Çelişkili gibi görünen hadisleri açıklar mısınız?

 Eserimizin bundan sonraki bölümünde müşkil hadislerin izahını yapacak ve hadis inkârcılarının itiraz ettiği hadislerin gerçek manalarını ortaya koyacağız. 

Bu bölümdeki hadislerin izahlarını okuduğunuzda hadis ilminin ne kadar geniş bir ilim olduğuna ve muhaddislerin nasıl kılı kırk yardığına bir daha şahit olacaksınız. 

Yine şahit olacaksınız ki bizim anlayamadığımız ve "Bu sahih olur mu?" dediğimiz hadislerin altında nice manalar ve ilmî hakikatler yatıyor!

1. "Mümin bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer." hadisinin izahı

Peygamberimiz (a.s.m.) kâfir bir misafiri ağırlamıştı. Hemen onun için bir keçinin sağılmasını emretti. Keçi sağıldı, kâfir sütünü içti. Sonra Peygamberimiz (a.s.m.) diğer bir keçinin daha sağılmasını emretti. Adam doymadı. Bu suretle tam yedi keçinin sütünü içti. Adam yatıp sabah olunca Müslüman oldu. Peygamberimiz (a.s.m.) bir keçi sağılmasını emretti. Sütünü adam içti. Sonra başka bir keçi daha sağıldı. Fakat bunun sütünü tamamen içemedi. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu: 

عن أبى هريرة ، إِنَّ الْمُؤْمِنَ لَيَشْرَبُ فِي مِعًى وَاحِدٍ وَالْكَافِرَ يَشْرَبُ فِي سَبْعَةِ أَمْعَاءٍ  

Şüphesiz mümin bir mideye içer. Kâfir ise yedi mideye içer. (Buhârî, Et'ime, 12; Müslim, Eşribe, 186; Tirmizî, Et'ime 20; Muvatta, Sıfatu'n Nebiyy, 10)

Hadis inkârcıları bu hadisi gösterip diyorlar ki: 

— Bu hadis nasıl sahih olur? Kâfirlerden daha çok yiyip içen müminler var. Bu da bu hadisin sahih olmadığını ispat eder.

İşte onlar böyle nakıs bir muhakemeyle bir anda hadisin üstünü çizip içinde birçok mana barındıran bu hadisi uydurma bir söz derecesine indiriyorlar. 

Şimdi bu hadisinin manasını izah edelim. Edelim de bu hadis inkârcılarının nasıl bir cinayet işlediklerini gösterelim!

Hadiste geçen, “Mümin bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer.” beyanı hakkında âlimler farklı izahlar yapmışlardır. Bu izahlardan bazıları şu şekildedir:

1. izah: Hadisin manasında mecaz olmayıp hakiki manası murad edilmiştir. Bu görüş sahipleri şöyle der: 

Bu hadis bütün kâfirler hakkında değil, belli bir şahıs hakkında varid olmuştur. Hadiste geçenالْكَافِرُ kelimesinin başındaki الْ takısı ahdiye edatıdır, cinsiye edatı değildir. Ahdiye edatı,özel birisinin kastedildiğini ifade eder. Cinsiye edatı ise cinsin kastedildiğini ifade eder.

Buradaki edat cinsiye olmadığından mezkûr hadis-i şerif bütün kâfirleri ifade etmek için söylenmemiştir. 

Bu durumda, hadiste zikredilen, “Kâfir yedi mideyle içer.” sözüyle kastedilen şahıs hadisteki şahıstır. Bu söz sadece onun için söylenmiştir. Yani şöyle denilmek istenmiştir: 

— Bu adam kâfirken yedi mideye yemekte idi. Müslüman olunca yedikleri onun hakkında bereketlendirildi. Böylece kâfirken yediğinin yedide biriyle doydu.

2. izah: “Mümin bir mideye içer, kâfir ise yedi mideye içer.” sözüyle murad edilen zahirîmana değildir. Burada bir mecaz vardır ve kinaye yapılmıştır. 

Peygamberimiz (a.s.m.) bu hadis-i şerifinde, Müslüman ve onun dünyadaki zühdü ile kâfir ve onun dünyaya olan hırsını göstermek için bir benzetme yapmıştır. Yani mümin dünyevi şeylere kıymet vermemesi sebebiyle tek bir mideye yiyen kişi gibidir. Kâfir ise dünyevi şeylere çok kıymet vermesi ve dünyalığı çok yığması sebebiyle yedi mideye yiyen kişi gibidir. 

Bu izaha göre, burada ne gerçek mideler vardır ne de yeme hususu asıldır. Asıl kastedilen şey, dünyalık ile doymakta azlık ve çokluktur. “Mümin tek mideye içer.” denildiğinde bu sözle, "Müminin dünyaya karşı hırsı yok, az bir şeyin peşindedir." denilmek istenmiştir. “Kâfir yedi mideye içer.” denilmekle de "Dünyaya çok rağbet eder, çok şeylerin peşine hırsla düşer."denilmek istenmiştir.

3. izah: Hadisten murad mümini az yemeğe teşviktir. Çünkü çok yemek kâfire has bir sıfattır. Mümin az yemeği esas yapmalıdır. Bu hadis-i şerif, işte bu teşvik makamında söylenmiştir.

4. izah: Hadiste kastedilen müminden murad, kâmil seviyede olan ve tam bir imana sahip olan mümindir. Zira kimin imanı kemale ermişse, onun fikri ölümle ve ölüm sonrası işlerlemeşgul olur. Bu da onu nefsani arzuların peşinde koşmaktan ve çok yemekten alıkoyar. 

Buna göre, hadisin manası şöyle olur: Kâmil mümin bir mideye yer. Kâfir ise yedi mideye yer.

5. izah: Mümin yemesi ve içmesi esnasında besmele çeker; şeytan ona yeme içmede ortak olmaz. Böylece az bir yiyecek ona kâfi gelir. Kâfir ise besmele çekmez. Bu sebeple şeytan ona ortak olur; az bir yiyecek ona kâfi gelmez. İşte bu hadis-i şerif ile besmelenin bereketine dikkat çekilmek istenmiştir.

6. izah: Hadis-i şerif çokluğu ifade etmek için beyan olunmuştur. Bununla gerçek adet kastedilmemiştir. Hadisteki “yedi” tabiri çokluktan kinayedir. Zira Arapçada "yedi", "yetmiş", "yedi yüz" gibi ifadeler çokluğu temsil eder. 

Buna göre, hadisin manası şöyle olur: Müminin yemesi kâfire kıyasla çok azdır.

7. izah: Yemek şehveti yedidir: Tabiat şehveti, nefis şehveti, göz şehveti, ağız şehveti, kulak şehveti, burun şehveti ve açlık şehveti. Müslüman'ı yemeğe sevk eden şehvet bu sonuncusudur. Müslüman sadece açlığını gidermek için yer. Kâfir ise sayılanların hepsi sebebiyle yer. İşte hadis-i şerif bu manaya işaret etmektedir.

Hadis-i şerifin manası hakkında daha başka izahlar da var. Biz yedisiyle iktifa edelim. 

Şimdi şunu gördünüz mü: Hadis inkârcılarının bir çırpıda çöpe attığı ve üzerine uydurma damgası vurduğu sözün ne kadar hikmetli manaları varmış! 

Lakin bu manalar ancak hadis âlimleri tarafından istinbat edilebilir. Bizim ne kadar aklımız var ki bu manaları bulup çıkaracağız. Zaten hadis inkârcılarının problemi de bu: Bu işi yapabilecek akılları yok; aklı olanlara da kibirlerinden dolayı tabi olmuyorlar.

2. Cemaatle kılınan namazın sevabı 25 kat mıdır yoksa 27 kat mıdır?

Bu dersimizde birbirine zıt gibi gözüken iki hadisin vech-i tevfikini yani uyumunugöstereceğiz. Şöyle ki: 

Peygamberimiz (a.s.m.)'dan cemaatle kılınan namazın sevabı hakkında iki farklı rivayet gelmiştir. Birinci rivayette şöyle buyurmuştur: 

— Kişinin cemaatle kıldığı namazın sevabı, evinde veya çarşıda kıldığı namazından 25 kat fazladır. (Buhârî, Ezan, 30; Müslim, Salat, 272; Ebû Dâvûd, Salat, 49)

İkinci rivayette de şöyle buyurmuştur: 

— Cemaatle kılınan namaz ayrı kılınan namazdan 27 derece üstündür. (Buhârî, Ezan, 30; Müslim, Salat, 272)

Cemaatle namazın tek başına kılınan namaza kıyasla sevabı bir rivayette 25 iken, diğer bir rivayette 27 kat olarak bildirilmiş. Hadis inkârcıları bu hadisleri gösterip diyorlar ki: 

— Bu hadislerden biri uydurma olmalıdır. Zira hem 25 kat hem 27 kat aynı anda olamaz. Ya 25'dir ya 27'dir. Biz şimdi hangisine inanacağız?

Onların bu sözlerine karşı deriz ki: Kendi aklınızı hakem yapacağınıza İbni Hacer Hazretlerine sorsaydınız, hem böyle hadis inkârcısı olmazdınız hem de meseleyi tam manasıyla anlardınız. İbni Hacer Hazretleri bu iki hadis-i şerifi tam sekiz farklı şekilde cemetmiştir. Hangisi istiyorsanız alın kullanın. 

1. izah: Bu hadislerde bir nesih söz konusu olabilir. Cemaatle namazın sevabı önce 25 kat idi. Sonra bu hüküm neshedilerek 27 kata yükseltilmiş olabilir.

2. izah: Bu fark mescidin uzaklığına ve yakınlığına göredir. Yakından gelen 25 kat, uzaktan gelen 27 kat sevap kazanır.

3. izah: Bu fark cemaatin mescitte veya başka bir yerde yapılmasına göredir. Eğer cemaat mescitte yapılmışsa 27 kat, mescid dışında yapılmışsa -mesela evde veya dükkânda- 25 kattır.

4. izah: Bu fark cemaate katılanların azlığına veya çokluğuna göredir. Cemaat azsa 25 kat, çoksa 27 kattır.

5. izah: Bu fark cemaatin tamamına veya bir kısmına yetişmekten ileri gelebilir. Eğer namaza birinci rekâttan sonra yetişmişse 25 kat, namazın başında yetişmişse 27 kattır.

6. izah: Bu fark namazı bekleyenle beklemeyen arasındadır. Camiye erken girip namazı bekleyen 27 kat sevap alır. Ezanla birlikte giren 25 kat sevap alır.

7. izah: 27 kat sevap sabah ve yatsı namazlarına mahsustur. 25 kat sevap ise diğer namazlariçindir. Çünkü sabah ve yatsı namazlarına gitmek daha zordur. Bu sebeple sevabı fazladır.

8. izah: 27 kat sevap aşikâr okunan namazlara hastır. 25 kat ise gizli okunan namazlara hastır. Aradaki 2 fark Kur'an'ı dinlemenin sevabıdır. Buna göre, sabah, akşam ve yatsı namazları 27 kat, öğle ve ikindi namazları 25 kattır.

Gördünüz mü İbni Hacer Hazretleri nasıl bir izah yapmış! Sekiz şıktan dilediğinizi alın ve kullanın. 

Hadis inkârcıları ise cahil ötesi cahil... Hem bilmiyorlar hem de bilene sormuyorlar. Elhamdülillah, biz bilene sorduk ve hadisin manasını öğrendik.

3. Allah rahmetini nasıl yüze bölüp bir parçasını dünyaya indirdi?

Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuş: 

— Allah rahmetini yüz parçaya böldü. Bundan doksan dokuz parçayı kendine ayırdı. Yeryüzüne geri kalan bir cüzü indirdi. (Buhârî, Edeb 19, Rikak 19; Müslim, 17, (2752); Tirmizî, Da'avat 107-108 (3535-3536))

Bu hadis-i şerife karşı hadis inkârcıları diyor ki: 

— Allah'ın rahmeti sonsuzdur. Sonsuz bir şeyin yüze bölünmesi mümkün değildir. Bu da ispat eder ki bu hadis uydurmadır.

İşte onlar böyle diyorlar. Onların âdeti anlayamadıkları her hadise uydurma demeleridir. Şimdi bu hadisin manasını izah edelim. Edelim de hem hadisin manasını öğrenelim hem de bu hadis inkârcılarının ne kadar cahil olduğu görelim:

Bir kısım hadis âlimleri hadisi şöyle izah demiş: 

— Allah'ın rahmeti zatî bir sıfat olup, bölünmez ve parçalanıp cüzlere ayrılmaz. Bu sebeple, hadiste geçen "rahmetin yüz parçaya bölünmesi" ifadesi mecaz bir ifadedir. Burada hakiki bir bölünme yoktur. "Yüz" çokluktan, "bir" ise azlıktan kinayedir. 

Buna göre, hadisin manası şudur: "Allah'ın kıyamet günü kullarına rahmetle muamelesidünyadaki rahmetle muamelesine kıyasla çok daha fazladır." İşte bu fazlalığa 99 kat denilerek işaret edilmiştir. 

Mezkûr hadis-i şerifi bir kısım hadis âlimleri de şöyle izah etmiş: 

Allah'ın rahmeti iki çeşittir:

1. Allah’ın zatî sıfatı olan rahmet. Bu rahmet bölünmez ve cüzlere ayrılmaz. Zira bu rahmet sıfatı sonsuzdur ve nihayetsizdir. Sonsuz bir şeyin bölünmesi de mümkün değildir. 

2. Fiilî sıfatı olan rahmet. Bu rahmet mahlukatta tecelli eden rahmettir. Yani Allahu Teâlâ’nın zatî olan rahmet sıfatıyla mahlukatına merhamet göstermesidir. Mahlukatın sayısı sınırlı olduğu için, fiilî sıfat olan rahmette de bir sınır vardır. Bu rahmet cüzlere ayrılabilir ve bölünebilir. İşte hadiste işaret edilen rahmet bu rahmettir.

Meseleyi biraz daha açalım. Mesela bir kelebeği düşünelim: 

– Kelebeğe kanat takmak rahmetin bir tecellisidir.

– Göz vermek rahmetin bir tecellisidir.

– Anten takmak rahmetin bir tecellisidir.

– Ona uçmayı öğretmek rahmetin bir tecellisidir... 

Kelebeğin üzerinde saymakla bitiremeyeceğimiz kadar çok rahmet tecellisi vardır.

Şimdi, bu âlemin başlangıcından kıyamete kadar yaratılmış ve yaratılacak olan bütün kelebekleri hayalen bir araya toplayın. Sonra sinekleri toplayın, böcekleri toplayın;hayvanları, bitkileri, insanları toplayın; yaratılmış her mahluku hayalen bir araya getirin... 

Bu varlıkların adedi rakamlarla ifade edilemez. Onlardaki rahmet tecellisi ise onların binler katıdır. Zira her bir varlıkta rahmetin binler tecellisi vardır.

Evet, bu varlıkların sayısını ve onlarda tecelli eden rahmetin sayısını ihata edemiyoruz. 

— Ancak bu varlıklar sonlu mudur? 

Evet, sonludur. Yani biz bilmesek de bir sayısı var. Varlıkların bir sayısı ve sonu olduğuna göre, onlarda tecelli eden rahmetin de bir sayısı ve sonu vardır. İşte tecelli eden bu rahmet,Allah'ın zatî sıfatı olan rahmet değil, fiilî sıfatı olan rahmettir. Bu rahmetin bir sonu vardır. Varlıklardaki tecellisi neyse sonu odur. 

İşte bütün bu rahmet tecellilerini 1 kabul etsek, ahirette bunun 99 katı vardır. Hadiste işaretedilen mana budur. 

Demek, bu âlimler hadisi mecaza hamletmemiş ve manayı hakiki kabul etmiştir. Rahmeti de fiilî sıfat olan rahmetle izah etmişlerdir.

Mezkûr hadisin izahı hakkındaki üçüncü görüş İmam Kurtubî Hazretlerine aittir. O der ki:

— Allahu Teâlâ’nın, kullarına vereceği nimetlerinin yüz çeşidi vardır. Hadis-i şerifteki "yüz rahmet" ifadesiyle bu yüz çeşide işaret edilmiştir. Allahu Teâlâ yeryüzüne bunlardan sadece tek bir çeşidini indirmiştir. Cenab-ı Hak geri kalan nimetlerini mümin kullarına cennette ihsan edecek ve yüze tamamlayacaktır. Bu 99 nimet müminlere hastır.

Meseleyi biraz daha açalım: Allahu Teâlâ yeryüzünü bir sofra yapmış; bildiğimiz ve bilmediğimiz milyonlarca nimetiyle bu sofrayı donatmıştır. İşte bu sofradaki bütün nimetler 1çeşittir. 

Evet, yeryüzünde binlerce farklı çeşit nimet var. Ancak bütün bu çeşitler 1 çeşit kabul edilmiş. Cennette ise 99 çeşit daha vardır.

Buna göre, hadisteki "yüz rahmet"ten murad 100 çeşit nimettir. Dünya bütün nimetleriylesadece bir çeşittir.

Âlimler bu farklı izahları yapar ve sonra derler ki: 

— En doğrusunu Allah bilir. Hadisten murad olan mana neyse biz ona iman ettik ve tasdik ettik.

İşte ilim budur. İlim, anlayamadığını inkâr etmek değil, o kelamın manası üzerinde tefekkür ederek hakkı bulmaya çalışmak, daha sonra da işin hakikatini Allah'ın ilmine havale etmektir. Hakiki âlimler bunu yapmış; şimdiki cahiller ise ne duysa inkâr etmiş.

4. Üç İhlas bir hatim sevabını nasıl kazandırır?

Bu dersimizde, surelerin sevabı hakkındaki hadislerin manasını izah edeceğiz. Peygamberimiz (a.s.m.) hadis-i şeriflerinde şöyle bildirmiş: 

— Fatiha suresinin Kur'an kadar sevabı vardır. (Buhârî, Tefsîru Sûreti: 1:1, 15:3, Fedâilü’l-Kur’an: 9; Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’an: 1; Nesâî, İftitah: 26; Muvatta, Nida: 38; Müsned, 4:211, 5:114)

Buna göre, bir defa Fatiha suresini okuyan kimse bir hatim sevabı alır.

— İhlas suresi Kur'an'ın üçte birine eşittir. (Tirmizî, Sevâbü’l-Kur’ân: 10, 11; İbn-i Mâce, Edeb: 52; Ebû Dâvûd, Vitir: 18; Nesâî, İftitah: 69; Muvatta, Kur’an: 17, 19) 

Buna göre, üç defa İhlas okuyan kimse bir hatim sevabı alır.

— Zilzal suresi Kur'an'ın dörtte birine eşittir. (Tirmizî, Sevâbü’l-Kur’an: 9; Müsned, 3:147, 221)

Buna göre, Zilzal suresini dört defa okuyan kimse bir hatim sevabı alır.

— Kâfirun suresi Kur'an'ın dörtte birine eşittir. (Tirmizî, Sevâbü’l-Kur’an: 9; Müsned, 3:147, 221)

Buna göre, Kâfirun suresini dört defa okuyan kimse bir hatim sevabı alır.

— Yasin suresi on hatim sevabı kazandırır. (Tirmizî, Fezâil-i Kur'an: 2889)

Buna göre, Yasin suresini bir defa okuyan kimse on hatim sevabı alır.

Hadis inkârcıları bu hadis-i şerifleri gösterip diyorlar ki: 

— Bunlar sahih olamaz. Çünkü Kur'an'ın içinde zaten bu sureler var. Mesela hatim okuyankimse Yasin suresini de okumaktadır. Dolayısıyla hem Yasin suresinin sevabını hem de diğer surelerin sevabını almaktadır. Hâl böyle iken, tek bir Yasin okuyan kimse on hatim sevabını nasıl alır? Yine üç İhlas okuyan -o kadar az bir amelle- bir hatim sevabını nasıl kazanır? Diğer sureler için de durum aynıdır. Bu hadislerin tamamı uydurmadır.

İşte onlar böyle diyorlar. Çünkü akılları mezkûr hadislerin ince manasına ulaşamıyor. Eğer bir âlime meseleyi sorsalardı meseleyi anlar ve bu hadisleri inkâr etmezlerdi. 

Biz şimdi bu hadislerin manasını Üstad Bediüzzaman Hazretlerine soralım. Manayı ondan öğrenelim. Üstad Hazretleri bu hadislerin manasını 24. Söz isimli eserinde izah etmiş. Bu eserden iktibas ederek meseleyi anlatalım:

İçinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim...

– Bu tarlaya 1.000 tohum ekilmiş olsun. 

– Bir tohum 7 başak verdi. 

– Bir başakta da 100 tohum var. 

– Bu durumda tek bir tohum, 7 X 100 = 700 tohum vermiş olur. 

Tarlada 1.000 tohum vardı. Demek, bu tohum tek başına tarlanın üçte ikisine eşit oldu. 

— Hangi tarlanın?

İçine 1.000 tohum ekilmiş ve tohumları sümbüllenmemiş tarlanın. Yani bu hesabı yaparken,tarlada sümbüllenen diğer tohumları hesaba katmıyoruz. Tarlayı sümbüllenmemiş şekliyle esas alıyoruz. İşte bu durumda, bir tohum 7 başak verse ve her başakta 100 tohum olsa, bir tohum tek başına tarlanın üçte ikisine denk gelir. 

Şimdi de başka bir tohum üzerinde düşünelim:

– Bu tohum da 10 başak vermiş.

– Her başakta 200 tohum var. 

– Bu durumda tek bir tohum, 10 X 200 = 2.000 tohum vermiş olur.

Tarlada 1.000 tohum vardı. Bu durumda, bu tek tohum tarlanın iki misli kadardır. 

— Hangi tarlanın?

İçine 1.000 tohum ekilmiş ve tohumları sümbüllenmemiş tarlanın. Bu hesap tohumları sümbüllenen tarlaya kıyasla yapılmıyor. İçinde sümbüllenmemiş 1.000 tohum olan tarlaya kıyasla yapılıyor.

Aynen bu misalde olduğu gibi, Kur'an da mukaddes bir tarladır. Her bir harfi bir tohum hükmündedir. Hesap yapılırken, tohumların başakları ve başaklardaki taneler nazara alınmayacak; hesap bu şekilde yapılacak. Buna göre:

– Kur'an-ı Kerim'de 300.620 harf var. 

– İhlas suresi -besmeleyle beraber- 69 harftir. 

– Üç İhlas bir hatim olduğuna göre, 3 X 69 = 207 harf yapar. 

– Bu, Kur'an'ın harf sayısına bölündüğünde, demek, İhlas suresinin her bir harfinin 1.500'eyakın sevabı vardır.

Yasin suresinin harfleri hesap edilse, Yasin suresi 10 hatim sevabında olduğuna göre,Kur'an'ın harfleri 10 ile çarpılsa ve daha sonra Yasin suresinin harflerine bölünse şöyle bir netice ortaya çıkar ki: Yasin suresinin her bir harfinin 1.000'e yakın sevabı vardır.

Bu hesabı diğer surelerde yaptığımızda:

– Âyetü’l-Kürsî'nin her bir harfi 700 sevabındadır.

– Beraat gecesinde okunan ayetlerde her bir harfe mukabil 10.000 sevap vardır.

– Kadir gecesinde ise bu sevap 30.000'e çıkar. 

"O gece bin aydan hayırlıdır." ayetiyle işte bu manaya işaret edilir. O gecenin sevapları bu şekilde katlanır.

Sözün özü: Mezkûr hadislerde surelerin harflerinin sevabı bildirilmiş. Bu anlatımda daKur'an'ın harf sayısı esas alınmış. Demek, hadislerin manası şu değildir: 

— Bir kişi üç İhlas okusa bir kişi de hatim okusa; üç İhlas okuyan kimse hatim okuyanın aldığı sevabın aynını alır.

Hadisin manası bu değildir. Hatim okuyan kimse -sümbüllenmiş Kur'an harflerinin bereketiyle- üç İhlas okuyana kıyasla kat ve kat sevap kazanır. Üç İhlas okuyansa harfleri sümbüllenmemiş Kur'an'ın tamamı kadar sevap kazanır. Yani 300.620 sevap kazanır. Üç İhlas okuyanın kazanacağı sevap budur.

— Ne kadar ince bir izah değil mi?

Bu izahı yapabilmek için Üstad olmak lazım. Bu izahı bilmek için de Üstad ve emsallerinin eserlerini okumak lazım. Adam ne üstad ne de üstatların eserine okumuş...

— Peki, netice ne olacak? 

Aklının almadığını inkâr edecek. İşte inkâr ilimden değil, cehaletten ileri gelir. Allahu Teâlâ bu cahillerin şerrinden ümmet-i Muhammed'i muhafaza eylesin. Âmin.

5. Hazreti Musa Azrail'e tokat vurmuş mudur?

Bu dersimizde, hadis inkârcılarının iliştiği şu hadis-i şerifin izahını yapacağız:

جاء ملَكُ الموتِ إلى موسى لِيقبِضَ رُوحَه  Ölüm meleği ruhunu almak için Musa (a.s.)'a geldi.

فقَالَ لَهُ أَجِبْ رَبَّك Ona dedi ki: Rabbinin emrine icabet et. Yani canını almaya geldim, ruhunu teslim et.

فلطَم موسى عيْنَ ملَكِ الموتِ ففقَأ عيْنَه Bunun üzerine Musa (a.s.) ölüm meleğinin gözüne bir tokta vurdu ve gözünü çıkardı. 

Hadisin bundan sonrasını mealen nakledelim: 

Melek Allah'a dönüp dedi ki: 

— Ya Rabbi! Sen beni ölmek istemeyen bir kuluna göndermişsin; benim gözümü çıkardı.

Allahu Teâlâ meleğe gözünü iade etti ve dedi ki: 

— Kuluma git ve de ki: Yaşamak mı istiyorsun? Eğer yaşamak istiyorsan, elini öküzün sırtına koy; elinin örttüğü her bir kıla mukabil bir yıl yaşayacaksın.

Musa (a.s) dedi ki: 

— Bundan sonra ne olacak?

Melek cevap verdi: 

— Ölüm.

Hazreti Musa şöyle dedi: 

— Öyleyse ölüm şimdi gelsin.

Sonra da dedi ki: 

— Ey Rabbim! Bir taş atım mesafesine kadar beni Arz-ı Mukaddes'e yaklaştır. (Buhârî, Cenâiz, 69; Enbiya, 31; Müslim, Fedâil, 157, 158; Nesâî, Cenâiz, 121; Müsned, 2: 269, 315, 351)    

Bu hadis-i şerifi İmam Buhârî kaydetmiş, İmam Müslim kaydetmiş, Ahmed İbni Hanbel Hazretleri kaydetmiş ve daha başka kaynaklarda da var. Ama hadis inkârcıları buna bakmaz.Onların tek baktığı şey kendi akıllarıdır. Akıllarına yatarsa kabul ederler, yatmazsa reddederler. Bu hadis akıllarına yatmıyor. Bu sebeple de diyorlar ki: 

— Hazreti Musa Azrail'e tokat atıp gözünü mü çıkarmış? Böyle şey olur mu?

Şimdi, bu hadisin izahını Üstad Bediüzzaman Hazretlerinden iktibasla yapalım. Yapalım dabu hadisin ne kadar makul olduğu ortaya çıksın ve Hazreti Musa'nın tokat atmasının sebebi anlaşılsın.

Hadisin izahına şu soruyla başlayalım: 

— Her ölünün ruhunu Hazreti Azrail mi kabzediyor? Yoksa yardımcıları mı var? 

Bu meselede üç görüş vardır:

Birinci görüşe göre: Her ruhu bizzat Hazreti Azrail (a.s.) kabzeder. Bir ruhu alması başka bir ruhu almasına mâni olmaz. Çünkü Hazreti Azrail nurani bir varlıktır. Nurani bir varlık hadsiz yerlerde aynı anda bulunabilir ve temessül edebilir. Nurani olduğu için, temessülü aslınözelliklerine sahiptir. Onun aynı sayılır, gayrı değildir. 

Mesela insanı ele alalım... İnsanın karşısına yüz ayna konulsa insan aynı anda yüz aynada temessül eder ve gözükür. Ancak insan nurani olmadığından ve kesif bir madde olduğundandolayı aynada gözüken temessülü insan gibi tasarrufta bulunamaz. Aslın özelliklerine sahip değildir. Bir resim ve yansımadan ibarettir.

Güneş ise bir derece kesiflikten kurtulmuş ve nuraniyet kesbetmiştir. Evet, maddi bir cisimdirancak nuraniyeti vardır. Bu sebeple, hadsiz şeffaf eşyada aynı anda gözükür, temessül eder. Birinde gözükmesi diğerinde gözükmesine mâni olmaz. Ve o temessül, güneşin ışık ve sıcaklık gibi bazı özelliklerine maliktir. Bakın, nuraniyet kesbettikçe temessüller aslın özelliklerine sahip olmaya başlıyor.

Bir de evliyaları düşünelim... Şiddetli açlıklar ve riyazetlerle kesiflikten kurtulup, nuraniyet kesbeden ehlullah aynı anda birçok yerde bulunmuş ve temessül etmiş. Bu zatların temessülleri aslın özelliklerine sahip olmuş. Bununla ilgili yüzlerce haberi duymuşsunuzdur. Meseleyi uzatmamak için örneklere girmiyoruz.

Hazreti Azrail de böyle nurani bir varlıktır. Aynı anda hadsiz yerlerde temessül edebilir. Herbir temessül aslın özelliklerine maliktir. Ayrıca bu temessül aynanın mahiyetine göre olur. Nasıl ki güneş temessül ettiğinde siyah aynada siyah gözüküyor, mavi aynada mavi gözüküyor. Aynen bunun gibi, Hz. Azrail de ruh aynasında temessül ettiğinde, kâfirin ruhu çirkin olduğundan o aynada çirkin ve korkunç gözükür. Müminin ruhu güzel olduğundan o aynada güzel gözükür.

Ruhların kabzı hususunda bu görüş esas alınır ve her ruhu Hazreti Azrail'in temessül sırrıylabizzat kendisinin kabzettiği kabul edilirse; Hazreti Musa Azrail'e değil, Azrail'in bir temessülüne tokat vurmuş ve o misalî Azrail'in gözünü çıkarmıştır. Bu ne akıldan uzaktır ne de gayrimümkündür.

İkinci görüşe göre: Bütün ruhları Hazreti Azrail değil, yardımcıları almaktadır. HazretiAzrail'in farklı farklı yardımcıları vardır. İlim talebesinin ruhunu almakla görevli melek farklıdır, şehidin ruhunu almakla görevli melek farklıdır, kâfirin ruhunu almakla görevli melek farklıdır ve hakeza...

Bu görüşe göre, Hazreti Azrail bir nazır hükmünde olup yardımcılarını sevk ve idare etmektedir.

Bu görüş esas alındığında, Hazreti Musa Azrail'in gözüne değil, onun bir hizmetçisinin gözüne vurmuş ve çıkarmıştır. Bu yardımcıların da temessülleri olduğu için, Hazreti Musa bir hizmetkârın misalî bedenine tokat vurmuş ve o misalî bedenin gözünü çıkarmıştır. Bu ihtimal de ne akıldan uzaktır ne de gayrimümkündür.

Üçüncü görüşe göre: Hadis-i şeriflerde bazı melekler bildirilmiş ki kırk bin başı var; her başında kırk bin dili var; her dilde kırk bin tesbihat var... 

İşte Allahu Teâlâ'nın böyle acayip melekleri vardır. Hazreti Azrail de böyle bir melektir. Her ferde müteveccih bir yüzü ve bakar bir gözü vardır. Ne kadar ruh alınıyorsa Hazreti Azrail'in o kadar başı vardır. O baş ile ruhunu alacağı varlığa döner ve rubunu kabzeder.

Bu görüş esas alındığında, Hazreti Musa Azrail'in milyonlarca başından kendine müteveccih olan yüzüne bir tokat vurmuş ve o yüzün gözünü çıkarmıştır. Bu ihtimal de ne akıldan uzaktır ne de gayrimümkündür.

Üç görüşe göre hadisin izahını bir daha tekrar edelim:

1. Bütün ruhları Hazreti Azrail temessül sırrıyla kendisi alır. Bu ihtimale göre, Hazreti MusaAzrail'in temessülüne yani misalî bedenine bir tokat vurmuş ve o misalî bedenin gözünü çıkarmıştır.

2. Bütün ruhları Hazreti Azrail değil, yardımcıları almaktadır. Bu ihtimale göre, Hazreti Musa Azrail'in gözüne değil, onun bir hizmetçisinin gözüne vurmuş ve çıkarmıştır.

3. Hazreti Azrail'in her ferde müteveccih bir yüzü vardır. Bu ihtimale göre, Hazreti MusaAzrail'in kendine müteveccih olan yüzüne bir tokat vurmuş ve o yüzün gözünü çıkarmıştır. 

Hazreti Musa'nın tokat vurma sebebi de şudur: 

Ölüm Hazreti Musa'nın peygamberlik vazifesine bir son verecek ve ibadetine engel olacaktır. Ölümden sonra ne tebliğ vardır, ne ibadet vardır, ne de Allah yolunda zahmet çekmek vardır. Hazreti Musa, ölümün hizmetine son vereceğini bildiğinden -Allah aşkıyla- o hizmete son vermek isteyen bir göze tokat vurmuştur. Tokadı Allah aşkındandır. Yoksa dünya sevgisinden değildir. Vurması da haktır ve hakikattir!

6. "Dünya öküz ve balık üzerindedir." hadisinin izahı

İbni Abbas Hazretlerinden nakledilen bir hadis-i şerif şöyledir:

Peygamberimiz (a.s.m.)'a sormuşlar: 

— Dünya ne üstündedir?

Peygamberimiz (a.s.m.) cevap vermiş:

— عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ  Öküz ve balığın üzerindedir. (Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve’t-Terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid: 8:131; İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172) 

Başka bir rivayette ise ilk defa sorulduğunda, عَلَى الثَّوْرِ  "Öküzün üzerindedir." demiş. Diğer defa sorulduğunda da عَلَى الْحُوتِ "Balığın üzerindedir." demiş.

Hadis inkârcıları bu hadisi gösterip diyorlar ki: 

— Bu hadis nasıl sahih olabilir? Dünyanın balık ve öküzün üzerinde durduğuna nasıl inanılır?

Onlar akıllarının almadığı her hadisi inkâr ediyorlar. Hadisin cerh ve tadiline bakmıyorlar. Tek baktıkları şey kendi mantıkları. Mantıklarına yatarsa kabul ediyorlar, yatmazsa reddediyorlar. Hâlbuki hadisin cerh ve tadili mantıkla yapılmaz. 

Şimdi, bu hadisin izahını yapalım. İzahını yaptığımızda göreceksiniz ki bu hadis ne kadar hikmetli bir hadismiş. Üstad Bediüzzaman Hazretleri 14. Lem'a isimli eserinde bu hadisi üç farklı şekilde şerh etmiş. Mezkûr eserden iktibas ederek meseleyi izah edelim:

Hadisin birinci izahı: Nasıl ki farklı farklı melekler var ve farklı farklı vazifeler icra ediyorlar. Mesela:

– Hazreti Azrail ruhları alıyor. 

– Hazreti Cebrail vahiy getiriyor. 

– Hazreti Mikail tabiat olaylarına nezaret ediyor. 

– Hazreti İsrafil sûra üfleyecek. 

– Arş'ı taşımakla görevli melekler var. 

– Yağmur damlalarını indirmekle görevli melekler var. 

– Cehennemde azap etmekle görevli melekler var... 

Aynen bunlar gibi, dünyaya nazır ve hamele olan iki melek vardır. O meleklerden birinin ismi “Sevr” yani “öküz”; diğerinin ismi “Hût” yani “balık”tır. 

Üstad Hazretleri diyor ki: -Allahu a'lem- bu iki meleğin, âlem-i melekût ve âlem-i misalde öküz ve balık suretinde temessülleri var. 

Yani bu iki melek bu âlemlerde öküz ve balık şeklinde görünüyorlar.

İşte Peygamberimiz (a.s.m.) bu hakikate işareten, “Dünya öküzün ve balığın üzerindedir.” buyurmuş. Yani dünyaya "Sevr" ve "Hût" (balık ve öküz) namıyla iki melek nezaret eder,demek istemiş.

Hadis-i şerifin birinci izahı budur.

Hadisin ikinci izahı: Mesela şöyle sorulsa: 

— Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?

Cevaben denilir ki:

— Kılıç ve kalem üzerinde duruyor.

Burada kılıç, askerin kuvvet ve cesaretini; kalem de memurların ilim ve adaletini temsil ediyor. “Kılıç ve kalem üzerinde” denildiğinde, bu sözle hakiki kılıç ve kalem kastedilmiyor. Yani bu cevapta bir mecaz vardır. Kelamın mana-yı hakikisi murad değildir. 

Devlet, kılıç ve kalem üzerinde durduğu gibi, yeryüzü de öküz ve balık üzerinde durur. Burada öküz "tarımı", balık da "denizciliği" temsil etmektedir.

Evet, şu yeryüzü hayat sahiplerinin meskenidir. Hayat sahiplerinin kumandanı da insandır. İnsanın sahilde oturanlarının geçim kaynağı balıktır. Sahilde olmayanların geçim kaynağı iseziraattir ki ziraat de öküzün omzundadır. Ne vakit öküz çalışmaz ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sükût eder. 

İşte Peygamberimiz (a.s.m.) gayet hikmetli bir cevapla, “Dünya öküzün ve balığınüzerindedir.” demiş; insanın hayatının balık ve öküzün hayatıyla ne kadar alâkadar olduğunuiki kelimeyle ders vermiş. 

Bu da hadisin ikinci izahıydı.

Hadisin üçüncü izahı: Eski gök bilimine göre, Dünya sabit olup Güneş'in etrafında gezerdi. Güneş’in her otuz derecesine bir burç tabir etmişlerdi. 

O burçlardaki yıldızları birbirine bağlayacak şekilde farazi hatlar çekilse, bazen aslan sureti, bazen terazi sureti, bazen öküz sureti ve bazen de balık sureti ortaya çıkar. Bu şekil benzerliğinden dolayı o burçlara bu isimler verilmiş. 

Bu asırda keşfedildi ki Güneş Dünya'nın etrafında dönmüyor. Güneş’in bedeline Dünya dönüyor. Bu durumda, o burçlar boş kalmış oldular. Boş kalan bu burçlar yerine, Dünya’nın senevi yörüngesinde, küçük mikyasta, o daireleri yerde teşkil etmek gerekir. 

Böyle olduğunda o semavi burçlar, Dünya’nın senevi yörüngesinde temessül edecek. Ve buna göre, Dünya her ayda semavi burçlardan birinin gölgesinde ve misalinde olacak. 

İşte bu vecihle, Peygamberimiz (a.s.m.) bir defasında, “Öküzün üzerinde.”, diğer defasında da “Balığın üzerinde.” buyurmuş.  Çünkü Dünya o sualin zamanında öküz burcunun gölgesindeymiş. Bir ay sonra yine sorulmuş, “Balığın üzerinde.” demiş. Çünkü o vakit Dünya balık burcunun gölgesindeymiş. 

Peygamberimiz (a.s.m.) bu cevabıyla bir astronomi dersi veriyor. Ancak kendi asrının insanlarına değil... Çünkü o asrın insanları bu anlattığımızı kavrayamaz. Peygamberimiz (a.s.m.) bu hadisiyle bu asrın ümmetine ders veriyor; Dünya'nın Güneş etrafında döndüğünü beyan ediyor.

Hadisin üç farklı izahını okudunuz. Bakın, Peygamberimiz (a.s.m.) toplamda dört kelimeylene kadar çok mana ifade etmiş. Bu hadisin hikmeti karşısında şaşırıp secde edeceğimize, bazıları hadisi inkâr ediyor. 

Yahu, bu hadis Peygamberimizin hakkaniyetine delildir. Hadisin ifadesi bir mucizedir. Tabiianlayana...

Şu bilgiyi de verip dersi öyle tamamlayalım: Sonradan ravilerin veya müfessirlerin bazı açıklamaları hadis zannedilmiştir. Mesela "Dünya öküzün üzerindedir. Öküz başını sallayınca deprem oluyor." gibi ilaveler hadis değildir.

7. İki rekât namaza hac ve umre sevabı nasıl verilir?

Bazı hadis-i şeriflerde küçük amellere çok büyük sevaplar bildirilmiştir. Mesela:

– "Kim işrak namazını kılarsa ona hac ve umre sevabı verilir." (Tirmizî, 586) buyrulmuş.

– "Kim şu virdi okursa, ona Hazreti Musa ve Hazreti Harun'un sevapları kadar bir sevap verilir." denilmiş.

– "Kim falan ameli yaparsa bir hatim sevabı kazanır." gibi hadisler nakledilmiş.

Hadis inkârcıları bu ve benzeri hadislere ilişip diyorlar ki: 

— Bu hadisler sahih olamaz. Çünkü iki rekât namazın zahmeti nerede, hac ve umrenin zahmeti nerede? İki rekât namazla bir hac ve umre sevabı nasıl alınır? Yine bir virdi bir dakikada okumanın zahmeti nerede, Hazreti Musa ve Hazreti Harun'un tebliğ ve ibadetle geçen ömürlerinin zahmeti nerede? Bir dakikalık bir vird ile iki peygamberin sevabı kadar bir sevap nasıl kazanılır?

İşte hadis inkârcıları, amellerin sevabına dair hadisler hakkında böyle şeyler söylüyorlar.Aslında ilk bakıldığında söyledikleri mantıklı da geliyor. 

— Yani iki rekât namazla bir hac ve umre sevabı nasıl kazanılır?

— Kısacık bir vird ile iki peygamberin sevabı kadar bir sevap nasıl kazanılır?

— Bir dakikalık bir amel ile bir hatim sevabı nasıl kazanılır?

İnsan bu soruların cevabını bilmiyorsa hadis inkârcılarına biraz meylediyor. Lakin siz sakın meyletmeyin, çünkü birazdan bu hadislerin izahını yaptığımızda meselenin hiç de onlarındediği gibi olmadığını göreceksiniz. 

Üstad Bediüzzaman Hazretleri, 24. Söz isimli eserinde bu hadislerin manasını şerh ediyor. O eserden iktibasla şimdi meseleyi izah edelim:

Kıyasta bir kaide vardır: Meçhul olan, malum olana kıyas edilir.

Yani bilinmeyeni anlayabilmek için bilinene kıyas ederiz. Mesela büyük bir yeri tarif ederken, "Bir futbol sahası büyüklüğünde." deriz. Burada meçhul maluma kıyas edilmiştir. Meçhul, söz konusu yerin büyüklüğüdür. Malum ise futbol sahasının büyüklüğüdür. 

Bu kaideyi çok iyi anlayalım. Çünkü meseleyi bu kaide üzerine bina edeceğiz. Kaideyi bir daha tekrar edelim: Meçhul olan, malum olana kıyas edilir. Meçhul meçhule kıyas edilmez.

Şimdi şu hadis-i şerife bakalım: 

— Kim kerahet vakti çıktıktan sonra iki rekât namaz kılarsa, bir hac ve umre yapmış gibi sevap kazanır. (Tirmizî, 586)

Bu hadiste anlatılan namaz işrak namazıdır. 

— İşrak namazının sevabı ne kadarmış?

Hac ve umre sevabı kadarmış... 

Şimdi şu tahlili yapalım: İşrak namazının sevabı bizce meçhul; sevabının ne olduğunu bilmiyoruz. Sevabını anlayabilelim diye, sevabı hac ve umreye kıyas edilmiş ve onlar kadar sevabının olduğu bildirilmiş.

— Peki, kıyas edilen hac ve umrenin sevabını biliyor muyuz?

Hayır, bilmiyoruz; bu da bizce meçhul...

— Allahu Teâlâ'nın hac ve umre yapana cennette vereceği mükâfatı hakkıyla bileniniz var mı?

Cenneti hakkıyla bilmiyoruz ki haccın ve umrenin mükâfatını bilelim... 

Bu durumda hadis-i şerifte, meçhul meçhule kıyas edildi. Meçhul olan işrak namazının sevabı, yine bizce meçhul olan hac ve umrenin sevabına benzetildi. Hâlbuki kıyastaki kaideneydi?

— Meçhul olan, malum olana benzetilmeli. Meçhul meçhule benzetilmez. 

O zaman mezkûr hadis-i şeriften murad olan mana bizim anladığımız mana değil. Burada başka bir mana var ve başka bir mana olmalı. Şimdi bu manayı bulalım:

Manayı bulabilmemiz için, hac ve umrenin sevabının meçhullükten çıkıp malum olması gerekir. 

— Peki, nasıl malum olur?

Hakiki sevapları cihetiyle malum olamıyor. Çünkü hakiki sevabını bilmiyoruz. Bunun malum olmasının tek yolu, zihnimizdeki farazi sevabıdır. Yani tahminimize giren ve tasavvurumuzdaolan sevabıdır. Bu sevap bizce malumdur. İşte hadiste kastedilen sevap, hac ve umrenin gerçek sevabı değil, zihnimizdeki bu farazi sevabıdır.

Şöyle bir misalle bunu izah edelim: 

Haberleşmenin olmadığı bir zamanda, köyde yaşayan bir zatı düşünelim... Bu zat padişahı hiç görmemiş ve saltanatının haşmetini bilmiyor. Tek bildiği köydeki ağası... Padişahı köydeki ağasından biraz daha büyük tasavvur ediyor. Sınırlı fikriyle daha ötesini düşünemiyor. Hayali,padişahın hakiki haşmetine ulaşamıyor. Âdeta padişahı bir yüzbaşı haşmetinde düşünüyor;zihninde bu kadar büyütebiliyor.

Şimdi, bu adama desek ki: 

— Sen benim için şu işi yaparsan sana padişahlık vereceğim.

Bu söz, "Senin zihnindeki padişahlığı vereceğim." manasındadır ki bu da yüzbaşı kadar bir haşmettir. 

İşte işrak namazını kılana bir hac ve umre sevabının verilmesi de bunun gibidir. Burada verilen, hakiki bir hac ve umre sevabı değil, o kişinin zihninde ve tasavvurunda olan hac ve umre sevabıdır. İşte bu durumda, meçhul maluma kıyas edilmiş olur. Buradaki malum, kişinin zihnindeki sevaptır.

Aynen bunun gibi, "Kim şu virdi okursa Hazreti Musa ve Hazreti Harun'un sevapları kadar sevap kazanır." meselesi de böyledir. O virdi okuyan, Hazreti Musa ve Hazreti Harun'un gerçek sevaplarını kazanmaz. Zihnindeki sevap kadar bir sevap kazanır.

Şimdi, Hazreti Musa'nın sevabını ve cennetteki makamını hayal etmeye çalışın... 

Hayal ettiğiniz şey, Hazreti Musa'nın mükâfatının milyonda biri bile olamaz. İşte o virdi okuyan hayal ettiği kadar sevap kazanır. İnsan ne kadar fazla hayal etmeye çalışsa da ettiği hayal:

– 5-10 dönüm içinde bir ev...

– Belki denize yakın...

– İçinde ağaçlar var, havuzu var ve hakeza... 

Hayal daha öteye gidemiyor. Hâlbuki bu dünya -bütün şaşaasıyla- cennete kıyasla bir zindan hükmündedir. 

— Böyle bir cenneti ve Hazreti Musa'nın mazhar olduğu nimetleri kişi nasıl hayal edecek?

Dersin özünü bir daha tekrar edelim: 

Kıyas yapılırken, meçhul olan malum olana kıyas edilir. Buradaki malum, kişinin zihnindeki sevaptır. Hakiki sevap bizim meçhulümüz olduğu için bu kıyasa dâhil değildir. Amellerin sevabına dair bütün hadis-i şeriflere bu nazarla bakmamız gerekir.

Bu hadisler hakkındaki izahın ikinci ciheti de şudur: 

Mesela güneş büyük bir denizde tecelli eder. Denizde tecelli ettiği gibi, küçücük bir aynada da tecelli eder. 

— Denizde gözüken güneşle aynada gözüken güneş aynı mıdır?

Evet, aynıdır. Aralarındaki tek fark, büyüklük ve küçüklüktür. Yani bu tecelliler keyfiyeten aynı, kemiyeten farklıdır. 

Şimdi birisi dese ki: 

— Şu işi yap, sana güneşi vereceğim. 

O kişi o işi yapsa ve söz veren kimse onun aynasına güneşin misalini verse, bu durumda, güneşi vermiş midir?

Evet, vermiştir. O aynanın kabiliyeti güneşten ancak o kadarı alabilir. Deniz gibi bir kabiliyeti yoktur ki denizde tecelli ettiği gibi, güneş onda tecelli etsin. Ama hiç kimse aynada tecelli edene, "Bu güneş değildir." diyemez. 

Evet, güneştir; lakin tecellisi aynanın kabiliyetine göredir.

Aynen bu gibi, Allahu Teâlâ da "Şu ibadeti yapana hac ve umre sevabı vereceğim." demiş. Hac ve umrenin hakiki sevabını, güneşin denizdeki tecellisi olarak kabul edelim. Bu kadar büyük olsun... 

O küçük ameli yapana, denizdeki tecelli gibi bir tecelli verilmez; aynadaki tecelli gibi bir tecelli verilir. Ancak aynadaki tecelli de güneştendir. Denizdeki tecelliyle arasındaki tek fark kemiyettir yani azlık ve çokluktur. Yoksa keyfiyeten birdir. 

Meseleyi biraz daha somutlaştıralım:

Faraza hac ve umre yapanlara cennetin özel bir köşesinde 1 milyon metrekare bir yer veriliyorolsun. İşrak namazı kılan kişiye de aynı yerde bir bahçe veriliyor...

1 milyon metrekarede hangi nimet varsa -küçük bir ölçekte- o bahçenin içinde de var. Demek,verilen şeyin keyfiyeti aynıdır. Fark kemiyette yani azlık ve çokluktadır. Kimine deniz kadar verilmiş kimine ayna kadar; ama ikisi de aynı cinstir.

Amellerin sevabıyla ilgili hadislere böyle bakmalıyız.

Amellerin sevabına dair iki farklı izah yaptık. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, 24. Söz isimli eserinde meseleyi 5 farklı şekilde izah ediyor. Biz ikisini nakletmeye çalıştık. Diğer üç izahı merak edenler, Üstad Hazretlerinin 24. söz isimli eserine bakabilirler.

8. "Bu bir dağdır ki bizi sever ve biz de onu severiz." hadisinin izahı

Enes b. Malik Hazretleri diyor ki: Resulullah (a.s.m.) Uhud Dağı’nı görünce şöyle buyurdular:

هَذَا جَبَلٌ يُحِبُّنَا ونُحِبُّهُ 

Bu bir dağdır ki bizi sever, biz de onu severiz. (Buhârî, 7333)

Bu hadis-i şerifte, Peygamberimizin ve Müslümanların Uhud Dağı’nı sevdiği, Uhud’un da Peygamberimizi ve Müslümanları sevdiği beyan buyrulmuş. Hadis inkârcıları bu hadise itiraz edip diyorlar ki:

— Bu hadis nasıl sahih olabilir? Bir dağ insanı nasıl sevebilir? 

Şimdi hadis-i şerifin izahını yapalım. Yapalım da bu hadis inkârcıları bir dağın insanı nasıl sevebileceğini anlasın!

Hadis âlimleri hadis-i şerifte geçen “Uhud Dağı’nı sevmek” ve “Uhud Dağı tarafından sevilmek” ifadeleri hakkında iki farklı izah yapmışlardır:

Birinci izah şudur: Hadis-i şerifteki ifade hakikattir, mecaz değildir. Peygamberimiz (a.s.m)’ınsevdiği ve kendisi tarafından sevildiği Uhud Dağı’nın bizzat kendisidir. 

Bu görüşe göre, Allahu Teâlâ Uhud Dağı'na ilham eder ve Uhud Dağı bu ilham sayesinde Peygamberimiz (a.s.m.)'ı ve Müslümanları sever. 

Bu, akıldan uzak görülecek bir şey değildir. Nitekim Peygamberimiz (a.s.m.) yeni bir minber yaptırdığında, daha önce üzerinde hutbe okudukları hurma ağacı bu ayrılık sebebiyle inlemiş ve inlemesini herkes işitmiştir.

Yine Kur’an-ı Kerim’de "taşların Allah korkusuyla yuvarlandığından" (Bakara 74) bahsedilir. Ehl-i sünnet âlimleri, taşların Allah korkusuyla yuvarlanması hakkında şöyle der: 

— Allah taşa ilham eder ve bu ilhamın neticesinde taş Allah’tan korkarak yuvarlanır. 

Yine Kur’an-ı Kerim’de "dağların Dâvûd (a.s.) ile birlikte zikrettiği" (Sad 18) belirtilir. Dağların zikretmesi Allah'ın ilhamıyla vaki olan bir şeydir. 

Demek, cansız bir eşya kendisine yapılan ilhamla korkabilir veya zikreden bir zâkir olabilir.Bunun örnekleri çoktur. Biz meseleyi uzatmamak için kısa kesiyoruz.

Uhud Dağı’nın Peygamberimiz (a.s.m.)’ı ve Müslümanları sevmesi de bundan farklı bir şey değildir. Allahu Teâlâ Uhud dağına ilham eder. Uhud dağı da bu ilhamla Müslümanları sever.

Bu görüş, âlimlerin çoğunluğunu ifade eden cumhurun görüşüdür. Âlimlerin ekserisi hadisinmanasını hakikate hamletmişler ve Uhud Dağı’nın Allah’ın ilhamı neticesinde hakiki bir sevgiye mazhar olduğunu söylemişler.

Hadisin ikinci izahı da şudur: Bir kısım âlimler, “Uhud’u sevmek” ve “Uhud tarafından sevilmek” ifadelerini, Medine halkını sevmek ve onlar tarafından sevilmek olarak izah etmişler. Burada Medine "Uhud" olarak isimlendirilmiştir. 

Bu ifade tarzının Kur'an'da misaller çoktur. Mesela وَسْئَلِ الْقَرْيَةَ  "Kasabaya sor." (Yusuf 82) denilir. Bu ayette, “Kasabaya sor.” emriyle kasabanın kendisi değil, kasaba halkı kastedilmiş ve ayetin manası, “Kasaba halkına sor.” şeklinde kabul edilmiştir. 

Aynen bunun gibi, Uhud’u sevmek ve Uhud tarafından sevilmekle de Medine halkını sevmekve onlar tarafından sevilmek kastedilmiştir. Bu, hadisin ikinci izahıdır.

— Peki, bu iki izahtan hangisini kabul edeceğiz?

Biz şunu yapacağız: Hadisin manası hakkındaki bu iki izahı bilecek ve sonra diyeceğiz ki: Allah'ın Resulü (a.s.m.) hangi manayı kastetmişse ben o manaya iman ettim, kabul ettim, tasdik ettim. En iyisini Allah bilir.

Ya da şunu yapacağız: Bu iki izahtan hangisi aklımıza daha çok yatıyorsa, kalbimiz hangisini daha kolay kabul ediyorsa onu kabul edeceğiz. Bu kabulde sonra da -diğer izaha ilişmeyip- şöyle diyeceğiz: Ben bu izahı kabul ediyorum ama diğerini de reddetmiyorum. Allah hangi manadan razı ise gönlümü o manaya çevirsin.

Müşkil hadislere bakışımız işte bu olmalı.

9. "Kişi sevdiği ile beraberdir." hadisinin izahı

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuş:

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أَحَبَّ  Kişi sevdiği ile beraberdir. (Tarih-i Müsned, 13388; Ebû Dâvûd, 5127) 

İbni Hacer Hazretlerinin beyanına göre, bu hadis-i şerifi yirmi kadar sahabe nakletmiştir.

Buna rağmen hadis inkârcıları bu hadise ilişerek diyorlar ki: 

— Kişi ahirette sevdiği ile nasıl beraber olur? Mesela diyelim ki basit bir adamPeygamberimiz (a.s.m.) sevdi. Bu durumda, onunla beraber olabilmesi için Peygamberimizin yanında olması gerekir. Hâlbuki Peygamberimizin cennetteki makamı nerede, o kişinin makamı nerede? Eğer herkes sevdiği ile beraber olacaksa cennette derecenin olmamasıgerekir. Herkes Peygamberimizi sevdiğine göre, herkesin o makamda bulunması lazım gelir.Bu ise muhaldir. Bu da ispat eder ki bu hadis sahih değildir.

İşte onlar böyle diyorlar. Hep diyoruz ya, hem bilmiyorlar hem de bir bilene sorup öğrenmiyorlar. Şimdi biz bu meselenin izahını Üstad Bediüzzaman Hazretlerine soralım, ondan öğrenelim; Üstad Hazretlerinin 28. Söz isimli eserinden iktibas ederek meseleyi izah edelim:

Gayet güzel ve şaşaalı bir bağda olduğumuzu farz ediyoruz... Son derece zengin bir zat burayı öyle bir şekilde tanzim etmiş ki içinde her nimet bulunur ve her duygu burada tatmin edilir...

– Mesela öyle sofralar kurmuş ki o sofralarda yok yok. Tat alma duyusunu tatmin edecek her lezzetli nimet bu sofralarda bulunur.

– Bu yeri öyle sanatlı eserlerle donatmış ki görme duyusunun hoşuna gidecek bütün güzellikler burada bulunur.

– Burada öyle güzel sesler var ki işitme duyusu her yönüyle burada tatmin olur.

– Burada öyle güzel kokular var ki koklama duyusu burada mest olur.

– Burada öyle manzaralar var ki hayal kuvveti acayip keyif alır.

Bunlar gibi, bütün zahirî ve bâtıni duyular burada lezzetlenir, keyif alır, tatmin olur...

Şimdi buraya iki dost girdi. Aynı sofraya oturdular... 

Ancak birisinin tat alma duyusu pek az gelişmiş. Gözü de az görüyor. Burnu kokuların farkınıfark edemiyor. Garip sanatlardan da pek anlamıyor, antika şeyleri bilmiyor... İşte bu kişi o gezinti yerinin güzelliklerinin, oradaki lezzetlerin ve nimetlerin ancak binde birinden istifade edebilir. 

Arkadaşı olan diğer kişinin ise bütün zahirî ve bâtıni duyuları; akıl, kalp, his ve latifeleri o derece gelişmiş, o mertebe inkişaf etmiş ve o kadar mükemmel ki o gezinti yerindeki bütün incelikleri, güzellikleri, letâifi ve garip sanatları hissedip zevk ediyor. Birinci kişinin o yerden aldığı lezzet bir iken, bunun aldığı lezzet bin oluyor.

İşte iki arkadaş omuz omza, aynı yerde, aynı sofrada otururlar. Fakat lezzetleri ve keyifleri birbirinden farklıdır.

Meseleyi biraz daha somutlaştıralım: Mesela mesleği gurmelik olan kişiler var. Bu kişilerin lezzet alma duyusu o kadar gelişmiş ki bir lokmayı ağızlarına attıklarında yemekte kullanılan bütün maddeleri sayabiliyorlar. Aynı lokmayı biz ağzımıza attığımızda bu lezzetlerin hiçbirinin farkına varamıyoruz.

Şimdi, böyle bir kişiyle aynı sofrada olsak ve aynı yemeğe kaşık uzatsak, bizim o yemekten aldığımız lezzet bir ise onun aldığı lezzet ondur, yüzdür.

Yine mesleği koklamak olan insanlar var. Tek yaptıkları iş, parfüm firmalarının yeni ürünlerini koklamak. Bu kişilerin koku alma duyusu öyle gelişmiş ki kokunun en derinine nüfuz edip, bizlerin alamadığı kokuları hissedebiliyorlar.

Şimdi, böyle bir kişiyle aynı kokuyu koklasak, bizim o kokudan aldığımız lezzet bir ise onun aldığı lezzet yüzdür, bindir.

Yine bazı kişilerde sanata karşı büyük bir ilgi, bir bilgi birikimi ve sanatı seyretmekle keyif alma duygusu vardır. Böyle bir kişiyi Ayasofya Camii'ne soksanız, bir duvarını akşama kadar seyreder de doymaz. Hâlbuki biz o duvara beş dakika baksak sıkılırız. 

Demek, aynı şeyi yemekle, aynı şeyi koklamakla, aynı mekânda bulunmakla aynı keyif alınmıyor, aynı lezzet hissedilmiyor.

Aynen bunun gibi, cennette dost dostuyla beraber iken, bir bedevi bir peygamberin yanında iken, her birisi kendi derecesine göre Allah'ın nimetlerinden hisselerini alırlar. Yan yana olmak demek, aynı keyfi sürmek ve aynı lezzeti almak demek değildir. Herkes dünyadaki ameline ve cennetteki derecesine göre bir lezzet alır. 

Ayrıca Üstad Hazretlerinin ifadesiyle, cennet öyle bir mekândır ki kişilerin bulundukları cennetler farklı farklı olsa da bu farklılık beraber olmalarına mâni olmaz. Çünkü cennetin sekiz tabakası olup bunlar birbirinin üstündedir; hepsinin çatısı da Arş-ı Azam’dır. 

Nasıl ki koni şeklindeki bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, temelinden zirvesine kadar surlu mekânlar bulunsa; o mekânlar birbirinin üstündedir fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz; içlerinden geçilebilir ve birbirine bakar. 

İşte cennet de böyledir. En alt cennette olan bir mümin üstteki cennetleri geçerek Peygamberimiz (a.s.m.)'a misafir olabilir. Onun sofrasına oturup, onunla sohbet edebilir.

Allahu Teâlâ bizlere de oturmayı ve sohbet etmeyi nasip etsin. Âmin.

10. "Dünya müminin zindanı, kâfirinse cennetidir." hadisinin izahı

Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

عن أبى هريرة ، اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ  Dünya müminin zindanı, kafirin ise cennetidir. (Sahih-i Müslim, 2956)

Bu hadis-i şerifte dünyanın müminler için bir zindan, kâfirler için de bir cennet olduğu beyan buyrulmuş. Bu hadisin manası hakkında âlimler farklı izahlar yapmışlar. Bu izahlardan üçünü sizlerle paylaşalım:

Birinci izaha göre: Dünyanın mümine zindan, kâfire cennet olması ahirete kıyasladır. Allahu Teâlâ'nın mümine cennette vereceği nimetlere kıyasla bu dünya bir zindan gibidir. O cennet kiÜstad Bediüzzaman Hazretlerinin beyanına göre, şu dünyada bin sene mesudane bir hayat, cennetin bir saatlik zevkine mukabil gelemez. Cennetin de bin senesi, Allah'ı görmekle hasılolan lezzetin bir saatine mukabil gelmez. 

İşte mümini ahirette cennet ve Allah'ı görme nimeti beklemektedir. Bu nimetlere kıyasla dünya mümine zindan hükmündedir. Mümin bu dünyada ne kadar rahat içinde de olsa bu böyledir.

Dünyanın kâfir için cennet olması da yine ahirete kıyasladır. Kâfiri ahirette bekleyen tek şeycehennemdir ve azaptır. Kâfir bu dünyada ne kadar sıkıntı içinde olursa olsun -onu bekleyen cehenneme kıyas edildiğinde- dünya ona sanki cennet gibidir. 

İşte hadisle anlatılmak istenen mana budur ve hadisin hükmü ahirete kıyasladır.

İkinci izaha göre: Dünyanın mümine zindan, kâfire cennet olması şudur: 

Mümin, iradesiyle nefsini dünyevi lezzetlerden uzak tutmuş, böylece sanki kendini bir nevi hapse mahkum kılmıştır. Hani hapiste insan lezzetlere ulaşamıyor ya, işte mümin de dünyevi lezzetleri -bilhassa gayrı meşru lezzetleri- kendine yasak etmiş ve dünyayı kendi hakkında bir hapse çevirmiş... Dünyanın mümine zindan olması budur.

Kâfir ise nefsini günahlara salmış, ne isterse onu yapmış; böylece dünya ona cennet gibi olmuş. Cennette yasak yoktur. Kâfir de dünyada hiçbir yasağı tanımadığı ve dilediği her şeye elini uzattığı için dünya âdeta ona bir cennet gibi olmuş.

Bir daha toparlayacak olursak: Mümin dünyevi lezzetleri kendine haram etmiş, bu cihetledünya ona bir zindan olmuş. Kâfir ise ne isterse onu yapmış, bu cihetle dünya ona sanki bir cennet olmuş. İşte hadiste anlatılmak istenen mana budur.

Üçüncü izaha göre: Bu izahı Sühreverdî Hazretleri yapmıştır. Gerçekten de müthiş bir manayı ortaya koymuş. Hazret bu hadisi şöyle izah etmiş:

Hadis-i şerifte, dünyanın mümin için bir zindan olmasından bahsedilmiş. Zindan, darlık ve dışarı çıkmaya engel olmaktan ibarettir. Kalp ne zaman uhrevi zevkleri arzulasa şeytan ona bu kapıyı hemen kapatır; onun bu manevi zevklere ulaşmasına engel olur. 

İşte bu hâl, hapishanelerin en muhkemi ve en dar olanıdır. Zira kim kişi ile onun sevgilisi arasına girerse, ona yeryüzünü -bütün genişliğine rağmen- daraltır. 

İşte dünyanın mümine zindan olması budur. Nefsin ve şeytanın gardiyanlığı sebebiyle kişi bir yol bulamaz ki bu zindandan çıksın da Allah'a vasıl olsun; muhabbetullahın zevkine vemarifetullahın lezzetine ulaşsın...

Tam tersi cihetiyle de bu dünya kâfire cennettir. Şeytan onun hücresinin kapısını açmış,dünyayı ona süslemiş, cennet gibi göstermiş ve her nimetten faydalanmasını hatta saldırmasını nasihat etmiş. O da yalancı cennetinde yaşar durur. Ta ölüm gözünü açıncaya kadar.

"Dünya müminin zindanı, kafirinse cennetidir." hadisinin üç farklı izahını naklettik. Hadis ilmi böyle okunmalı; muhaddislerin izahıyla...

11. "Ramazan ayı girdiği zaman cennetin kapıları açılır, cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur." hadisinin izahı

Bu dersimizde şu hadis-i şerifin izahını yapacağız:

عن أبي هريرة ، اِذَا دَخَلَ رمَضَانُ فُتِّحَتْ أَبْوَابُ الْجنَّةِ وَغُلِّقَتْ أَبْوَابُ النَّارِ وسُلْسِلَتِالشَّيَاطِينُ  

Ramazan ayı girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur. (Buhârî, Savm, 5;  Müslim, Sıyam, 2; Nesâî, Sıyam, 5)

Bazı hadis-i şerifleri okursunuz ve anlarsınız. Bazılarının manasında ise bir zorluk vardır. Bu tip hadisleri konu edinen hadis bilim dalına "müşkilü'l-hadis" denir. 

Hadisleri doğru anlamak için bu ilmin bilinmesi ve bu ilim erbabının eserlerinin okunması gerekir. Bu ilmin erbabı hadis hafızı olup, dâhi derecesinde insanlardır. Bu zatların nasıl müstesna âlimler olduğunu şu bilgiyle anlayabilirsiniz:

– Yüz bin hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezberleyene "hafız" denir. 

– İki yüz bin hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezberleyene "şeyhu'l-hadis" denir. 

– Üç yüz bin hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezberleyene "huccetü'l-İslam" denir. 

– Üç yüz binden daha çok hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezberleyene "hadis imamı" ve "hadis müçtehidi" denir.

Bugün değil üç yüz bin hadisi, üç yüz hadisi senetleriyle birlikte ezberleyen bir kişi bulamazsınız!

Şu bir kaidedir: Bir fende veya sanatta, münakaşaya sebep olan bir konuda, o fennin ve sanatın dâhilerinin sözü geçer. O fenden olmayan birisi ne kadar dâhi de olsa sözü o meselede geçmez. Mesela bir hastalığın keşfinde küçük bir doktorun sözü, büyük bir mühendisinsözüne tercih edilir. Çünkü mesele tıptır; tıp ilminde söz de doktorlarındır.

Aynen bunun gibi, bir hadis-i şerif izah edilecekse söz hakkı hadis hafızlarının ve muhaddislerindir. 

— Bir hadis-i şerifi, ezberinde yüz bin hadis olan bir hadis âlimi mi daha iyi anlar yoksa bu ilmin erbabı olmayan, ezberinde yüz hadis bile bulunmayan birisi mi daha iyi anlar?

Bu izahları şundan yapıyorum: Her gün televizyonlarda birilerini görüyorsunuz. Hadisler hakkında ahkam kesiyorlar. Bir kısmı hadisleri toptan inkâr ediyor; bir kısmı da akıllarına yatmayanları inkâr ediyor. 

— Peki, bunlar hadis hafızı mıdır? 

Hayır, hadis hafızı değildir!

— Hadis âlimi midir? 

Hayır, hadis âlimi de değildir.

— Peki, ezberlerinde kaç hadis vardır?

İnanın 100 hadis bile yoktur. Ama iş lafa geldi mi ezberinde 500 bin hadis olan âlimleri beğenmezler. Siz siz olun, bu kişilerden uzak durun!

Bu hatırlatmadan sonra, şimdi geldik hadisimizin izahına:

Hadis-i şerifte, ramazan geldiğinde cennet kapılarının açıldığından, cehennem kapılarının kapandığından ve şeytanların zincire vurulduğundan haber verilmiş. Bu hadisin manasıhakkında muhaddisler farklı izahlar yapmışlar. Bu izahların bir kısmı şöyledir: 

Kâdî İyâz der ki: Hadiste bir mecaz olabilir. Yani lafızların hakiki manası değil, mecaz mana murad olabilir. Bu ihtimale göre, hadisin manası şöyle olur:

Cennetin kapılarının açılmasından maksat, cennete girmenin sebebi olan ibadetleri, Allah’ın kullarına açması ve kolaylaştırmasıdır. 

Cehennemin kapılarının kapanmasından maksat, kişinin kendisini cehenneme sokacakisyanlardan çevrilmesi ve günahlardan uzak tutulmasıdır. 

Şeytanların bağlanmasından murad ise onların müminleri şaşırtma, aldatma ve şehvetleri süsleme gibi işlerden âciz bırakılmasıdır. 

Eğer hadiste bir mecaz varsa manası budur. Bununla birlikte, hadisin zahirî manasında olmasıda mümkündür. Yani ramazan geldiğinde cennetin kapıları bizzat açılır, cehennemin kapılarıkapanır ve şeytanlar zincirlenir. Bütün bunlar ramazan ayının girmesine, hürmetinin büyüklüğüne ve şeytanın müminlere eziyetten menedildiğine bir alamet ve bir işarettir.

Demek, Kâdî İyâz Hazretleri hadis-i şerifi hem mecaz manasıyla hem de hakiki manasıyla izah etmiş ve "İki ihtimal de olabilir." demiş.

Hadis-i şerif hakkındaki bir başka izah Zeyd İbnu'l-Münir Hazretlerine aittir. O der ki: Hadisin zahirî manasının esas alınması daha evladır. 

İmam Kurtubî Hazretleri de hadisi zahirî manasına hamletmiş ve hakiki manayı tercih etmiştir.

Eğer hadiste zahirî mana kastedilmişse, bu durumda şu soru ortaya çıkar: 

— Eğer ramazanda şeytanlar zincirleniyorsa nasıl oluyor da insanlar günah işliyor ve isyanlar çokça vukua geliyor?

— Eğer şeytanlar bağlansaydı bunların vukua gelmemesi gerekirdi?

Bu soruya İmam Kurtubî Hazretleri şöyle cevap veriyor: 

1. Bağlananlar şeytanların tamamı değil, bir kısmıdır. İnsanları aldatan da bunlardır.

2. Orucu şartlarına uyarak ve adabını gözeterek tutanlarda günah işlemek çok az görülmektedir. Bu da şeytanların bir kısmının bağlandığını ispat eder.

Ayrıca şunu da unutmayalım ki: İnsanı sadece şeytan değil nefsi de aldatır. Bütün şeytanlar bağlı olsa bile insanı aldatmak için nefsi yeter!

Bazı hadis âlimleri hadis-i şerifi daha farklı izah etmişler. Bunlar hadisi mecaza hamledip şöyle demişler: Bu hadis-i şerif mükelleften özrün kaldırıldığına bir işarettir. Bununla onlaraşöyle denilmek istenmiştir: 

— Şeytanlar bağlandı artık size zarar veremezler. O hâlde ne ibadetleri terk ne de kötülükleri işleme de onları bahane edip kendinize bir mazeret gösteremezsiniz.

Bu da hadisin farklı bir izahı... 

— Peki, bütün bu izahlardan sonra biz hangisini kabul edeceğiz?

Biz şunu yapacağız: Hadisin manası hakkındaki bu izahları bilecek ve sonra diyeceğiz ki: Allah'ın Resulü (a.s.m.) hangi manayı kastetmişse ben ona iman ettim, kabul ettim, tasdik ettim. En iyisini Allah bilir.

Ya da şunu yapacağız: Bu izahlardan hangisi aklımıza daha çok yatıyorsa, kalbimiz hangisini daha kolay kabul ediyorsa onu kabul edip diğer izahlara ilişmeyeceğiz. Yani şöyle diyeceğiz: Ben bu izahı kabul ediyorum ama diğerlerini de reddetmiyorum. Allahu Teâlâ hangi manadan razı ise gönlümü o manaya çevirsin...

Müşkil hadislere bakışımız işte bu olmalı.

12. "Dünya Allah nazarında sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi." hadisinin izahı

Sehl İbni Sa’d Hazretlerinden nakledilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

لَوْ كَانَتِ الدُّنْيَا تَعْدِلُ عِنْدَ اللهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا سَقَى كَافِرًا مِنْهَا شَرْبَةَ مَاءٍ  

Dünya Allah nazarında sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi. (Tirmizî, Zühd, 13/2321; İbni Mâce, Zühd, 11/2410)

Bu hadis-i şerifte, dünyanın Allah katında hiçbir kıymetinin olmadığı beyan buyrulmuş. Bu durumda şu soru akla geliyor: 

— Dünyanın Allah katında hiçbir kıymeti yoksa dünya niçin yaratıldı ve bu kadar masraf niçin yapıldı?

— Yok, eğer dünyanın Allah katında bir kıymeti varsa, hadiste geçen "sivrisineğin kanadı kadar bir kıymetinin olmaması" ne manaya geliyor?

Bu soruların cevabını Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin "Sözler" isimli eserinden iktibasla vereceğiz:

Dünyanın üç yüzü vardır. Yani şu dünya içinde, iç içe girmiş üç dünya vardır. Bu üç dünyadan ikisi Allah katında kıymetlidir. Üçüncünün ise hiçbir kıymeti yoktur ve hadiste kastedilen dünya bu üçüncü dünyadır. 

Dünyanın birinci yüzü, Allah'ın isim ve sıfatlarına ayna olan yüzüdür. Şu dünyadaki her bir varlık Allah'ın isimlerine bir aynadır. Her bir mevcud, Allah'ın kudret kalemiyle yazılmış İlahîbir mektuptur. Bir çiçek, bir böcek, ağaç, kuş, kelebek, bir damla su; her ne varsa, her şey Allah'ın bir mektubudur. O mektupta Allah'ın isim ve sıfatları yazılmıştır. 

Dilerseniz, bir kelebeği bu cihetle okuyalım ve üzerinde yazılan İlahî isimleri bir nebze tefekkür edelim:

– Bu kelebek yok idi var oldu. Varlığı ile Allah'ın "Mucid", "Mübdi", "Hâlık" ve "Mükevvin"isimlerine ayna oldu.

– Allah o kelebeğe hayat verdi. Hayatıyla "Muhyi" ismine ayna oldu.

– Allah o kelebeği besledi. Beslenmesiyle "Rezzak", "Rahman", "Münevvil" ve "Mukit"isimlerine ayna oldu.

– Sanatlı vücuduyla "Sâni" ismine, hikmetli cihazlarıyla "Hakîm" ismine, suretiyle"Musavvir" ve "Fettah" isimlerine ayna oldu.

– Vücudunda onlarca maddenin toplanmasıyla "Cami" ismine, rengiyle "Mülevvin" ismine,diğer kelebeklere benzememesiyle "Mufassıl" ismine ayna oldu.

– Vazifesinin ve hayat şartlarının kendisine öğretilmesiyle "Rab", "Mülakkin" ve "Sâik"isimlerine ayna oldu.

– Bir yumurtadan çıkartılmakla "Fâlik" ismine, her ihtiyacının karşılanmasıyla "Rahim", "Vehhab" ve "Muhsin" isimlerine ayna oldu.

– Hâlden hâle, şekilden şekle sokulmasıyla "Muhavvil", "Mükemmil" ve "Mübeddil"isimlerine ayna oldu.

– Yumurtadaki hâliyle "Evvel" ismine, son şekliyle "Ahir" ismine, varlığıyla "Zahir" ismine, içinde çalışan fabrikayla "Bâtın" ismine ayna oldu.

– Yapan elbette yaptığını bilecek. Kudreti onu yapmaya yetecek. Yaptığını görecek ve yapmayı irade edecek. Bütün bunlarla o kelebek Allah'ın "Alîm", "Kadîr", "Basîr" ve "Mürîd"isimlerine ayna oldu.

Daha bunlar gibi, onlarca İlahî isme ayna oldu, mazhar oldu. Bu kelebek gibi, şu dünyadaki her bir varlık ve dünyanın kendisi Allah'ın binbir ismine aynadır ve mazhardır. 

İşte dünyanın birinci yüzü bu yüzdür ve bu yüz Allah katında çok kıymetlidir.

Dünyanın ikinci yüzü ahiretin tarlası olan yüzüdür. İnsan bu dünyada eker, ahirette biçer. Cennet bu dünyada kazanılır. 

İnsan bu dünya tarlasına -tabiri caizse- namaz eker, oruç eker, zekât eker, hac eker... Zikir, şükür, hamd eker.... Salih amel ve ibadet eker... Ektiklerini de cennette biçer. 

— Eğer dünya olmasaydı insan cenneti kazandıracak amelleri nerede işleyecekti?

İşte dünyanın ikinci yüzü bu yüzdür ve bu yüz de Allah katında çok kıymetlidir.  

Dünyanın üçüncü yüzü ise ehl-i gaflete bakan yüzüdür. Fâni lezzetlerin, zevale mahkûm zevklerin ve geçici keyiflerin olduğu yüzdür. İşte bu yüzün Allah katında sivrisineğin kanadı kadar kıymeti yoktur. Kıymeti olmadığı için, kâfirlerin bu lezzetlerden istifadesine müsaade eder. 

Teşbihte hata olmasın, hani siz kıymetsiz bir eşyanızı çöpe atarsınız ya; kim alırsa alsın, buna bakmazsınız. Allahu Teâlâ da âdeta dünyanın bu üçüncü yüzünü çöpe atmıştır. Ehl-i gafletten başkası çöpteki bu yüze bakmaz. Kim de bakıp alırsa, Allah bu yüze kıymet vermediği için ona ilişmez.

Bakın, cennetteki nimetler Allah katında çok kıymetlidir. Bu sebeple, Allahu Teâlâ kâfirlere cennetten bir yudum su bile vermez. Bu hakikat Kur'an'da şöyle geçer: 

وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاء أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُواإِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ    

Cehennem ehli cennet ehline, "Bize biraz su akıtın veya Allah'ın size verdiği rızıktan bize de verin." diye seslenir. Cennettekiler de "Şüphesiz Allah bunların ikisini de kâfirlere haram kılmıştır." derler. (Araf 50)

Bu ayetin beyanıyla, kâfirler cennetten bir damla su bile içemezler. Ama bu dünyada görüyorsunuz; yatlarda, katlarda, her türlü keyif ve lezzet içinde yaşıyorlar. 

— Nedenini öğrendiniz mi? 

Çünkü Allah bu dünyanın fâni lezzetlerine sivrisineğin kanadı kadar kıymet vermiyor. Eğer bu fâni lezzetlerin Allah katında sivrisineğin kanadı kadar bir kıymeti olsaydı Allah onlara bir damla su içirmezdi.

İşte dünyanın üçüncü yüzü bu yüzdür; fani lezzetlerin ve geçici zevklerin olduğu yüz...

Bu yüzün Allah katında hiçbir kıymeti yoktur ve hadiste zikredilen "dünya" ile dünyanın bu yüzü kastedilmiştir.   

Bu dersten kıssadan hissemiz de şu olsun: Madem Allahu Teâlâ, dünyanın birinci yüzü olan "İlahî isimlere bakan yüzüne" ve ikinci yüzü olan "ahiretin tarlası olan yüzüne" kıymet veriyor. O hâlde bizler de sadece bu iki yüze kıymet verelim.

Ve madem Allahu Teâlâ dünyanın üçüncü yüzü olan fâni lezzetler ve geçici zevkler yüzüne kıymet vermiyor. O hâlde bizler de bu yüze sivrisineğin kanadı kadar kıymet vermeyelim.

13. "Ölüm cennetle cehennemin arasına konulup orada kesilir." hadisinin izahı

İbni Ömer Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

إذا صارَ أهْلُ الجَنَّةِ إلى الجَنَّةِ وأَهْلُ النَّارِ إلى النَّارِ جِيءَ بالمَوْتِ حتَّى يُجْعَلَ بيْنَ الجَنَّةِ والنَّارِ ثُمَّ يُذْبَحُ ثُمَّ يُنادِي مُنادٍ يا أهْلَ الجَنَّةِ لا مَوْتَ ويا أهْلَ النَّارِ لا مَوْتَ فَيَزْدادُ أهْلُ الجَنَّةِ فَرَحًا إلى فَرَحِهِمْ ويَزْدادُ أهْلُ النَّارِ حُزْنًا إلى حُزْنِهِمْ

Cennetlikler cennette, cehennemlikler de cehennemde oldukları zaman ölüm getirilir. Cennetle cehennemin arasına konup orada kesilir. Sonra bir münadi şöyle nida eder: "Ey ehl-i cennet! Artık ölüm yok. Ve ey ehl-i nar! Artık ölüm yok." Cennetliklerin neşesi bununla daha da artar. Cehennemliklerin de hüznü artar. (Buhârî, Rikak, 50-51; Müslim, Cennet, 43 (2850))

Bu hadis-i şerifte, ahiret hayatında ölümün bir koyun gibi kesileceği beyan edilmektedir. Bazı hadis inkârcıları bu hadis-i şerife ilişerek diyorlar ki:

— Ölüm nasıl kesilebilir? Buna akıl nasıl kabul eder?

Evvela onlara deriz ki: Bu hadis-i şerif Kur'an'dan sonra en sahih kaynaklar olan Buhârî ve Müslim'de geçmektedir. Bu iki kaynakta geçen bir hadise itiraz edilmez. Sizin derdiniz, hadislerin cerh ve tadilini aklınızla yapmanız ve nefsinizi hakem kılmanız. Sizin aklınız böyle müşkil hadislerin ince manalarına ulaşmaz. Zaten ulaşamadığı için inkâr ediyorsunuz. 

Şimdi size bu hadisin şerhi hakkında dört farklı görüşü nakledeceğiz. İstediğinizi alın ve kullanın!

1. İbni Hacer ve bir kısım âlimlere göre, hadiste bir mecaz vardır ve ölümün kesilmesi ifadesibir temsildir. Gerçek bir kesim mevzubahis değildir. Bu görüşe göre, ebediyet hakikati "ölümün kesilmesi" teşbihiyle anlatılmıştır. Hakiki olarak ölümün kesilmesi diye bir şey söz konusu değildir.

2. Bazı âlimlere göre ise hadis gerçek bir kesimi ifade etmektedir. Bu âlimlere göre, burada kesilen ölümün kendisi değil, ölümle vazifeli olan melektir. Hadis-i şerifte, bu meleğin kesilmesi "ölümün kesilmesi" olarak temsil edilmiştir. Bu görüşün sahipleri der ki: Ruhları kabzeden bu meleği ahirette herkes tanır. Eğer ölüm meleği yaşamaya devam edecek olursa cennet ehlinin neşesi kaçar. Onun ölümüyle ehl-i cennet neşeye gark olur.

3. İmam Kurtubî ise şöyle der: Nasıl ki Allahu Teâlâ amellerin sevabından onları temsil eden mümessiller yaratır. Ölümün kesilmesi de aynen böyledir. Allahu Teâlâ ölümü temsil eden bir koç yaratır ve onu “ölüm” diye isimlendirir. Onu cennetliklerin ve cehennemliklerin kalbine “Bu ölümdür.” diye atar. Böylece onun kesilmesi cennet ve cehennemde ebediyete delil olur.

4. Bazı âlimler de şöyle demiştir: Allah’ın arazlardan bir ceset inşa etmesine, onu bir madde kılmasına hiçbir mâni yoktur. Buna delil de şu hadis-i şeriftir: "Bakara ve Âl-i İmran surelerini okuyun. Çünkü bu iki sure kıyamet günü iki bulut şeklinde gelirler.” Bu iki surenin tecessüm etmesi gibi, ölüm de tecessüm eder ve koç gibi kesilir.

— Peki, bütün bu izahlardan sonra biz hangisini kabul edeceğiz?

Biz şunu yapacağız: Hadisin manası hakkındaki bu izahları bilecek ve sonra diyeceğiz ki: Allah'ın Resulü (a.s.m.) hangi manayı kastetmişse ben ona iman ettim, kabul ettim, tasdik ettim. En iyisini Allah bilir.

Ya da şunu yapacağız: Bu izahlardan hangisi aklımıza daha çok yatıyorsa, kalbimiz hangisini daha kolay kabul ediyorsa onu kabul edip diğer izahlara ilişmeyeceğiz. Yani şöyle diyeceğiz: Ben bu izahı kabul ediyorum ama diğerlerini de reddetmiyorum. Allahu Teâlâ hangi manadan razı ise gönlümü o manaya çevirsin...

Müşkil hadislere bakışımız işte bu olmalı.

14. "Müminin ruhu cennet ağacında beslenen bir kuş olur." hadisinin izahı

Ka’b İbni Malik Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

إنَّما نسَمةُ المؤمنِ طائرٌ يُعلَقُ في شجرِ الجنَّةِ حتَّى يرجعَ إلى جسدِهِ يَومَ يُبعَثُ

Müminin ruhu cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir. (Muvatta, Cenâiz, 49; Nesâî, Cenâiz, 117; İbni Mâce, Zühd, 32)

Bu hadis-i şerifte, müminin ruhunun bir kuş olacağı ve yeniden dirilme gününe kadar cennet ağaçlarında besleneceği beyan edilmektedir. Bazı hadis inkârcıları bu hadis-i şerife ilişerek diyorlar ki:

— İnsanın ruhu nasıl kuş olur? Bu hadis nasıl sahih olur?

Onların bu sözüne karşı diyoruz ki: Hem bilmiyorsunuz hem de bilene sormuyorsunuz. Gelin, bu işin erbabı olan muhaddislere soralım ve hadisin manasını onlardan öğrenelim:

Evvela hadis âlimleri başka rivayetlere dayanarak der ki:

— Cennette kuş olacak ruh mücahidlerin ve şehit olarak ölen müminlerin ruhudur. Diğer müminler bu manaya dâhil değildir.

Ebû Bekr İbnu’l-Arabî Hazretleri şöyle der: 

— Sadece şehitlerin kıyametten önce yeme ve diğer nimetlere mazhar olacağı, diğer ruhlaraise kıyametten önce bunların verilmeyeceği hususunda ümmetin icmaı vardır.

Bu izahtan sonra, şimdi muhaddislerin mezkûr hadis-i şerife dair beyanlarını nakledelim:

1. Bir kısım âlimler "kuş olma" ifadesi için şöyle demiştir: Ruh Allah’ın emriyle kuş şeklinde teşekkül ve temessül eder. Tıpkı meleğin insan şeklinde temessül etmesi gibi... Bu âlimlere göre, hadisteki ifade hakikattir, mecaz değildir.

2. Bir kısım âlimler de şöyle der: Kuş olmaktan murad -bazı rivayetlerde geldiği üzere- ruhunbir kuşun bedenine girmesidir. Bu âlimlere göre, "kuş olma" ifadesi mecazdır ve teşbihtir. Bununla kuşun bedenine girme ve binme kastedilmiştir.

3. İmam Süyûtî Hazretleri ise şöyle der: "Kuş olma" tabiriyle kastedilen mana, sadece "uçmaya muktedir olmadaki" benzeyiştir. Burada yaratılış yönüyle bir benzeme mevzubahis değildir. Çünkü insanın maddi şekli mahlukatın şekilleri arasında en üstünüdür. Bu sebeple,insanın kuşa benzemesi muhaldir. 

Abdulhâdî es-Sindî, İmam Süyûtî'nin bu izahına şöyle itiraz eder: Bu görüş, ruhun kendisine has bir şekli olması durumunda doğrudur. Ama hakikat-i hâlde insan ruhunun müstakil ve hususi bir şekli yoksa ve şekilden mücerretse; Allahu Teâlâ da bir hikmete binaen belli bir şekil almasını dilerse, ilk olarak kuş şeklini almasında aklın kabul etmeyeceği bir husus yoktur.

4. İbni Kayyim da özetle şöyle der: Ruhun kaldığı bir yerin olduğunu söylemek, onların ne kabirde olduğuna ne de kabrin çevresinde olduğuna delalet etmez. Bilakis ruhun bu yerle bir bağlantısı bulunduğuna delalet eder ve bu manada ona bir mekân izafesi sahih olur. Burada güneş misali verilebilir. Zira güneş semada olduğu hâlde şuaları yerdedir. Gerçi bu benzetmede eksiklik vardır. Çünkü ışık güneşin zatı değil arazıdır. Ruh ise arazıyla değil, zatıyla başka yerdedir. Resulullah (a.s.m.)’ın miraçta peygamberleri semavatta görmesi de bu meselemize delildir. Zira Resulullah (a.s.m.) orada ruhları misalî bedenleriyle görmüştür. Onlar aynı anda kabirlerinde canlı olarak namaz kılıyorlardı. Dolayısıyla şehitlerin ruhunun cennette olması, aynı anda başka bir yerde olmasına mâni değildir.

Daha önceki derslerde beyan ettiğimiz bir meseleyi makam münasebetiyle tekrar hatırlatalım:

Müşkil hadislere bakışımız şu iki ihtimalden biri olmalıdır: 

Birinci ihtimal: Hadisin manası hakkındaki bu izahları bilecek ve sonra diyeceğiz ki: Allah'ın Resulü (a.s.m.) hangi manayı kastetmişse ben ona iman ettim, kabul ettim, tasdik ettim. En iyisini Allah bilir.

İkinci ihtimal: Bu izahlardan hangisi aklımıza daha çok yatıyorsa, kalbimiz hangisini daha kolay kabul ediyorsa onu kabul edip diğer izahlara ilişmeyeceğiz. Yani şöyle diyeceğiz: Ben bu izahı kabul ediyorum ama diğerlerini de reddetmiyorum. Allahu Teâlâ hangi manadan razı ise gönlümü o manaya çevirsin.

15. “Şeytan insanoğlunda kanın cereyanı gibi cereyan eder.” hadisinin izahı

Hazreti Enes (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöylebuyurmuştur:

اِنَّ الشَّيْطَانَ يَجْزِي مِنَ ابْنِ آدَمَ مَجْرَى الدَّمِ

Şeytan insanoğlunda kanın cereyanı gibi cereyan eder. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 18 (47819)

Böyle müşkil hadislerde genel olarak muhaddisler iki yolu takip etmiştir:

1. Bir kısım muhaddis hadisi mecaza hamletmiş ve "Hadiste bir teşbih vardır. Mana-yı hakikisi murad değildir." demiştir. Manayı mecaza hamledenler de hadis-i şerifi muhtelif şekillerde izah ve tevil etmiştir.

2. Bir kısım muhaddis de hadisi hakiki manasına hamletmiş ve "Mananın hakikatini tam anlayamasak da hadisten murad mana-yı hakikisidir." demiştir.

Mezkûr hadis-i şerifte de durum aynıdır. Bir kısım muhaddis hadisi mecaza hamletmiş, bir kısmı da hakiki mananın murad olduğunu söylemiştir. Şöyle ki:

El-Kâdî Hazretlerinin beyanına göre, bir kısım âlimler mezkûr hadisin manasını hakikat kabul ederken, bir kısım âlimler mecaz kabul etmiştir.

Hadis-i şerifin zahiri manasını esas alanlar şöyle demiştir:

— Şeytanın insanın içinde dolaştığını kabul etmek gerekir. Allahu Teâlâ şeytana, insanın içinde -kanın dolaştığı gibi- dolaşma gücü vermiştir.

Bu mana akıldan uzak da değildir. Nasıl ki balık suda yüzer, kuş havada uçar, ayaksız yılan yerde sürünür; aynen bunlar gibi, şeytan da insanın kanında gezebilir.

Şunu ifade edelim ki: Her meselenin aklımıza sığması gerekmez. Yine her meseleyi en ince manasına kadar anlamak zorunda da değiliz. Zaten iman da budur!

Sözün özü: Bir kısım âlimler hadisi hakiki manasına hamletmişler ve hadiste mecaz olmadığı kanaatine varmışlar. 

Bir kısım âlimler ise hakiki manayı mezkûr hadis-i şerifi mecaza hamletmişler ve mana-yı hakikisinin kastedilmediğini belirtmişler. Onlar da şöyle demişler: 

— Şeytanın insanın kanında cereyan etmesi, şeytanın saptırmayı çokça yapması ve vesveseyi çokça vermesinden kinayedir. Yani bu ifade bir teşbih ve bir temsildir. Bu teşbihle, şeytanın insandan -tıpkı kanın ayrılmadığı gibi- hiç ayrılmadığı ifade edilmiştir... Şeytanın cismiyle insanın içinde dolaşması mevzubahis değildir ve hadisten bu mana murad edilmemiştir. 

Hadis-i şerifin izahını bu şekilde yaptıktan sonra, şimdi, daha önceki derslerde beyan ettiğimiz bir meseleyi makam münasebetiyle tekrar edelim:

Müşkil hadislere bakışımız şu iki ihtimalden biri olmalıdır: 

Birinci ihtimal: Hadisin manası hakkındaki bu izahları bilecek ve sonra diyeceğiz ki: Allah'ın Resulü (a.s.m.) hangi manayı kastetmişse ben ona iman ettim, kabul ettim, tasdik ettim. En iyisini Allah bilir.

İkinci ihtimal: Bu izahlardan hangisi aklımıza daha çok yatıyorsa, kalbimiz hangisini daha kolay kabul ediyorsa onu kabul edip diğer izahlara ilişmeyeceğiz. Yani şöyle diyeceğiz: Ben bu izahı kabul ediyorum ama diğerlerini de reddetmiyorum. Allahu Teâlâ hangi manadan razı ise gönlümü o manaya çevirsin.

16. “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” hadisinin izahı

Bu dersimizde şu hadis-i şerifin izahını yapacağız:

Ebû Hüreyre (r.a.) Hazretleri şöyle anlatıyor: Resulullah (a.s.m.) bir gün torunu Hazreti Hasan'ı öpmüştü. Bu sırada yanında bulunan Akra b. Hâbis sanki bunu tuhaf karşıladı ve şöyle dedi: 

— Benim on tane çocuğum var fakat onlardan hiçbirini öpmedim.

Bunun üzerine Resulullah (a.s.m.) ona bakıp şöyle buyurdu: 

— Merhamet etmeyene merhamet edilmez. (Buhârî, Tevhid, 2)

Mezkûr hadis-i şerifte geçen, “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” ifadesi hakkında muhaddisler farklı izahlar yapmıştır. Bu izahların bir kısmı şöyledir:

Birinci izah: Allahu Teâlâ rahmet gözüyle sadece kalbinde merhamet bulunanlara bakar. Salih amel işlemiş olsa bile kalbinde merhamet olmayana bakmaz.

İkinci izah: Birinci “merhamet”ten maksat ameldir. İkinci “merhamet”ten maksat ise amelin karşılığı olan mükâfattır. Buna göre mana şöyle olur: Amel etmeyene mükâfat verilmez.

Üçüncü izah: Birinci “merhamet”ten maksat sadaka vermektir. İkinci “merhamet”ten maksat ise beladan muhafaza olmaktır. Buna göre mana şöyle olur: Sadaka vermeyen beladan mahfuz olmaz.

Dördüncü izah: Birinci “merhamet”ten maksat iyilik şekillerinden herhangi birisidir. İkinci “merhamet”ten maksat ise sevap vermektir. Buna göre mana şöyle olur: İyilik şekillerinden herhangi biriyle başkasına iyilik yapmayana hiçbir sevap verilmez.

Beşinci izah: Birinci “merhamet”ten maksat, Allah’ın emir ve yasaklarına uymak suretiyle kişinin kendi nefsine merhamet etmesidir. İkinci “merhamet”ten maksat ise Allah'ın ona rahmet etmesidir. Buna göre mana şöyle olur: Kim Allah’ın emirlerine uymak veyasaklarından kaçmak suretiyle nefsine merhamet etmezse Allah da ona rahmet etmez. Çünkü Allah nezdinde ona verilmiş bir söz ve bir garanti mevcut değildir.

İbnu Ebî Cemre bu makamda der ki: 

— Kişi bu ihtimallerin her biriyle nefsini tartmalı; birinden müspet netice alamazsa Allah’a iltica edip yardımını talep etmelidir.

Bu hadis-i şerifi ve şerhini şu hakikatin beyanı için naklettim:

Bu hadisin şerhinde gördüğünüz gibi, muhaddisler hadis-i şeriflere şerh ve izah yapmışlardır. Nasıl ki Kur'an'ın tefsiri var ve ancak bu tefsirler okunarak mananın hakikatine ulaşılabilir. Aynen bunun gibi, hadis-i şeriflerin de şerh ve izahları var ve ancak bu izahlar okunarak hadislerin manası anlaşılabilir; mananın hakikatine ulaşılabilir.

Zira bir muhaddisin ve hadis hafızının hadisten anladığı ile bizim anladığımız aynı değildir. Ezberinde yüz bin, iki yüz bin ve daha fazla hadis olan bir âlimin bir hadise bakışıyla ve o hadisten anladığı mana ile bizim bakışımız ve anladığımız mana aynı değildir. Bu sebeple, hadisleri okurken şerhiyle okumalı ve istifademizin ziyadeleşmesine çalışmalıyız.

Dersimizi mezkûr hadis-i şerife uygun bir duayla bitirelim:

Ya Rabbi! Mahlukatına merhamet göstermeyi ve buna mukabil merhametine mazhar olmayı bizlere nasip et. Âmin.

17. Cennette erkek ve kadın suretlerinin olduğu bir çarşı olması ve cennet ehlinin bu suretleri giymesi

Hazreti Ali (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöylebuyurmuştur:

إنَّ في الْجَنَّةِ لَسُوقًا مَا فِيهَا بَيْعٌ وَلاَ شِرَاءٌ إلَّا الصُّوَرُ مِنَ الرِّجَالِ والنِّسَاءِ مَنِ اشْتَهَى صُورةً دخَلَ فيها

Cennette bir çarşı vardır. Ancak orada ne alış ne de satış vardır. Sadece erkek ve kadın suretleri vardır. Kişi bunlardan bir suret arzu ederse o surete girer. (Tirmizî, Cennet, 15 (2553))

Hadis-i şerifin izahını yapmadan evvel, daha önce izah ettiğimiz bir meseleyi -önemine binaen- tekrar edelim:

Böyle müşkil hadislerde genel olarak muhaddisler iki yolu takip etmiştir:

1. Bir kısım muhaddis hadisi mecaza hamletmiş ve "Hadiste bir teşbih vardır. Mana-yı hakikisi murad değildir." demiştir. Manayı mecaza hamledenler de hadis-i şerifi muhtelif şekillerde izah ve tevil etmiştir.

2. Bir kısım muhaddis de hadisi hakiki manasına hamletmiş ve "Mananın hakikatini tam anlayamasak da hadisten murad mana-yı hakikisidir." demiştir.

Mezkûr hadis-i şerifte de durum aynıdır. Bir kısım muhaddis hadisi mecaza hamletmiş, bir kısmı da hakiki mananın murad olduğunu söylemiştir.

Hadisi mecaza hamledenler şöyle demiştir:

— Hadiste geçen "suret"ten murad "ziynet"tir. Bununla da bilezik, kolye, taç, yüzük gibi ziynet eşyaları kastedilmiştir. Kişi o çarşıda bu ziynetlerle süslenir ve onlardan dilediğini takınır.

Bu görüşün sahipleri içtihatlarına şu ifade tarzını delil getirmiştir: 

Arapçada لِفُلاَنٍ صُورَةٌ حَسَنَةٌ “Falancanın güzel bir sureti var.” demek, “Hoş bir görünümü var.” demektir. Bu manaya göre, “suret giymekten” murad orada süslenmek ve giyinmek olmalıdır.

Hadisi hakiki manasına hamledenler de şöyle demiştir:

— Cennette bir çarşı vardır ki bu çarşıda güzel suretler arz edilmektedir. Kişi bunlardan hangisini arzular ve temenni ederse, Allah Teâlâ o kimseyi o surete sokar. Burada zat değil, sıfat değişikliği yani dış görünüşün değişmesi mevzubahistir.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, müşkil hadislere bakışımız şu iki ihtimalden biri olmalıdır: 

Birinci ihtimal: Hadisin manası hakkındaki bu izahları bilecek ve sonra diyeceğiz ki: Allah'ın Resulü (a.s.m.) hangi manayı kastetmişse ben ona iman ettim, kabul ettim, tasdik ettim. En iyisini Allah bilir.

İkinci ihtimal: Bu izahlardan hangisi aklımıza daha çok yatıyorsa, kalbimiz hangisini daha kolay kabul ediyorsa onu kabul edip diğer izaha ilişmeyeceğiz. Yani şöyle diyeceğiz: Ben bu izahı kabul ediyorum ama diğerini de reddetmiyorum. Allahu Teâlâ hangi manadan razı isegönlümü o manaya çevirsin.

18. Şeytanın besmele çekilmeden başlanan yemeğe ortak olması

Bazı hadis-i şeriflerde yemeğe besleme ile başlanması gereği belirtilmiş, aksi hâlde şeytanın o yemekten yiyeceği bildirilmiştir. Bu hadis-i şeriflerden bir tanesi şöyledir:

إنَّ الشَّيْطَانَ يَسْتَحِلُّ الطَّعَامَ أَنْ لاَ يُذْكَرَ اسْمُ اللَّهِ عَلَيْهِ

Şeytan, üzerine Allah'ın isminin zikredilmediği yemeği kendine helal addeder. (Müslim, Eşribe, 102 (2017); Ebû Dâvûd, Et'ime, 16 (3766))

Şeytanın yemesi, içmesi ve insana ortak olması hususunda muhaddisler farklı izahlar yapmışlardır. Bu izahların bir kısmı şöyledir:

1. Cumhura (âlimlerin çoğunluğuna) göre, şeytanın yemesi ve içmesi hakikattir. Şeytanın iki eli vardır. Eğer yemek esnasında besmele çekilmez ve şeytan defedilmezse gerçekten yemeye ortak olur ve elleriyle bizzat yer.

2. Hadis-i şerifleri hakiki manasına hamleden muhaddislerden bir kısmı şu izahı yapar: Şeytanın çeşitli cinsleri vardır. Halis cinsler yiyip içmezler, evlenmezler; onlar bir nevi rîh yani rüzgârdır. Bazı cinsleri de vardır ki bu sayılanları yaparlar ve doğumla dünyaya gelirler. Hadiste yiyip içeceği bildirilen şeytanlar bunlardır.

3. Bir kısım âlimlere göre ise hadis-i şeriflerdeki yeme ve içme ifadeleri hakikat değil mecazdır. Bu ifadelerle mecaz mana kastedilmiştir. Bu mecazdan maksat da şeytanın yemekteki bereketi götürmesidir. Yoksa hakiki yeme ve içme mevzubahis değildir. 

Bu âlimlere göre, Peygamberimiz (a.s.m.) yemeğin bereketinin gitmesini, "şeytanın yemesi" ve "şeytanın yemeğe ortak olması" teşbihiyle ifade etmiş ve bereket gitmesin diye besmele çekmeden yemeği yasaklamıştır. 

4. Bir kısım âlime göre de yeme ve içmeden maksat, koklama ve koku almadan ibarettir. Bu âlimlere göre, şeytan besmele çekilmeden yenilen yemeğin kokusunu alır ve sofraya oturup bu yemeği koklar. Bu âlimlere göre de hakiki yeme-içme mevzubahis değildir.

Şunu da ifade edelim: Yemeğe başlarken besmele çekmek cumhura göre sünnet, Hanbelimezhebine göre ise vaciptir.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, böyle müşkil hadislerde şu iki yoldan birini takip etmeliyiz: 

Birinci yol: Hadisin manası hakkındaki bu izahları bilecek ve sonra diyeceğiz ki: Allah'ın Resulü (a.s.m.) hangi manayı kastetmişse ben ona iman ettim, kabul ettim, tasdik ettim. En iyisini Allah bilir.

İkinci yol: Bu izahlardan hangisi aklımıza daha çok yatıyorsa, kalbimiz hangisini daha kolay kabul ediyorsa onu kabul edip diğer izaha ilişmeyeceğiz. Yani şöyle diyeceğiz: Ben bu izahı kabul ediyorum ama diğerini de reddetmiyorum. Allahu Teâlâ hangi manadan razı isegönlümü o manaya çevirsin.

19. "Ben ölünce cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgârın önüne saçın." diyen kişinin hadisi

Ebû Hüreyre (r.a.) Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

كَانَ رَجُلٌ يُسْرِفُ علَى نَفْسِهِ فَلَمَّا حَضَرَهُ المَوْتُ قالَ لِبَنِيهِ إِذَا أَنَا مُتُّ فَأَحْرِقُونِي ثُمَّ اطْحَنُونِي ثُمَّ ذَرُّونِي في الرِّيحِ فَواللَّهِ لَئِنْ قَدَرَ عَلَيَّ رَبِّي لَيُعَذِّبَنِّي عَذابًا ما عَذَّبَهُ أحَدًا فَلَمَّا ماتَ فُعِلَ به ذلكَ فَأَمَرَ اللَّهُ الأرْضَ فقالَ اجْمَعِي ما فِيكِ منه فَفَعَلَتْ فإذا هو قائِمٌ، فقالَ ما حَمَلَكَ علَى ما صَنَعْتَ قالَ يا رَبِّ خَشْيَتُكَ فَغَفَرَ له

Bir adam vardı. Günah işleyerek nefsine zulmetmekte çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına dedi ki: 

— Ben ölünce cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgârın önüne saçın. Allah’a yemin olsun ki eğer Rabbim beni yakalarsa hiç kimseye vermediği azabı verir!

Ölünce bu söylediği ona yapıldı. Allah da Arz’a emrederek, “Sende ondan ne varsa bana topla.” dedi. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. “Sen böyle bir vasiyeti neden yaptın?” diye Allahu Teâlâ sordu. “Senden korktuğum için ey Rabbim!” cevabını verdi. Allahu Teâlâ bu cevap üzerine onu affetti. (Buhârî, Tevhid 35, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 25 (2756); Muvatta, Cenaiz 51; Nesâî 117)

Hadis-i şerifte bahsi geçen adamın, “Rabbim beni bir yakalarsa” demesi, ölümden sonra dirilme hadisesini hatta Allah’ın kudretini inkâr manasını taşıdığı hâlde bu adamın affa mazhar olması ulemanın ihtilafına sebep olmuştur. Muhaddisler mezkûr hadis-i şerife dair birçok izah yapmışlardır. Bu izahların bir kısmı şöyledir:

1. İmam Hattâbî şöyle der: Adam dirilmeyi inkâr etmiyor. Cahilliği sebebiyle zannetti kikendine böyle yaparsa bir daha geri dönmeyecek ve azap görmeyecek. Nitekim bunu Allah’ın korkusundan yaptığını söylemekle imanını izhar etmiş olmaktadır.

2. İbni Kuteybe şöyle der: Müminlerden bir kısmı Allah'ın bazı sıfatlarında yanılabilir.Bundan dolayı onlar tekfir edilmezler. Bu kişi de Allah’ın bir sıfatında yanılmıştır ve bu sebeple tekfir edilmez.

3. Bir kısım âlimler de şöyle demiştir: Bu kimse fetret devrinde yaşaması sebebiyle imanın bütün şartlarını bilemez ve bu sebeple bazı hatalara düşebilir. Bizim açımızdan ciddi hata sayılabilecek bu sözleri söylemesi, ehl-i fetret olması sebebiyle onu kâfir yapmaz ve bu hususta özür sahibi sayılır. 

4. Bir kısım âlime göre ise hadisteki ifadeler hakiki değildir. Hadiste bir mecaz ve teşbih vardır. Onlar şöyle demişlerdir: Hadis-i şerifte anlatılan vakıa bir temsildir. Bu temsille,işlenen günah ne kadar büyük olursa olsun Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemesi gerektiğianlatılmak istenmiştir. Yoksa hadiste bahsi geçen adam gerçek değildir. Hakikat zihinlerde yerleşsin diye Allah'ın sonsuz affı ve merhameti, canlı bir temsil ve teşbih üslubuyla anlatılmıştır. 

Âlimler böyle farklı izahlar yaparlar ve sonra derler ki: En doğrusunu Allah bilir!

Bu izahlardan her biri hadisteki müşkili gidermeye kâfidir. Hangisini istiyorsanız alın kullanın!

20. Güneşin şeytanın boynuzları arasında olması

Enes b. Malik (r.a.) Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

ألَا أُخبِرُكم بصَلاةِ المُنافقِ يَرقُبُ الشَّمسَ حتى إذا اصفَرَّتْ فكانتْ بيْنَ قَرنَيِ الشَّيطانِ قام فنَقَرَ أربعًا لا يَذكُرُ اللهَ عزَّ وجلَّ فيها إلَّا قَليلًا

Dikkat edin! Size münafığın namazını anlatıyorum: O kişi güneşi gözler. Nihayet güneş (batmak üzere iken) sararıp da şeytanın boynuzları arasında olduğunda kalkar ve horozun (yemi) gagalamasına benzer bir şekilde aceleyle dört rekât kılar. Burada da Allah’ı çok az zikreder. (Dârekutnî, 1000)

Hadis-i şerifte geçen, “Güneşin şeytanın boynuzları arasında olması” hususunda muhaddisler farklı izahlar yapmışlardır. Bu izahların bir kısmı şöyledir:

1. Güneş batarken şeytan güneşin önünde durur ki güneşe tapanlar ona tapsın. Bu anda güneş sanki onun boynuzları arasından batmaktadır. Güneşin doğma esnasında da aynı hâl mevzubahistir. 

Bu görüş İbni Hacer Hazretlerinin görüşüdür. Bu görüşe göre, güneşin şeytanın iki boynuzu arasında doğması ve batması güneşe bakana nispetledir.

2. Hadiste geçen قَرْن kelimesi "boynuz değil, “taraftar” manasında olabilir. Bu durumda hadisin manası şöyle olur: 

— Şeytanın taraftarları arasında kalkar ve horozun (yemi) gagalamasına benzer bir şekilde aceleyle dört rekât kılar.

3. Hadiste geçen قَرْن  kelimesi قَرَنَ fiilinden gelmiş olabilir. Bu durumda kelime "boynuz" manasında değil, “yaklaşmak” manasında olur. Buna göre de hadisin manası şöyle olur: 

— Şeytanın güneşe yaklaştığı vakitte kalkar ve horozun (yemi) gagalamasına benzer bir şekilde aceleyle dört rekât kılar.

Bu manaya göre, güneşin batma ve doğma vakitleri şeytanın güneşe yaklaştığı vakitlerdir.

4. Hadiste geçen قَرْن  kelimesi "kuvvet" manasında olabilir. Bununla da şu mana anlatılmak istenmiş olur: Güneş doğarken ve batarken şeytan harekete geçer ve insanlara tasallutta bulunur. Bu zaman dilimi şeytanın en çok vesvese verdiği ve en kuvvetli olduğu zaman dilimidir.

Buna göre hadisin manası şöyle olur: 

— Şeytanın en çok vesvese verdiği ve en kuvvetli olduğu vakitte kalkar ve horozun (yemi) gagalamasına benzer bir şekilde aceleyle dört rekât kılar.

5. Burada bir mecaz ve teşbih olabilir. Bundan maksat, şeytanın sanki boynuzu ile o kişiye vurup namazı geciktirmesidir ki bu, onun aldatması ve kalplere namazı geç kılmayı güzel göstermesidir.

Buna göre mana şöyle olur: 

— Şeytanın ona güzel gösterdiği vakitte kalkar ve horozun (yemi) gagalamasına benzer bir şekilde aceleyle dört rekât kılar.

Hadis-i şerifin izahı hususunda başka görüşler de var. Biz beş görüşle iktifa edelim.

— Peki, biz görüşlerden hangisini kabul edeceğiz?

Soruya cevap olarak, daha önceki derslerde izah ettiğimiz bir meseleyi tekrar beyan edelim:

Müşkil hadislere bakışımız şu iki ihtimalden biri olmalıdır: 

Birinci ihtimal: Hadisin manası hakkındaki bu izahları bilecek ve sonra diyeceğiz ki: Allah'ın Resulü (a.s.m.) hangi manayı kastetmişse ben ona iman ettim, kabul ettim, tasdik ettim. En iyisini Allah bilir.

İkinci ihtimal: Bu izahlardan hangisi aklımıza daha çok yatıyorsa, kalbimiz hangisini daha kolay kabul ediyorsa onu kabul edip diğer izaha ilişmeyeceğiz. Yani şöyle diyeceğiz: Ben bu izahı kabul ediyorum ama diğerini de reddetmiyorum. Allahu Teâlâ hangi manadan razı isegönlümü o manaya çevirsin.

21. "Allah ahirette baldırını açar." hadisinin izahı

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) Hazretlerinden rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur:

يَكْشِفُ رَبُّنا عن ساقِهِ فَيَسْجُدُ له كُلُّ مُؤْمِنٍ ومُؤْمِنَةٍ فَيَبْقَى كُلُّ مَن كانَ يَسْجُدُ في الدُّنْيارِياءً وسُمْعَةً فَيَذْهَبُ لِيَسْجُدَ فَيَعُودُ ظَهْرُهُ طَبَقًا واحِدًا

Rabbimiz baldırını açar; her mümin erkek ve her mümin kadın O'na secde eder. Dünyada iken riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlar da secde etmek için kalkarlar ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler). (Buhârî, 4919) 

Allah'ın baldırını (veya baldırı) açmasıyla ilgili daha başka hadis-i şerifler de vardır. "Baldırı açma" ifadesinin manasını izah etmeden önce teşbih ve temsil üzerine biraz konuşalım:

Bir kelime kendi manasında kullanılırsa "hakikat" olur. Eğer asıl manasından başka bir manada kullanılır ve kendi manasında kullanılmasına engel bir hâl bulunursa "mecaz" olur.

Mesela "bülbül" kelimesini kuş için kullandığımızda "hakikat" olur; güzel sesli birisi hakkında kullandığımızda "mecaz" olur. 

Teşbih ise aralarında maddi veya manevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetme sanatıdır.

Hem Kur'an'da hem de hadis-i şeriflerde mecaz ve teşbih vardır. Bunun sebebi şudur:

Kur'an insana inmiştir ve Allah'ın muhatabı insandır. Yine Peygamberimiz (a.s.m.) bizlerle yani insanla konuşmaktadır.

Madem Kur'an'ın ve hadisin muhatabı insandır, o hâlde tarz-ı beyanı insanın anlayabileceği şekilde olmalıdır. Yani hitabı insanların konuşma tarzına uygun olmalı ve bu sayede Kur'an'ı ve hadisleri okuyanlar manasını kolayca anlamalıdır.

Malumdur ki çocukla konuşan çocukça konuşur. Çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki çocuk onu anlayabilsin.

Bir doktor size hastalığınızı anlatırken anlayabileceğiniz şekilde anlatır. Eğer anlatımında sizi esas almayıp kendi bilgisini esas alsa ve tıbbi terimlerle konuşsa siz bundan hiçbir şey anlamazsınız.

Yine bir avukata gitseniz, avukat meseleyi size hukuk diliyle anlatmaz; sizin anlayabileceğiniz şekilde anlatır. Bu, her meslek erbabı için geçerlidir.

Zira konuşmaktan murad, meramımızı karşımızdakine anlatmaktır. Karşımızdakinin fehmini ve anlayışını göz önünde bulundurmadan konuşuyorsak ve o kişi bizi anlayamıyorsa, bu konuşmanın manası yoktur ve hikmetsiz bir konuşmadır. Bundan dolayıdır ki edipler ve ehl-i belagat ince hakikatleri tasavvur, dağınık manaları tasvir ve ifade için temsil ve teşbihlere müracaat ederler.

Allahu Teâlâ da hikmeti ve merhameti icabı, Kur'an'da insanların anlayabileceği tarzla konuşmuş ve bizlerin ülfeti olan temsil ve teşbihleri kullanmıştır. Bizler nasıl ki aramızda konuşurken mecaz ve teşbih yapıyorsak, Allahu Teâlâ da bazı yüksek hakikatleri mecaz ve teşbih yoluyla bizlere bildirmiştir. Bu hakikat hadis-i şerifler için de geçerlidir.

Kur'an bütün insanlara indirilmiş umumi bir muallim ve mürşittir. Ders halkasında oturannev-i beşerdir, insandır. İnsanların ekserisi ise âlim değil avamdır. Mürşidin nazarında az çoğa tabidir. Yani umumi irşadını azların hatırı için onların seviyesine göre yapmaz. Zaten avama yapılan konuşmalardan havas hissesini alır. Eğer avam esas kabul edilmeyip havasa göre konuşulursa, avam o yüksek konuşmaları anlayamayacağı için hakikatten mahrum kalır. 

İşte Allahu Teâlâ insanların ekserisi Kur'an'ın irşadından mahrum kalmasın diye hitabında avamı esas yapıp, onların ülfetinde olan üslup ve teşbihlerle konuşmuştur.

Avam ülfetlerinde olan ifade ve lafızlardan fikirlerini ayıramadıkları için çıplak hakikatleri anlayamaz. Ancak o yüksek hakikatler onlara ülfet ettikleri ifadelerle anlatılmalıdır. Bu ifade şekline "Tenezzülat-ı İlahiye" denilir. Tenezzülat-ı İlahiye, Allah'ın beşerin anlayışını göre konuşmasıdır. Bu, insanların zihinlerini hakikatten kaçırmamak için İlahî bir okşamadır.

Kur'an üzerinden anlattığımız bu hakikat hadis-i şerifler için de geçerlidir. Peygamberimiz (a.s.m.) da yüksek hakikatleri temsil ve teşbihlerle anlatmıştır. Temsil ve teşbihler hakikate geçebilmek için bir vesiledir. Yoksa o teşbihlerin hakiki manası kastedilmemiştir. 

Sözün özü: Müteşabihat denilen Kur'an'ın ve hadisin üslupları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için insanların gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.

Bu uzun meseleyi kısa kesiyor ve fehminize havale ediyoruz. Şimdi konumuza dönelim:

Hadis-i şeriflerde, Allah'ın baldırını açmasından bahsediliyor. Bu ifade mecaz bir ifadedir. Allahu Teâla maddeden, cisimden, baldırdan, aza ve uzuvdan münezzeh ve mukaddestir. "Baldırını açma" ifadesi Arap dilinde kullanılan mecaz bir ifadedir. Bununla "Bütün hakikatlerin çırılçıplak ortaya çıkması ve bu sebeple hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi" manası kastedilmiştir.

Bu ifade Arapların sıklıkla kullandığı bir ifadedir. Mesela:

كَشَفَتِ الْحَرْبُ عَنْ سَاقِهَا  "Savaş baldırını açtı." denilir. Bu ifade ile "savaşın çok kızıştığı" manası kastedilir. Yoksa savaşın bizzat baldırını açması söz konusu değildir. 

Dil bilimcileri bu sözün ilk çıkış yerini de şöyle anlatırlar:

Devenin karnında yavrusu ölür. Müzzemmir (yavrunun cinsiyetini öğrenmek için elini devenin hayasına koyan kişi) elini devenin karnına sokar ve yavrunun bacağından tutup onu ölü olarak dışarı çıkarır. 

İşte baldırın açılması budur. Daha sonraları bu söz her türlü korkunç olay için kullanılır olmuştur. 

Sözün özü: Peygamberimiz (a.s.m.) ahiret gününün şiddetini Arap diline uygun bir mecazla anlatmış ve "Allah baldırını açar." buyurmuştur. Burada -haşa- ne hakiki baldır vardır ne de bunun açılması. Burada anlatılan şey, ahirette bütün şiddet ve dehşetin ortaya çıkması ve peygamberlerin dahi "nefsî, nefsî" diyerek kaçıştığı sahnenin tasavvurudur.

Yazar:
Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun