Kul hiçbir şekilde hayatını beğenmemezlik yapamaz mı?
Varoluş sorumluluğumuza, severek rıza gösteremiyor oluşumuz neden?
İntihar etmenin, hayatın Allah tarafından verildiği için haram olması, bir insanın o verilen hayatı “Allah tarafından *sırf* ibadet etmek için verilmiş (Zariyat 56) zorunlu bir dayatma” olarak görmesine sebep olmaz mı? Yani kul hiçbir şekilde hayatını beğenmemezlik yapamaz mı? Yapamaz ise o hayat zorunlu bir dayatma olmaz mı? Çünkü intihar da haram. Bir de varoluşun beğenilmemesi hususunda “AntiNatalizm” hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Keza onlar da pek beğenmiyor var olmuş olmayı.
Değerli kardeşimiz,
Öncelikle ifade edelim ki, bardağın dolu tarafına bakanlar, hayatın çok güzel olduğunu görürler. Kaldı ki, dünya hayatındaki bazı sıkıntıların ahiret/cennet hayatının o mutlu, mesut, ebedi hayatının kazanmasına vesile olduğunu düşünenler için dünya hayatı, yani olmamızın ilahi bir ikram olduğunu anlarız.
Nitekim Peygamber efendimiz (asm) bu hususu şu sözleriyle ifade buyurmuştur:
“Müminin hayranlık verici bir hali vardır ki, onun her işi hayırdır. Bu hal, Müminden başka hiç kimsede bulunmaz. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.” (bk. Müslim, 2999)
Kul hayatını beğenmemezlik yapamaz mı?
İslam geleneğinde duyguyla hüküm birbirinden ayrılır. İnsan üzülebilir, bunabilir, yorulabilir, hatta yaşamak istemediğini hissedebilir.
Bu, otomatik olarak isyan sayılmaz. İsyan; Allah’ı suçlamak, O’nu adaletsizlikle itham etmek, bilinçli bir başkaldırı tutumudur.
Kuran’da peygamberlerin bile ağır varoluşsal sıkıntılar yaşadığı görülür:
Hz. Eyyûb: Acı ve hastalık içinde yakarır. (Enbiya 83)
Hz. Yakub: “Hüznümü Allah’a arz ederim” der. (Yusuf 86)
Hz. Yunus: Derin bir sıkıntı yaşar. (Enbiya 87)
Demek ki hayattan yorulmak insanidir.
Ancak “Bu hayat anlamsız ve haksız bir dayatmadır” noktasına geçmek teolojik olarak başka bir iddiadır.
İntihar haram ise hayat zorunlu bir dayatma değil mi?
Burada temel ayrım şu: İslam’a göre hayat, senin mülkün değil, sana emanet edilmiştir. Emanet kavramı zorbalık değil, sorumluluk içerir.
Bir doktorun sana hayati bir ilaç vermesi “dayatma” değildir; çünkü amaç yaşatmaktır.
Teolojik bakışta da varlık, cezalandırma değil ikram ve imkân olarak görülür.
Zâriyât 56’daki “ibadet” kelimesi klasik müfessirlerde sadece namaz, oruç, zekat gibi ibadetler anlamına gelmez, iman, marifet anlamına da gelir.
İbn Abbas’tan nakledilen yoruma göre ayette geçen “Li ya‘budûn” ifadesi “li ya‘rifûn” yani beni tanısınlar anlamına gelir. Bu durumda ayet, bana iman edip beni tanısınlar ve ibadet etsinler demektir.
Demek ki, hayatın amacı yalnızca zorunlu ibadet performansı değil; bilinç, marifet, ilişki, ahlak, özgür tercihtir.
Eğer tamamen zorunlu olsaydı, inkâr mümkün olmazdı, isyan mümkün olmazdı, seçim olmazdı. Ama var.
Bu durum, metafizik düzeyde özgürlük alanı bulunduğunu gösterir.
Varoluşu beğenmemek günah mı?
Varoluşun hikmetini sorgulamak ve araştırmak günah değildir. Kuran sürekli “tefekkür” çağrısı yapar.
Ancak “yaratılmamış olmayı tercih ederdim” demek, iki farklı şekilde olabilir:
1. Duygusal yorgunluk, bu insani bir durumdur.
2. Ontolojik reddiye ise, bu itikadî bir pozisyondur ve büyük riskler içerir. Şeytan böyle bir duygu ve düşünce attığında, bunun kalbimizden olmadığını bilmek ve ondan Allah’a sığınıp, tövbe istiğfar etmektir. Böylece onun zararından kurtulmuş oluruz.
İste İslam’ın hassasiyeti bu ikinci noktadadır.
AntiNatalizm hakkında
Antinatalizm temelde şu iddiayı savunur: Var olmak zarar içerir; doğmamak daha iyidir. Modern temsilcilerden David Benatar’ın argümanı “acı–haz asimetrisi” üzerine kuruludur.
Teistik perspektiften sorun, antinatalizm acıyı nihai veri kabul eder.
Teizm ise acıyı nihai değil, geçici ve anlamlı bir süreç olarak görür.
Ahiret inancı denklemi kökten değiştirir.
Eğer yalnızca bu dünya varsa, antinatalist argüman güç kazanır.
Eğer ebedî telafi ve adalet varsa, tablo değişir.
Unutmamak gerekir ki, Allah’ın bütün fiilleri hikmetle, rahmetle yoğrulmuştur. İnsan aklı bu hikmeti ve rahmeti araştırabilir.
Antinatalizmin temel argümanı: Hayatta kaçınılmaz acı vardır, hiç var olmamak, acı yaşamamaktan iyidir, dolayısıyla doğmak zarar içerir.
Bu argüman iki varsayıma dayanır:
Bu hayat tek hayattır.
Acı nihai ve telafisizdir.
Eğer bu iki öncül doğruysa, argüman ciddi güç kazanır.
Ahiret inancı neyi değiştirir?
Ahiretin varlığu, üç şeyi kökten değiştirir:
1. Süre denklemi (geçici vs. sonsuz): Eğer hayat sadece 70–80 yıl ise, büyük bir acı (örneğin 40 yıl ağır hastalık) orantısız görünebilir. Ama eğer dünya hayatı sonlu, ahiret sonsuz ise, o zaman matematik değişir. Sonsuz mutluluk karşısında sonlu acı, oran olarak sıfıra yaklaşır.
Bu, “acı önemsizdir” demek değildir. Ama nihai tabloyu değiştirir.
2. Telafi ilkesi: Antinatalizmde telafi yoktur. Ahiret inancında ise, çekilen haksız acılar karşılıksız kalmaz, adalet ertelenmiş olabilir ama iptal edilmiş değildir.
Kuran’ın ısrarla vurguladığı şey budur: Bu dünya nihai mahkeme değildir.
Eğer evren kapalı bir sistem değilse, “acıya rağmen doğmak kötüdür” öncülü zayıf kalır.
3. Anlam boyutu: Seküler antinatalizmde acı çıplak bir olgudur. Ahiret insancıda ise acı, ahlak üretir, sabır üretir, merhamet üretir, karakter inşa eder. Yani sadece negatif veri değildir; dönüştürücü olabilir.
Bu, romantik bir acı yüceltmesi değil; anlam boyutunun hesaba katılmasıdır.
Ama yaratılmamayı seçme şansım yoktu?
Ahiret inancı burada şu cevabı verir: Varoluş, yokluktan daha büyük bir iyiliktir. Çünkü yokluk hiçbir değere sahip değildir. Varlık ise sonsuz mutluluk imkânı taşır.
Eğer sonuçta ebedî saadet mümkünse, varlık “zarar” değil, “riskli ama potansiyel olarak sonsuz kazançlı” bir durum olur.
Antinatalizm ise riski baştan reddeder.
Demek ki, ahiret inancı, acıyı ortadan kaldırmaz, ama acıyı nihai olmaktan çıkarır, telafisizliği telafiye çevirir, absürtlüğü adalet umuduna dönüştürür. Bu yüzden denklemi “kökten” değiştirir.
Peki neden rıza zor geliyor?
Çünkü, insan bilinci sınırlı, acı deneyimi yoğun, gelecek bilgisi kapalı, ölüm korkusu derin.
Rıza, başlangıç noktası değil; süreçtir. İman literatüründe “rıza makamı” en üst derecelerden sayılır. Yani herkesin hemen ulaşması beklenmez.
Bununla beraber, doktorun verdiği ilacın içeriğini ve yaptığı ameliyatın gereğini bilmesek bile, vardır bir hikmeti ve faydası deriz. Aynen bunun gibi, sonsuz hikmet ve rahmet sahibi olan Allah’ın yaptığı her şeyin hikmetini bilemesek bile, vardır binler hikmeti demek hem ona güvenimizin bir göstergesi hem de kulluğumuzun gereğidir.
Hayat zorunlu mu?
Evet, varoluş başlangıçta seçilmiş değildir. Hiç kimse “yaratılmayı seçmedim” diyebilir. Ama buna asıl cevap şudur:
Seçim yaratılmadan önce değil, yaratıldıktan sonra başlar, imtihan alanı burada açılır.
Dengeli yaklaşım nasıl olmalı?
Hayatı çok güzel görmek zorunda değilsin. Ama tamamen anlamsız görmek de zorunlu değil.
İslam perspektifinde:
Dünya, mutlak mutluluk yeri değil, mutlak azap yeri de değil. Dünya, anlam üretme alanıdır.
Başta verdiğimiz hadis-i şerif, tam da bu noktaya temas eder: Anlam, olayın kendisinde değil, verilen tepkiyle oluşur.
Özetle:
- Hayattan yorulmak insanidir. Hikmetlerini araştırmak meşrudur ve gereklidir..
- İntihar yasağı, “dayatma”dan ziyade “emanet” anlayışına dayanır.
- Antinatalizm güçlü bir modern itirazdır; fakat ahiret inancı devreye girince denklemi değişir.
- Rıza bir zorunluluk değil, bir kemal mertebesidir.
Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet