Muayyen tekfir ile mutlak tekfirin arasını nasıl ayırabiliriz?

Tarih: 22.06.2015 - 00:57 | Güncelleme:

Soru Detayı

1- Muayyen tekfir ile mutlak tekfirin arasını ayıran seleften alimler kimlerdir?
2- Hangi meseleler hakkında eserlerinden delillendirir misiniz?
3- Selef mutlak ile muayyen tekfiri ayırmamıştır diyerek şu rivayetleri delil olarak vermektedirler. Doğru mudur?
Sultanin elcisine Ahmed sordu: "Allahın ilmi hakkında ne dersin:" Elçi dedi ki:"Mahluktur" Ahmed dedi ki:"Ey kafir küfre girdin." (Siret al Imam Ahmed bin Hanbel 1/52. Sy)
- Mailk'e bir adam geldi. 'Biri var Kuran mahluktur diyor' Malik dedi ki:"Kafirdir zındıktır onu öldürün." (Lalekai, Serhi Usul;412)
- Ebu Bekir b. Ayyas'a Ibn Aliyyenin Kuran mahluktur dedigi soruldu. Dedi ki:"Kim Kur'an mahluktur derse bizim yanımızda o kişi kafirdir, zındıktır, Allah’ın düşmanıdır." (Acurri, Seria:163)
- Yine İbn Ayyas'a Malik'e sorulan adam sorulunca dedi ki: "Kafirdir, kim de ben ona kafir demem derse oda kafirdir." (Lalekai; 412)
- Muhammed b. Salih b. Hani’den işittim dedi ki: Ebu Bekir Muhammed b. İshak b. Huzeyme’den işittim dedi ki: “Kim Allah’ın Arş’ın üzerine istiva ettiğini, yedi semaların üzerinde olduğunu ikrar etmezse o kimse kafirdir. Tövbeye davet edilir, eğer tövbe ederse ne alâ, aksi halde kafası vurulur..” (Hakim en Nisaburi, Marifetu Ulumu’l Hadis;1/84 Sy. Daru’l Kutubu’l Ilmiyye Bsk)

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Mutlak tekfir ile muayyen tekfiri birbirinden ayıran bütün -selef veya halef- İslam alimlerinin ismini vermek mümkün değildir.

- Mutlak tekfir ile muayyen tekfir kavramı, küfrün mutlak veya muayyen olmasıyla ilintilidir. Mutlak küfür, İslam Literatüründe küfür olarak kabul edilen bir vasfın tahakkukuna dayanır. Bu, küfrün bizzat kendi mahiyetiyle ilgili bir değerlendirmedir. Örneğin, güneşin batmasından ötürü çöken karanlık bir zaman dilimine “gece” denildiği gibi, iman güneşinin batmasından ötürü çöken itikadi karanlık yönüne de "küfür" denir.

Muayyen küfür ise, belli şahıslarda düşünce, söz veya eylem olarak kendini gösteren küfürdür. Buna göre, İslam’ın kesin olarak küfür kabul ettiği bir şeye küfür demek, tekfir-i mutlak veya tekfir-i umum denir.

Namazın farz olmadığını, içkinin, faizin haram olmadığını söylemek -bu bakımdan- bir küfürdür ve bu sözün küfür olduğunu söylemek de “tekfir-i mutlak” tır. Çünkü, burada belli bir şahıstan ziyade genel bir kural olarak: “Kim namazın farz olmadığını, içkinin haram olmadığını söylerse kâfir olur.” demek belli şahısları değil, küfrün kendisini tanımlar. Buna mukabil, “Falanca adam, namazın farz olmadığını söylediği için kâfirdir.” demek tekfir-i muayyen kısmına girer.

- İşte bu iki küfrün farklılığı sahabeden beri bütün ümmetin kabul ettiği bir gerçektir.

Nitekim, eskiden beri İslam alimleri, bazı vasıflara küfür dediği halde, o vasıfları taşıyan her  insanı tekfir etmemişlerdir. Bütün Fıkıh kitaplarında geçtiği üzere, “karibu’l-ahd” denilen yeni Müslüman olmuş kimselerin bazı farzları inkâr etmeleri veya bazı haramları caiz görmelerinden ötürü, onları tekfir etmemişler. Örneğin sahabeler, bu gerekçeyle Kudame b. Mazun’u tekfir etmemişler.(bk. İbn Teymiye, Mecmuu’l-Fetava,7/610)

- Burada kural şudur: Her küfür vasfını gösteren kâfir değildir. Her fasıklık eden fasık değildir. Her dalalet vasfını taşıyan ehl-i dalalet değildir.(bk. Mecmu, 12/180).

Çünkü bu küfür sözü veya eyleminin menşei esastır. Menşei cehalet veya başka bir neden ise tekfir edilmez.

Cevap 2:

Bu iki tekfir çeşidinin farklılığını bildiren alimlerden biri de İbn Hazm ( el-Muhalla, 13/151) ve İbn Kudame’dir.(el-Muğni, 2/329)

- Furuatla ilgili olmakla beraber, İbn Kudame’nin verdiği şu bilgi konumuz için de bir örnektir:

“Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali başta olmak üzere bütün alimlere göre, zina eden insan, yeni Müslüman olmuş veya (ilimden uzak) bedevi/kırsal kesimde yaşamış bir kimse ise, 'Zinanın haram olduğunu bilmiyorum.' derse, bu iddiası kabul edilir ve zina haddi tatbik edilmez." (İbn Kudame el-Hanbeli, el-Muğni, 9/58)

- Şaffi alimlerinden İmam Maverdi de şu bilgiyi vermektedir:

“Eğer bir insan zekâta tabi olan malını devletten (zekâtı kaçırmak için) gizlerse bakılır, eğer 'Yeni Müslüman olduğunu, bunu gizlemenin haram olduğunu bilmediğini' iddia eder ve bunu ispat ederse, sözü kabul edilir ve kendisine herhangi bir tazir cezası uygulanmaz…” (bk. Maverdi, el-Havi, 3/134)

- Şunu da belirtelim ki, bu farkı, bütün İslam alimleri fark etmiş ve tefrik etmişlerdir.

Dört mezhebin bütün fıkıh kitaplarında -mutlak / muayyen tabirini kullanmasalar bile- mutlak tekfir ile muayyen tekfir arasındaki farkı fark ettiklerini gösteren ifadeler bulmak mümkündür.

Cevap 3:

Bizim kanaatimize göre, selef alimlerinin bu ifadeleri onların mutlak ve muayyen küfür veya tekfiri ayırmadıklarını göstermez. Bilakis, onların -bu verilen misallerde olduğu gibi- bazı yerlerde mutlak tekfir ile muayyen tekfir şartlarının örtüştüğü, bir araya geldiğini gördüklerini gösterir.

Bunu şöyle açıklayabiliriz:

Yukarıda da açıklandığı üzere, tekfir-i mutlak, İslam itikadına göre küfür olan bir fiil veya sözden dolayı o işi yapmanın veya o sözü söylemenin genel olarak küfür olduğunu bildirmektir.

Tekfir-i muayyen ise, İslam itikadına göre küfür olan bir fiilin veya bir sözün sahibi olan belli bir şahsın tekfir edilmesidir. Ancak, bu iki tekfirin de doğru olabilmesi için, söz konusu edilen KÜFÜR vasfının İslam itikadına göre açık küfür olması, hadisin ifadesiyle “Küfr-ü Bevah” (tevile kabil olmayan açık-seçik küfür) olması gerekir. Eğer tevile kabil ise, açık-seçik küfür olmadığı için ne tekfir-i mutlak ne de tekfir-i muayyen konusu yapılmaz.

- Bazen bir fiil veya bir söz, tekfir-i mutlak şartlarına haiz olduğu halde, tekfir-i muayyen şartlarına haiz olmayabilir. Bu gerçeğe göre, denilebilir ki; “Şartlarına haiz olan her tekfir-i muayyen aynı zamanda bir tekfir-i mutlaktır. Fakat, her tekfir-i mutlak bir tekfir-i muayyen değildir.”

Örneğin, “faizin haram olmadığını” söylemek küfürdür ve tekfir-i mutlak konusuna girer. Fakat bu sözü söyleyen herkes tekfir edilemez. Çünkü, yeni Müslüman olmuş veya İslam’ın öğretildiği yerlerden uzak bir kesimde yaşamış bir kimsenin bunu “bilmediğini” söylemesi onun hakkında küfür hükmünü düşürür.

- Bununla beraber, bazen her iki tekfir de bir araya gelebilir.

İşte, İmam Ahmed, İmam Malik ve daha başka alimlerin Tekfir-i muayyen yaptıkları yerde, iki tekfirin de şartları tahakkuk ettiğini düşündükleri konularla alakalıdır.

Örneğin, İmam Ahmed’e (veya ehl-i sünnet alimlerine göre) “Kur’an mahluktur.” sözü, küfürdür. Bunu ısrarla söyleyenler de açık-seçik küfre götüren bir söz söyledikleri için kâfir olurlar. Yani burada mutlak tekfir gibi, muayyen tekfirin şartları da tahakkuk etmiştir. Yoksa, İslam’ın titizlikle üzerinde durduğu ve rastgele damga vurulmasını yasakladığı Tekfir-i muayyen konusunda, bu büyük imamların titizlik göstermemeleri, dolayısıyla iki tekfir arasında fark gözetmemeleri mümkün değildir.

Onların mealini vereceğimiz şu sahih hadiste ifade edilen hususa dikkat etmemeleri düşünülemez.

Ubade b. Samit’in bildirdiği şu hadis-i şerifte “tekfir-i muayyen" konusunda çok dikkatli olmamız emredilmiştir.

“...İktidar sahibine karşı onda, Allah'tan (Kur’an ve Sünnette) gelmiş bulunan bir delil sebebiyle te'vil götürmeyen açık bir küfür (küfr-ü bevah) görülmedikçe iktidar kavgası yapmamak üzere biat ettik.” (Buhârî, Fiten, 2; Müslim, İmare, 42)

Hadiste yer alan “küfr-ü bevah” İslam itikadına göre tevil götürmez küfür demektir.

Demek ki, tevil götüren küfür de vardır. Ve bu küfürle tekfir-i muayyen yapılamaz.

- Bediüzzaman Hazretleri bu konuyu şöyle özetlemiştir:

“Bazı âyât ve ehadîs vardır ki; mutlakadır, külliye telakki edilmiş. Hem öyleler vardır ki; münteşire-i muvakkatadır, daime zannedilmiş. Hem mukayyede var, âmm hesab edilmiş.”

“Meselâ: Demiş bu şey küfürdür. Yani o sıfat imandan neş'et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile o zât küfür etti denilir. Fakat mevsufu ise imandan neş'et ettikleri gibi ve imanın tereşşuhatına da hâize olan başka masume evsafa mâlik olduğundan, o zât kâfirdir denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş'et ettiği yakînen biline. Zira başka sebebden deneş'et edebilir.”

“Sıfatın delaletinde (şekk) var. İmanın vücudunda da (yakîn) var. Şekk ise yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire (bir kimseye kafir demeye) çabuk cür'et edenler düşünsünler!” (bk. Sünuhat-Tuluat-İşarat, s. 16-17)

Demek ki, bir mü’minde, imandan kaynaklanmayan belki cehaletten, sefahatten yahut daha başka bir kaynaktan beslenen sıfatlar bulunabilir. Bu sıfatlara “kâfire” tabir ediliyor. Yine o mü’minin, imanından kaynaklanan birçok da mâsum sıfatı bulunuyor. İşte bu sıfatlar, o zâta kâfir dememize mâni. Onun dilinden küfrü icap eden bir söz çıkmışsa, yahut o mü’min, imandan kaynaklanmayan ve ancak kâfirlere yakışacak fiiller işlemişse, verilen bu ölçüye göre, bunların küfürden doğduğunu, yâni o adamın küfür niyetiyle, İslâm’ı inkâr kasdıyla bunları yaptığını kesinlikle bilmedikçe onu tekfir edemeyiz; kendisine kâfir diyemeyiz.

“Sıfatın delâletinde şek var.” cümlesi kesin hüküm vermemizi engelliyor. Yâni o yaptığı işin, söylediği sözün, taşıdığı sıfatın, onun kâfir olduğuna delil olması şüpheli. Bunları küfür kastıyla yaptığını kat’i olarak bilemiyoruz. Ama kendisinin mü’min olduğunu biliyoruz. Kendisinden sorsak, "Ben mü’minim, Müslümanım." diyecektir.

Buna göre imanın delâletinde yakîn var, kesinlik var, kat’iyet var. Ama küfrün varlığında şek, yâni şüphe var, zan var, tahmin var. Biz yakîni, şek ile iptal edemeyiz ve o adama kâfir diyemeyiz.

İlave bilgi için tıklayınız:

TEKFİR MESELESİ.
Elfaz-ı küfür söyleyen kişi kâfir olur mu? Bir kimsenin bazı ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun