Nerden bilebiliriz, sınavımızın Kuran-ı Kerime rağmen, aklımızı kullanıp sorgulamak olmadığını?

Tarih: 16.10.2015 - 11:37 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Merhaba öncelikle şunu söylemek istiyorum ben müslümanım, ama aklıma bir şey takıldı.
- Diyelim ki Allah dünyayı yarattı sonra da insanları yarattı ve bizlere akıl verdi. Diyelim ki bizim bu aklımızla kendisini bulmamızı istedi, bizim sınavımız bu idi. Ve bize yem olarak Kuran-ı Kerimi gönderdi. Aklımızı kullanmadan direk Kuranı Kerime inanıp hiç sorgulamadan direk buna inanalım diye. Peki ya buradaki amaç Kuran-ı kerimdeki cennet cehennem korkusuna rağmen sorgulayıp kendisini bulmamızı istediyse?
- Yani demek istediğim bu yüzyılda insanların çoğu coğrafyadan dolayı Müslüman mesela ben Amerika’da doğsaydım Müslüman olacağımı düşünmüyorum. Yani aile baskısı ve Müslüman aileden doğduğu için.
- Mesela bir insan Kuran-ı kerimde yazan şeyden korktuğu için ibadet ediyorsa bunun boş yere eğilip kalkmaktan ne farkı kalır ki?
- Yani demek istediğim eğer cehenneme gönderilmeseydik namaz kılar mıydınız?
- Allah’ı sevdiğiniz için mi namaz kılıyorsunuz yoksa Allahın azabından korktuğunuz için mi?
- Yani buradaki amaç Kuranı kerimi yem olarak gönderdi. Aklımızı kullanmadan sorgulamadan korkudan Kuran-ı kerime inanalım diye sırf korkudan. Peki ya bizden Kuran-ı Kerimdeki korkulara rağmen kendisini sadece sevdiğimiz için bulmamızı istediyse yani sorgulayıp bize verdiği aklı kullanarak? ..

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Kur'an-ı Kerimin ve diğer kutsal kitapların gönderilmesi, ayet bağlamında değerlendirilmelidir. Bu nedenle terimsel anlamı ile “ayet” ifade edilen kelamın orijinalliği ve etimolojik yapısındaki uluhiyetin mutlak ve tanımlanamaz gerçekliğini göstermesidir.

Buna göre önemli olan öncelikle insan ve tabiatın ötesinde yaratıcıya ait yüksek gerçeklik alanını gösterebilen bir kelamın söz konusu olmasıdır.

İnsanın sezgisel olarak varlığını duyumsadığı bu aşkın varlık, ancak ayet adı verilen vahy sürecinde dış boyutta algılanabilir bir konuma gelmektedir. Böylece insanın iç sezgisi ile ayetle gösterilen uluhiyet hakikati kesişmekte yani birbirlerini doğrulamaktadır. Bu doğrulama neticesinde tüm yaratılan şeylerin de yaratanı gösteren bir kelam olduğu gerçekliği anlaşılmaktadır.

Görüldüğü gibi burada öncelikli olan “iman” olmaktadır. İman ise akıldan da üst bir yapı olan irade ile daha ziyade alakalıdır. Özgür iradenin uluhiyetin sezgisel duyumu ile ayetin dışsal yönü arasındaki ilişkiyi doğrulaması, “iman” gerçekliğini ortaya çıkarmaktadır. Bundan sonra ise bunun tabiat boyutu yani davranış boyutunda açığa çıkması gerekli olmaktadır.

Tıpkı tüm yaratılanlar yaratanını gösterdiği gibi insan da yaratılan ama bilinçli ve özgür bir varlık olarak yaratanını göstermelidir. Yani tüm süreç ayet bağlamında tamamlanmalıdır. Bu göstermenin biçimini ise yaratanın belirleyeceği açıktır. Bu ise emirler ve yasaklar olarak kendini gösterecektir.

“Denenme” den kast edilen sınırlı ve yaratılmış bir varlık olarak insanın güç yetiremeyeceği uluhiyet gerçekliği ile “tenzil” olarak ifade edilen ikincil bir formda karşılaşmaktadır.

Bu karşılaşmada iman aracılığı ile daha üst olan uluhiyet hakikatine bir yönelim açığa çıkarsa kişi ilerleyebilecektir. Aksi taktirde sebepler aleminde kalıverecektir.

İşte cennet ve cehennem farkı buradan ortaya çıkmaktadır.

Cennet, en üst gerçeklik alanına transferdir. Bu transfer ise iman ile başlamakta daha sonra ise davranış boyutunda devam ederek varlık kazanmaktadır.

Cehennem ise, durduğu yerde durmaya devam etmek anlamına gelmekte ve sebepler zincirinin sağır döngüsünde hapsolmayı içermektedir. Ateş elementi ise sebepler zincirinin döngüsünü sağlayan ana etkendir. 

Sonuç olarak, ancak Kur'an sayesinde ve ona muhatap olarak insan imanın aracılığı aslî gerçekliğin yüksek mertebesine yönelmekte ve tüm hayatını bu doğrultuda yeniden şekillendirmektedir.

Cevap 2:

a) Yazı mantıksal çelişkilerle doludur. Yazar bir yandan “Aklımızı kullanmadan direkt Kur’an-ı Kerime inanıp hiç sorgulamadan direkt buna inanalım diye” şeklinde, sorgulamadan Kur’an’a iman etmenin mümkün olmayacağına dair bir iddiada bulunuyor; diğer yandan “bir insan Kuran-ı Kerim'de yazan şeyden korktuğu için ibadet ediyorsa...” diyerek, Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğuna inandığını gösteriyor.

Halbuki cehenneme inanan bir kimse, Kur’an’a iman ettiği için inanıyor. Kur’an’a iman eden kimse onun Allah’ın kelamı olduğuna inanmış demektir. Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğunu bilmek için ya bizzat onu okuyup anlayarak bu sonuca varılır. Yahut da Kur’an’ı çok bilen alimlerin sözüne güvendiği için o da iman ediyor. Bu iki iman şekli de sahihtir.

- Bugün tıp, astronomi, fizik, kimya gibi bir çok fen bilgilerini doğrudan araştırıp anlamadığımız halde, bu konunun uzmanlarının sözlerine itimat ettiğimiz için onların vasıtasıyla bu bilgilere inanıyoruz.

Milyonlarca İslam alimi, Kur’an’ın Allah’ın sözü olduğunu doğrudan Kur’an’ın içerdiği mucize yönlerine bakarak ispat etmişlerdir. Kaldı ki, Kur’an’ın verdiği gaybi haberlerin doğru çıktığı bilinen bir çok ayet vardır. Bunları öğrenmek için uzman olmaya da gerek yoktur.

b) “(Allah) Kur'an-ı Kerimi gönderdi. Aklımızı kullanmadan direkt Kur’an-ı Kerime inanıp hiç sorgulamadan direk buna inanalım diye.” yargısı tamamen yanlıştır. Hiçbir ayet veya hadiste böyle ön görü yoktur. Bunun aksine Kur’an’da onlarca, yüzlerce ayet insanı düşmeye, tefekkür etmeye, aklını kullanmaya teşvik etmektedir. Örnek olarak bir kaç ayetin mealini aşağıda takdim ediyoruz:

“Biz sana feyizli ve bereketli bir kitap indirdik ki insanlar onun ayetlerini iyice düşünsünler ve aklı yerinde olanlar ders ve ibret alsınlar.” (Sâd, 38 / 29)

“Şu Kur'an'ı bir iyice tedebbür/tefekkür etmezler mi, yoksa evvelce gelip geçen atalarına gelmeyen bir şey mi geldi onlara?” (Mü’minûn, 23 / 68)

“Kur'an'ı tedebbür/tefekkür etmiyorlar mı? Allah'tan başkasının olsaydı onda bir çok çelişki bulacaklardı.” (Nisâ, 4 / 82).

“Onlar Kur'an'ı tedebbür/tefekkür etmiyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?” (Muhammed, 47 / 24).

c) Kur’an-ı kerim’de yer alan bütün hususlar makuldur ve sağlam mantıkla anlaşılabilir bir karakterdedir. Allah insanlarla iletişim kurmak için, insana alıcı bir akıl lütfettiği gibi, peygamberler vasıtasıyla da Vahiy/Kur’an gibi bir verici mekanizmayı ihsan etmiştir.

Nitekim, verici olan vahiy ile tanışma imkânı bulamayan kimseler bu imtihanda sorumlu tutulmadıkları gibi, alıcı olan akıl ile tanışmayan deliler de sorumlu değildir.

Demek ki Kur’an akla hitap etmektedir.

Ancak insanlarda akıl yanında pek çok duygular da olduğundan, ne yazık ki çoğu kimseler aklını değil bu duygularını, bu kör hissiyatını ön plana çıkardıkları için yanlış yollara düşüyorlar.

- Demek ki, “Kur’an’a rağmen akıl...” ifadesi yerden göğe haksız bir ifadedir. Doğrusu: “Kur’an’ı anlamak için aklı kullanmanın zorunlu olduğu” gerçeğidir.

d) Allah’a yapılan ibadetler -prensip olarak- yalnız onun rızasını kazanmak için yapılır. Allah’a olan iman ne kadar güçlü olursa, bu amaç o kadar güçlü olur. Ancak, herkesin ne bilgisi, ne marifeti ve ne de imanı bu kadar güçlü olmadığı için, Allah sonsuz rahmetiyle kullarını cennete yoluna koymak için “cennet ve cehennem” gibi bir mükâfat ve cezayı da ön görmüştür.

Bu sebeple cennet ümidiyle veya cehennem korkusuyla yapılan ibadet de makbuldür. Bunları nazara almak imana aykırı değildir.

Kaldı ki, hiçbir Müslümanın Allah’ın emrini düşünmeden sırf cennet veya cehennemden ötürü namaz kıldığını düşünmüyoruz. İbadet vakitlerinden bağımsız olarak bunları düşünebilir, bundan ibadet için şevk kazanabilir; fakat kulluk görevlerini sırf bunun için yapmaz.

- Bununla beraber, İslam tarihinde bir çok kimse hayatı boyunca ne cenneti ne de cehennemi düşünmeden, sırf Allah rızası için kulluk yapmıştır.

Yakından tanıdığımız Bediüzzaman Said Nursi’yi bu konuda canlı bir örnek olarak verebiliriz. O şöyle der:

“...Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem korkusu. Cemiyetin, imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur'anımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennem'in alevleri içinde yanmağa razıyım. Çünki vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.” (Tarihçe-i Hayat, s. 630)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun

EN ÇOK SORULANLARDAN