah'ın izni olmadan şefaat edilebileceğidir. Ayet, izinsiz şefaati reddeder ve şefaati Allah'ın iznine bağlar.

Şimdi size soruyoruz:

- Sizler bu ayet-i kerimeyi nasıl izah ediyorsunuz?

- Ayet apaçık bir şekilde, şefaatin Allah'ın izniyle var olduğunu söylerken, sizler bu ayete nasıl gözlerinizi kapıyorsunuz?

- Ayetteki  إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ kaydını görmüyor musunuz?

- Eğer şefaat yoksa, ayetteki  إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ  ne demek?

Buraya bir mana verin de görelim... إِلاَّ مِنْ بَعْدِ إِذْنِهِ  demek, "Allah'ın izninden sonra şefaat edilir." demektir. Zerre miskal Arapça bilen burayı bu şekilde anlar.

YEDİNCİ DELİL Enbiya Suresi 28. Ayet: Allah’ın razı olduklarına şefaat edilecektir.

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz Yedinci Kur'an Delili, Enbiya suresinin 28. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

 أَستعيذ بالله ،  وَلاَ يَشْفَعُونَ  Onlar şefaat edemezler إِلاَّ لِمَنْ   ancak o kimseye şefaat edebilirler  ارْتَضَى  Allah ondan razı oldu.

 Manaya bir daha dikkat kesilelim: Onlar, ancak Allah'ın razı olduğu kimseye şefaat edebilirler. Şöyle de manalandırabiliriz:  Onlar, Allah'ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler.

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım.

Ayet-i kerimenin başında   وَلاَ يَشْفَعُونَ  Onlar şefaat edemezler buyrulmuş. Buradaki "onlar”la kastedilen meleklerdir. Zira bu ayette, meleklerin sıfatları anlatılmaktadır.  "Onlar şefaat edemezler." hükmünden sonra  إِلاَّ لِمَنْ   ancak o kimse müstesna denilerek, meleklerin şefaat edemeyecekleri hükmünden bir kısım insanlar müstesna kılınmıştır.

 إِلاَّ لِمَنْ  ifadesinden anlıyoruz ki, bir kısım insanlara şefaat edeceklerdir. Eğer şefaat hak olmasaydı, böyle bir istisna yapılmaz; "Onlar şefaat edemezler." denilerek ayete nokta konulurdu. Ancak nokta konulmamış ve إِلاَّ لِمَن   denilerek istisna yapılmıştır.

Peki, bu istisnaya giren kullar kimlerdir? Ayetin devamı bunu beyan eder:  ارْتَضَى  Allah ondan razı oldu. Şimdi ayet-i kerimeye bakarak soralım:

- Melekler kime şefaat edemeyecek? Allah’ın razı olmadığı kimselere.

- Peki, kime şefaat edecek? Allah’ın razı olduğu kimselere.

Bakın, ayetin açık beyanıyla: Allah’ın razı olduklarına şefaat edilecektir. Razı olmayı da şöyle izah edebiliriz:

Mesela, bir kulun günahları sevaplarından çoktur. Bu sebeple cehennemi hak eder. Ancak onun bir sözü veya bir ameli vardır ki, Allah o sözden ve o amelden hoşnut olmuştur. Mesela, zalim bir sultanın karşısında hakkı haykırmıştır. Veya Allah'ın isminin küçümsendiği bir yerde, Allah'ın ismini yüceltmiştir. Ya da elindeki son lokmayı Allah için tasadduk etmiş ve mümin kardeşini kendi nefsine tercih etmiştir. Ve hakeza, bunlar gibi ameller işlemiştir...

Evet, belki bu ameller zatında küçüktür, belki çakıl taşı kadardır ve onun dağ gibi günahlarına mukabele edememiştir. Lakin bu ameller, Allah'ın rahmetini ve rızasını celbetmiştir. İşte Allah Teâlâ, o ameli sebebiyle kulunu affetmeyi murad eder. Bunu murad edince de onun hakkında şefaate izin verir.

Şefaat; meleklerin, peygamberlerin veya salih kulların, o günahkar kulun affedilmesi için Allah'a yaptıkları duadır. Allah, kulunu affetmeyi murad edince, onun hakkındaki duayı kabul eder. Bu durumda o kula şefaat edilmiş olur.

Görüldüğü gibi, affeden yine Allah'tır; şefaat ise, Allah'ın affına bir vesiledir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir:

- Allah önce kulundan razı oluyor, daha sonra şefaat edilmesine izin veriyor. Demek hakikatte affeden Allah'tır. O halde şefaate ne ihtiyaç var? Şefaat olmadan Allah kulunu direkt affetse olmaz mı?

Bu sorunun cevabını, ileride kendi başlığında özel olarak vereceğiz. Bu sebeple bu bahsin kapısını burada açmıyor, ilerideki dersimize havale ediyoruz. İnanın, cevabı öğrendiğimizde, şefaatin ne kadar hikmetli ve hak olduğunu çok daha iyi anlayacağız. Cevabı sonraya bırakalım ve şimdi şefaati inkar edenlere bazı sorular soralım.

Şimdi şefaati inkar edenlere soruyoruz:

- Ayet-i kerimede apaçık bir şekilde, Allah'ın razı olduğu kimselere şefaat edileceği beyan buyrulurken, sizler nasıl oluyor da şefaati inkar ediyorsunuz? Nasıl oluyor da bu ayete gözlerinizi kapıyorsunuz?

Bakın, Allah'ın razı olduğu kişilere melekler şefaat edecektir. Melekler şefaat edebiliyorsa; peygamberler, evliyalar, şehitler ve şefaat etmesine izin verilen diğerleri de şefaat edecektir. Ve bütün bu şefaatler, ancak ve ancak Allah'ın izni ve rızası dahilinde edilecektir. Mesele bu kadar açıktır, daha fazla söze ihtiyaç da yoktur.

SEKİZİNCİ DELİL Zuhruf Suresi 86. Ayet: Şefaate ancak, bilerek hakka şahitlik edenler sahiptir.

Şefaatin hak olduğuna dair göstereceğimiz Sekizinci Kur'an Delili, Zuhruf suresinin 86. ayet-i kerimesidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

 أَستعيذ بالله ،  وَلاَ يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ  Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler şefaate sahip değildirler  إِلاَّ مَنْ   şefaate ancak o kimse sahiptir ki  شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ  bilerek hakka şahitlik etti.

Manaya bir daha dikkat kesilelim: Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler -yani putlar- şefaate sahip değildirler. Şefaate ancak, bilerek hakka şahitlik edenler sahiptir. (Zuhruf, 43/86)

Şimdi, bu ayet-i kerime üzerinde biraz tahlil yapalım.

Ayet-i kerimenin başında   وَلاَ يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ  Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler şefaate sahip değildirler. buyrulmuş. Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler putlardır. Müşrikler, putların kendilerine şefaat edeceklerine inanıyorlardı. Bu ayet-i kerimeyle, onların inancının yanlışlığı ortaya konulmuş ve putların şefaat hakkı olmadığı bildirilmiştir. Daha sonra  إِلاَّ مَنْ   ancak o kimse müstesna denilerek istisna yapılmıştır. Bu istisnadan anlıyoruz ki, ayetin devamında gelecek olan kimseler şefaat hakkına sahiptirler. Peki, kimdir onlar? Ayetin devamı bunu beyan eder:  شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ  bilerek hakka şahitlik edenler. Hakka şahitlikten murad, Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitliktir. Bilerek bu şahitliği yapanlar da başta melekler, peygamberler ve derecelerine göre salih kullardır.  

Bakın, ayetin açık beyanıyla: Bilerek hakka şahitlik edenler şefaat yetkisine sahip olacaklardır. Bu manaya kendi yorumumuzu falan da katmıyoruz. Ayetin kelime manası bu. Hangi tefsire ya da meale baksanız, bu manayı bulursunuz. O halde şimdi, şefaati inkar edenlere bazı sorular soralım:

Ayet-i kerimede, “Allah'ı bırakıp da ibadet ettikleri şeyler -yani putlar- şefaate sahip değildirler. Şefaate ancak, bilerek hakka şahitlik edenler sahiptir.” buyrulmuştur. Demek şefaat, haktır ve hakka şahitlik edenlere mahsustur.

Şimdi şefaati inkar edenlere soruyoruz:

- Sizler bu ayet-i kerimeye nasıl mana veriyorsunuz? Yoksa biz ayet-i kerimeye yanlış mı mana veriyoruz?

- Ayet apaçık bir şekilde şefaat hakkını, bilerek hakka şahitlik edenlere tahsis ederken, sizler nasıl oluyor da şefaati inkar ediyorsunuz?

Bakın, şefaati inkar etmek, ayeti inkar etmektir. Ayeti inkar eden de küfre girer. Küfre girmek için, tek bir ayeti inkar etmek kafidir. Şefaat, Kur'an'ın ayetleriyle sabittir. Bunu inkar, ayetleri inkardır. Artık bundan sonrasını, şefaati inkar edenler düşünsün!..

DOKUZUNCU DELİL Şefaati Kuran Emretmektedir.

Bu dokuzuncu bölümünde, bir çok Kur'an ayetini şefaate delil yapacağız. Ancak ilk önce şefaatin manasını bir daha hatırlayalım.

Şefaat: Salih bir kulun, günahkar bir kulun affı için Allah'a dua etmesidir. Eğer duası kabul olursa, "Falan kul, falan kula şefaat etti." denilir.

Bunun manası, onun duası hürmetine Allah onu affetti ve cehennemden halas etti, demektir. Eğer duası kabul olmazsa, "Falanca şefaat etmek istedi, ancak isteği kabul olmadı." denilir. Her şefaat talebi kabul olacak diye bir şey de yok. Allah isterse kabul eder, isterse reddeder. Sözün özü, şefaat, salih bir kulun, günahkar bir kul için Allah'tan af dilemesidir. Şefaatin başka bir manası yoktur.

O halde şimdi soruyoruz:

- Bir kulun, başka bir kul için af dilemesi hususunda Kur'an ne diyor? Bu caiz midir, değil midir?

Eğer bu caizse, şefaat de caiz olmalıdır. Çünkü şefaat, bir kul için af dilemekten başka bir şey değildir. Şimdi Kur'an'ın kapısını çalalım ve cevabımızı Kur'an'da arayalım.

Mü'min suresi 7. ayet-i kerimede meleklerden bahisle şöyle buyrulur:

  أَستعيذ بالله ،  الَّذِينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ   Arşı taşıyanlar ve onun etrafındakiler  يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ  Rablerinin hamdiyle tesbih ederler   وَيُؤْمِنُونَ بِهِ  ve O'na iman ederler  وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذِينَ آمَنُوا ve iman edenler için af dilerler.

Ne yaparlarmış dikkat kesilelim, iman edenler için af dilerlermiş. Peki, bunu nasıl bir duayla yapıyorlar? Ayetin devamı bunu beyan ediyor, onlar şöyle diyorlar:

 رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا  Ey Rabbimiz! Rahmet ve ilminle her şeyi kuşattın    فَاغْفِرْ لِلَّذِينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبِيلَكَ  tövbe eden ve yoluna uyan kullarını bağışla,  وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحِيمِ ve onları ateşin azabından koru.

Melekler nasıl dua ediyorlarmış, diyorlarmış ki: Ey Rabbimiz! Tövbe eden ve yoluna uyan kullarını bağışla ve onları ateşin azabından koru.

Şimdi biz şefaati inkar edenlere soruyoruz:

- Melekler bu dünyada müminlerin affı için dua ediyor, siz bunu Kur'an'da okuyorsunuz. Peki, meleklerin ahiretteki şefaatlerini niçin inkar ediyorsunuz?

Bizler, "Melekler şefaat edecek." derken, meleklerin müminlerin affı için Allah'a yalvaracağını ve dua edeceğini kastediyoruz. Bakın, melekler bunu zaten yapıyor. Ve onlara böyle dua etmesini de Rabbimiz ilham etmiş ve öğretmiş.

- Eğer onların duasının affımızda bir rolü olmasaydı, onlar dua eder miydi? Rabbimiz onlara böyle dua etmesini öğretir miydi?

Şefaati inkar edenlere yine soruyorum:

- Aklınızın almadığı yer neresi?

- Meleklerin bu dünyada affımız için dua etmesiyle, ahirette dua etmesi arasında bir fark var mı?

Hiçbir fark yok! Ve bu şefaatin ta kendisidir.

O halde eğer siz şefaati inkar edecekseniz, önce Mü'min suresinin 7. ayetini inkar edin. Çünkü bu ayet, meleklerin bu dünyada dahi şefaat ettiklerini beyan buyurmaktadır. Cenab-ı Mevla, onların şefaatini hakkımızda kabul buyursun... Şimdi de başka bir ayete bakalım.

Muhammed suresi 19. ayet-i kerimede Peygamber Efendimiz (asm)'a şöyle emredilir:

 وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ  Hem kendi günahın için hem de mümin erkekler ve mümin kadınlar için Allah'tan af dile!

Şimdi şefaati inkâr edenlere soruyoruz: Ayet-i celilede Peygamber Efendimiz (asm)'a, mümin erkekler ve mümin kadınların affı için dua etmesi emredilmiştir.

- Eğer Peygamberimiz (asm)’in, müminler için af dilemesinin bir faydası olmayacaksa bu ayetin manası nedir?

- Eğer Peygamberimiz (asm)’in af dilemesini Allah kabul etmeyecekse, niçin bu emri vermiştir?  

Bakın, şefaat dünyada bile var. Çünkü şefaat, bir kulun affı için Allah'a dua etmektir. Peygamberimiz (asm), Allah'ın emriyle bu duayla mükellef kılınmıştır. Bakın, eğer şefaati kabul etmezseniz -hâşâ- bu emrin manasız ve faydasız bir emir olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız? Öyle ya, eğer Peygamberimiz (asm)’in bizim için af dilemesinin bir manası yoksa, ne diye affımız için dua etmesi emrediliyor?

Şefaati inkar edenlerin kör gözlerine, bu ayet-i kerimeyi sokuyoruz. Sadece bu ayeti de değil, Kur'an'ın birçok yerinde Peygamberimize (asm) bizim için af dilemesi emredilmiştir. Bu ayetlerin tamamını onların kör gözüne sokuyoruz. Mesela, Mumtehine 12'de şöyle buyrulur:

  وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ (Biat etmek için sana gelen) kadınlar için Allah’tan af dile.

Âl-i İmran 159'da şöyle buyrulur:

  وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Ve onlar için af dile.

 Nisa 64'de şöyle buyrulur:

 وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ Resul de onlar için af dilerse...

Bütün bu ayetlerden anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (asm)’in bizim için af dilemesini Allah emretmiştir. İşte bu af dileği, şefaattir. Allah bu dileği kabul ederse, Peygamberimiz (asm) bize şefaat etmiş olur. Kabul etmezse, hakkımızdaki şefaat dileği reddedilmiş olur. Dua ve niyaz Peygamberimiz (asm)’den, af ise Allah'tandır.

Bir başkasının günahı için af istemek, aslında şefaat talep etmek demektir. Buna göre Allah Teala Resulüne, müminler için şefaat talep etmesini emretmektedir. Demek ki, Şefaat talep etmesini Allah emrediyor. Hani Peygamberimiz (asm)’in şefaati yoktu?

Eğer Allah, Peygamberimiz (asm)’in şefaatini kabul etmeyecek olsaydı, ona affımız için dua etmesini emreder miydi? Unutmayalım, Allah vermek istemeseydi, istemek vermezdi. Madem istemek vermiş, o halde vermek istiyor.

Şimdi de Kur'an'da diğer peygamberlerin af dilemelerini, yani şefaat talep etmelerini görelim.

Meryem 47'de şöyle buyrulur:

  قَالَ سَلاَمٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي  Hz. İbrahim babası için şöyle der: Selam üzerine olsun. Senin için Rabbimden af dileyeceğim.

Bakın, Hz. İbrahim babası için şefaat talep etmektedir. Ancak babası kafir olduğu için, Allah Teala Hz. İbrahim'in bu şefaat talebini reddetmiştir.

Yusuf 98'de şöyle buyrulur:

  قَالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي  Hz. Yakup evlatlarına şöyle der: Sizler için Rabbimden af dileyeceğim.

Bakın, Hz. Yakup da evlatları için şefaat talep etmektedir. Merak ediyorum, şefaati inkar edenler bu ayetleri görmüyorlar mı? Birçok peygamber daha bu dünyada iken şefaat etmek istemişler.

- Bu dünyada caiz olan bir şey, ahirette niçin caiz olmasın?

Hatta sadece melekler ve peygamberler de değil; sade müminler bile, mümin kardeşlerinin affı için dua etmişler, yani müminlerin affı için şefaatçi olmak istemişlerdir. Mesela Haşr suresi 10. ayette şöyle buyrulur:

  رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ Ey Rabbimiz! Bizi ve imanla bizden önce geçen kardeşlerimizi bağışla.

İbrahim suresi 41. Ayette şöyle buyrulur:

 رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ Ey Rabbimiz! Hesabın olacağı günde, beni, ana-babamı ve bütün müminleri bağışla.

Bakın ayetlerin beyanıyla, müminler birbirinin affı için daha bu dünyada iken dua ediyor

Şimdi şefaati inkar edenlere soralım:

- Müminin mümine bu kadar duasını Kur'an'da gördükten sonra, Hâlâ müminin mümine duası demek olan şefaati inkar edecek misiniz?

- Bu dünyada meleklere, peygamberlere ve salih kullara, günahkar müminlerin affı için dua ettiren Rabbimiz, bu duayı ahirette niçin yaptırmasın?

- Mümin hakkında yapılan duanın bir kıymeti olmasaydı, Allah Teala meleklere ve peygamberlere affımız için dua etmelerini emreder miydi?

Buraya kadar Kur'an'dan dokuz ayet-i kerimeyi şefaatin hak olduğuna delil gösterdik.

- Kur'an'ın bu ayetleri hâlâ gözünüzü açmadı mı, gönlünüze girmedi mi?

ONUNCU BÖLÜM Şefaat Hakkındaki Hadis-i Şerifler

Eğer hâlâ "Yok, dediğim dedik." diyorsanız, biz de size şöyle bir teklifte bulunalım: Biz "Şefaat haktır." diyoruz; siz de "Şefaat yoktur." diyorsunuz. Faraza, biz Kur'an'dan ayetler gösteriyoruz, siz de başka ayetler gösteriyorsunuz. Aramızdaki çekişme devam ediyor. Böyle bir durumda yapmamız gerekeni Nisa suresi 59'da Kur'an bize şöyle emreder:

 فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ  Eğer bir şeyde çekişirseniz  فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ  onu Allah'a ve Resulüne götürün.

İlk önce Allah'a, yani Kur'an'a götürün... Biz davamızı Kur'an'a götürdük, ama hâlâ çekişiyoruz. O halde şimdi yapmamız gereken şey, davamızı Resüle, yani Peygamberimiz (asm)’in hadislerine götürmektir.

إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ  Eğer Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, böyle yaparsınız.  ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً  Bu daha hayırlı ve netice bakımından daha güzeldir.

Şimdi biz bu ayetin hükmüyle amel edecek ve davamızı Peygamber Efendimize (asm) götüreceğiz. Bakalım şefaat hakkında Peygamberimiz ne diyor?

Bu bölümde ise şefaati hadis-i şeriflerle ispat edeceğiz.

Nakledeceğimiz ilk hadis-i şerifi Enes b. Malik Hazretleri rivayet etmiştir. Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

 شَفَاعَتِى  Benim şefaatim   لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِى  ümmetimden büyük günah sahipleri içindir. (Tirmizi, Kıyame: 11; İbni Mâce, Zühd: 26; Ahmed İ. Hanbel, 3/113)

Bu hadisi, hadis imamlarının güneşlerinden olan İmam Tirmizi, İbni Mâce ve Ahmed İbni Hanbel Hazretleri nakletmiştir. Onların ittifak ettiği bir hadis hakkında, artık bu sahih midir, değil midir diye herhalde düşünülmez.

İkinci hadisimizi Zeyd b. Erkam Hazretleri nakletmiştir. Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

 شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَقٌّ  Kıyamet günündeki şefaatim haktır.  فَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِهَا Kim şefaatime inanmazsa   لَمْ يَكُنْ مِنْ اَهْلِهَا  onun ehlinden olmayacaktır. Yani şefaatime inanmayan ona kavuşamayacaktır. (El-Mutteki, Kenzü’l-Umman: 14/399)

Bakın, Peygamber Efendimiz (asm) ta o günden, şefaatine inanmayanların olacağını haber vermiş, tam da haber verdiği gibi çıkmış. Peki, inanmayanın zararı kime?.. Kendisine... İnanmamakla Efendimiz (asm)’in şefaatinden mahrum oluyor, kendi nefsine zulmediyor. Yoksa inansa da inanmasa da şefaat haktır.

Üçüncü hadisimizi Osman İbni Affan Hazretleri nakletmiştir. Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

 يَشْفَعُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ ثَلاَثٌ  Kıyamet gününde üç zümre şefaat edecektir. اَلْاَنْبِيَاءُ  Peygamberler   ثُمَّ الْعُلَمَاءُ sonra alimler  ثُمَّ الشُّهَدَاءُ sonra da şehitler. (İbni Mâce, Zühd:37, 2/1443)

Bakın, Efendimiz (asm) üç grup insanın şefaat edeceğini beyan buyurmuş. Peygamberler, alimler ve şehitler. Şimdi Peygamberimiz, "Şefaat haktır ve bu zümreler şefaat edecektir." diyor. Bir kısım insanlar da "Yok, şefaat etmeyecekler, şefaat yoktur." diyor. Kimin sözünü tercih edeceğiz? Peygamberimiz (asm)’in sözünü mü, yoksa peygamber sözünü kabul etmeyen bu cahillerin sözünü mü? Elhamdülillah bizler Peygamberimiz (asm)’in sözünü tercih ediyoruz.

Dördüncü hadisimizde, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

 عَنْ أبِي هريرة ، لِكُلِّ نَبِىٍّ دَعْوَةٌ مُسْتَجَابَةٌ  Her peygamberin müstecab -yani Allah'ın kabul edeceği- bir duası vardır. فَتَعَجَّلَ كُلُّ نَبِيٍّ دَعْوَتَهُ  Her peygamber o duayı yapmada acele etti.  وإِنِّي اخْتَبَأْتُ دَعْوَتِي شَفَاعَةً أُُمَّتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ  Ben ise bu duamı, kıyamet gününde ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım.  فَهِيَ نَائِلَةٌ إنْ شَاءَ اللَّهُ مَنْ مَاتَ مِنْ أُمَّتِي لاَ يُشْرِكُ بِاللََّهِ شَيْئ  Allah'ın izniyle şefaatime, ümmetimden Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmadan ölenler nail olacaktır. [Buhari, Daavat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur'an 26, (1, 212); Tirmizi, Daavat 141, (3597)] 

Bakın, Peygamber Efendimiz (asm) müstecab duasını ahirete sakladığını ve bunu ümmetine şefaat olarak kullanacağını bildiriyor. Buna karşı bazı kimseler, "Yok kullanamazsın, şefaat edemezsin." diyor. Şimdi ne yapacağız?.. Peygamberimiz (asm)’in sözüne mi itimat edeceğiz, bunların sözüne mi?..

Ve bakın, Peygamberimiz (asm)’in bu sözünü İmam Buhari, İmam Müslim ve İmam Tirmizi nakletmiş. Yani bu söz, Kur'an'dan sonra en sağlam kaynaklarda geçiyor. Eğer şefaat yoktur derseniz, bu imamları da yalanlamış olursunuz. Şimdi soruyorum:

- İmam Buhari'ye, İmam Müslim'e, İmam Tirmizi'ye iftira atan, onlara yalancı diyen ahirette iflah olur mu?

Peygamber Efendimiz (asm)’in şefaatle ilgili daha birçok hadis-i şerifleri vardır. Şimdi bu hadislerden bir kısmını, sözü kısa tutmak adına mealiyle nakledeceğiz.

Hz. Ali'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Her kim Kur’an okur ve ezberlerse, Allah onu Cennete sokar. Ehlinden Cehennemlik olan on kişiye şefaat etmesi için ona yetki verir.” (İbni Mâce, Mukaddeme, 212;  Tirmizi, Kur’an, 2830; Müsned-i Ahmet, 1203)

Cabir İbni Abdullah Hazretlerinden rivayet edilen hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Her kim ezanı işittiği zaman şu duayı yaparsa kıyamet günü şefaatim ona helal olmuştur...” (Buhari, Ezan,579;  Nesei, Ezan, 673; Tirmizi, Salât, 195; Ebu Davut, Salât, 445; İbn Mâce, Ezan 714)

Ebu Hureyre Hazretleri şöyle demiştir: "Ey Allah’ın Resulü! Kıyamet gününde senin şefaatine en ziyade kim mazhar olacak?" Resulullah (asm) şöyle buyurdu:

"Ya Eba Hureyre, hadise düşkünlüğünden dolayı, senden önce bunu kimsenin sormayacağını tahmin ediyordum. Kıyamet günü şefaatime en çok nail olacak kimse, kalbinden veya içinden ihlâsla 'Lâ ilâhe illallah.' diyendir. (Buhari, İlim, 97)

Yine Ebu Hureyre Hazretleri şöyle demiştir: Peygamberimiz (asm) bir sohbetinde, “Rabbinin seni, Makam-ı Mahmuda göndereceğini umabilirsin." ayetini okuduğunda, Makam-ı Mahmud'un ne olduğu ona soruldu. Peygamberimiz: "O şefaattir." cevabını verdi. (Tirmizi, 3062; Müsned-i Ahmed,9307, 9358, 9810, 10419)  

Ubey İbni Ka'b'ın babasından rivayetine göre, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü olunca ben, peygamberlerin imamı, hatibi ve şefaatlerin sahibi olurum. Bununla beraber övünmem.” (İbni Mâce, Zühd,4305; Tirmizi, Menâkıb, 3546)

Cabir İbni Abdullah Hazretlerinden rivayete göre, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Bana, benden önce kimseye verilmeyen beş şey verilmiştir. Bir aylık yola kadar düşmanlarıma korku salmak ile yardım olundum. Yeryüzü bana temiz olarak mescit kılındı. Onun için ümmetimden namaz vaktine erişen her kimse namazını kılsın. Ganimetler bana helal kılındı. Hâlbuki benden önce kimseye helal kılınmamıştı. Bana şefaat verildi ve her peygamber kendi kavmine gönderilirken ben bütün insanlara gönderildim. (Buhari, Teyemmüm, 323; Müslim, Mesacid, 810; Nesai, Güsl, 429;  Mesacid, 728)

İbni Ömer Hazretlerinden rivayete göre, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Kim Medine'de ölmeye güç yetirirse orada ölsün. Zira ben orada ölenlere şefaat ederim.” (Tirmizi, Menâkıb, 3852; İbn Mâce, Menasik, 3103; Müsned-i Ahmed, 5180, 5555)

Ebu Said el-Hudri Hazretlerinden rivayete göre, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur: 

Resulullah’ın yanında Ebu Talib’in adı geçmiş, bunun üzerine: “Umulur ki kıyamet gününde benim şefaatim ona bir fayda verir de Cehennemin sığ yerine konur, topuklarına kadar erişir, ondan beyni kaynar.” demiştir. (Müslim, İman, 310; Buhari, Menâkıb, 3596; Müsned-i Ahmet, 10636,11044, 11094)

Enes İbni Malik Hazretlerinden rivayete göre, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cennette ilk şefaat eden ben olacağım ve yine ben peygamberlerden en çok tabisi olanım.” (Müslim, İman, 289, 290, 291; Müsned-i Ahmed, 11969; Darimi, Mukaddeme,51)

Enes İbni Malik Hazretleri der ki: "Resulullah’tan şefaatini istedim." Dedi ki: “Evet, ederim.” Ben dedim ki: "Nerede isteyeyim?" Dedi ki: "Beni talep edeceğin ilk yerde, yani sıratta iste.” Peki ya seni orada bulamazsam? “O zaman Mizan’da ara.” Ya orada da bulamazsam?  “Havzın yanında ara.” (Tirmizi, Kıyame, 2357; Müsned-i Ahmed, 12360)

Şefaat konusunda daha başka hadisler de var. Sözü daha fazla uzatmamak için bu kadarıyla yetiniyoruz. Daha fazlasını bulmak isteyenler, hadis kitaplarının ilgili bölümüne müracaat edebilirler.

Netice olarak deriz ki: Baştan buraya kadar zikrettiğimiz dokuz ayetin ve burada naklettiğimiz hadis-i şeriflerin beyanıyla şefaat haktır ve gerçektir. Allah’ın dilediği kullar, Allah’ın izni ve rızası dairesinde şefaat edeceklerdir.

Kur’an’da şefaatin olmadığını bildiren bütün ayetler; kâfirler, müşrikler ve Allah'ın razı olmadığı kullar hakkındadır. Bu kullar hakkında, bütün insanlar ve cinler bir araya da gelse şefaatleri onlara fayda vermeyecektir. Demek şefaat, Allah’ın razı olmadığı kullar hakkında asla mümkün olmayıp, izni ve rızası dairesinde meydana gelecektir.

Bununla birlikte, kıyamet hengâmında öyle dehşetli haller vukua gelecektir ki, bu makamlarda peygamberler bile sadece kendilerini düşünecekler; “Allah’ım bana selamet ver, Allah’ım bana selamet ver.” diyerek kaçışacaklardır. İşte şefaatin olmadığını beyan eden ayetlerin bir kısmı da bu dehşetli halleri anlatmaktadır.

Buraya kadar şefaati ispatla meşgul olduk. Bundan sonraki kısımda ise, şefaati inkar edenlerin sözlerine cevap vereceğiz.

ON BİRİNCİ BÖLÜM Birinci Soru-Cevap: Artık şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.

Cevap vereceğimiz ilk sözleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: Müddessir suresi 48. ayette: “Artık şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” buyrulmuş. Bu ayet-i kerime şefaatin fayda vermediğini ispat etmektedir, o halde şefaat yoktur.

Onlar böyle diyorlar, biz de onlara diyoruz ki: Bu ayet-i kerime kimler hakkında inmiş, kimlerden bahsediyor? Şu ayetin bir de öncesini okusanız. Hani adama demişler ya: "Niçin namaz kılmıyorsun?" O da demiş: "Kur'an'da namaza yaklaşmayın, buyrulmuş. Ondan kılmıyorum." Ona demişler: "Devamını okusana!" O demiş: “Devamını bilmiyorum.” Devamını okumaz, çünkü devamında "sarhoşken" ibaresi var.

Aynen bunun gibi, şefaati inkar edenler diyorlar ki: Müddessir 48'de: “Artık şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” buyrulmuş. Demek şefaat yoktur. Biz de onlara diyoruz ki: "Şu ayetin bir de önünü okuyun! Bakalım bu ayet kimlerden bahsediyor."

Siz madem, ayetin önünü okumuyorsunuz ya da okumak istemiyorsunuz, o halde biz okuyalım, bakın ayet-i kerime kimlerden bahsediyor. Ayetin evvelinde, Cennetliklerle Cehennemlikler arasında bir konuşma geçer. Cennet ehli, Cehennem ehline sorar:

  مَا سَلَكَكُمْ فِي سَقَرَ  Sizi Cehenneme ne soktu? Cehennem ehli bu soruya cevaben der ki:

 وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ Ölüm bize gelinceye kadar bizler ahiret gününü yalanlıyorduk.

Onların bu cevabı üzerine Rabbimiz de şöyle der:

  فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ  Artık şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.

Gördünüz mü ayet-i kerime kimler hakkında inmiş ve kimlerden bahsediyor?.. Ayet-i kerime, ahiret gününü yalanlayanlar, yani kafirler hakkında inmiş. Ayetteki zamir, ahiret gününü yalanlayanlara racidir.

Ey ayetin önünü saklayan zalimler, sizlere soruyoruz:

- Kafirler hakkında inen bu ayetin, Müslümanlarla ne ilgisi var?

Aslında bu ayet, şefaatin varlığına delildir. Çünkü “Şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” demek, şefaat edicilerin var olduğunu ispat etmektedir. Demek ortada şefaat ediciler vardır ki, onlardan bahsedilmiş. Eğer şefaat ediciler olmasaydı, onlardan bahis yersiz olurdu. Kur’an’da ise yersiz bir tek harf bile yoktur. O halde ayetin manası şudur:

“Ey kâfirler! Siz öyle kötü bir durumdasınız ki, herkese faydası olan şefaatin bile size faydası yoktur. Küfrünüz sebebiyle şefaat edicilerin şefaatinden mahrumsunuz.”

İşte ayet bu manaya gelmektedir. Bu şuna benzer: Kansere yakalanmış ve hayatından ümit kesilmiş birisine işaret ederek, “Doktorlar buna fayda vermez.” desek, bu sözde doktorları reddetmek değil, hastalığın şiddetini beyan etmek ve artık bu hastaya doktorların bile fayda veremeyeceğini kabul etmek vardır. Yani artık hastadan ümit kesilmiştir ve hiçbir doktor onu iyileştiremez. Bu sözün manası budur.

“Şefaat edicilerin şefaati onlara fayda vermez.” demek de böyledir. Bu beyanda şefaat ediciler reddedilmemiş; kâfirlerin ahireti inkar etmelerinden dolayı, şefaat edicilerin şefaatinden mahrum kalacakları beyan edilmiştir. Zaten bizler, kâfirlere ve Cenab-ı Hakk’ın razı olmadığı kullara şefaat edilemeyeceği hususunda hemfikiriz. Bu ayette zikredilen kullar da bu zümreye dahil olan kullardır.

Netice olarak, bu ayet-i kerime şefaatin yokluğuna değil, bilakis varlığına delildir. Zira şefaat ediciler vardır ki ayette onlardan bahsedilmiş. Eğer bu zümre hakikatte olmasaydı, elbette onlardan bahsedilmezdi. O halde bizler bu ayet-i kerimeyi, şefaatin varlığına dair naklettiğimiz dokuz ayete ilave ediyor ve bu ayeti şefaatin varlığına delil yapıyoruz.

Gördüğünüz gibi, şefaati inkar edenlerin delilleri bu kadar zayıf. Ayetin önüne arkasına bakmadan konuşuyorlar.

ON İKİNCİ BÖLÜM İkinci Soru-Cevap: Bütün şefaat Allah'ındır.

Şefaati inkar edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz ikinci delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: Zümer suresi 44. ayette: “Bütün şefaat Allah'ındır.” buyrulmuştur. Demek şefaatin hepsi Allah'ındır ve Allah'tan başka kimse şefaate sahip değildir. Dolayısıyla bu ayet-i kerime şefaatin olmadığını ispat etmektedir.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre bu ayet, şefaatin tamamının Allah’a ait olduğunu bildirmekte ve diğer şefaat edicilerin varlığını reddetmektedir.

Acaba mesele onların dediği gibi mi? Bir şeyin tamamının Allah'a ait olması, başkasının ona sahip olamamasını mı gerektiriyor? Eğer böyle düşünüyorlarsa bizim şu sorumuza cevap versinler.

Nisa 139'da: “Bütün izzet Allah'a aittir.” buyrulmuştur. Sorumuz şu:

- Bütün izzetin Allah'a ait olması, başkasının izzet sahibi olmasına engel mi? Yani siz diyebilir misin ki: "Bütün izzet Allah'ındır. O halde peygamberler ve müminler izzetsizdir." Bütün izzetin Allah'a ait olduğunu bildiren ayetten bu neticeyi mi çıkarıyorsunuz?

Eğer bu neticeyi çıkarıyorsanız Münafikun suresi 8. ayet sizi tekzip eder. Çünkü bu ayette şöyle buyrulmuştur: “İzzet Allah'a, Resulüne ve müminlere mahsustur.”

Bakın, Nisa 139’da bütün izzetin Allah’a ait olduğundan bahsedilirken, Münafikun 8’de Resulünün ve müminlerin de izzet sahibi olmasından bahsedilmiştir. Demek izzetin Allah’a ait olması, Peygamberimiz (asm)’in ve müminlerin o izzetten mahrum olması neticesini vermemiştir.

Birbirine zıt gibi görünen bu iki ayetin vech-i tevfiki şudur: İzzet tamamıyla Cenab-ı Hakk’a aittir. Peygamberimiz (asm)’in ve müminlerin izzeti ise, Allah’ın onlara izzet vermesi ve aziz kılması iledir. Cenab-ı Hakk’ın izzeti zatî iken, diğerlerininki zatî değildir. Neticede, Peygamberimiz (asm)’in ve müminlerin izzet sahibi olması, bütün izzetin Allah’a ait olması hakikatine zıt değildir.

Şefaatte de durum aynıdır. Bütün şefaatin Allah’a mahsus olması, başka kimsenin şefaate malik olmayacağı manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah’a aittir; diğerlerinin şefaate sahip olması ise, Allah’ın onlara bu yetkiyi vermesiyledir. Demek diğerleri, Allah’ın vermesiyle şefaate sahip olmuşlardır, şefaat onların zati malı değildir.

Bu şuna benzer: Bizden başka kimsenin parası olmasa ve biz bu paradan bazı insanları istifade ettirsek, bu durumda desek ki: “Bütün para bize aittir.” Bu söz, bizim parayı kimseye vermeyeceğimize değil; başkalarında bulunan paraların da aslında bize ait olduğunu ve bizim vermemizle onların buna malik olduklarını beyan içindir.

"Bütün şefaat Allah’ındır.” demek de aynen bunun gibidir. Yani kim şefaate yetkili kılındıysa, Allah’ın izniyle olmuştur ve ancak Allah’ın izin verdiği kişiye şefaat edebilecektir.

Dilerseniz bir örnek daha verelim: Kur'an'da birçok yerde bütün mülkün Allah'a ait olduğundan bahsedilmektedir. Şimdi, bütün mülkün Allah'a ait olması, bizlerin mülk sahibi olmasına engel mi? Elbette değil. Bizler de Allah'ın vermesiyle mülk sahibi olmuşuz. Evet, mülkün hakiki sahibi Allah'tır. Bizlerin malikiyeti ise, Allah'ın vermesiyledir. Hakikatte biz de sahip olduklarımız da Allah'ındır. Lakin Allah mülkünden bir kısmını bizlere vermiş ve bizleri mülk sahibi yapmıştır.

İşte şefaatin hepsinin Allah'a ait olması da böyledir. Bu aitlik, başkasının şefaat edemeyeceği manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah'ındır. Kimse kendinden şefaate sahip değildir. Ancak Allah'ın yetki vermesiyle buna sahip olur. Ve ancak izin verdiği kişi de bunu kullanır.

Görüldüğü üzere, şefaati inkar edenlerin gösterdikleri İkinci Delil ne kadar zayıf ve ne kadar mantıksız. Bununla ancak Kur'an'ı bilmeyenleri aldatabilirler. Kur'an'ı bilenler onlara şöyle der:

Bütün şefaatin Allah'a ait olmasından, kulların hiçbir şefaate sahip olamayacağını mı çıkarıyorsunuz. O halde bütün izzetin Allah'a ait olmasından da meleklerin, peygamberlerin ve bütün müminlerin izzetsiz olduğunu çıkarmalısınız! Bunu yapıyor musunuz?

Yine bütün mülkün Allah'a ait olmasından, kimsenin mülke sahip olamayacağını manasını mı çıkarıyorsunuz? "Bütün mülk Allah'a aittir." ayetinden bunu mu anlıyorsunuz?

İşte onlara böyle sorulduğunda, donup kalırlar ve tek bir kelime söyleyemezler. Daha Kur'an'da bunlar gibi çok ayet var. Meseleyi uzatmamak için burada kesiyoruz, herhalde meramımız anlaşılmıştır. Konuyu burada noktalayalım ve şimdi şefaati inkar edenlerin Üçüncü Delillerini tahlil edelim.

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Üçüncü Soru-Cevap: Zalimler için ne bir dost, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.

Sevgili kardeşlerim, şefaati inkar edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz üçüncü delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: Mümin suresi 18. ayette: “Zalimler için ne bir dost, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.” buyrulmuştur. Demek zalimler için şefaatçi yoktur. Buradaki zalim de günah işleyip nefsine zulmedendir. Bu ayet, günah işleyene şefaat edilemeyeceğine açık bir delildir.

İşte onlar böyle diyorlar. Biz de onlara diyoruz ki: Ayette "Zalimler için şefaatçi yoktur." buyrulmuş. Bundan anlaşılıyor ki, zalim olmayanlar için şefaatçi vardır. Ayetin mana-yı muhalifi budur. Eğer hiç kimse için şefaat olmasaydı, ayette tahsis yapılmazdı. Yani şefaatin yokluğu zalimlere tahsis edilmezdi. Bu tahsisten anlıyoruz ki, zalimlerin dışındakiler için şefaat vardır ve haktır.

Şimdi sormamız gereken soru şu:

- Ayette geçen zalim kimdir? Nasıl bir zulüm işlemiştir ki, şefaatten mahrum olmasına sebep olmuştur?

Ayetteki zalim, Allah'a şirk koşandır. Şirk, en büyük zulüm; şirk sahibi de en büyük zalimdir. Bunun böyle olduğuna delilimiz Lokman suresinin 13. ayetidir. Bu ayette şöyle buyrulmuş:   إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ  Şirk, elbette çok büyük bir zulümdür. Ayetin ifadesiyle şirk neymiş?.. Çok büyük bir zulüm.

Bu zulmü işleyene yani Allah'a şirk koşana “zalim” denilir. Zaten Kur'an'daki neredeyse bütün “zalim” ifadeleriyle müşrikler ve kafirler kastedilmiştir. Evet, her ne kadar günah işlemek kişinin nefsine zulmetmesi olsa da Kur'an'da zulüm, genelde şirk ve küfür için kullanılmıştır. Kur'an, şirkin dışındaki günahları işleyenlere zalim değil, fâsık der. Hatta fâsık lafzı bile, mutlak zikredildiğinde kafir manasındadır.

Evet, kişi bazen "Ben nefsime zulmettim." der. Ve bu sözüyle günah işlediğini kasteder. Bu mana da doğrudur. Ancak “zulüm” lafzı, mutlak zikredildiğinde günah işlemek değil, küfür ve şirk manasındadır. 

Şimdi bu izahlardan sonra, şefaati inkar edenlerin sözlerine bir daha dönelim. Onlar diyorlardı ki:

- Ayette "Zalimler için ne bir dost, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.” buyrulmuştur. Demek zalimler için şefaatçi yoktur. Buradaki zalim de günah işleyip nefsine zulmedendir.

Onların bu sözlerine karşı biz de deriz ki:

Ayette geçen zalimden maksat, günah işleyen değil; şirk koşan ve kafir olandır. Çünkü asıl zalim onlardır ve Kur'an'da geçen zalim ifadeleriyle hep onlar kastedilmiştir. "Şirk, elbette çok büyük bir zulümdür." ayeti de bunun delilidir. O halde gösterdiğiniz ayet-i kerime, "Kafirler ve müşrikler için şefaatçi yoktur." manasına gelmektedir. "Onlar için şefaatçi yoktur." demek de  “Müminler için şefaatçi vardır.” manasına gelir.

Görüldüğü üzere, "Şefaat yoktur." diyenlerin tutunacakları tek bir dal bile yok. Kendi batıl görüşlerini ispat için gösterdikleri her delil, haddizatında şefaatin hak olduğunu ispat etmektedir. Onlar delil olarak "Zalimler için şefaatçi yoktur.” ayetini gösterdiler. Buradaki zalimi de günah işleyenler olarak tefsir ettiler. Halbuki buradaki zalim, en büyük zulmü işleyen müşrik ve kafirdir. Onlar için şefaat yoktur. Onlar için şefaatin olmadığının beyanı da diğerleri için şefaatin olacağı manasına gelmektedir. Eğer hiç kimseye şefaat olmasaydı, ayette zalimlere tahsis yapılmaz, "Hiç kimseye şefaat yoktur." denilerek genelleme yapılırdı. Ama genelleme yapılmamış. Bundan da anlıyoruz ki: Şefaat, zalimler, yani müşrik ve kafirler için yoktur; onların dışındaki insanlar için vardır ve haktır.

Herhalde mesele anlaşılmıştır. Konuyu daha fazla uzatmayıp burada noktalayalım ve şimdi şefaati inkar edenlerin Dördüncü Delillerini tahlil edelim.

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Dördüncü Soru-Cevap: Öyle bir günden korkun ki, o gün kişiden şefaat kabul edilmez...

Şefaati inkar edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz dördüncü delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: Bakara suresi 48. ayette: “Öyle bir günden korkun ki, o gün kişiden şefaat kabul edilmez..." buyrulmuştur. Bu ayet, kimseden şefaatin kabul edilmeyeceğine açık bir delildir. Eğer şefaat hak olsaydı, şefaatin kabul edilmeyeceğinden bahsedilmezdi.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre ayetteki, O gün kişiden şefaat kabul edilmez ifadesi, şefaatin yokluğuna delildir. Onların sözüne cevap vermeden önce genel bir kaideden bahsedelim:

 Kur'an'da bir ayet üstüne hüküm bina etmek için, Kur'an'ın tamamını göz önünde bulundurmak gerekir. Hatta hadis-i şerifleri dahi dikkate almak lazımdır. Ancak bu sayede ayete doğru mana verilebilir.

Dilerseniz bu meseleyi bir iki örnekle açalım. Mesela birisi, Bakara suresinin 254. ayetini okusa, bu ayet-i kerimede   يَوْمٌ لاَ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ  Kendisinde alışverişin ve dostluğun olmadığı gün... buyrulur. Bakın, ayette açıkça   لاَ خُلَّةٌ  "Dostluk yoktur" buyrulmuş.

Şimdi bu ayeti okuyan kişi dese ki: Vallahi o gün hiçbir dostluk yoktur, delilim de bu ayettir. Eğer böyle derse, Kur'an'a iftira atmış olur. Zira Zuhruf suresi 67. ayette الْأَخِلَّاء يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلاَّ الْمُتَّقِينَ O gün dostlar birbirlerinin düşmanıdırlar, ancak muttakiler müstesna, buyrulmuştur. Bu ayetten anlıyoruz ki, muttakiler o gün dost olacaklardır.

Bakın, Bakara 254'ü bilip, Zuhruf 67'i bilmeyen hata yapar. Bakara suresindeki "O gün dostluk yoktur." ifadesini bütün insanlar hakkında zanneder. Ve böyle hüküm verdiğinde de muttakilerin o gün dost olduğunu bildiren Zuhruf 67'yi inkar etmiş olur.

Peki, bu iki ayeti nasıl cem edeceğiz? Şöyle:

Bakara 254'te geçen "O gün dostluk yoktur." ayetinin hükmü bütün insanlar için geçerli değildir. Bu ifadeyle kafirler, müşrikler ve Allah'ın gazabını celbeden kimseler kastedilmiştir. Muttakiler bu zümrenin dışındadır. Ancak bu istisna bu ayette yapılmayıp Zuhruf 67'de yapılmıştır. Demek ki bir ayet üstüne hüküm bina ederken, diğer ayetleri de göz önüne almak gerekir. Yoksa yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder sözü gerçek olur.

Başka bir misal daha verelim: Kur'an'ın bazı ayetlerinde ahirette malın ve evladın fayda vermeyeceği zikredilir. Şimdi birisi bu ayetleri okuyup dese ki: "Vallahi mal ve evlat ahirette kimseye fayda vermez. Delilim de şu şu ayetler..." Onun bu sözü yanlıştır. O böyle dediğinde Şuara suresinin 89. ayetini inkar etmiş olur. Zira bu ayette şöyle buyrulur:

 يَوْمَ لاَ يَنْفَعُ مَالٌ وَلاَ بَنُونَ  O gün mal ve evlat fayda vermez  إِلاَّ مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ ancak Allah'a selim bir kalple gelenler müstesna...

Bakın, ayet-i kerime, kalbiselim sahibine malın ve evladın ahirette fayda vereceğini bildirmiştir. O halde Kur'an'ın diğer yerlerinde, malın ve evladın fayda vermediğini beyan eden ayetler, kalbiselim taşımayanlar içindir. Ama eğer birileri Şuara 89'u bilmiyorsa, yarım hoca olarak "Ahirette mal ve avlat kimseye fayda vermeyecek." diye bağırır durur, bir de buna ayetten delil getirmeye çalışır.

Herhalde verdiğimiz iki misalle meramımız anlaşılmıştır. Daha bu konuda verebileceğimiz çok misal var. Meselenin özü şu:

Bir ayete hüküm yüklerken, diğer ayet ve hadisleri göz önüne almak zorundasınız. Bunu yapmazsanız, verdiğimiz örneklerde olduğu gibi hata yaparsınız.

Şimdi gelelim meselemize, şefaati inkar edenler diyorlardı ki: Bakara suresi 48. ayette: “Öyle bir günden korkun ki, o gün kişiden şefaat kabul edilmez..." buyrulmuş. Bu ayet, güya kimseden şefaatin kabul edilmeyeceğine açık bir delilmiş.

Şimdi onlara soruyoruz: Bu ayet kim hakkında inmiş? Eğer siz söylemezseniz, saklarsınız; o halde biz söyleriz: Bu ayetin iniş sebebi, Nesefi ve Ruhu-l Beyan tefsirlerinde zikredildiğine göre şu hadisedir:

Yahudiler: “Biz İbrahim ve İshak’ın torunlarıyız. Bu sebeple Allah Teâlâ, onların bizim hakkımızdaki şefaatlerini kabul eder. Onlar bizi ateşten korur.” dediklerinde, Yahudilerin bu iddialarını reddetmek için bu ayet-i kerime nazil olmuştur. 

Demek bu ayet-i kerime Yahudiler hakkında indirilmiştir. Bakın, Kur’an ayetlerini, nüzul sebeplerini bilmeden tefsir etmek büyük bir hatadır. İlk önce ayetlerin iniş sebepleri bilinmeli ve ayetler ona göre izah edilmelidir. Bu yapılmadığı takdirde, bu ayette olduğu gibi yanlış anlaşılmalar ortaya çıkacaktır. Bu ayet, kâfir olarak ölenlere şefaat edilmesinin mümkün olmadığını belirtmek içindir. Mesela Hz. Nuh, kâfir olarak ölen oğluna; Hz. Lut, kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (asm) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyeceklerdir. Demek ayetteki, “O gün ondan şefaat kabul edilmez.” ifadesiyle kafirler kastedilmiştir ve bu ayetin Müslüman olarak ölenlerle hiçbir alakası yoktur.

Eğer bizim bu izahımıza karşı deseler ki: "Evet, ayet Yahudiler hakkında inmiştir. Ancak iniş sebebinin hususiyeti, hükmün umumiliğine engel değildir."

Eğer böyle derseniz, biz de şöyle deriz: Bir tarafta şefaatin olmadığını bildiren ayet, diğer tarafta ise şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisler... Şefaatin hem olması, hem de olmaması mümkün değildir. Bir şey ya vardır ya yoktur. İki zıttı cem etmek muhaldir. Eğer şefaati inkar ederseniz, şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri ne yapacaksınız?

Bizim işimiz kolay, şöyle ki: Delil olarak gösterdiğiniz, “O gün kişiden şefaat kabul edilmez.” ayetini, iniş sebebini bir kenara bırakarak umumi kabul etsek bile, deriz ki: Bu ayette haklarında şefaatin kabul edilmeyeceği bildirilen kişiler; kafirler, müşrikler ve Allah'ın şefaat edilmesine izin vermediği günahkar müminlerdir. Allah'ın izin verdikleri bu ayetin kapsamı dışındadır.

Bakın biz, birbirine zıt gibi görünen ayetleri cem ettik. Bir daha soruyla açalım: Kime şefaat edilir? Allah'ın izin verdiklerine ve razı olduklarına. Şefaatin hak olduğunu bildiren ayetler bu zümreyi anlatmaktadır.

 Peki, kime şefaat edilmez? Allah'ın izin vermediklerine ve razı olmadıklarına. Şefaatin olmadığını bildiren ayetler de bu zümreyi anlatmaktadır.

Bakın, şefaatin olduğunu ve olmadığını bildiren ayetleri ne güzel cem ettik.

- Peki siz, "Şefaat yoktur." ayetiyle, şefaatin varlığını bildiren ayet ve hadisleri nasıl cem edeceksiniz?

Hadi edin de görelim, edemezsiniz. Sizin yaptığınız, Kur'an'ın bir kısmına iman etmek, diğer kısmını ise inkar etmektir. Bu halinizle,  أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? ayetine muhatap oluyorsunuz?

Evet, Kur'an'da şefaatin olmadığını beyan eden ayetler vardır. Ancak bu ayetler şu zümreler hakkındadır:

1. Kafirler ve müşrikler hakkındadır. Mesela, Hz. Nuh, kâfir olarak ölen oğluna; Hz. Lut, kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (asm) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyeceklerdir.

Şefaat edilmeyecek ikinci zümre de Allah'ın kendilerinden razı olmadığı ve şefaat edilmesine izin vermediği günahkar müminlerdir. Demek kişi mümin de olsa, ona şefaat edilmesi Allah'ın iznine ve rızasına bağlıdır.

Bir de şunu ilave edelim: Şefaatin olmadığını beyan eden ayet ve hadislerin bir kısmı da mekanla ilgilidir. Yani ahirette bazı mekanlarda kimse kimseye şefaat edemeyecek ve kimse kimseyle ilgilenmeyecektir. Peygamberler dahil herkes kendi nefsinin derdine düşecektir. Bu yerlerden üç tanesini Hz. Aişe hadisinden hatırlayalım:

 Peygamber Efendimiz  (asm) bir gün Hz. Aişe'nin yanına girdi ve onu ağlarken buldu. Hz. Aişe'ye: "Neyin var ey Aişe?" diye sordu. Hz. Aişe de:

  ذكرت النار فبكيت  Ateşi hatırladım ve ağladım.  فهل تذكرون أهليكم يوم القيامة Kıyamet günü ehlinizi hatırlar mısınız, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (asm) şöyle dedi:

  أما في ثلاثة مواطن فلا يذكر أحد أحدا  Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz.  عند الميزان Mizanın yanında, mizanı ağır mı geldi, hafif mi, bunu bilinceye kadar.  وعند تطاير الصحف ve sayfalar uçuştuğunda. Yani amel defterleri dağıtılırken, kitabı nereye konulacak, sağına mı soluna mı arkasına mı bunu bilinceye kadar,  وعند الصراط ve sıratın yanında. Cehennemin iki yakası arasında kurulduğunda, ondan geçinceye kadar. Cenab-ı Hak bu yerlerde yardımcımız olsun.

Şu önemli noktayı bir daha tekrar etmek istiyoruz: Ayetlerde ve hadislerde şefaatin olmadığını bildiren haberler üç şeyden biridir:

1. Ya kafirler ve müşrikler hakkındadır.
2. Ya Allah'ın şefaatine izin vermediği ve kendilerinden razı olmadığı günahkar müminler hakkındadır.
3. Ya da hadiste zikrettiğimiz gibi, ahirette şefaatin olmadığı bir zaman ve mekandan bahsediyordur.

İşte şefaati inkar edenlerin gösterdiği, Bakara suresinin 48. ayetinde geçen: “Öyle bir günden korkun ki, o gün kişiden şefaat kabul edilmez.” ayeti, Yahudiler hakkındadır. İlk saftaki muhatabı, Yahudiler ve onlar gibi olan diğer kafirlerdir.

Eğer "Lafzın hususiyeti, hükmün umumiliğine mani teşkil etmez." denilirse... Biz de deriz ki: Ayetin hükmü, Allah'ın izin vermediği günahkar müminler hakkında kabul edilir. Onların Allah'ı razı edecek amelleri olmadığından dolayı Allah onlar için şefaate izin vermez. Dolayısıyla ayeti ister hususi kabul edin, ister umumi kabul edin; ayet, şefaatin olmadığına değil, ancak Allah'ın izin vermediklerine şefaatin olmadığına delildir. Bu da zaten bizim kabul ettiğimiz bir şeydir.

Şimdi şefaati inkar edenlerin Beşinci Delillerini tahlil edelim.

ON BEŞİNCİ BÖLÜM Beşinci Soru-Cevap: Bizim için şefaatçiler yoktur.

Şefaati inkar edenlere cevap vereceğimiz beşinci delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: Şuara suresi 100. ayette: “Bizim için şefaatçiler yoktur." buyrulmuştur. Bu ayet, şefaatçilerin olmadığını açık bir şekilde beyan etmektedir. Şefaatçiler yoksa, şefaat de yoktur.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre ayetteki, “Bizim için şefaatçiler yoktur...” ifadesi, şefaatin yokluğuna delildir. Onlara şu soruyu sormak istiyoruz:

- Bu ayet-i kerimede geçen, "Bizim için şefaatçiler yoktur." sözünü kim söylüyor? Bu söz kime ait?..

Dilerseniz, 100. ayetin evveline bakalım. 95. ayetten başlayarak mana verelim:

 وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ İblis ordularının tamamı  قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ  ateşin içinde çekişerek şöyle derler  تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلاَلٍ مُبِينٍ Vallahi biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeydik   إِذْ نُسَوِّيكُم بِرَبِّ الْعَالَمِينَ Çünkü sizi, âlemlerin Rabbiyle eşit tutuyorduk  وَمَا أَضَلَّنَا إِلاَّ الْمُجْرِمُونَ ve bizi ancak o günahkarlar saptırdı  فَمَا لَنَا مِن شَافِعِينَ  artık bizim için şefaatçiler yoktur.

Büyük Allame Fahreddin-i Râzi Hazretlerinin beyanına göre, bu ayetler putperest müşrikler hakkında inmiştir ve onların ahiretteki hallerinden haber vermektedir. Râzi Hazretleri şöyle der:

Onlar: "Çünkü sizi âlemlerin Rabbiyle eşit tutuyorduk." sözünü, cehennemde putları gördükleri zaman; ya günahlarını itiraf için ya da hitap olsun diye değil de pişmanlıklarını göstermek için söylemişlerdir. Bunun gerçekte bir hitap olduğu neticesine bizi götüren şey ise, onların: "Bizi o günahkarlardan başkası saptırmadı." şeklindeki sözleridir. Onlar bu sözle, kendilerini putlara tapmaya sevk eden cinleri ve insanları kastetmişlerdir.

Fahreddin-i Râzi Hazretlerinin bu beyanından anlaşılacağı üzere, bu ayet-i kerime, puta tapan müşrikler hakkında inmiştir. Zaten Kur'an'da şefaatin olmadığını beyan eden bütün ayetler müşrikler ve kafirler hakkında inmiştir. Mesela Rum suresi 13. ayette şöyle buyrulur:

“Şirk koştukları ortakları artık şefaatçileri değildir. Ortaklarını inkar ederler.”

Bakın, bu ayet de putlara tapan müşriklerden bahsetmekte, putların onlara şefaat edemeyecekleri bildirilmektedir. Biz şimdi şefaatin yokluğuna bu ayetleri delil getirenlere şu soruyu sormak istiyoruz:

- Ey şefaati inkar edip, Şuara 100'ü inkarlarına delil yapanlar! Size soruyoruz: Bu ayetlerin müminlerle ne ilgisi var? Bizler, "Putlar müşriklere şefaat eder." dedik mi de sizler bu ayetleri sözümüzü çürütmeye delil yapıyorsunuz?

Bizler de putların müşriklere şefaat edemeyeceğini biliyor ve bunu söylüyoruz. Ama sizler, ayetin evvelini ve kimden bahsettiğini bilmeyenleri kandırıyorsunuz. Müşrikler hakkında inmiş ayetleri, müminler hakkındaymış gibi anlatıyorsunuz. Müşriklere şefaat edilemeyeceğini bildiren ayetleri, şefaatin yokluğuna delil yapıyorsunuz. Sizi insafa davet ediyoruz.

Aslında bu ayet-i kerime şefaatin varlığını ispat etmektedir. Şimdi ayetin bu cihetine bakalım...

Ayet-i kerimede puta tapan Müşrikler: "Bizim için şefaatçiler yoktur." diyorlar. Bakın, "Şefaatçiler yoktur." demiyorlar; "Bizim için yoktur." diyorlar. Onların "Bizim için yoktur." sözü, "Allah'ın diledikleri için vardır." manasına gelir.

Öyle ya, eğer kimseye şefaat edilmeseydi, "Bizim için..." demelerinin bir manası olur muydu? Bu sözün manasının olması için sahnenin şöyle olması gerekir: Allah'ın izniyle, onların gözleri önünde bazı günahkar müminler cehennemden şefaatle çıkarılır. Onlar bunu görünce, "Bizim için şefaatçiler yoktur." derler. Çünkü putların şefaat edemeyeceklerini ve cehennemde ebedi kalacaklarını anlamışlardır.

Sözün özü: Şefaati inkar edenlerin delil olarak gösterdikleri Şuara suresi 100. ayet müşrikler hakkında inmiştir. Ayeti biraz derinlemesine tahlil ettiğimizde, haddizatında bu ayetin şefaatin varlığını ispat ettiğini gösterdik. Lakin ne güzel demişler: Anlaya sivrisinek saz, anlamaya davul zurna az!..

Şimdi şefaati inkar edenlerin Altıncı Delillerine geçelim.

ON ALTINCI BÖLÜM Altıncı Soru-Cevap: Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır.

Şefaati inkar edenlerin sözde delillerine cevap vereceğimiz altıncı delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: Secde suresi 4. ayette: “Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır." buyrulmuştur. Bu ayet, bizim için tek şefaatçinin Allah olduğunu beyan etmekle şefaatin olmadığını ispat etmektedir.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre ayetteki, “Sizin için Allah'tan başka bir şefaatçi yoktur...” ifadesi, şefaatin yokluğuna delildir. Onlara şu soruyu sormak istiyoruz:

- Bu ayet-i kerimede, bizim için Allah'tan başka dost olmadığından da bahsedilmiş. Eğer ayetin hükmünü mutlak kabul ediyorsanız, bu durumda size göre Allah'tan başka dostumuz da olmamalı. Peki, Kur'an bunu mu emrediyor?

Bakın, Maide suresinin 55. ayet-i kerimesinde şöyle buyrulmuş:

 إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّهُ Sizin dostunuz ancak Allah'tır   وَرَسُولُهُ  ve Resulüdür وَالَّذِينَ آمَنُوا ve iman edenlerdir. 

Bu ayet-i kerime, Allah'la birlikte, Peygamberimiz (asm)’in ve iman edenlerin de bizim dostumuz olduğunu beyan buyurmuş. Ama sizin delil gösterdiğiniz Secde suresi 4. ayette, Allah'tan başka dostumuzun olmadığı beyan buyrulmuş.

- Şimdi, bu ayetler arasında bir çelişki mi var? Allah'tan başka dostumuzun olmaması; Peygamberimiz ve müminlerin düşmanımız olmasını mı gerektiriyor?

Elbette hayır... Bizim dostumuz Allah'tır ve Allah hesabına sevdiğimiz Peygamberimiz (asm) ve müminlerdir.

Yani şunu anlatmak istiyoruz:

Hemen bir ayet gösterilip üzerine hüküm bina edilmez. Böyle yaparsanız hata yaparsınız. İşte gördünüz, eğer "Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır." ayetini mutlak kabul ederseniz, sadece şefaati değil; Peygamberimiz (asm)’in ve diğer müminlerin dostluğunu da inkar etmek zorunda kalırsınız. Çünkü ayette tek dostun Allah olduğu bildirilmiştir.

Nasıl ki Allah'tan başka dostumuzun olmadığının beyanı, Peygamberimiz (asm)’in ve müminlerin dostumuz olmasına engel değilse; Allah'tan başka şefaatçimizin olmadığının beyanı da Allah'ın izin verdiği kulların şefaatine engel değildir.

Bunun manası şudur: Tek ve hakiki şefaatçimiz Allah'tır. Diğer şefaatçiler ise, ancak Allah'ın izin vermesiyle şefaat edebileceklerdir.

Demek ki, bütün şefaatin Allah’a mahsus olması, başka kimsenin şefaate malik olmayacağı manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah’a aittir. Diğerlerinin şefaate sahip olması ise, Allah’ın onlara bu yetkiyi vermesiyledir. Demek diğerleri, Allah’ın vermesiyle şefaate sahip olmuşlardır, şefaat onların zati malı değildir.

Konuyu burada noktalayalım ve şimdi şefaati inkar edenlerin Yedinci Delillerini tahlil edelim.

ON YEDİNCİ BÖLÜM Yedinci Soru-Cevap: Şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz..

Burada şefaati inkar edenlerin sözde delillerine cevap vereceğimiz Yedinci Delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: En'am suresi 94. ayette şöyle buyrulmuştur: “...Hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz? Artık aranızdaki bağlar tamamen kopmuş ve iddia ettikleriniz sizi bırakıp kaybolmuşlardır."

Onlar bu ayeti gösterip derler ki: Ayet-i kerimede, şefaatçi zannettiklerimizin o gün yanımızda olmayacağı açıkça bildirilmiştir. Bu da şefaatin yokluğunu ispat etmektedir.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre ayetteki, “Şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz...”  ifadesi, şefaatin yokluğuna delildir. Onlara şu soruyu sormak istiyoruz:

-  Bu ayet-i kerimede kimlerden bahsediliyor?..

Herhalde kimlerden bahsedildiğini anlamak için ayetin bir önüne bakmak lazım. Bakalım ayetin bir önü ne diyor:

وَلَوْ تَرَى إِذِ الظَّالِمُونَ فِي غَمَرَاتِ الْمَوْتِ أستعيذ بالله  O zalimleri ölüm şiddeti içindeyken bir görseydin!   وَالْمَلآئِكَةُ بَاسِطُوا أَيْدِيهِمْ  Melekler onlara ellerini uzatmış,   أَخْرِجُوا أَنفُسَكُمُ  Onlara diyorlar ki: Canlarınızı verin!   الْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ  Bugün aşağılık bir azapla cezalandırılacaksınız,  بِمَا كُنتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّهِ غَيْرَ الْحَقِّ Allah hakkında haksız şeyler söylediğinizden dolayı,  وَكُنتُمْ عَنْ آيَاتِهِ تَسْتَكْبِرُونَ ve Onun ayetlerine karşı kibirlendiğinizden dolayı...

İşte ayetin önü bu... Melekler zalimlerin canını alır ve onlara şöyle der:

“Allah hakkında haksız şeyler söylediğinizden ve Onun ayetlerine karşı kibirlendiğinizden dolayı bugün aşağılık bir azapla cezalandırılacaksınız.”

Bu ayetten sonra 94. ayete geçilerek denilir ki:

“And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geldiniz. Size verdiğimiz nimetleri de arkanızda bıraktınız. Hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz?..”

İşte bu ayette kendileriyle konuşulanlar, önceki ayette "zalim" olarak vasfedilen kişilerdir. Kur'an'da zalim kelimesi mutlak zikredildiğinde bununla kafir ve müşrik kastedilir. Bunların günahları da Allah hakkında haksız şeyler söylemek ve ayetlerine karşı kibirlenmektir.

Bu ayet müşrikler hakkında inmiştir. Ayette geçen, "Allah hakkında haksız şeyler söylemenin" manası da şudur:

Müşrikler, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylüyorlardı. İşte bu sözleri, Allah hakkında hak olmayan bir sözdür. Yine bu zümreye, Allah'a eş ve evlat isnat eden diğer kafirler de dahildir.

Bütün bu izahlardan sonra, şimdi, mezkur ayeti şefaatin yokluğuna delil yapanlara şu soruları sormak istiyoruz:

- Ey insanları Kur'an'la aldatanlar! Ve ey ayetlerin önünü arkasını saklayıp, batıl fikirlerine ayetleri uyduranlar! Şimdi bize söyleyin, En'am 94 kimden bahsediyor? Ayetin evvelini siz bilmiyor musunuz?

 Hayır, biliyorsunuz... Bile bile müşrikler hakkında inen ayetleri Müslümanlara teşmil ediyorsunuz...

Hadi diyelim ki, ayetin evvelini bilmiyorsunuz; önceki ayette geçen "zalim" ifadesini görmediniz ve Kur'an'da "zalim" kelimesi mutlak zikredildiğinde kafirden bahsedildiğinden de habersizsiniz... Ancak bunlar yine de mazeret değildir. Çünkü ayete doğru mana vermek için, evvelini bilmeye gerek yoktur. Şimdi ayete bir daha dikkat edin. Bakın ayet diyor ki:

Hakkınızda Allah’ın ortakları olduğunu zannettiğiniz şefaatçilerinizi yanınızda görmüyoruz?..

Ayette geçen, "Allah'ın ortağı olduğunu zannetmek" ne demektir ve kimin işidir? Yani kim bazı varlıkları Allah'ın ortağı zannediyor? Müslümanlar mı?... Müslümanlar, şefaat edecek peygamber veya diğer salih kişileri, Allah'ın ortağı kabul etmiyor. O halde Allah'ın ortağı olduğunu zannedenler kim?

Sadece bu ifadeden, ayette bahsi geçenlerin müşrikler olduğu, onların Allah’a ortak koştuklarının da putlar olduğunu anlamak zor mu? Bunu anlamak için allame mi olmak gerekir.

Mesele herhalde anlaşılmıştır. Daha fazla uzatmadan dersimizi burada noktalayalım ve şimdi şefaati inkar edenlerin Sekizinci Delilini tahlil edelim.

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM Sekizinci Soru-Cevap: Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır.

Şefaati inkar edenlerin sözde delillerine cevap vermeye devam ediyoruz. Cevap vereceğimiz sekizinci delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: En'am suresi 51. ayette şöyle buyrulmuştur: "Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları, sen onunla (Kur'an'la) uyar. Onlar için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır."

Bu ayet, Allah'tan başka bir şefaatçinin olmadığını beyan etmektedir. Şefaatçi yoksa, şefaat de yoktur. Dolayısıyla bu ayet, şefaatin olmadığına açık bir delildir. 

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre ayetteki, “Onlar için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır.” ifadesi, şefaatin olmadığına delildir. Şimdi onların bu sözlerine cevap verelim:

Ayet-i kerimede, “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları sen onunla (Kur'an'la) uyar. Onlar için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir şefaatçi vardır.” buyrulmuştur. Ayette görüldüğü gibi, kendileri için Allah'tan başka dost ve şefaatçi olmayanlar, Rableri huzurunda toplanmaktan korkanlardır.

Peki, Rableri huzurunda toplanmaktan korkanlar kimlerdir?..

Burada iki ihtimal vardır. Birinci ihtimale göre bunlar kafirlerdir. Kafirlerin, Allah'ın huzurunda toplanmaktan korkmaları şu şekilde izah edilir:

Peygamberimiz (asm) kafirleri ahiret azabıyla korkutuyordu. Onların bir kısmı bu korkutmadan etkileniyor ve kalbinde çoğu kez Peygamberimizin söylediği şeyin hak ve gerçek olduğu düşüncesi meydana geliyordu. Bu sebeple de ölümden sonra diriltilmekten ve Allah'ın huzuruna çıkmaktan korkuyorlardı.

Bu izahla, ayette geçen, “Rableri huzurunda toplanmaktan korkan kimselerin” kafirler olabileceği anlaşılmış oldu. Eğer bunlar kafirlerse, ayetin devamında gelen "Onlar için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır." ifadesi, kafirlere şefaatin olmadığını beyan etmektedir. Ayetin hükmü, müminleri kapsamamaktadır. Demek, Rableri huzurunda toplanmaktan korkan kimseler kafirlerse, ayet şefaatin olmadığına delil olamaz. Kafirlere şefaatin olmadığına delil olabilir. Bizler zaten onlara şefaat edilemeyeceği hususunda hemfikiriz.

Eğer ayetteki, Rableri huzurunda toplanmaktan korkan kimseler müminler ise, bu durumda şu izah yapılır:

"Onlar için Allah'tan başka bir şefaatçi yoktur." beyanı, müminlere şefaat edileceği hakikatine ters düşmez. Çünkü meleklerin, peygamberlerin ve diğerlerinin müminlere şefaat etmesi, ancak Allah'ın izni ve müsaadesiyledir. Şefaat Allah'ın izniyle olunca, gerçekte Allah tarafından yapılmış olur. Dolayısıyla "Allah'tan başka şefaatçi yoktur." demek, "Allah izin vermeden şefaat edecek yoktur." manasındadır.

Demek ki, şefaatin hepsinin Allah'a ait olması, başkasının şefaat edemeyeceği manasına gelmez. Bunun manası şudur: Bütün şefaat Allah'ındır. Kimse kendinden şefaate sahip değildir. Ancak Allah'ın yetki vermesiyle buna sahip olur. Ve ancak izin verdiği kişi de bunu kullanır.

Görüldüğü üzere, ayette geçen, "Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları" müminler kabul etsek bile... ayet şefaatin olmadığına delil değildir. Allah'ın izni olmaksızın şefaat edilemeyeceğine delildir. Bu meseleyi de biz en başta kabul etmişiz. Kaldı ki ayetin müminler hakkında değil, kafirler hakkında olması da muhtemeldir. Bu durumda ise izaha zaten gerek yoktur.

Şimdi şefaati inkar edenlerin Dokuzuncu Delilini tahlil edelim.

ON DOKUZUNCU BÖLÜM Dokuzuncu Soru-Cevap: O gün şefaat yoktur.

Şefaati inkar edenlerin cevap vereceğimiz Dokuzuncu Delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: Bakara suresi 254. ayette şöyle buyrulmuştur: “Ey iman edenler! İçinde alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak ediniz. Kafirler zalimlerin ta kendileridir."

Bu ayet, o gün şefaatin olmadığını açıkça beyan etmektedir. Ayetin manası son derece açıktır. Ayetin sözü üzerine söz söylemeye gerek de yoktur. Eğer şefaat hak olsaydı, ayette şefaatin olmadığından bahsedilmezdi.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre ayetteki, “O gün şefaat yoktur...” ifadesi, şefaatin yokluğuna delildir. Şimdi biz onlara bir şey sormak istiyoruz:

Ayette şefaatle birlikte, o gün dostluğun da olmadığından bahsedilmiştir. Ayetin Arapçası şöyledir:  يَوْمٌ لاَ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ  Kendisinde alışverişin ve dostluğun olmadığı gün... Bakın, ayette açıkça   لاَ خُلَّةٌ  "Dostluk yoktur" buyrulmuş.

Şimdi bu ayeti okuyan kişi dese ki: Vallahi o gün hiçbir dostluk yoktur, delilim de bu ayettir. Eğer böyle derse, Kur'an'a iftira atmış olur. Zira Zuhruf suresi 67. ayette الْأَخِلَّاء يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلاَّ الْمُتَّقِينَ O gün dostlar birbirlerinin düşmanıdırlar, ancak muttakiler müstesna, buyrulmuştur. Bu ayetten anlıyoruz ki, muttakiler o gün dost olacaklardır.

Bakın, Bakara 254'ü bilip, Zuhruf 67'i bilmeyen hata yapar. Bakara suresindeki "O gün dostluk yoktur." ifadesini bütün insanlar hakkında zanneder. Ve böyle hüküm verdiğinde de muttakilerin o gün dost olduğunu bildiren Zuhruf 67'yi inkar etmiş olur.

Peki, bu iki ayeti nasıl cem edeceğiz. Şöyle: Bakara 254'te geçen "O gün dostluk yoktur." ayetinin hükmü bütün insanlar için geçerli değildir. Bu ifadeyle kafirler, müşrikler ve Allah'ın gazabını celbeden kimseler kastedilmiştir. Muttakiler bu zümrenin dışındadır. Ancak bu istisna, bu ayette yapılmayıp Zuhruf 67'de yapılmıştır. Demek ki, bir ayet üstüne hüküm bina ederken diğer ayetleri göz önüne almak gerekir. Yoksa yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder sözü gerçek olur.

Aynen bunun gibi, ayette geçen "O gün şefaat yoktur." beyanı Müslümanlar hakkında olmayıp, kafirler hakkındadır. Delilimiz de ayetin son kısmıdır. Ayetin sonunda, "Kafirler zalimlerin ta kendileridir." buyrulmuştur. Fahrettin-i Razi Hazretleri ayetin bu kısmı hakkında şöyle der:

"O gün ne dosttuk ne de bir şefaat vardır." ifadesi, kıyamet gününde mutlak olarak dostluğun ve şefaatin bulunmadığı zannını verir. Bu sebeple Allah Teâlâ, bu yokluğun kâfirlere mahsus olduğuna delâlet etsin diye, bu sözün hemen peşinden "Kâfirler zalimlerin ta kendileridir." buyurmuştur. İşte bu beyan, öncesinin kafirler hakkında olup, günahkar müminler hakkında olmadığını ispat etmektedir. Neticede, kafirler için bir dostluk ve şefaat yoktur. Müminler için ise dostluk ve şefaat vardır.

Bakın, Kur’an ayetlerini, kim hakkında indiğini bilmeden tefsir etmek büyük bir hatadır. İlk önce ayetlerin iniş sebepleri bilinmeli ve ayetler ona göre izah edilmelidir. Bu yapılmadığı takdirde, bu ayette olduğu gibi yanlış anlaşılmalar ortaya çıkacaktır. Bu ayet, kâfir olarak ölenlere şefaat edilmesinin mümkün olmadığını belirtmek içindir. Onlar arasında dostluk da yoktur. Mesela Hz. Nuh, kâfir olarak ölen oğluna; Hz. Lut, kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (asm) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyeceklerdir.

Demek ayetteki, “O gün dostluk ve şefaat yoktur.” ifadesiyle kafirler kastedilmiştir ve bu ayetin Müslüman olarak ölenlerle hiçbir alakası yoktur.  

Peki, ayet-i kerimeyi niye bu şekilde anlamak zorundayız? Birinci sebebi, ayetin sonundaki "Kafirler zalimlerin ta kendileridir." beyanıdır. Bu beyandan, ayetin kafirler hakkında olduğu anlaşılır.

Bu ilave olmasaydı dahi, ayetin kafirler hakkında olduğunu şuradan anlardık: Bir tarafta şefaatin olmadığını bildiren bu ayet, diğer tarafta ise şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisler... Şefaatin hem olması hem de olmaması mümkün değildir. Bir şey ya vardır ya yoktur. İki zıttı cem etmek muhaldir. Eğer şefaati inkar ederseniz, şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri ne yapacaksınız?

Bizim işimiz kolay, şöyle ki: Delil olarak gösterdiğiniz, “O gün dostluk ve şefaat yoktur...” ayeti hakkında deriz ki:

Bu ayette haklarında şefaatin kabul edilmeyeceği bildirilen kişiler; kafirler, müşrikler ve Allah'ın şefaat edilmesine izin vermediği günahkar müminlerdir. Allah'ın izin verdikleri bu ayetin kapsamı dışındadır.

Bakın, biz birbirine zıt gibi görünen ayetleri cem ettik. Bir daha soruyla açalım:

- Kime şefaat edilir? Allah'ın izin verdiklerine ve razı olduklarına. Şefaatin hak olduğunu bildiren ayetler bu zümreyi anlatmaktadır.

 - Peki, kime şefaat edilmez? Allah'ın izin vermediklerine ve razı olmadıklarına. Şefaatin olmadığını bildiren ayetler de bu zümreyi anlatmaktadır. Bakın, şefaatin olduğunu ve olmadığını bildiren ayetleri ne güzel cem ettik.

Peki siz, "Şefaat yoktur." ayetiyle, şefaatin varlığını bildiren ayet ve hadisleri nasıl cem edeceksiniz? Hadi edin de görelim, edemezsiniz.

Sizin yaptığınız, Kur'an'ın bir kısmına iman etmek, diğer kısmını ise inkar etmektir. Bu halinizle,  أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ   Kitabın bir kısmına iman edip bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?” ayetine muhatap oluyorsunuz.

Evet, Kuran'da şefaatin olmadığını beyan eden ayetler vardır. Ancak bu ayetler şu zümreler hakkındadır:

1. Kafirler ve müşrikler hakkındadır. Mesela, Hz. Nuh, kâfir olarak ölen oğluna; Hz. Lut, kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (asm) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyeceklerdir.

2. Şefaat edilmeyecek ikinci zümre de Allah'ın kendilerinden razı olmadığı ve şefaat edilmesine izin vermediği günahkar müminlerdir. Demek kişi mümin de olsa, ona şefaat edilmesi Allah'ın iznine ve rızasına bağlıdır.

3. Bir de şunu ilave edelim: Şefaatin olmadığını beyan eden ayet ve hadislerin bir kısmı da zaman ve mekanla ilgilidir. Yani ahirette bazı zaman ve mekanlarda kimse kimseye şefaat edemeyecek ve kimse kimseyle ilgilenemeyecektir. Peygamberler dahil herkes kendi nefsinin derdine düşecektir.

Netice olarak: Şefaati inkar edenlerin gösterdiği "O gün dostluk ve şefaat yoktur." ayeti, kafirler hakkındadır. Bu ayetin hükmü Müslümanlara şamil olmaz.

Şimdi şefaati inkar edenlerin Onuncu Delillerini tahlil edelim.

YİRMİNCİ BÖLÜM Onuncu Soru-Cevap: Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseye şefaat edebilirler.

Şefaati inkar edenlerin sözde delillerine cevap vereceğimiz Onuncu Delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: Enbiya suresi 28. ayette şöyle buyrulmuştur: "Onlar ancak Allah'ın razı olduğu kimseye şefaat edebilirler." Bu ayet, şefaatin olmadığına delildir. Zira şefaat sadece Allah'ın razı olduğuna edilebilecektir. Fasık -yani günahkar- ise razı olunan kişi değildir. Bu durumda da ona şefaat edilememesi gerekir.

İşte onlar böyle diyorlar: Şefaat Allah'ın razı olduklarına edilebilecekmiş; fasık ise kendisinden razı olunan kişi değilmiş; dolayısıyla fasığa yani günahkara şefaat edilemezmiş...

Meseleyi izah ettiğimizde, bu sözün nerden çıktığını çok iyi anlayacaksınız. Şimdi biraz itikat dersi yapalım:

Bizler Ehl-i sünnet itikadına sahibiz. Bizim itikadımızda, büyük günah işleyen küfre girmez ve kafir olmaz. Mutezileye göre ise, büyük günah işleyen kafir olur. Mutezilenin, büyük günah işleyeni kafir görmesinden dolayı halletmesi gereken bazı meseleleri vardır. Bunlardan biri de şefaattir. Şefaat o kadar çok delille sabittir ki, inkarı mümkün değildir. Ancak Kur'an'ın anlattığı şefaati, Mutezilenin kabul etmesi de mümkün değildir. Çünkü şefaat, büyük günahları sebebiyle cehenneme gidecek ya da gitmiş kulların affı için Allah'a dua etmektir. Mutezile bu şefaati kabul edemez. Çünkü Mutezile, büyük günah işleyeni kafir görmektedir. Kafir için de cehennemden çıkış yoktur.

Şimdi Mutezile, cehennemden çıkartılma manasındaki şefaati kabul etse... o zaman ona şöyle denilir: Hani büyük günah işleyen kafirdi. Kafir cehennemden çıkamaz ve ona şefaat edilemez. Eğer büyük günah sahibine şefaat edilebiliyorsa ve cehennemden çıkıyorsa, büyük günah işleyen kafir olamaz.

İşte onlara böyle denilir. Bu durumda Mutezile şefaati inkar edemiyor, çünkü Kur'an'da ve hadiste onlarca delil var. Ama şefaati kabul de edemiyor, çünkü büyük günah işleyene kafir diyor. Kafirler hakkında da şefaat mümkün değildir.

Mutezile bu iki cihetten sıkışmış iken, kendilerine şöyle bir çıkış yolu buluyorlar ve diyorlar ki: Şefaat haktır. Ancak şefaat cehennemden çıkartılmak değil; cennetteki derecenin yükseltilmesidir.

Böyle dediklerinde, hem büyük günah sahiplerinin kafir olduğu itikadında devam edebiliyorlar hem de şefaatle ilgili ayetleri yalandan da olsa izah ediyorlar.

Şimdi bir parantez açalım: "Şefaat, cennete gitmiş insanların cennette derecelerinin artırılmasıdır." sözünün manasını şimdi anladık mı? 

Demek ki bu sözü söyleyen kişi Muteziledir. Mutezilenin görüşünü anlatıyor. Bizim garip Müslüman da her şeyden habersiz ona inanıyor... Burada bu meseleyi uzatmıyor, sadece bu tür kimseleri dinleyenleri uyarmakla ve bu görüşte olanların Mutezile inancında olduğunu ve ehlisünnet olmadığını bildirmekle yetinelim.

Biz tekrar meselemize dönelim:

Mutezile, büyük günah işleyene kafir dediği için şefaati büyük günah sahipleri hakkında kabul edemiyor. Çünkü büyük günah işleyen kafirse, kafire şefaat yoktur ve kafir cehennemden çıkamaz. Bu sebeple, şefaati cennete girecek kimselerin derecelerinin artırılması olarak izah ediyor.

Biz Ehl-i sünnet ise diyoruz ki: Hayır, büyük günah işleyen kafir değil, fasıktır. Ve şefaat büyük günah sahipleri içindir. Biz onlar gibi meseleyi dolandırmak zorunda değiliz. Çünkü onların büyük günah işleyenlere kafir demesi, şefaati böyle izah etmelerine zorluyor. Bizim ise böyle batıl bir itikadımız yok.

Buraya kadar anlattığımız anlaşıldıysa, şimdi başa dönelim:

Mutezile diyordu ki: Şefaat sadece Allah'ın razı olduğuna edilebilecektir. Fasık -yani günahkar- ise razı olunan kişi değildir. Bu durumda da ona şefaat edilememesi gerekir.

Mutezilenin niçin böyle dediğini herhalde anladık. Çünkü onlara göre günah işleyen kafirdir; kafirden de Allah razı değildir.

Lakin ey Mutezile! Bize göre fasık, kafir değildir! Pekâlâ fasıktan da Allah razı olabilir. Belki onun günahları çoktur, lakin bu günahları sebebiyle kafir olmaz. Belki onun Allah'ı razı edecek bir ameli vardır. Mesela, belki zalim bir sultan karşısında hakkı söylemiştir. Belki anne babasına çok hizmet etmiştir. Belki de bir köpeğe çölde su vermiştir... Bu ameller terazide küçük gibidir, lakin Allah bazen zerre gibi bir ameli, yıldız gibi büyütür. Hoşnut olduğu bir amel sebebiyle kulunun günahlarını örter. Bununla ilgili Kur'an'da onlarca ayet var. Bu ayetleri ileride, "Büyük günah işleyen kafir olmaz." meselesinde anlatacağımızdan, burada konuyu uzatmamak için bu kapıyı açmıyoruz.

Sözün özü: "Fasık, razı olunan kişi değildir." iddiası batıldır ve Mutezilenin büyük günah işleyeni kafir görmesinden dolayı söylenmiştir. Biz de diyoruz ki: Fasık da pekâlâ Allah'ın rızasını celb edecek bir amel yapabilir. Zatında küçük olan o amel, ihlasla yapılmışsa rahmet-i ilahiyeyi celb eder ve Allah o kulundan razı olur. Razı olunca da şefaat edilmesine izin verir. Mesele bu kadar basittir.

Şimdi şefaati inkar edenlerin On Birinci Delillerini tahlil edelim.

YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM On Birinci Soru-Cevap: Şefaat kelimesi, "çift" manasındaki  شفْع kelimesinden türemiştir.

Şefaati inkar edenlerin sözde delillerine cevap vereceğimiz On Birinci Delilleri şöyle:

- Onlar diyorlar ki: Şefaat vardır, ancak şefaat cehennemden kurtarmak değildir. Şefaat, cennete gitmiş insanların cennetteki derecelerinin katlanmasıdır. Bunun delili de şudur: Şefaat kelimesi, "çift" manasındaki  شفْع kelimesinden türemiştir. Hatta Fecr suresi 3. ayetteki  وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِ  "Çifte ve teke yemin olsun." ayetindeki  شفْع de "çift" manasındadır. İşte bu kökten türeyen "şefaat" kelimesi, cennet ehlinin derecesinin çift olması yani katlanması manasına gelir.  

İşte onlar böyle diyorlar: Şefaat, çift manasındaki  شفْع kelimesinden türemiş, manası da cennette kişinin derecesinin çift yapılması yani katlanmasıymış. Şefaatin, cehennemden kurtarmakla hiçbir ilgisi yokmuş...

Bu söz, Mutezileye aittir. Onların bu sözlerine cevap vermeden önce; Mutezile şefaati niçin cennette derecelerin katlanması olarak kabul ediyor, bunun sebebini izah edelim. Meseleyi izah ettiğimizde, bu sözün nereden çıktığını çok iyi anlayacağız. Şimdi biraz itikat dersi yapalım:

Bizler Ehl-i sünnetiz. Bizim itikadımıza göre, büyük günah işleyen küfre girmez ve kafir olmaz. Şia'nın itikatta mezhebi olan Mutezileye göre ise, büyük günah işleyen kafir olur.  Yani Mutezileye göre içki içen, kumar oynayan, zina yapan ve diğer büyük günahları işleyenler, tevhidi kalbiyle tasdik ve diliyle ikrar etse de kafirdir ve ahirette kafirler gibi ebedi cehennemde kalacaktır.

Mutezilenin büyük günah işleyeni kafir görmesinden dolayı halletmesi gereken bazı meseleleri vardır. Bunlardan biri de şefaattir. Şefaat o kadar çok delille sabittir ki, inkarı mümkün değildir. Ancak Kur'an'ın anlattığı şefaati Mutezilenin kabul etmesi de mümkün değildir. Çünkü şefaat, büyük günahları sebebiyle cehenneme gidecek ya da gitmiş kulların affı için Allah'a dua etmektir. Mutezile bu şefaati kabul edemez. Çünkü Mutezile büyük günah işleyeni kafir görmektedir. Kafir için de cehennemden çıkış yoktur.  

Eğer Mutezile cehennemden çıkartılma manasındaki şefaati kabul etse, o zaman ona şöyle denilir:

- Hani büyük günah işleyen kafirdi. Kafir cehennemden çıkamaz ve ona şefaat edilemezdi. Eğer büyük günah sahibine şefaat edilebiliyorsa ve cehennemden çıkıyorsa, büyük günah işleyen kafir olamaz.

İşte Mutezileye böyle denilir. Bu durumda, Mutezile şefaati kabul edemiyor, çünkü “büyük günah işleyene kafir” diyor. Kafirler hakkında şefaat mümkün değildir. Ama şefaati inkar da edemiyor; çünkü Kur'an'da ve hadiste onlarca delili var.

Mutezile bu iki cihetten sıkışmış iken, kendilerine şöyle bir çıkış yolu buluyorlar ve diyorlar ki: Şefaat haktır. Ancak şefaat cehennemden çıkartılmak değil; cennetteki derecenin katlanmasıdır.

Böyle dediklerinde, hem büyük günah sahiplerinin kafir olduğu itikadında devam edebiliyorlar hem de şefaatle ilgili ayetleri yalandan da olsa izah ediyorlar.

Biz Ehl-i sünnet ise diyoruz ki: Hayır, büyük günah işleyen kafir değil, fasıktır. Ve şefaat büyük günah sahipleri içindir. Biz onlar gibi meseleyi dolandırmak zorunda değiliz. Çünkü onların büyük günah işleyenlere kafir demesi, şefaati böyle izah etmelerine zorluyor. Bizim ise böyle batıl bir itikadımız yok...

Buraya kadar anlattığımız anlaşıldıysa, şimdi başa dönelim:

Mutezile, şefaatin, cennetteki derecelerin katlanması manasında olduğuna inanmak zorunda kalınca delil aramaya başladı. Ancak işleri kolay değildi. Çünkü ne Kur'an'da, ne de hadislerde şefaate böyle bir mana verilmemiştir. Davalarını ispatta son derece aciz kalan Mutezile sonunda dedi ki, şefaat kelimesinin kökü "çift" manasındaki  شفْع kelimesidir. İşte bu kökten türeyen "şefaat" kelimesi, cennet ehlinin derecesinin çift olması, yani katlanması manasına gelir.

Gördünüz mü iş nerden nereye geldi?.. Mutezile şefaatin manasını araştırıp bu neticeye ulaşmadı. Önce günah işleyen Müslümanı kafir kabul etti. Sonra bu itikadın bir neticesi olarak, günah işleyen Müslümanlara şefaat edilemeyeceğini kabul etti. Sonra da "O zaman biz şefaati cennet ehli hakkında düşünelim." diyerek şefaate bil-mecburiye bu yanlış manayı yükledi. Buldukları delil de kelimenin kökünün "çift" manasında olmasıymış... Biz şimdi Mutezilenin bu sözüne cevap verelim:

Şefaat, kelime manası olarak biri ikilemek, iki yapmak demektir. Ancak bu, sevabı ikiye katlamak manasında biri iki yapmak değildir. Çünkü Bakara 261'de Allah Teala, 1'i 700 yapacağını haber vermiş. Yine Bakara 245'te, iyiliği çok katlara katlayacağını bildirmiş. En az katlama olarak da bire on vereceğini En'am 160'ta bildirmiş.

Yani Rabbimizin katlaması, bire iki değildir. Bire on, bire yedi yüz ve bire yüz binlerdir. O halde şefaat, cennete girenin makamının ikiye katlanması olamaz.

Peki, o zaman mana ne olabilir?.. Mana şudur:

Şefaat, günahı sebebiyle sanki tek kalan bir kimsenin yanına bir başkasının gitmesi ve onun için bağışlanma talebiyle yanında durmasıyla onu iki yapmasıdır. Bu yüzden bu işe şefaat ismi verilmiştir.

Bu manayı, İmamların Güneşi lakaplı Fahreddin-i Razi Hazretleri şöyle izah eder:

“Şefaat, bir kimsenin bir başkasından bir şey istemesi ve ondan ihtiyacını gidermesini talep etmesidir. Kelimenin aslı, ‘tek’in zıddı olan ‘çift’ manasındaki  شفْع kelimesinden gelir. Buna göre, sanki ihtiyaç sahibi tek idi de şefaatçi onun yanında onun çifti oldu demektir.”  

Gördüğünüz gibi, şefaat kelimesinin kökünün "çift" manasında olması, cennetteki derecenin katlanacağı manasında değildir; ihtiyaç sahibi olarak tek idi de şefaatçi onun yanında onun çifti oldu manasındadır. Fahreddin-i Razi Hazretleri, şefaatin cennetteki derecelerin katlanması manasında olamayacağına şöyle akli bir de delil getirmiştir.

Üstad der ki: Cenab-ı Hak Kur'an'da bir çok ayette kullarını ahiret günüyle tehdit etmiş ve "İznim müstesna, şefaatin olmadığı günden korkun." buyurmuştur. Eğer şefaat cennetteki derecenin katlanması olarak kabul edilirse, bu tehdidin bir manası kalmaz.

Yani şöyle bir tehdit olur mu: Cennetteki derecelerin sadece benim iznimle katlanacağı günden korkun... Böyle bir tehdit olamaz. Zira bu tehdit karşısında kişi der ki: Ya cennete girsem yeter, derecem de katlanmayıversin... Kişi böyle düşünür, bu durumda da tehdidin bir manası olmaz. Tehdit ancak cehennemle olur. Eğer şefaati cennetteki derecelerin katlanması olarak kabul edersek, Allah'ın bu tehditlerini izah edemeyiz... Bu tehditlerden anlamalıyız ki, Rabbimiz bizi cehennemle tehdit ediyor. Ve diyor ki, hiç kimseye sizi cehennemden kurtaracak diye güvenmeyin; çünkü şefaat ancak iznime ve rızama bağlıdır. İzinim olmadan kimse kimseyi cehennemimden çıkaramaz...

İşte tehdit böyle olur. Tehdidin böyle olmasından dolayı da şefaat cennetteki derecelerin artırılması olamaz. Herhalde Razi Hazretlerini bu izahı, Mutezilenin sözünün ne kadar çürük olduğu hususunda kafidir. Şimdi, şefaatin cennetteki derecelerin katlanması olamayacağı hususunda başka bir delil sunalım:

Eserimizin başında şefaatin hak olduğuna dair dokuz ayet-i kerime zikrettik. Şefaatle ilgili daha başka ayetler de var. Bizler sözü uzatmamak için dokuzuyla yetinmiştik. Ancak makam münasebetiyle iki ayeti daha burada zikredecek ve şefaatin cennette derecelerin artırılması olamayacağını ispat edeceğiz.

İbrahim suresi 36. Ayette, Hz. İbrahim putlara işaret ederek şöyle der:

 فَمَن تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي  Kim bana tabi olursa o bendendir.  وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ  Her kim de bana isyan ederse, şüphesiz sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin.

Hz. İbrahim, "Her kim de bana isyan ederse, şüphesiz sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. " diyerek, isyan eden bir kısım insanlar için şefaat talebinde bulunmuştur. Bu şefaatin kafirler hakkında olması mümkün değildir. Zira kafirler için af dilenemez. Bu şefaatin itaatkar Müslümanlar hakkında olması da mümkün değildir. Çünkü onlar isyan etmemiştir ve onlara zaten azap yoktur. O halde geriye tek bir zümre kalıyor ki, o da büyük günah sahibi Müslümanlardır.

Hz. İbrahim, Kim bana isyan ederse... diyerek, büyük günah sahiplerini kastetmiş ve daha sonra da “Şüphesiz sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin.” diyerek Allah'tan, onlara affı ve merhametiyle muamele etmesini istemiştir. Demek şefaat, büyük günah sahipleri için olup cennetteki derecenin katlanması değildir. Zira şefaat cennetteki derecelerin katlanması olsaydı, Hz. İbrahim'in bu şekilde duası anlamsız olurdu...

Aynı manayı ifade edeceğimiz İkinci Delilimiz de şudur:  Maide suresi 118. ayette Hz. İsa şöyle der:

  إِن تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ  Eğer onlara azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır. وَإِن تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْحَكِ  Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz ki Aziz ve Hakîm olan sensin.

Bu ayetin delil ciheti şudur. Hz. İsa, “Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz ki Aziz ve Hakîm olan sensin.” diyerek, bir kısım insanlar için şefaat talebinde bulunmuştur. Bu şefaatin kafirler hakkında olması mümkün değildir. Zira kafirlere şefaat yoktur. Bu şefaatin itaatkar Müslümanlar hakkında olması da mümkün değildir. Çünkü onlara zaten azap yoktur ve onlar ehli cennettir. O halde geriye tek bir zümre kalıyor ki, o da büyük günah sahibi Müslümanlardır.

Şefaat günahkar Müslümanlar için olunca da şefaatin manasının, cehennemden kurtulmak olması gerekir. Zira şefaat cennetteki derecelerin katlanması olsaydı Hz. İsa bu şekilde af dilemezdi. 

Şimdi de başka bir cihetten meselemize bakalım; Mutezile dedi ki:

Şefaat kelimesinin kökü "çift" manasındadır. Bu da cennetteki derecenin katlanması anlamına gelir...

Ehl-i sünnet alimleri ise buna cevaben dedi ki: Evet, şefaat kelimesinin kökü çift manasındadır; ancak bu çift, sanki ihtiyaç sahibi tek idi de şefaatçi onun yanında onun çifti oldu manasındadır. Yoksa bu kelime asla cennetteki derecelerin katlanması manasında değildir.

İşte Mutezile böyle diyor, Ehl-i sünnet de böyle diyor. Hangisinin doğru olduğuna kanaat getiremiyorsanız, şefaatin geçtiği bir ayet üzerinde iki manayı da düşünelim. Hangisi uyarsa o manayı kabul edelim... Nisa suresi 85. ayette şöyle buyrulmuştur:

مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا

Ayetin manası şudur: Kim güzel bir şefaat ederse, onun için ondan bir nasip vardır. Kim de kötü bir şefaat ederse onun için de ondan bir pay vardır.

Şimdi bu ayet üzerinde biraz düşünelim: Acaba, "Kim bir kimseye iyiliği ikiye katlarsa" mı daha uygun bir mana; yoksa "Kim bir kimsenin iyilik yapmasına yardım edip onun yanında durursa" mı daha güzel bir mana?

Yine, "Kim bir kimseye kötülüğü ikiye katlarsa" mı daha uygun bir mana, yoksa "Kim bir kimsenin kötülük yapmasına yardım edip onun yanında durursa" mı daha güzel bir mana?

Elbette yanında durup iyiliğine veya kötülüğüne yardım etmesi daha uygun ve güzel olan manadır. Bu da ispat eder ki, şefaatin kökündeki "çift" manası; yanında durmak, o birken onu iki yapmak manasındaki çifttir. Yoksa Cennetteki makamın çiftlenmesi değildir.

Bütün bu izahlardan sonra, şimdi Mutezile'ye bir teklifimiz var:

Ey Mutezile mensupları ve ey Mutezileyi satmaya çalışan taklitçileri! Siz dediniz ki, şefaat cennetteki derecelerin katlanmasıdır. Delil olarak da şefaat kelimesinin kökünün "çift" manasında olduğunu ileri sürdünüz. Her nasılsa "çift" manasından böyle bir neticeye ulaştınız. Biz de size cevabımızı verdik... Eğer siz bir şey yapabilirseniz, bizler verdiğimiz cevabı bir kenara bırakıp sizin sözünüzü kabul edeceğiz. Yapmanızı istediğimiz çok basit bir şey var... Bize Kur'an'dan veya hadisten, şefaatin cennetteki derecelerin katlanması olduğuna dair sadece bir delil getirin. Yani "Şefaat, cennetteki derecelerin katlanmasıdır."  manasında bir ayet veya hadis gösterin.

Şefaat kelimesi Kur'an'da otuz bir defa geçiyor. İşte ayetler ortada, hepsini inceleyin ve tek bir ayeti sözünüze delil yapın... Ve hadisler de ortada, hepsini inceleyin, bize sadece bir hadis gösterin... Bunu yapabilir misiniz? Hayır yapamazsınız! Yapamayacağınızı nereden mi biliyoruz?... Çünkü biz bütün bu ayet ve hadisleri inceledik, elhamdülillah hepsini biliyoruz; biliyoruz ve diyoruz ki: Ne ayetlerde ne de hadislerde şefaatin cennetteki derecelerin artması olduğuna dair en küçük bir beyan yoktur. Hükmünüz batıldır, yanlıştır ve vehminizin ürünüdür!..

Derslerimizi sunarken, "Sözün güzeli, kısa olanıdır." düsturuyla hareket etmeye ve meseleyi en kısa şekilde sunmaya çalışıyoruz. Ancak bazen bu konuda olduğu gibi, ihtiyaca binaen konu uzayabiliyor. Kısa kesersek, cevabın bir yanı zayıf kalacak; uzatsak okunması zor olacak. Malum asrın insanı aceleci, her şey hemen olsun istiyor... Biz, "Keselim kısa mı olsun; yoksa uzatalım yerinde mi olsun." diye düşünürken, "Uzatalım yerinde olsun, herkes sabretmese de ehli ilmin hoşuna gider, bu ders de onlar için olsun." dedik ve bu sebeple de biraz uzattık. Anlatmaya çalıştığımız mesele zor bir mesele. Bu zor meseleyi bir defa okumakla anlayamamış ya da biz anlatamamış olabiliriz. Konuyu bir daha dikkatle okumanızı tavsiye ediyoruz...

Bu dersimizi burada noktalayalım ve şimdi şefaati inkar edenlerin On İkinci Delillerini tahlil edelim.

YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM On İkinci Soru-Cevap: Hadislere göre şefaat yoktur.

Bu 22. bölümde, şefaati inkar edenlerin hadislerden gösterdikleri delillere cevap vereceğiz. Cevabımıza geçmeden önce bazı bilgileri hatırlayalım:

Kur'an'da ve hadislerde, hem şefaatin olduğuna hem de olmadığına dair beyanlar vardır. Şefaatin hem olması hem de olmaması mümkün değildir. Bir şey ya vardır ya yoktur. İki zıddı cem etmek muhaldir. Bu birbirine zıt beyanları cem etmenin tek yolu, ayet ve hadislerin farklı zümrelerden bahsettiğini kabul etmektir. Bunu yapmayıp şefaatin olmadığını bildiren bir hadisi gösterip "Şefaat yoktur." derseniz, şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri ne yapacaksınız? Ya da bunun tam tersi, şefaatin olduğunu bildiren delilleri gösterip "Herkese şefaat vardır." derseniz, şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadisleri ne yapacaksınız?  Demek, birbirine zıt beyanları cem etmenin tek yolu, ayet ve hadislerin farklı zümrelerden bahsettiğini kabul etmektir.

Evet, Kur'an'da ve hadislerde, şefaatin olmadığını beyan eden ifadeler vardır. Ancak bu ifadeler şu zümreler hakkındadır:

1. Kafirler ve müşrikler hakkındadır. Mesela, Hz. Nuh, kâfir olarak ölen oğluna; Hz. Lut, kâfir olarak ölen eşine ve yine Peygamberimiz (asm) kâfir olarak ölen amcalarına şefaat edemeyeceklerdir. Nitekim Peygamberimiz (asm), amcası Ebu Talib'e şefaat etmek istediğinde Tövbe suresinin 113. ayeti nazil olmuştur. Ayet şöyle der:

“Müşriklerin cehennemlik oldukları belli olduktan sonra artık onlar için ne Peygamberin ne de müminlerin Allah'tan af dilemeleri doğru değildir.”

Yine Tövbe suresinde münafıklar "Ya Resulallah, bizim için mağfiret talep et!" dediklerinde Hz. Peygamber (asm): "Sizin için mağfiret talebinde bulunacağım." deyip onlar için mağfiret talebine yöneldiğinde, şu ayet-i kerime nazil olmuştur.

   اِسْتَغْفِرْ لَهُمْ أَوْ لاَ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ  İster onlar için af dile, isterse af dileme  إِنْ تَسْتَغْفِرْ لَهُمْ سَبْعِينَ مَرَّةً  Eğer onlar için yetmiş defa af dilesen de   فَلَنْ يَغْفِرَ اللّهُ لَهُمْ  Allah onları asla affetmeyecektir.  ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ  Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü inkar etmişlerdir.

Gördüğünüz gibi bu ayet, kafirlere şefaat edilemeyeceğini açıkça bildirmektedir. Eğer birisi, Kur'an ve hadisten şefaatin olduğuna dair delilleri gösterip, "Şefaat herkes için vardır." dese, bu ayetler onu tekzib eder ve şefaatin kafirler için olamayacağını bildirir. Demek delilleri tahlil ederken geniş bir açıdan bakmak lazım.

2. Şefaat edilemeyecek ikinci zümre, Allah'ın kendilerinden razı olmadığı ve şefaate izin vermediği günahkar müminlerdir. Demek kişi mümin de olsa, ona şefaat edilmesi Allah'ın iznine ve rızasına bağlıdır. Allah'ın izin vermediği mümine kimse şefaat edemeyecektir. Onun için şefaat talep edilse de, bu talep kabul olmayacaktır.

3. Bir de şunu ilave edelim: Şefaatin olmadığını beyan eden ayet ve hadislerin bir kısmı da zaman ve mekanla ilgilidir. Yani ahirette bazı zaman ve mekanlarda kimse kimseye şefaat edemeyecek ve kimse kimseyle ilgilenmeyecektir. Peygamberler dahil herkes kendi nefsinin derdine düşecektir. Mesela, amel defterleri dağıtılırken, defterler teraziye konulduğunda, yine sırattan geçilirken kimse kimseye şefaat edemeyecek ve herkes nefsiyle ilgilenecektir. Bununla ilgili bir hadisi daha önce nakletmiştik. Hadisi öğrenmek isteyenler, ilgili konuyu tekrar okuyabilirler.

Her amelde üç mertebe olduğu gibi, şefaatte de üç mertebe vardır. Bunlar tefrit, ifrat ve vasattır.

Şefaatin olduğunu bildiren ayetleri ve hadisleri görüp, "Bütün insanlara şefaat vardır." diyen ifrattadır. Zira bir çok ayet ve hadiste, kafirlere ve Allah'ın izin vermediği günahkar müminlere şefaat edilemeyeceği bildirilmiştir.

Bunun tam tersi olarak, şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadislere bakıp, "Hiç kimseye şefaat edilmeyecek, şefaat yoktur." diyen de tefrittedir. Zira bir çok ayet ve hadiste, günahkar müminlere Allah'ın izniyle şefaat edileceği bildirilmiştir...

Bu konudaki vasat ise şudur: Şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadisleri, kafirler ve Allah'ın izin vermediği müminlerle tefsir etmek; şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri de Allah'ın izin verdiği ve razı olduğu müminlerle izah etmektir. Bu vasat mertebedir ki, Kur'an buna “sırat-ı müstakim” / “dosdoğru yol” der. İşte bizler bu yolun üzerindeyiz...

Buraya kadar yaptığımız izahları iyi anlayabildiysek, artık bize her kim şefaatin yokluğuna dair ayet ve hadisler gösterse, onları izah edebilir ve muhatabımızı sırat-ı müstakime davet edebiliriz...

Bu girişten sonra, şimdi Mutezilenin şefaatin yokluğuna delil olarak gösterdiği hadislere bakalım:

Ebu Hureyre Hazretlerinden nakledildiğine göre: “Yakın akrabalarını uyar.” ayeti nazil olunca... Resulallah (asm) şöyle dedi:

“Ey Kureyş topluluğu! Nefislerinizi Allah’ın azabına karşı koruyunuz. Ey Abdi Menaf oğulları! Ben sizi Allah’ın azabına karşı koruyamam. Ey Abbas b. Abdulmuttalib! Seni Allah’tan gelecek azaptan koruyamam. Ey Resulullah’ın halası Safiye! Seni Allah’ın azabına karşı koruyamam. Ey Fatıma b. Muhammed! Malımdan dilediğini iste; ancak sana Allah’tan gelecek azabı def edemem.” (Müslim, İman 348-351)

Mutezile bu hadisi göstererek der ki, “Peygamberimizin onlardan azabı def edememesi şefaatin olmadığına delildir.”

Onlar böyle diyorlar. Onlara cevabımız şudur: Bu hadis-i şerif şu manalara gelebilir:

1. Peygamberimiz onlara: "Eğer siz İslam'ı bırakıp şirke dönerseniz ben sizi Allah'ın azabına karşı koruyamam." demek istemiştir. Şart cümlesi hazf olmuştur.

2. Ya da bu hadisin manası şudur: Eğer siz bu İslam nimetine şükretmeyip günahlara girerseniz, sakın bana güvenmeyin. Sakın "Muhammed babamızdır, amcamızdır, akrabamızdır, bizi ateşten kurtarır." diye düşünmeyin. Çünkü ben sizi, Allah'ın izni ve rızası olmadan ateşten kurtaramam.

İşte hadisin manası budur. Hadiste geçen "Azabı sizden def edemem." sözü, “Allah'ın izni ve rızası olmadan def edemem.” manasındadır. Zaten hakikat de böyledir.

Peygamberimiz ancak günahkar bir müminin affı için dua eder, kabul edip etmemek Allah'a kalmıştır. Bu sebeple Peygamberimiz kimseyi kurtaracağına söz veremez.

Peki, hadisi niçin böyle anlamak zorundayız? Niçin hadisi şefaatin olmadığına delil yapamıyoruz? Cevabımız şudur: Kur'an'da ve hadislerde şefaatin olduğuna dair beyanlar vardır. Mesela:

 شَفَاعَتِى لِأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِى   Benim şefaatim ümmetimden büyük günah sahipleri içindir. (Tirmizi, Kıyame:11; İbni Mâce, Zühd:26; Ahmed İ. Hanbel, 3/113) hadisi var. Bu hadisi İmam Tirmizi, İbni Mâce ve Ahmed İbni Hanbel Hazretleri nakletmiştir.

Yine شَفَاعَتِى يَوْمَ الْقِيَامَةِ حَقٌّ  Kıyamet günündeki şefaatim haktır.  فَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِهَا Kim şefaatime inanmazsa   لَمْ يَكُنْ مِنْ اَهْلِهَا  onun ehlinden olmayacaktır. (El-Mutteki, Kenzül Umman: 14/399) hadisi var.

Daha birçok hadis ve ayet var. Ayetlerden on bir tanesini ve hadislerden bir kısmını daha önce zikretmiştik.

Eğer Mutezilenin gösterdiği hadisi, anlattığımız şekilde anlamayıp şefaati inkar edersek, şefaatin varlığını bildiren on bir ayeti ve hadisleri nasıl izah edeceğiz? Edemeyiz... Başta şöyle demiştik:

- Eğer şefaatin olmadığını bildiren bir hadisi gösterip "Şefaat yoktur." dersek, şefaatin olduğunu bildiren ayet ve hadisleri ne yapacağız?

- Ya da tam bunun tersi, şefaatin olduğunu bildiren bir ayeti gösterip "Herkese şefaat vardır." dersek, şefaatin olmadığını bildiren ayet ve hadisleri ne yapacağız?

Bu ayet ve hadisleri cem etmenin tek yolu, şefaatin olmadığını bildiren ayetlerin ve hadislerin, kafirler ve Allah'ın izin vermediği günahkar müminler hakkında olduğunu kabul etmektir. Ancak bu şekilde bu farklı haberleri cem edebiliriz...

Şimdi Mutezilenin delil olarak gösterdiği başka bir hadise bakalım:

Ebu Hureyre Hazretlerinden rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Sizden hiçbirinizi kıyamet gününde, boynunda feryat eden bir koyunla bulmayayım. O: ‘Ey Allah’ın elçisi bana yardım et.’ dedikçe; ben, ‘Bugün Allah’ın hükmünden sana bir fayda sağlayamam, ben tebliğ etmiştim.’ diyeceğim.” (Buhari, Zekât, 1314)

Bu hadiste de aynı mana vardır: Peygamberimiz Allah'ın izni olmadan fayda sağlayamaz. Kaldı ki hadiste, "boynunda feryat eden koyun" ibaresi, bir koyunu zorla gasp eden kişi hakkındadır. Bu bir kul hakkıdır. Kul hakkını Allah bile affetmezken, Peygamberimizin fayda sağlaması söz konusu değildir. Dolayısıyla bu hadis, Peygamberimizin kul hakkına karşı faydasının olmayacağına delildir, şefaatin olmadığına değil.

Mutezilenin gösterdiği bir başka hadis de şudur:

İbni Abbas Hazretlerinin rivayetine göre; (sahabelerden) Osman b. Maz’un Hazretleri öldüğü zaman bir kadın -bir rivayete göre kendi hanımı- “Cennet sana kutlu olsun ey Osman b. Maz’un” der. Allah’ın elçisi ona kızgınca bakarak, "Ne biliyorsun cennete gireceğini?" der. Kadın: “Ey Allah’ın elçisi! Senin süvarin ve sahabendir.” deyince, Peygamberimiz: “Vallahi ben Allah’ın elçisiyim, ben bile bana ne yapılacağını bilmem.” buyurmuşlardır. (Mecmau'z-Zevaid, 9/302)

Mutezile bu hadisi şefaatin yokluğuna delil yapmak ister. Ancak bu hadis de şefaatin yokluğuna delil değildir. Hadis, kimsenin ameline güvenmemesi gerektiğini ders vermektedir. Mümin değil şefaate, kendi ameline bile güvenemez. Amele güvenmek, ucubtur; ucub ise manevi bir hastalıktır.

İşte Peygamberimiz (asm) amelimize ve şefaate güvenmememiz için bu tip hadisler söylemiştir. Bizler amelimize güvenmediğimiz gibi, şefaate de güvenmiyoruz, şefaati sadece umuyoruz. Müminin korku ve umut arasında yaşaması gerekir. Bu sebeple şefaat bizler için ancak bir ümit makamıdır. 

Mutezilenin delil olarak gösterdiği diğer hadisleri zikretmeye gerek duymuyoruz. Birinin cevabını öğrendiğimizde hepsine aynı cevabı verebiliriz. Önemine binaen cevabı bir daha tekrar etmek istiyoruz. Peygamberimizin hadislerindeki "Sizi ateşten kurtaramam" gibi sözler şu manaları tazammun etmektedir:

1. Eğer şirke ve küfre girerseniz, asla sizi kurtaramam.

2. Mümin bile olsanız, Allah size şefaat etmeme izin vermezse size faydam olmaz. Şefaat ancak Allah'ın izni iledir.

3. Şefaatim madem Allah'ın izniyledir, o halde ona güvenerek günahlara dalmayın. Belki de Allah size şefaat etmeme izin vermez. Şefaatimi ancak ümit ve reca makamında düşünün.

4. Ahirette öyle zamanlar olur ki, başka bir yerde şefaat edebildiğime orada şefaat edemem. Oralarda ben dahi "Nefsim, nefsim!.." derim.

Bir de şu maddeyi ekleyelim:

5. Şefaatin olmayacağını bildiren bir kısım hadisler, tehdit ve korkutma makamında söylenmiştir. Bu makamda şefaatin yokluğunu nazara vermek belagatça güzeldir.

Şunu da merak ediyoruz: Bazı hadisleri gösterip "Şefaat yoktur." diyenler, şunu mu bekliyorlardı: Peygamberimiz insanların karşısına çıkıp: "Ne yaparsanız yapın, hangi günahı işlerseniz işleyin, ben size şefaat ederim. O yüzden günahtan korkmanıza hiç gerek yok. Arkanızda ben varım, işleyin işleyebildiğiniz kadar günahı..." Peygamberimiz böyle mi demeliydi?.. Böyle dese şefaate inanacaklar mıydı?... Peygamberimizin, "Bana güvenmeyin, sizi ateşten koruyamam." demesinden daha doğal ne var ki? Takvaya irşat böyle yapılmaz mı?...

Ey Mutezile mensupları! Bu maksatlarla söylenmiş hadislerden birini alıp, şefaatin varlığına dair bütün ayet ve hadislere gözlerinizi kapatarak ve saydığımız bu maddeleri hiç düşünmeyerek, nasıl olur da "Şefaat yoktur." dersiniz. Sizi insafa davet ediyoruz...

Bu derste anlatılan hakikatler çok önemlidir. Bu dersi iyi kavradığımızda Mutezilenin göstereceği her delile cevabımızı kolayca verebiliriz. Ancak bazen bir delili kavramak, bir defa okumakla olmuyor. Eğer tam kavramadıysak dersimizi bir daha okuyalım...

YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM On Üçüncü Soru-Cevap: Şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır.

Şefaati inkar edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Bu Yirmi Üçüncü Bölümde, onların şu sözlerine cevap vereceğiz:

- Onlar diyorlar ki: Büyük günah sahipleri için şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır, ki bu caiz değildir.

Onlara cevabımız şudur: Hayır, hiç de öyle değil! Çünkü biz şefaatin vacip olduğuna hükmetmiyoruz ki kul azaptan emin olsun, şefaate güvenip dayansın ve günahları işlemeye cesaret göstersin. Biz, şefaat caizdir ve Allah'ın izniyle, büyük günah işleyen her fert için mümkündür, diyoruz. Vacip demek farklıdır, mümkün demek farklıdır.

Hem şunu da soruyoruz:

- Siz şefaatin hak olduğunu beyan eden hangi eserde, "Şefaate güvenin, her türlü günahı işleyin, zaten şefaatle kurtulacaksınız." gibi beyanlar gördünüz? Hangi alim böyle sözler etmiş, bize gösterin de biz de bilelim?..

Gösteremezsiniz... Bilakis bütün alimler şöyle demiştir: Şefaat ancak Allah'ın izniyledir. O razı olmadan kimse kimseye şefaat edemez. Şefaate güvenmeyin. Şefaat bir güven makamı değil; ümit ve reca makamıdır. 

Alimler bundan başka bir şey demiş mi?.. Onlar dememişken, bırakın demeyi, şefaate güvenmemeyi nasihat etmişken, sizler nasıl olur da "Şefaat inancında günahlara teşvik vardır." dersiniz. Allah'tan korkun!..

Şimdi, şefaate inanmakla inanmamak arasındaki farkı sizlere göstermek istiyoruz. Bakalım hangisi Kuranîymiş?

Şefaat inancı, Allah'ın af ve mağfiretinden ümidimizi kesmememizi sağlar. Şefaatin olmadığa inanmak ve büyük günah işleyenlerin ebedi cehennemde kalacaklarına iman ise insanların ümidini yok eder ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmelerine sebep olur.  Allah'ın rahmetinden ümidi kesmek de küfürdür. Zira Yusuf 87'de şöyle buyrulmuştur:

وَلاَ تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ استعيذ بالله  Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin!

  إِنَّهُ لاَ يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ  Zira Allah'ın rahmetinden kafirler kavminden başkası ümit kesmez. 

Ayetin ifade ettiği gibi, Allah'ın rahmetinden ümit kesmek kafirlerin işidir. Mümin, rahmet-i ilahiyeden ümit kesmez.

Kur'an: "Allah'tan ümit kesmeyin." diyor. Mutezile ise: "Şefaat, Allah'ın rahmetine karşı ümitlendiriyor, bu da günaha teşviktir." diyerek şefaati inkar ediyor. Mutezilenin Kur'an'dan ne kadar uzak olduğunu anladık mı? Şimdi Mutezileye bazı sorular sormak istiyoruz.

Ey Mutezile mensupları! Sizler: "Şefaat inancı Allah'ın rahmetine karşı ümitlendiriyor. Bu da günaha cesaret veriyor, bu yüzden şefaat olmamalı." diyorsunuz. O halde göstereceğimiz şu ayetler de size göre yanlış olmalı...

Mesela, Zümer 53'de şöyle buyrulmuş:

  قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ  استعيذ بالله    De ki: Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım!  لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللَّهِ Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin.  إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا Çünkü Allah bütün günahları bağışlar.   إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ  Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır ve çok merhamet edicidir.

Ey Mutezile mensupları, bu ayet de size göre yanlış değil mi? Çünkü bu ayette "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin." buyrulmuş... Bir de Allah'ın bütün günahları bağışlayacağı bildirilmiş. Size göre bu beyan, günaha cesaret veriyor, hemen Kur'an'dan çıkartılmalı...

Peki, Furkan suresi 70. ayete ne diyeceksiniz? Orada da şöyle buyrulmuş:

 إِلاَّ مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحًا  Ancak tövbe edip iman eden ve salih bir amelle amel eden müstesna...   فَأُولَئِكَ يُبَدِّلُ اللَّهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ   İşte onlar var ya Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.  وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا   Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır ve çok merhamet edicidir.

Ey Mutezile, siz bu ayete de kızarsınız. Bakın bu ayette, sadece aftan da bahsedilmiyor, bir de günahların sevaba çevrileceğinden bahsediliyor. Siz şimdi dersiniz ki: "Olur mu ya! Adam bir ömür boyu günah işlesin, sonra tövbe edip salih amel işlesin ve onun bütün günahları sevaba çevrilsin. Bunda günaha teşvik vardır. Kişi: Nasıl olsa Allah günahlarımı sevaba çevirecek diye günahta cesaret bulur..." Böyle mi diyorsunuz... Eee, şefaate, "Allah'ın rahmetini umdurup günaha teşvik eder, bu sebeple olmamalı." diyen bir zihniyet; Allah'ın günahları sevaba çevirdiğini beyan eden bu ayete karşı ne demez ki?

Biz de size diyoruz ki: Size ne ya! Allah'ın rahmetine sınır mı koyuyorsunuz? Allah’ın rahmetinin taksimat memuru musunuz? Allah'a iş mi öğretiyorsunuz? Allah dilerse bütün günahları affeder. Dilerse hepsini sevaba çevirir. Dilerse bir köpeğe su veren günahkarı cennetine koyar. Size ne kardeşim!.. Siz kim oluyorsunuz da Allah'a: "Bunları affedemezsin, günahlarını sevaba çeviremezsin, bak kulların günahta cesaret bulur ha!.." diyorsunuz. Haddinizi bilin haddinizi!..

Size burada, Allah'ın bütün günahları affedebileceğiyle ilgili onlarca ayet gösterebiliriz. Yine Allah'a karşı ümit beslememiz gerektiğini beyan eden onlarca ayet nakledebiliriz. Hâl böyleyken sizler nasıl oluyor da şefaati inkar edebilmek için, "Şefaat inancı Allah'ın affına karşı umutlarımızı artırır, bunda da günahlara teşvik vardır." diyorsunuz? Allah size akıl ve insaf versin!

Mutezilenin sözünün Kur'an'dan ve akıldan ne kadar uzak olduğunu gördük. Ama maalesef hâlâ birileri bize Mutezilenin bu batıl fikirlerini satmaya çalışıyor.

YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM On Dördüncü Soru-Cevap: Sahabeler şefaat talep etmemiştir.

Şefaati inkar edenlerin sözlerine cevap vermeye devam ediyoruz. Yazımızın bu Yirmi Dördüncü Bölümünde, onların şu sözlerine cevap vereceğiz. Onlar diyorlar ki:

- Sahabeler şefaat talep etmemiştir. Eğer şefaat hak olsaydı onlar talep ederdi. Sahabelerin şefaat talep etmemesi şefaatin yokluğuna kâfi bir delildir.

Onlara bu sözlerine karşı, "el-insaf" diyoruz. Yahu siz hiç hadis okumadınız mı? Hadis ilminden bu kadar mı uzaksınız? Hiç değilse biraz Siyer-i Nebevi ya da Hayatü’s-Sahabe okusaydınız... Eğer bir parça okusaydınız, "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." demekten haya ederdiniz. Sahabeler Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep etmişlerdir. Hadislere geçmeden önce şu noktayı izah edelim:

Şefaat talep etmek, Peygamberimiz (asm)’den kendisinin affı için Allah'a dua etmesini istemek demektir. Şefaatin manası budur. Şefaati, Allah'ın cehenneme attığını Peygamberimizin kurtarması olarak anlamak yanlıştır.  Allah bir kimsenin cehennemde kalmasını murad ederse, onu cehennemden kurtaracak kimse yoktur. O halde şu kavramları önce yerine oturtalım:

"Peygamberimiz (asm)’den şefaat istedi." demek, "Peygamberimizden, kendi affı için Allah'a dua etmesini istedi." demektir. "Peygamberimiz şefaat edecek." demek, "O kişinin affı için Allah'a dua edecek." demektir.

Peygamberimiz (asm)’in duası hürmetine o kişi affedilirse, "Peygamberimiz ona şefaat etti." denilir. Peygamberimizin onun hakkındaki duası kabul edilmezse, "Peygamberimiz şefaat etmek istedi, ancak şefaati kabul edilmedi." denilir. O halde "Peygamberimiz şefaat edecek." demek, "O kişiyi cehennemden kurtaracak." demek değildir. "O kişinin affı için Allah'a dua ve niyazda bulunacak." demektir.

Bu kavramları izah ettikten sonra sıra geldi sahabelerin Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep etmelerine. Şimdi bu konudaki hadisleri nakledelim.

Enes b. Malik Hazretlerinden nakledilmiştir. O şöyle dedi:

 "Ey Allah'ın Resulü, bana kıyamet gününde şefaat eder misin?" Bunun üzerine Peygamberimiz (asm) şöyle dedi: "Allah izin verirse ederim."  

Bu hadis-i şerifi İmam Tirmizi Hazretleri Sünen'inde nakletmiş ve hadisi hasen kabul etmiştir.

İbni Abbas Hazretlerinin naklettiği başka bir hadis-i şerifte, Peygamberimiz (asm) cennete hesapsız ve azapsız olarak girecek yetmiş bin kişiden bahseder. Sahabeler: "Onlar kimlerdir ya Resulallah" diye sorarlar. Peygamberimiz onları tarif ettikten sonra Ukkaşe b. Mihsan el-Esedi ayağa kalkarak: "Ey Allah'ın Resulü! Allah'a dua et, beni onlardan kılsın." dedi. Peygamberimiz (asm) "Sen onlardansın." buyurdu. Bir başka adam da ayağa kalkarak "Allah'a dua et de beni de onlardan kılsın." deyince, Peygamberimiz: "Bu hususta Ukkaşe senden önce davrandı." buyurdu. (Buhari, No: 5705; Müslim, No: 220/375)

Bu hadis-i şerif, Kur'an'dan sonra en sağlam kaynak olan Buhari ve Müslim'de nakledilmiştir. Hadisin şu noktasına bir daha dikkat edelim: Hz. Ukkaşe, “Ey Allah'ın Resulü! Allah'a dua et, beni onlardan kılsın.” diyor. Onun bu isteği Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep etmektir. Çünkü şefaat, Peygamberimizden, Allah'ın affına mazhar olması için dua etmesini talep etmektir. Hz. Ukkaşe de bunu yapıyor ve Peygamberimizden dua istiyor. Onun bu isteğine karşı da Peygamberimiz: "Ben sana dua edemem." demiyor;  "Sen onlardansın." diyor. Eğer şefaat talep etmek caiz olmasaydı Hz. Ukkaşe bunu yapmazdı. Faraza yapsa da Peygamberimiz onu uyarırdı. Madem uyarmamış, o halde Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep etmek caizdir.

Şimdi nakledeceğimiz hadiseyi İmam Taberani "Mu'cemu'l-Kebir"de; İmam Beyhaki "Delailü'l-Nübüvve"de; İbni Abdilberr "el-İstiab"da, İbni Hacer de Sahih-i Buhari şerhi "Fethu'l-Bari"de zikretmiştir.

Sahabeden Sevad b. Karib Hazretleri Peygamberimiz (asm)’in önünde şu şiiri okumuştur:

“Şehadet ediyorum ki Allah'tan başka Rab yoktur.
Ve sen görünmeyen her tehlikeden güven içindesin.
Sen peygamberlerden Allah'a vesile kılınmaya en layık olanısın.
Ey şerefli insanların oğlu!
Senden başka hiçbir şefaatçinin geçmediği o günde

Sevad b. Karib'e şefaat eyle!..”

İşte Sevad b. Karib Hazretleri Peygamberimiz (asm)’den böyle şefaat talep etmiş, buna karşı Peygamberimiz ona engel olmamıştır. Peygamberimizin engel olmaması sükûtî bir ikrardır.

Yine Müslim'in "Salat" bölümünde şu hadise nakledilir:

Hazreti Ebu Bekir Peygamberimiz (asm)’in vefat haberini duyar duymaz hemen geldi. Resulullah'ı alnından öptü ve:

"Anam babam sana feda olsun ya Resulallah!  Ölümünde de yaşamın kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şanın ve şerefin o kadar büyük ki üzerine ağlamaktan münezzehsin. Ey Muhammed! Rabbiniz katında bizi unutma, hatırında olalım." dedi ve dışarı çıkıp Hz. Ömer'i susturdu... (Müslim, Salat, İbni Hişâm, es-Sire, IV/335; Taberî, Tarih, III/197, 198) 

Hz. Ebu Bekir'in Peygamberimiz (asm)’in alnını öperken "Rabbiniz katında bizi unutma, hatırında olalım." demesi, Peygamberimizden öldükten sonra da dua ve şefaat istemenin caiz olduğuna delildir.

Hz. Ebu Bekir'in "Bizi unutma." demesi, "Ey Allah'ın Resulü, sana Allah'ın izniyle şefaat etme yetkisi verilecektir. Bizi de unutma, bizim affımız için de Allah'a dua ve niyaz da bulun." manasındadır.

Sahabelerin Peygamberimiz (asm)’den şefaat talep ettiğine dair dört hadis naklettik. Şimdi "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyenlere şu soruyu sormak istiyoruz:

- "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyenler, neye dayanarak etmemiş diyorlar?

Eğer hadisleri inkar ediyorlarsa, bu sözü söylemeye hakları yoktur. Zira mazi onlar için meçhuldür. Hadisi inkar edenin mazi hakkında söyleyeceği bir söz olamaz ki, "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyebilsinler.

Yok eğer hadisleri kabul ediyorlarsa, o zaman işte İmam Buhari, işte İmam Müslim, işte İmam Tirmizi ve diğerleri... Hadisi kabul ediyorlarsa, bu alimlerin sahih kabul ettiği hadisleri kabul etmek zorundalar.

Sözün özü: "Sahabeler şefaat talep etmemiştir." diyenler iki arada sıkışıp kalmışlardır. Hadisleri inkar etseler onlara deriz ki: Siz sahabelerin şefaat talep etmediğini nerden biliyorsunuz? Geçmişi bilmek, ya o zamana ait kayıtları kabul etmekle ya da zamanları aşıp o zamana gitmekle olur. Siz geçmişe ait kayıtları kabul etmiyorsunuz. Zamanları aşıp gitmeye de gücünüz yok. O halde bu konuda söyleyecek bir sözünüz yok!..

Yok eğer "Biz sahih kayıtları kabul ediyoruz." diyorsanız, o halde alın size sahih kayıtlar. İslam'ın en sahih kaynaklarında kaydedilmiş ve hadis hafızlarının kabul etmiş olduğu hadisler...

Herhalde mesele anlaşılmıştır. Daha fazla uzatmaya gerek yok. Bu dersimizi de burada sonlandıralım ve şimdi şefaati inkar edenlerin başka bir sözüne geçelim.

YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM On Beşinci Soru-Cevap: "Şefaat Ya Resulallah!" demek şirktir.

Şefaate dair eserimizin bu Yirmi Beşinci Bölümünde, "Şefaat Ya Resulallah!" demek caiz midir, meselesini izah edeceğiz. Bazı kimseler şöyle demektedir:

- Peygamberimizin şefaati haktır. Ancak "Şefaat Ya Resulallah!" diyerek şefaati Peygamberimizden istemek şirktir. Şefaat Allah'tan istenmeli ve "Ey Allah'ım, Peygamberimizi hakkımızda şefaatçi kıl." denmelidir.

Bu da bir şey... Hiç değilse, Peygamberimiz (asm)’in şefaatinin hak olduğuna kadar geldiler. Eğer bizi dikkatle dinlerlerse "Şefaat Ya Resulallah!" demenin caiz olduğunu da kabul ederler.

İlk önce, "Şefaat Ya Resulallah!" sözünün manasına bakalım.

"Şefaat Ya Resulallah!" demek, "Ey Allah'ın Resulü, benim affım için Allah'a dua et, niyazda bulun." demektir. Yoksa "Ey Allah'ın Resulü, Allah beni cehenneme attı, gel Allah'ın izni hatta haberi olmadan beni kurtar." demek değildir.

Maalesef şefaat inkarcıları, bizim şefaate böyle inandığımızı söyleyip bize iftira ediyorlar. Biz şuna inanıyoruz: Allah bir kimsenin cehennemde kalmasını murad ederse, onu cehennemden kurtaracak kimse yoktur. Peygamberimiz (asm)’den şefaat istemek, affımız için Allah'a dua etmesini istemek demektir. Şefaat istemenin manası budur.

Bu girişten sonra, "Şefaat Ya Resulallah!" demek caiz midir, değil midir meselesine bakalım. Burada üç mesele vardır:

"Şefaat Ya Resulallah!" sözündeki üç mesele şudur:

1. Peygamberimiz (asm)’den şefaat istenir mi?

2. Peygamberimiz (asm) vefat etmiş iken, kendisine "Ya" diye nida edilir mi?

3. Peygamberimiz (asm) ölmüş iken, bizim sesimizi duyup bizim için Allah'tan af dileyebilir mi?

Birinci Meselede şöyle deriz: Sahabeler Peygamberimiz (asm)’den şefaat istemişlerdir. O halde Peygamberimizden şefaat istemek caizdir. Çünkü sahabeler caiz olmayan bir şeyi yapmazlardı; faraza yapsalar da Peygamberimiz onları uyarırdı. Madem sahabeler istemiş ve madem Peygamberimiz onları uyarmamış; o halde bu meselenin caiz olması gerekir.

Bu meselenin delillerini bir önceki derste anlatmıştık. Dersimizi uzatmamak için bu bahsi ilgili bölüme havale ediyoruz.

İkinci Mesele olan, "Peygamberimiz vefat etmiş iken kendisine 'Ya' diye nida edilir mi?" meselesinde şöyle deriz:

Peygamberimiz vefat etmiş olsa da kendisine "Ya" diye nida edilebilir. Delilimiz, her namazda okuduğumuz Tahiyyat duasıdır. Tahiyyatta  اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ  Ey Nebi, selam üzerine olsun, diyerek günde yirmiden fazla selam veriyoruz. Yani Peygamberimize "Ey" diyerek nida ediyoruz. Eğer Peygamberimizin ölümünden sonra kendisine "Ey" denilerek nida etmek şirk olsaydı, herhalde namazda bu şekilde selam vermemiz emredilmezdi. Namaz kılan herkes "Ey Nebi" diyerek selam verdiğine göre "Ya Resulallah" demek caiz olmalıdır. Herhalde bu meselede daha fazla delil sunmaya gerek de yoktur. Bu sebeple asıl mesele olan Üçüncü Meselemize geçelim.

"Şefaat Ya Resulallah!" sözüne, bir kısım insanlar şöyle diyerek karşı çıkıyorlar:

- Allah'ın Resulü ölmüştür. Hadi kabrinin yanında olsanız belki sesinizi işitir. Ama siz burada, o başka bir yerde iken sesinizi nasıl işitecek?..

Bu soruya cevabımız şudur:

Allah'ın kudreti işittirmeye kafi değil midir? Şu hadis-i şerifleri de meselemize delil yapıyoruz:

Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Günlerinizin en üstünü cuma günüdür. O gün bana çok salât ve selam getirin. Çünkü sizin salât ve selamlarınız bana sunulur.” Şöyle sordular: “Ey Allah’ın Resulü, sen ölüp de senden bir iz kalmadıktan sonra salât ve selamlarımız sana nasıl sunulur?” Peygamberimiz buyurdu ki: “Allah peygamberlerin cesetlerini çürütmeyi toprağa yasaklamıştır.” (Ebû Davud, Salât: 201)

Başka bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur:

“Kabrimi bayram yerine çevirmeyin. Bana salât ve selam edin. Çünkü nerede olsanız salât ve selamınız bana ulaşır.” (Ebû Davud, Menâsik: 97)

Yine başka bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Yeryüzünde Allah’ın seyyah melekleri vardır. Ümmetimin selâmlarını bana ulaştırırlar.” (Müstedrek, 2:456, no. 3576)

Bu hadisler, selam ve salavatlarımızın Peygamberimiz (asm)’e ulaştırıldığını bildirmektedir. O halde "Şefaat Ya Resulallah" sözümüz de Peygamberimize ulaştırılmaktadır.

Ayrıca Peygamberimiz (asm)’in ümmeti için dua ettiğini beyan eden şu hadisi de hatırlatmak istiyoruz:

Bekr b. Abdullah'tan rivayet edilen hadis-i şerifte Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: 

"Benim hayatım sizler için hayırlıdır. Siz bize anlatırsınız biz de size anlatırız. Öldüğüm zaman ölümüm de sizler için hayırlıdır. Amelleriniz bana arz olunur. Hayrı görürsem hamd ederim, şerri görürsem sizler için Allah’tan mağfiret dilerim."

Bu hadisi İbni Hacer, Heysemi ve İmam Suyuti gibi zatlar nakletmişlerdir. Hadis-i şerifteki,   وَاِنْ رَأَيْتُ شَرًّا اِسْتَغْفَرْتُ اللهَ لَكُمْ  Eğer şerri görürsem sizler için Allah’tan mağfiret dilerim, ifadesi, peygamberlerin ölü de olsalar dua ettiklerine delildir.

Sözün özü: Madem salavat ve selamlarımız Peygamberimiz (asm)’e ulaştırılıyor ve madem Peygamberimiz ümmeti için dua ediyor, o halde ondan şefaat talep etmek, yani affımız için dua etmesini istemek güzeldir. Bu isteği de "Şefaat Ya Resulallah" diyerek yapabiliriz. Sesimizi Ona ulaştıracak olan Allah'tır. Bu, Allah'ın kudretine çok kolaydır.

"Şefaat Ya Resulallah." sözüne şirk diyenlerin sohbetlerini dinlememe ve kitaplarını okumama hususunda sizleri uyarıyoruz.

Bu bahse burada noktayı koyalım ve şimdi şefaati inkar edenlerin bir başka sözüne geçelim.

YİRMİ ALTINCI BÖLÜM On Altıncı Soru-Cevap: Şefaat olmadan Allah kulunu direkt affetse olmaz mı?

Şefaate dair eserimizin bu Yirmi Altıncı Bölümünde şu sorunun cevabını vereceğiz:

Bizler şefaati tarif ederken şöyle dedik: Şefaat: Salih bir kulun, günahkar bir kulun affı için Allah'a dua etmesi ve niyazda bulunmasıdır. Eğer duası kabul olursa, "Falan kul falan kula şefaat etti." denilir. Eğer duası kabul olmazsa, "Falanca şefaat etmek istedi, ancak isteği kabul olmadı." denilir. 

Dolayısıyla şefaat Allah'ın iznine ve rızasına bağlıdır ve bir kulun dua ve niyazından ibarettir.

Bizim açıklamalarımızı okuyanların aklına şöyle bir soru gelebilir: Allah'ın izni ve rızası olmadan şefaat edilemiyor. Allah önce kulunun bir amelinden razı oluyor, daha sonra şefaat edilmesine izin veriyor. Demek hakikatte affeden Allah'tır. O halde şefaate ne ihtiyaç var? Şefaat olmadan Allah kulunu doğrudan affetse olmaz mı?

Bu soruya cevabımız şudur: Zaten Allah bir kısım kullarını direkt affedecektir. Bir kısmının affına ise şefaati vesile kılacaktır. Şefaatin vesile kılınmasındaki hikmetleri şöyle sayabiliriz:

Birinci Hikmeti: Şefaat etmesine izin verilen peygamberler, şehitler ve veliler gibi zümreler ömürlerini Allah yolunda geçirmişler, canlarını bu yolda feda etmişler ve Allah'ın rızasını kazanmak için her zahmete katlanmışlardır. İşte onların bu amellerine bir mükafat olarak Allah onlara şefaat iznini verir. Nasıl ki dünyada işlenen farklı amellere cennette farklı mükafatlar vardır. İşte bazı amellerin mükafatı da şefaat edebilme makamıdır.

İkinci Hikmeti: Allah bu makamı o kullara vermekle o kullardan çokça razı olduğunu bildirmekte ve o makama ulaştıracak amellere teşvik etmektedir. Mesela hadis-i şeriflerde, hafızın ve şehidin şefaat etme hakkına sahip olacağını bildirilir. Kişi bu haberden anlar ki: Cenab-ı Hak Kur'an'ı ezberleyenden ve canını hak yolda feda edenden çokça razı. O zaman ben de bu amellere daha fazla ehemmiyet vereyim. Vereyim ki Rabbim benden daha çok razı olsun! İşte şefaat edecek zümrelerin beyanı, o zümrelerin ameline teşvik içindir.

Üçüncü Hikmeti: Cenab-ı Hak, kullarının hidayete ulaşması için sadece peygamberler göndermek ve kitaplar inzal etmekle yetinmemiş, hidayeti birçok yolla teşvik etmiştir. Hidayetin bir yolu da salih kullara ve evliyaya tabi olmaktır. Lakin kişi tabi olmadan önce sevmelidir. Önce birisini seversiniz, sonra ona tabi olup yolundan gidersiniz. İnsan ise biraz menfaatperesttir. Kendisine faydası olmayan şeyi zor sever. Bu sebeple اَلْاِنْسَانُ عَابِدُ الْاِحْسَانِ İnsan ihsanın kuludur, denilmiştir. Yani insan önce kendisine iyiliği olanı sever ve onun peşinden gider.

İşte Cenab-ı Hak, hidayetin yollarını gösteren salih kişileri sevmemiz ve onların yolundan gitmemiz için, onları sevmemize sebep olacak şefaati o kullarının eline vermiştir. Bu sayede kişi, "Falanca zat belki bana şefaat eder, benim için Allah'a dua eder." düşüncesiyle o kişiye karşı muhabbet besler. Bu muhabbetten de ona yakın olmak ve onun sözünü dinlemek meyli oluşur. Bu da onun hidayetine bir vesile olur.

İşte böyle hikmetlerden dolayı Cenab-ı Hak bazı kullarına şefaat izni vermiş ve onların duasını kulunun affına bir vesile yapmıştır.

Yazımızın başından buraya kadar şunları yaptık:

- Önce şefaatin hak olduğunu Kur'an'ın dokuz ayetiyle ispat ettik.
- Sonra bu ayetlere iki tane daha ilave edip ayetleri on bire çıkardık...
- Yazımızın Onuncu Bölümünde şefaati hadis-i şeriflerle ispat ettik...
- On altı bölümde de şefaati inkar edenlerin sorularına cevap verdik. Ve toplam yirmi altı bölümü tamamladık.

Bu eserdeki son sözlerimiz şunlar olsun:

Ya Rab, bizleri Ehl-i sünnet itikadı üzerine yaşat, Ehl-i sünnet itikadı üzerine öldür ve bu itikat üzere dirilt. Bizleri Ehl-i sünnet alimlerinin yolundan ayırma. Bizleri Ehl-i sünnet itikadının muhafızları eyle! Bu eseri, günahlarımıza kefaret eyle! Bizi kendine kul, Habibine ümmet eyle! Ve bizi Habibin ve sevgilin olan Hz. Muhammed (asm)'ın şefaatine nail eyle. Amin, amin, amin...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
2.129 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun