Namazın hakikati ile sureti ne demektir?

Tarih: 14.02.2017 - 02:10 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Arasındaki farkı izah eder misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- Bir şeyin sureti, onun dışa yansıyan şeklidir. Hakikati ise, o şeyin asıl varlık nedeni olan manevi kimliğidir.

Buna göre:

Namazın sureti, iftitah tekbirinden selam vermeye kadar yapılan bütün hareketler ve okunan bütün Kur’an ve zikirlerdir.

Diğer bir ifadeyle namazın sureti, fıkıh kitaplarında belirtilen namazın rükünleri, şartları, sünnetleri ve adabından ibarettir.  

Namazın suretinin olmadığı yerde namazın varlığından söz edilemez. Namazı boza şeyler, mekruhlar, secde-i sehiv gerektiren hususlar, namazın bu suretinin tam teşekkül etmemesinden kaynaklanır.

Namazın hakikati ise, ruh, akıl, kalb, his gibi manevi donanımların aktif bir şekilde hareket etmeleri sebebiyle abd ile Mabud arasında iletişim hattının kurulduğu manevi bir vuslattan ibarettir.

Bu yönüyle, namazın hakikati, onun suretini canlandıran bir ruhtur. Ancak insan ruhu ceset istediği gibi, namazın ruhu olan hakikati de onun cesedi / bedeni hükmünde olan suretini ister. Hakikate kavuşmak bu suretle olur.

Her vuslatın bir sureti, bir şekli vardır. “Usul olmadan vusul olmaz.” düsturu burada da geçerlidir.

- Evet, namazın Kur'an’daki ifadesi olan “salat” kelimesi, “vuslat” kavramını da çağrıştırmaktadır.

Vuslat ise, namaz miracıyla ancak tahakkuk eder. Namazın miraçta farz olması ve kılınan her namazın namaz kılan müminin bir nevi miracı hükmünde olması da namazın, hakikati itibariyle manevi vuslatın, kulun Rabbinin huzuruna kabul edilmesinin bir unvanı olduğunu göstermektedir.

-Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadeleri de konumuza ışık tutmaktadır:

“İşte ey tenbel nefsim! Bir nevi mi'rac hükmünde olan namazın hakikatı; sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lütuf olarak huzur-u şâhaneye kabulü gibi; mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celil-i Zülcemal ve Mabud-u Cemil-i Zülcelal'in huzuruna kabulündür."

"Allahü Ekber" deyip, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir suretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, اِيَّاكَ نَعْبُدُ hitabına (herkesin kabiliyeti nisbetinde) bir mazhariyet-i azîmedir."

"Âdeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla 'Allahü Ekber', 'Allahü Ekber' demekle kat'-ı meratibe ve terakkiyat-ı maneviyeye ve cüz'iyattan devair-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve marifetimiz haricindeki kemalât-ı kibriyasının mücmel bir ünvanıdır."

"Güya her bir 'Allahü Ekber' bir basamak-ı mi'raciyeyi kat'ına işarettir.

"İşte şu hakikat-ı salâttan manen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuaına mazhariyet dahi, büyük bir saadettir.” (bk. Sözler, s. 199)

İnsanın, Allah’ın büyüklüğünü ve haşmetini anlaması; ancak içinde bulunduğu maddi alemin kayıtlarından zihnen ve düşünce olarak soyutlanıp sıyrılması ile mümkündür. Maddi kayıtlar altında, Allah’ın azamet ve kibriyasını takdir etmek çok zordur.

İşte tekbir lafzı olan "Allahhü ekber" sözü, bu sıyrılmak ve soyutlanmak işini görüyor. Bu lafızda derinleşmek; ancak kuvvetli bir iman, külli bir ibadet ile mümkündür. Yani insanın Allah’ın büyüklüğünü anlamasında en mühim şey; kuvvetli bir iman, külli bir kulluktur.

İman, insanı Allah'a bağlar ve aralarında nispeti temin eder, ibadet de insandaki maddi kayıt ve kirleri temizler ve tefekkür noktasından genişlik kazandırır.

Namaz içinde yapılan hareketlerin hepsi, temsili hareketlerdir. İnsan, kainatın bir halifesi olmasından dolayı, kainat içinde bulunan bütün mahlukatın ve mahlukatın hal diliyle yapmış oldukları bütün ibadetlerin Allah’a takdim vazifesi insana aittir. Yani insan, kainatın fıtri ibadetlerini kendi uhdesine alıp, kainat namına Allah’a arzı ubudiyet ile mükellef bir konumdadır.

İnsanın bu takdim vazifesini fiilen ifa etmesi ise muhaldir. Bu sebepten dolayı Allah bütün bu takdim vazifesini temsil edecek namaz ibadetini insanlığa hediye etmiştir.

İnsan namaz kılarken, bütün mahlukatı temsil ettiğini bilerek ve niyet eder. O zaman namaz cüzilikten çıkar, külli bir mertebe kazanır.

Nasıl ki Peygamber Efendimiz (asm) mi'raçta bütün mahlukatı temsilen Allah ile görüştü ise, mümin de mi'raç hükmünde olan namaz sayesinde bir çeşit, huzuru İlahiyeye bütün mahlukatı temsilen duruyor. Namazın bu çeşit kudsi temsili vaziyetleri çoktur.

Bizim fiilen bütün mahlukatı temsil etmemiz belki mümkün olamayabilir, ama niyet ve tasavvur ile temsil etmek; cüzi olsun külli olsun her insanın elinden gelir. Namazda bu niyetleri ve tasavvurları akla getirmek ve bu his ile huzura durmak, namaza külliyet katar.

Bu açıdan Peygamberimiz (asm)'in mi'raçta eriştiği hakikati hali, biz namazda temsili ve tasavvuri olarak yaparız.

Namaz müminin miracı olduğu için, Allah ile bir görüşme ve bir sohbet niteliğindedir. Allah, namaz vaktinde insanı huzuruna kabul ediyor. İnsan da bu kabule sübhanellah diyerek tesbih ile, Allahü ekber diyerek tekbir ile ve elhamdülillah diyerek tahmid ile mukabele ediyor.

Bu yüzden namazın her hareketinde ve her rüknünde "sübhanllah", "Allahu ekber" ve "elhamdülillah" kelimeleri zikrediliyor.

Namazın her bir hareketi ve bu harekette zikredilen tekbir; manevi olarak,  marifetullahta Allah’a yaklaşma niteliğindedir. Bu zikirlerin tekrar edilmesi, yerinde saymak anlamına gelen bir tekrar değil, terakki ve yükselişin neşesinden ve şükründen gelen bir ilandır.

İnsan namazın ilk girişinde cüzi bir sohbet manası ile başlar, namazın sonunda ise finale ulaşmış bir şekle girer. Namaz içinde böyle sayısız makam ve terakki mertebeleri vardır.

Tabi namaz içindeki bu külli makam ve mertebelerin manasına ulaşmak her insanda aynı olmuyor. Namazın bu cüzi makamından tut, külli makamlara kadar çok dereceleri vardır.

Kalbi ve gözü hüşyar, yani uyanık olan bir veli, namazın her bir rükün ve hareketi ile Hakka uruc edip yükselir.

Her tekbir onun aleminde bir şahlanış, bir kibraya makamının açılması ve tezahür etmesidir.

Her bir tahmid, şükür perdelerinin aralanıp, nihayetsiz şefkatten gelen ihsan ve ikramlara bir mukabeledir.

Her bir tesbih, içinde yaşadığımız maddi alemin kayıtlarından sıyrılmak ve Allah hakkında zihinde beliren kusur ve kayıtlardan bir temizlenmektir.

İnsanın Allah ve onun azameti hakkındaki marifeti, Allah’ın hakiki azametine mücmel bir unvan oluyor. Yoksa, hakiki bir mikyas ve mizan değildir. Yani biz kul olarak Allah’ı ne kadar iyi bilsek de, bizim bilmemiz onun hakiki kibriyasına yetişmez ve onun sonuz büyüklüğünü  ihata edemez. Bizim marifetimiz Onun mahlukat alemindeki tecellisinin  bir parça ve bir tutam unvanı mesabesindedir.  

Diğer taraftan namaz Allah’ın huzuruna kabul edilmek demektir.

Nasıl ki, bir padişah sadece vezirleriyle ve diğer ileri seviyedeki yetkililerle görüştüğü halde, halktan her hangi bir kimseyi huzuruna kabul ederse bu sırf bir lütuf olur. O kişi, bilgisi, makamı ve kabiliyetiyle değil sadece ve sadece padişahın bir ihsanı olarak huzura kabul edilmiştir.

Cenâb-ı Hakk’ın da kullarını huzuruna kabulü mahz-ı lütuftur, yani sadece bir lütuf, bir ihsandır.

Günde beş kere, farz olarak kullarını huzuruna davet ettiği gibi, kerahet vakitleri dışında bütün zaman dilimlerinde kullar diledikleri zaman nafile namazlarla yine İlahi huzura kabul edilirler.

Tekbir ile huzurda durmaya başlar ve Allah’a rukû, secde ve dua etmenin tatlı zevkini ruhlarına sindirir, ulvî şerefinden hisselerini alırlar.

Mirac mucizesiyle Allah Resulü (asm) iki cihanı da gerilerde bırakmış ve Allah’ın huzuruna ve rüyetine mazhar olmuştu.

Müminin miracı olan namazda da bu üstün mertebenin bir izi, bir işareti vardır. Allahu Ekber diyerek, büyüklüğün ancak O’na mahsus olduğunu, mahlukattaki bütün şeref ve kıymetlerin ancak O’nun birer ihsanı olduğunu dile getiren bir mümin, bütün mahlukattan kalben alâkasını kesip Rabbine ibadet eder, O’na yalvarır, O’na iltica eder.

“Mânen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip,” ifadesi bu noktada müminler arasındaki farklılığı gösterir. Manen iki cihandan geçmek büyük zatlara mahsustur, bunu başaramayanlar bu manaya hayalen yaklaşmaya çalışırlar, hiç olmazsa bu manayı niyet ederler.

Böylece namaz kılan kişi, “bir nevi huzura müşerref olup”, Rabbine doğrudan hitap ederek “iyya ke na’büdü” diyebilmektedir. Bu ise çok büyük bir mazhariyettir ve her mümin, kabiliyetine göre bu mazhariyetten feyz alır ve istifade eder.

İlave bilgi için tıklayınız:

Namazda yapılan hareketlerin hikmeti nedir?
Namaz tesbihatlarında söylediğimiz "sübhanellah", "elhamdülillah ...
Namazdan sonra kime selam vermekteyiz?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun