Allah’ı ahirette görmek meselesini ayet ve hadislerle delillendirebilir misiniz?

Allah’ı ahirette görmek meselesini ayet ve hadislerle delillendirebilir misiniz?
Tarih: 22.01.2019 - 10:05 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

1. Allahu Teâlâ ahirette görülecek midir?

İnsanın en kıymetli varlığı imanı ve itikadıdır. İtikadımızı batıl fikirlerden muhafaza etmeye çalışmak ve bu yolda gayret göstermek en önemli vazifemizdir. Çünkü ahiretteki saadetimizitikadımızın düzgünlüğüne bağlıdır. İnsanın yer ile gök arası kadar ameli olsa ama itikadı bozuk olsa, ameli ona fayda vermez. 

Madem itikad bu kadar önemlidir, o hâlde bizler itikadımızın delillerini öğrenmeye çok gayret göstermeliyiz. Bizler -elhamdülillah- Ehl-i sünnet'iz ve Ehli sünnet itikadına sahibiz. Lakin maalesef kendisine Ehl-i sünnet diyen birçok kişi ne itikadını biliyor ne de itikadının delillerini...

— Neye inandığını bilmeyen nasıl Ehl-i sünnet olacak?

— İtikadını hırsızlardan nasıl koruyacak ve nasıl muhafaza edecek?

Bir kimsenin nazarında, itikada ait en küçük bir iman dersi kâinatın en büyük meselesi olmadığı müddetçe bu kişi hakikatten uzaktır ve itikadın önemini anlamamıştır!

Evet, ben de biliyorum, fakirin yazdığı bir itikad dersini bazen sadece 100 kişi okurken,magazine ait bir videoyu yüz binler seyrediyor.

Evet, ben de biliyorum, itikada ait dersler insanların nazarında kıymetini kaybetmiş.

Evet, ben de biliyorum, bazıları bana, "Bu adam da ne anlatıyor? Böyle zor meselelere ne ihtiyaç var? Hadi gülelim, eğlenelim..." diyor.

Bunların hepsini biliyorum. 

— Peki, bunları bilirken ve bizlere olan teveccüh de gayet az iken, ne diye bu kadar uğraşıyorum?

Uğraşıyorum, çünkü yarın mahşer günü kimse yakama yapışsın istemiyorum. İnsanların beni Allah'a şikâyet edip, "Ya Rabbi, bu kulun biliyordu ama bize anlatmadı." demesinden korkuyorum.

Yoksa ne insanların teveccühü ne de nam ve şöhret peşindeyim. Sadece Rabbimin rızası peşindeyim. Kendimi insanlara değil, Rabbime beğendirmek istiyorum. O razı olsa ve kabul etse, bütün insanlar reddetse kıymeti yok. 

Hem Allah'ın rızası ve sevabı, insanların kabulüne ve beğenmesi şartına bağlı değildir. Bazen insanlar beğenir ama Allah beğenmez; insanlar kabul eder ama Allah kabul etmez. Bazen de insanlar beğenmez ve kabul etmez ama Allah beğenir ve kabul eder. Bizler kendimizi sadeceAllah'a beğendirmek ve ona kabul ettirmek istiyoruz. İnşallah böyledir...

Bu girizgâhtan sonra, şimdi gelelim konumuza:

Konumuz, Allah'ın ahirette görülüp görülmeyeceği meselesi... 

Şia'nın itikatta mezhebi olan Mutezile'ye göre, Allah ahirette görülmeyecektir. Onlara göre,Allah'ı görmek mümkün değildir.

Bizlerin itikadı olan Ehl-i sünnet itikadına göre ise Allah görülecektir. 

Demek, birisini, "Allah ahirette görülmeyecektir." derken işitirseniz, bilin ki bu kişi Mutezile'dir, Şia'dır ve sizi Mutezile yapmak istiyordur. Sakın bu kişiyi dinlemeyin veitikadınızı savunamıyorsanız hemen oradan uzaklaşın. İnşallah bu esere çalışır ve itikadınızı savunacak bir konuma da gelirsiniz.

Bu eserde ilk önce Allah'ın görüleceği ile ilgili ayet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri nakledeceğiz. Daha sonra da Mutezile'nin sözde delillerine cevap vereceğiz. İnayet ve tevfikAllah'tandır. Rabbimiz bu eseri bizlere kolaylaştırsın ve bizden kabul etsin. Âmin.

2. "Şüphesiz onlar o gün Rablerinden perdelidirler." ayetinin izahı

Allahu Teâlâ'nın ahirette görüleceğine dair birinci delilimiz Mutaffifin suresinin 15. ayetidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

كَلاَّ إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ  

Hayır! Şüphesiz kâfirler o gün Rablerinden elbette perdelidirler. (Mutaffifin 15)

Kâfirlerin Allah'tan perdeli olması, Allah'ı görememeleri ve Allah'ı görme nimetinden mahrum olmalarıdır. Kâfirler ahirette Allah'ı göremeyeceklerdir.

Cenab-ı Hak mezkûr ayet-i kerimede, kâfirlerin kendisini göremeyeceğini beyan etmiş ve bunu onlara bir ceza olarak vermiştir. Şimdi sorumuz şu: 

— Eğer müminler de Allah'ı göremeyecek olsaydı Allah'ı görememenin kâfirlere tahsisi bir mana ifade eder miydi?

Yani hiç kimse Allah'ı göremeyecekse niçin ayet-i kerimede, "Kâfirler Allah'ı görmekten mahrumdurlar." denilerek Allah'ı görememe kâfirlere tahsis ediliyor?

Şimdi şunu düşünelim: Elinizde bir nimet var. Bu nimet hakkında şöyle deseniz: Bu nimeti falana vermem.

— Bu sözünüzden bu nimeti diğerlerine vereceğiniz anlaşılmaz mı?

Elbette anlaşılır. Zira eğer kimseye vermeyecek olsaydınız, "Falana vermem." diyerek tahsis yapmaz ve "Kimseye vermem." derdiniz. Sizin "Falana vermem." sözünüz, ondan başkasına vereceğiniz manasına gelir.

Aynen bunun gibi, Allahu Teâlâ da ayet-i kerimede, "Kâfirler o gün beni görmekten mahrumdurlar." buyurmuş. Bu ifadeden anlaşılır ki: Kâfir olmayanlar yani müminler o gün Allah'ı görmekten mahrum olmayacaklar. Eğer müminler de mahrum olsaydı mahrumiyetin kâfirlere tahsisinin bir manası olmazdı. 

İşte bu sırdan dolayı İmam Şafiî Hazretleri şöyle der: 

— Allahu Teâlâ kâfirleri kendisini görmekten mahrum etmiş ve bunu onlara ceza olarak vermiştir. Demek ki en büyük itaat olan iman sebebiyle kendisini müminlere gösterecek ve bunu onlar için bir mükâfat yapacaktır.

Sözün özü: Kâfirlerin ahirette Allah'ı görmekten mahrum olmaları ispat eder ki müminler bu nimetten mahrum değildir. Eğer müminler de mahrum olsaydı bu mahrumiyetin kâfirlere tahsisi bir mana ifade etmezdi. Kur'an'da ise değil manasız bir ayet, manasız bir harf dahi yoktur.

3. "O gün bir kısım yüzler parlaktır. Rablerine bakarlar." ayetinin izahı

Allahu Teâlâ'nın ahirette görüleceğine dair ikinci delilimiz Kıyamet suresinin 22 ve 23. ayetleridir. Bu ayet-i kerimelerde şöyle buyrulmuştur:

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ   

O gün bir kısım yüzler parlaktır. Rablerine bakarlar. (Kıyamet 22-23)

Bu ayet-i kerime çok açık bir şekilde, "Rablerine bakarlar." ifadesiyle, müminlerin Allah'ı göreceğini haber vermektedir.  

Şimdi diyeceksiniz ki:

— Ayet-i kerime bu kadar açık iken, Mutezile nasıl oluyor da Allah'ın görüleceğini inkâr ediyor?

Mutezile şöyle diyor: 

— Ayette geçen  نَاظِرَةٌ kelimesi "bakmak" değil, "beklemek" manasındadır. Dolayısıyla ayetin manası, "Rablerine bakarlar." değil, "Rablerini beklerler." şeklindedir.

Rablerini de beklemek de onlara göre, Allah'ın mükâfatını beklemektir.

Mutezile bu görüşünü ispat için, نَظَرَ kelimesinin "beklemek" manasında geçtiği ayet-i kerimeleri gösterir ve der ki: 

— İşte bu ayetlerde نَظَرَ kelimesi "beklemek" manasındadır. Kıyamet suresinde geçen نَظَرَkelimesinin manası da "bakmak" değil, "beklemektir".

Ehl-i sünnet âlimleri Mutezile'nin bu iddiasına karşı der ki: Şu sebeplerden dolayı ayette geçen نَاظِرَةٌ kelimesi "beklemek" manasında olamaz.

1. Evet, Kur'an'da "bekleme" manasına gelen bir çok نَظَرَ  kelimesi vardır. Ancak "bekleme" manasındaki نَظَرَ  lafızlarının hiç biri  اِلَى  harf-i ceri ile kullanılmamıştır. Arap lügatında,نَظَرَ fiili اِلَى harf-i ceri ile kullanılırsa "bakmak" ve "görmek" manasına gelir. Bu ayette deنَظَرَ fiili اِلَى  harf-i ceri ile kullanılmıştır. Bu sebeple "beklemek" manasına gelemez.

Ey Mutezile mensupları! Eğer siz Kur'an'da, نَظَرَ kelimesinin اِلَى harfi ceri ile beraber kullanımında, "bekleme" manasına gelen tek bir ayet-i kerime gösterebilirseniz, biz sizin sözünüzü kabul edeceğiz. Bunu yapabilir misiniz?

Hayır yapamazsınız, bize tek bir ayet bile gösteremezsiniz. Kur'an'da اِلَى harfi ceri ile kullanılan bütün نَظَرَ kelimeleri "bakmak" ve "görmek" manasındadır.

2. "Rablerine bakarlar." ayetinden bir önceki ayette, "O gün bir kısım yüzler parlaktır." buyrulmuş. Yüzlerin parlaklığı ifadesi, mükâfata mazhar olduklarını ifade etmektedir. Bu sebeple, bundan sonra gelen "Rablerine bakarlar." ifadesi, "Allah'ın mükâfatını beklerler." manasına gelemez. Zira onlar zaten mükâfatı almışlar; o hâlde beklemeye ne gerek var?

Dolayısıyla نَاظِرَةٌ kelimesine "bekleme" manası verilemez. Bu kelimeye ancak "bakma" manası verilebilir.

3. Tefsirini yaptığımız, " O gün bir kısım yüzler parlaktır. Rablerine bakarlar." ayet-i kerimesi mümin kulları müjdeleme makamında gelmiştir. "Bekleme" manası müjdeye uygun düşmez. Bu sebeple de kelimeye "bekleme" manası verilemez.

4. Ahiret bir bekleme yeri değildir. Neyin ne olacağını bilmeyip beklemek dünyaya yakışır. Ahirette ise hakikatler bir anda vücud bulup gerçekleşecektir. Dolayısıyla ayetteki نَاظِرَةٌkelimesi "bekleme" manasına gelemez.

نَاظِرَةٌ kelimesinin "bekleme" manasına gelemeyeceğine dair bu dört maddeyle yetinelim. Daha detaylı bilgiyi arzu edenler Fahreddin-i Râzî Hazretlerinin tefsirinden ilgili ayetin izahına bakabilirler. Râzî Hazretleri muhteşem izahlarıyla Mutezile imamlarını perişan etmiş.Allah ondan razı olsun.

4. İyi amel işleyenlere hüsna ve bir de ziyade vardır." ayetinin izahı

Allahu Teâlâ'nın ahirette görüleceğine dair üçüncü delilimiz Yunus suresinin 26. ayetidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:

   لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنَى وَزِيَادَةٌ

İyi amel işleyenlere hüsna ve bir de ziyade vardır. (Yunus 26)

Fahreddin er-Râzî Hazretleri, ayet-i kerimede geçen "hüsna" kelimesinin cennet, "ziyade" kelimesinin ise Allah'ı görmek manasında olduğunu şöyle izah eder:

— Ayetteki "ziyade" kelimesinin Allah'ı görmek manasında olduğuna hem naklî hem de akli delil mevcuttur. Naklî delil bu husustaki hadis-i şeriflerdir. Mesela Hazreti Suheyb (r.a.)'dan nakledilen bir hadis-i şerif şöyledir:

إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ يَقُولُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى تُرِيدُونَ شَيْئًا أَزِيدُكُمْ فَيَقُولُونَ أَلَمْ تُبَيِّضْ وُجُوهَنَا أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَ وَتُنَجِّنَا مِنَ النَّارِ فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ فَمَا أُعْطُوا شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ عَزَّ وَجَلَّ   

Cennet ehli cennete girdiğinde Allahu Teâlâ der ki: "Size ziyade olarak bir şeyi vermemi ister misiniz?" Ehl-i cennet der ki: "Sen bizim yüzlerimizi ak etmedin mi?  Sen bizi cennete sokup ateşten korumadın mı? (Yani bize bu nimetleri vermişken biz daha ne isteyelim.) Bunun üzerine Allah hicabını kaldırır. (Yani zatından perdeyi açarak cemalini gösterir) Onlara Rablerine bakmaktan daha sevimli hiç bir şey verilmemiştir.

Bu hadis-i şerifi İmam Müslim, İmam Tirmizî, İmam Nesâî, İbni Mâce, Ahmed İbni Hanbel ve Ebû Dâvud gibi hadis ilminin imamları nakletmiş ve hepsi bu hadisin sıhhatinde ittifak etmiştir.

Ayette geçen "ziyade" kelimesinin Allah'ı görmek manasında olduğuna dair başka hadis-i şerifler de vardır. Bu hadis-i şerifleri kendi başlığında işleyeceğiz.

Râzî Hazretleri akli delili de şöyle izah ediyor:

Ayetteki الْحُسْنَى   kelimesi, başına harf-i tarifin gelmiş olduğu tekil bir kelimedir. Bu durumda, bu kelimenin daha önce bilinen ve geçen bir şeye hamledilmesi lazım gelir ki bu da دَارُ السَّلاَم   terkibidir.  دَارُ السَّلاَم  lafzıyla cennet kastedilmiştir. "Dârüsselam" lafzından bütün Müslümanlar cenneti anlar. Dolayısıyla  دَارُ السَّلاَم  lafzına hamledilen الْحُسْنَى kelimesi cennet manasına gelemez. Bunun böyle olduğu sabit olunca, ayette bahsedilen "ziyade"nin cennetten başka bir şey olması gerekir. Eğer ziyade cennet olursa bir tekrar olmuş olur. Tekrar ise güzel değildir. Bu durumda geriye tek bir şık kalır ki "ziyade"den muradın Allah'ı görmek olmasıdır.

Yine Râzî Hazretleri şu izahı yapıyor: Üzerine ilave olunan şey, belirli bir miktarla tayin edildiği zaman, ziyadenin o şeyin cinsinden olması gerekir. Fakat belirli bir miktarla tayin olunmamışsa, ziyadenin ondan başka bir şey olması gerekir.

Mesela bir kimse, "Sana 10 kilo buğday ve bir de ziyade verdim." dese, bu ziyadenin buğday cinsinden olduğu anlaşılır. Fakat miktar tayin etmeksizin, "Sana buğday ve bir de ziyade verdim." dese, buradaki ziyadenin buğdaydan farklı bir şey olması gerekir.

Ayette "cennet ve bir de ziyade" ifadesi vardır. Cennet ve içindeki nimetler miktarı belli olmayan şeylerdendir. Öyleyse söz konusu olan ziyadenin cennetten farklı bir şey olması gerekir. Bu farklı şey de Allah'ı görmektir.

Kardeşlerim, ilmî bir mesele işledik. Böyle ilmî meseleler bazen bir defa okumakla anlaşılmaz. Metni bir defa daha okumanızı ve delili biraz daha tefekkür etmenizi tavsiye ediyorum.

5. "Onlar için bir nüzul olarak firdevs cennetleri vardır." ayetinin izahı

Allahu Teâlâ'nın ahirette görüleceğine dair dördüncü delilimiz Kehf suresinin 107. ayetidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:

 إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلاً  

Şüphesiz iman edip salih amel işleyenler için -bir nüzul olarak- firdevs cennetleri vardır. (Kehf 107)

Allahu Teâlâ bu ayet-i kerimede, firdevs cennetlerinin bir nüzul olduğunu beyan buyurmuştur. 

Nüzul: Asıl ikramdan önce yapılan küçük ikram demektir. Bir hükümdarın kendisine gelen misafirine, asıl ikramdan önce yaptığı ilk ikramdır.

Şimdi sorumuz şu:

— Cennetin en üst makamı olan firdevs cennetleri bir nüzul ise bu nüzule kıyasla bir asıl olmalıdır. Acaba asıl ikram nedir?

Aklınıza asıl ikram olarak Allah'ı görmekten başka bir şey geliyor mu? 

Herhâlde gelmiyordur. Çünkü firdevs cennetlerinin üstünde, Allah'ı görmekten başka bir ikram ve ihsan yoktur. 

Cennet ve içindeki bütün nimetlerin bir nüzul olduğu Kur'an'da dört ayette geçmektedir. Bu nüzul ifadeleri ispat eder ki Allah'ı görmek haktır ve hakikattir. 

Bu makamda şöyle bir soru sorulabilir: 

— Kehf suresinin 102. ayetinde, cehennemin de kâfirler için bir nüzul olduğu bildirilmektedir. Peki, cehennem kafirler için bir nüzul ise onlar için asıl olan nedir?

Büyük müfessir Fahreddin er-Râzî Hazretleri bu konuda şöyle der: 

— Kâfir için cehennemden başka daha büyük bir azap vardır. Bu azap kâfirin Allah'ı görememesidir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Hayır! Şüphesiz onlar o gün Rablerinden perdelidirler. (Yani Allah'ı göremezler.) Sonra onlar muhakkak o alevli cehenneme gireceklerdir." (Mutaffifin 15-16) Cenab-ı Hak bu ayetlerde, cehenneme girmeyiAllah'ı görememeden sonra zikretmiştir. Bu da ispat eder ki Allah'ı görememek cehennemden daha büyük bir azaptır. Dolayısıyla cehennem nüzul ise Allah'ı görememek asıldır.

Demek, hem cennet hem de cehennem, sakinleri için bir nüzuldür. Asıl olan ise müminler için Allah'ı görmek, kâfirler için ise Allah'ı görememektir.

6. Hz. Musa Allah'ı görmek istemiş midir?

Allahu Teâlâ'nın ahirette görüleceğine dair beşinci delilimiz Araf suresinin 143. ayetidir. Bu ayet-i kerimede Hazreti Musa şöyle buyurmuştur:

رَبِّ اَرِنِي اَنْظُرْ اِلَيْكَ Rabbim, bana kendini göster; seni göreyim. (Araf 143)

Bu ayet-i kerimenin apaçık ifadesiyle, Hazreti Musa Allah'ı görmek istemiştir. Eğer Allah’ı görmek caiz ve mümkün olmasaydı Hazreti Musa bunu talep etmezdi. Hazreti Musa'nın bunu talep etmesi ispat eder ki Allah'ı görmek caizdir, mümkündür ve ahirette vaki olacaktır!

Size şöyle bir soru sorsam: 

— Allah'ı en iyi kimler tanır?

Herhâlde cevabınız şu olur: 

— En iyi peygamberler tanır. Çünkü onlar vahye mazhardır. Allah onlara zatını, bizatihi kendi tanıtmıştır.

Bu cevabınız üzere şöyle sorsam: 

— Peki, peygamberler içinde Allah'ı en iyi kim tanır? 

Herhâlde cevabınız şu olur: 

— Peygamberler içinde Allah'ı en iyi ülü'l-azm olan peygamberler tanır.

Evet, cevabınız doğrudur. Allah'ı en iyi ülü'l-azm olan peygamberler tanır ki Hazreti Musa onlardandır.

— Acaba hiç mümkün müdür ki Allah'ı görmek caiz ve mümkün olmasın da Hazreti Musa bunu bilmesin ve Allah'tan mümkün olmayan bir şeyi istesin? 

Bu olabilir mi?

— Yani -haşa- Hazreti Musa Allahu Teâlâ'yı Mutezile imamları kadar tanımıyor mu?

— Mutezile imamları Allah'ın görülemeyeceğini biliyor da Hazreti Musa bunu bilmiyor mu?

— Mutezile imamları Allah'ı ve sıfatlarını Hazreti Musa'dan daha mı iyi biliyor?

Eğer Allah'ın görülemeyeceğine inanırsak, Hazreti Musa'ya cehalet isnadında bulunmak ve Allah’ın sıfatlarını bilmediğini kabul etmek zorunda kalırız. Herhâlde bunu kabul edene dedeğil mümin, insan bile denilmez!

Netice: Hazreti Musa’nın Allah’ı görmek istemesi Allah'ın görüleceğine büyük bir delildir.

7. Vücud delili Allah'ın görüleceğini ispat eder.

Allahu Teâlâ'nın ahirette görüleceğine dair altıncı delilimiz vücud delilidir.

Vücud delili şudur: Bir şeyin görülme sebebi o şeyin var olmasıdır. Var olan şey görülür. Madem Allahu Teâlâ vardır, o hâlde elbette görülecektir. Görülmesi, varlığının bir neticesidir. İşte vücud delilinin özü budur. 

Allahu Teâlâ şu âlemi, kendisini bildirmek ve tanıttırmak için yaratmıştır. İmtihan sırrından dolayı kendisini göstermemiş, sadece isim ve sıfatlarının tecellisiyle kendisini bilmemizi murad etmiştir. İmtihan tamamlanıp imtihan meydanı kapandığında, elbette misafirleri hükmünde olan ehl-i cennete kendisini gösterecektir. Dünyada kendisini merak eden âşıklarınıcennette merak içinde bırakmayacak ve zatının güzelliğini seyir nimetiyle onları nimetlendirecektir. Bu, Allah'ın varlığının ve rahmetinin bir neticesidir. 

— Hiç mümkün müdür ki şu âlemi kendisini bildirmek ve tanıttırmak için yaratan Zat-ı Cemil, bilinmenin ve tanınmanın en kolay yolu olan kendini göstermeyi terk etsin ve zatını âşıklarına göstermesin? 

Bu mümkün değildir!

Mutezile kendisini gösteremeyen bir Allah'a iman ediyor. Biz de Mutezile'ye soruyoruz: 

— Allahu Teâlâ kendisini niçin göstermesin? -Haşa- kendini göstermekten âciz midir?

— Kendisini görmeye dayanacak bir fıtratı cennet ehline vermek Allah'a zor mudur? 

— Ebedî misafirlerini, kendini görmek gibi büyük bir nimetten niçin mahrum etsin? 

— Her varlık sahibi görülürken, vâcibu'l-vücud olan Rabbimiz niçin görülmesin ve görülemesin?

— Bütün müminler cennette Allah'ı görme hayaliyle yaşarken, Allah müminlerin bu hayalini niçin gerçekleştirmesin? 

Soruları çoğaltmak mümkün. İşin özü şudur: Madem Allah vardır. Her var olanın görülebilmesi gibi Allah da görülecektir. Bu, Allah'ın varlığının bir neticesidir. İşte bu delile"vücud delili" denir.

8. Allah'ı görmek hakkındaki hadis-i şerifler

Bu dersimizde, Allahu Teâlâ'nın ahirette görüleceğine dair bazı hadis-i şerifleri nakledeceğiz. 

Birinci hadis-i şerifimizi İmam Buhârî, İmam Müslim, Ebû Dâvûd, İmam Tirmizî, İbni Mâceve Ahmed İbni Hanbel Hazretleri nakletmişler. Yani bu hadis-i şerifi kütüb-i sitte imamlarının hepsi nakletmiş. 

Hadisin ravisi Cerir İbni Abdullah Hazretleri şöyle diyor: 

Biz bir kere Resulullah (a.s.m.)'ın yanında otururken o, dolunay gecesi aya bakarak dedi ki:

إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَيَانًا كَمَا تَرَوْنَ هَذَا الْقَمَرَ لاَ تُضَامُونَ فِى رُؤْيَتِهِ 

Şüphesiz siz kıyamet günü açık bir şekilde -şu Ay'ı gördüğünüz gibi- Rabbinizi göreceksiniz.Onu görmekte (kalabalıktan dolayı) sıkıntı çekmeyeceksiniz. (Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, Mesâcid, 37; Ebû Dâvûd, Sünnet, 20; Tirmizî, Sıfetü'l-cennet, 17; İbni Mâce, Mukaddime, 13; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 19211)

İkinci hadis-i şerifimiz -yine aynı kaynaklarda geçen- Ebû Said el-Hudrî Hazretlerinden nakledilen şu hadis-i şeriftir: 

Bir takım insanlar, "Ey Allah'ın Resulü! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?" diye sordular. Bunun üzerine Resulullah (a.s.m.) şöyle buyurdu:

نَعَمْ هَلْ تُضَارُّونَ فِي رُؤْيَةِ الشَّمْسِ بِالظَّهِيرَةِ ضَوْءٌ لَيْسَ فِيهَا سَحَابٌ فَهَلْ تُضَارُّونَ فِي رُؤْيَةِ الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ ضَوْءٌلَيْسَ فِيهَا سَحَابٌ مَا تُضَارُّونَ فِي رُؤْيَةِ اللَّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِلاَّ كَمَا تُضَارُّونَ فِي رُؤْيَةِ أَحَدِهِمَا

Evet. Siz öğle vaktinde, gökte bulutların olmadığı aydınlık bir anda güneşin görülmesinde sıkıntı çeker, birbirinizle tartışır mısınız? Onlar "Hayır." dediler. 

Peygamberimiz (a.s.m.) yine sordu: Sizler ayın on dördünde, gökte bulutların bulunmadığı aydınlık bir anda ayı görmekte sıkıntı çeker, birbirinizle tartışır mısınız? Onlar yine "Hayır." dediler. 

Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu: Sizler kıyamet günü de Allah'ı görmekte ancak bu hâldeki güneş ve ayı görmekteki zahmet kadar bir zahmet çekeceksiniz. (Buhârî, Tefsir, 87; Müslim, İman, 81; Ebû Dâvûd, Sünnet, 20; İbni Mâce, Mukaddime, 13; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 11127)

Üçüncü hadis-i şerifimiz -yine aynı kaynaklarda geçen- Hazreti Suheyb (r.a.)'dan nakledilen şu hadis-i şeriftir:

إِذَا دَخَلَ أَهْلُ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ يَقُولُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى تُرِيدُونَ شَيْئًا أَزِيدُكُمْ فَيَقُولُونَ أَلَمْ تُبَيِّضْ وُجُوهَنَا أَلَمْ تُدْخِلْنَا الْجَنَّةَوَتُنَجِّنَا مِنَ النَّارِ فَيَكْشِفُ الْحِجَابَ فَمَا أُعْطُوا شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِمْ مِنَ النَّظَرِ إِلَى رَبِّهِمْ عَزَّ وَجَلَّ     

Cennet ehli cennete girdiğinde Allahu Teâlâ der ki: "Size ziyade olarak bir şeyi vermemi ister misiniz?" Ehl-i cennet der ki: "Sen bizim yüzlerimizi ak etmedin mi?  Sen bizi cennete sokup ateşten korumadın mı? (Yani bize bu nimetleri vermişken biz daha ne isteyelim.) Bunun üzerine Allah hicabını kaldırır. (Yani zatından perdeyi açarak cemalini gösterir) Onlara Rablerine bakmaktan daha sevimli hiç bir şey verilmemiştir. (Müslim, İman, 80; Tirmizi, Sıfetü'l cennet, 16; Nesâî, Sünenü'l-kübra, Tefsir, 179; İbni Mâce, Mukaddime, 13; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 23980)

Dördüncü hadis-i şerifimiz, Buhârî'de geçen, Adiyy İbni Hâtim Hazretlerinden nakledilen şu hadis-i şeriftir: 

مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ إِلاَّ سَيُكَلِّمُهُ اللَّهُ رَبُّهُ لَيْسَ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ تُرْجُمَانٌ وَلاَ حِجَابٌ يَحْجُبُهُ

Sizden her biriyle Rabbi olan Allah mutlaka konuşacaktır. Onunla arasında ne bir tercüman ne de onu örten bir hicap -yani Allah'ın görülmesine engel bir perde- olacak. (Buhârî, Tevhid, 24)

Beşinci hadis-i şerifimiz İbni Ömer Hazretlerinden nakledilen şu hadis-i şeriftir: 

وَأَكْرَمُهُمْ عَلَى اللَّهِ مَنْ يَنْظُرُ إِلَى وَجْهِهِ غَدْوَةً وَعَشِيَّةً

Cennet ehlinin Allah katında ne kıymetlisi sabah ve akşam Allah'ın zatına bakandır. (Tirmizî, Tefsir, 72; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, 4623, 2/227)  

Bu konuda nakledilebilecek daha çok hadis-i şerif var ve bu hadis-i şeriflerin sıhhati hususunda kütüb-i sitte imamları ittifak etmiş. Üzerinde böyle ittifak olan hadis-i şerifleri inkâr etmek ancak kişinin cehaletindendir. Kişi bu kadar cahilse ve hadis ilmini bu kadar bilmiyorsa biz ona daha ne diyelim ve ne söyleyelim!

9. Hz. Musa'nın Allah'ı görememesi Allah'ın görülemeyeceğine delil midir?

"Allah'ı görmek" isimli eserimizin bu dersine kadar, Allahu Teâlâ'nın ahirette görüleceğini Kur'an'ın ayetleriyle ve hadis-i şeriflerle ispat ettik. Eserimizin bu bölümünde ve devamında, Allah'ı görmeyi inkâr eden Mutezile'nin sözde delillerine cevap vereceğiz. 

Mutezile diyor ki: 

— Allah'ı görmek caiz değildir. Çünkü Hazreti Musa Allah'ı görmek istemiş ama Allah kendisini ona göstermemiştir. Eğer Allah'ı görmek caiz olsaydı, Allahu Teâlâ peygamberinin isteğini geri çevirmez ve kendisini ona gösterirdi. Madem göstermemiş, o hâlde Allah'ı görmek mümkün değildir.

İşte Mutezile böyle diyor. Mutezile'nin bu sözüne karşı cevabımızı şöylece maddeleyelim:

1. Hazreti Musa Allah'ı dünyada görmek istemiştir. Allah'ı dünyada görmek farklı bir meseledir, ahirette görmek farklı bir meseledir. Bizim bahsimiz Allah'ı ahirette görmektir. Dolayısıyla Hazreti Musa'nın Allah'ı dünyada göremeyişi, ahirette görülemeyeceğine delilolamaz.

2. Hazreti Musa ülü'l-azm bir peygamberdir. Yani peygamberlerin büyüklerindendir. Allahu Teâlâ'yı en iyi peygamberler tanır. Eğer Allah görülemeyecek olsaydı Hazreti Musa bunu bilir ve Allah'tan böyle bir istekte bulunmazdı. 

Hazreti Musa'nın Allah'ı görmek istemesi ispat eder ki Allah'ı görmek caizdir ve mümkündür. 

3. Eğer Allah'ı görmek mümkün olmasaydı Cenab-ı Hak Hazreti Musa'ya, “Sen beni göremezsin.” demez, “Ben görülemem.” derdi.

Allahu Teâlâ, "Ben görülemem." dememiş, "Sen beni göremezsin." demiş. Yani "Dünya şartları ve senin hâlihazırdaki fıtratın beni görmeye müsait değildir." demiş. Bundan da anlaşılır ki ahiretin şartları ve insanın ahiretteki fıtratı Allah'ı görmeye müsaittir.

4. Hazreti Musa Allah'ı görmek isteyince, Cenab-ı Hak Hazreti Musa'nın isteğine cevaben,“Benim tecelli ettiğim dağ yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin." (Araf 143)  buyurmuş.

Yani Allahu Teâlâ zatının görülmesini, dağın yerinde durabilme şartına bağlamış. Dağın yerinde durabilmesi mümkündür; mümküne bağlı olan şey de mümkündür. Eğer Cenab-ıHakk’ı görmek mümkün olmasaydı, Allahu Teâlâ zatının gözükmesini mümkün olan bir şarta bağlamazdı.

5. Ayet-i kerimede beyan edilen "Allah'ın dağa tecelli etmesi" bir nevi ru’yet yani görmedir. Demek ki dağ bir nevi hayata ve görme kabiliyetine nail olmuş; Allah'ı görme şerefine kavuşmuş fakat bunun azamet-i tesiriyle parçalanmıştır. 

O hâlde insan için de Allah'ı görmek mümkündür. Fakat insan bu dünyada buna tahammül edebilecek bir kabiliyete haiz değildir. Ehl-i iman ahirette bu kabiliyete ve nimete mazharolacaktır. 

6. Hazreti Nuh'un, tufana kapılan oğlunu kurtarmak istemesi üzerine, Allahu Teâlâ HazretiNuh'a, "Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben seni cahillerden olmaktan sakındırırım." (Hud 46) buyurmuş ve bu şekilde azarlamıştır. 

Yine Hazreti Adem ile Hazreti Havva'nın yasak ağacın meyvelerini yemeleri üzerine, Allahu Teâlâ onları ikaz etmiştir.

Hâl böyle iken, Allahu Teâlâ Hazreti Musa'nın kendisini görme talebine mukabil onu ikaz etmemiş ve Hazreti Nuh'a dediği gibi, "Böyle bir şeyi benden isteme! Sakın cahillerden olma." dememiş. 

Eğer Hazreti Musa, Cenab-ı Hakk’ın koymuş olduğu sünnetullah kanunlarına muhalif bir talepte bulunmuş olsaydı, elbette o da diğer peygamberler gibi serzenişe maruz kalır ve Allah tarafından ikaz edilirdi. 

Madem edilmemiş, o hâlde istediği şey sünnetullaha uygundur ve zatında mümkündür.

10. Allah'ı görmek isteyen yetmiş kişi niçin helak olmuştur?

Bu dersimizde, Allah'ın ahirette görüleceğini inkâr eden Mutezile'nin ikinci sözde delillerinecevap vereceğiz. Mutezile diyor ki: 

— Bakara suresinin 55. ayetinin beyanıyla, Hazreti Musa'nın seçtiği yetmiş kişi Allah'ı görmek istemiş ve bu istekleri sebebiyle helak edilmiştir. Onların helak edilişi ispat eder kiAllah'ı görmek caiz değildir. Eğer Allah'ı görmek caiz olsaydı, Allah'ı görmek isteyen bu kişiler helak olmazdı.

İşte Mutezile böyle diyor. Mutezilenin bu sözüne karşı cevabımızı şöylece maddeleyelim:

1. Bu yetmiş kişi Allah'ı görmek istedikleri için değil, küfürlerinden dolayı helak edilmişlerdir. Şöyle ki: 

Bir peygamber mucize gösterdikten sonra ona iman etmek vacip olup, ondan bir daha mucize istemek caiz değildir. 

Helak edilen bu yetmiş kişi Hazreti Musa'nın birçok mucizesine şahit olmuştur. Buna rağmen ayetin beyanıyla, "Ey Musa! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana iman etmeyeceğiz." (Bakara 55) demişler. Yani onca mucize görmelerine rağmen Hazreti Musa'dan Allah'ı açıkça görmeyitalep etmişler ve iman etmeyi bu şartın tahakkukuna bağlamışlar. 

İşte bu sözleri onları kâfir yapmış ve küfürleri sebebiyle helak edilmişler. Demek, onların helak edilişi Allah'ı görmek istemelerinden değil, küfürlerindendir.

2. Yine onların bu istekleri imanlarının ziyadeleşmesi ve Allah'a olan muhabbetlerinden değil,inatlarındandır. İşte bu inatları sebebiyle yıldırım onları çarpmış ve helak olmuşlardır. Eğer sırf Allah sevgisinden dolayı Allah'ı görmek isteselerdi helak olmazlardı. Zira Hazreti Musa Allah'ı görmek istemiş ve helak edilmemiştir. Eğer Allah'ı görme isteği helakin sebebi olsaydıHazreti Musa da helak olurdu. 

3. Helak edilen yetmiş kişi Allah'ı görmek istemiş ama Hazreti Musa onları bu isteklerinden menetmemiştir. Eğer Allah'ı görmek istemek haram ve yasak olsaydı Hazreti Musa'nın onları ikaz etmesi gerekirdi. Çünkü bir peygamberin, önünde işlenen bir harama müdahale etmemesi caiz değildir. 

İşte Hazreti Musa'nın bu yetmiş kişiyi uyarmaması hatta bırakın uyarmayı kendisinin deAllah'ı görmek istemesi ispat eder ki: Bu yetmiş kişi Allah'ı görmek istedikleri için helak edilmemiş; küfür ve inatları sebebiyle helak edilmiştir.

Netice: Mutezile'nin mezkûr sözü temelinden çürüktür ve Allah'ın görülemeyeceğine asla delil değildir. Allahu Teâlâ ahirette görülecektir. Allah'ın görülmesi haktır ve gerçektir.

11. İdrak rüyetten farklıdır. Allah görülür ancak idrak edilemez.

Bu dersimizde, Allah'ın ahirette görüleceğini inkâr eden Mutezile'nin üçüncü sözde delillerine cevap vereceğiz. Mutezile diyor ki: 

— Enam suresinin 103. ayetinde, "Gözler onu göremez. O ise gözleri görür." buyrulmuştur. Bu ayetin açık beyanıyla, gözler Allah'ı görememektedir. Ayetin bu beyanı karşısında, "Allah görülecektir." demek manasızdır.

İşte Mutezile böyle diyor. Mutezile'nin bu sözüne karşı deriz ki: 

Siz Kur'an'ı hiç anlamıyor ve ayete yanlış mana veriyorsunuz. Önce ayetin Arapçasına bakalım:

لاَ تُدْرِكُهُ الأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الأَبْصَارَ  

Gözler onu idrak edemez. O ise gözleri idrak eder. (En'am 103) 

Bakın, ayette "görmemekten" değil, "idrak edememekten" bahsediliyor. Görmek başkadır, idrak başkadır. Aralarındaki farkı büyük müfessir Fahreddin er- Râzî şöyle izah ediyor:

Görme ikiye ayrılır. Birincisi, sınırları ve sonu olan bir şeyi görmektir. Bir şey sınırları ve sonuyla görüldüğü zaman o şeyin görülmesi idrak ile ifade edilebilir. Bu durumda, görme ile idrak aynı şeydir.

İkincisi görme ise hudutsuz ve nihayetsiz olan bir şeyin görülmesidir. Bu görme onun idrak edilmiş olduğu anlamına gelmez. Hudutsuz ve nihayetsiz bir varlık görülür ancak idrak edilemez.

İşte Cenab-ı Hakk'ı gözlerin idrak edememesi bu manadadır. Göz Allah'ı görür ancak idrak ve ihata edemez. 

Mesela bir kişi, "Ben falan şeyi gördüm." dese, bu "İdrak ettim." manasını ifade etmez. Eğer "Ben falan şeyi idrak ettim." dese, bu hem görmeyi hem de ihatayı ifade eder. Her idrak görmedir fakat her görme idrak değildir. Dolayısıyla ayetin nefyettiği şey görme değil, idraktir. Allah görülecek ancak idrak edilemeyecektir. 

Hem eğer Allah görülemeyen bir zat olsaydı, mezkûr ayette, Allah'ın idrak edilemeyeceğinin beyanı hikmetsiz olurdu. Zira görülemeyen zaten idrak de edilemez. Eğer Allah'ı görmek caiz olmasaydı idrak edilememesinden değil, görülememesinden bahsedilirdi.

Yine Allah'ın dışındaki varlıklar görülmeleriyle idrak edilirler. Eğer Allah görülmekle idrak edilseydi mahlukatından farkı kalmazdı. Ayet-i kerime bu farka işaret etmektedir.

Ayrıca mezkûr ayet-i kerime, Allah'ı methüsena makamında nazil olmuş ve Allah'ın,mahlukatına benzemediği beyan buyrulmuştur. Bu ayetin methüsena makamında nazil olması ispat eder ki Allah görülecektir. Çünkü Allah'ın görülemeyeceğini söylemek bir methüsena olmaz. Zira sırf bir yokluk ve halis bir olumsuzluk, olumlu bir sıfatı ispat etmediği müddetçeövgüye mucip değildir. Bu durumda, ayetin manası şöyle olur: 

— O, sonsuz azamet ve kibriya sahibi olduğu için, görülse de ihata edilecek şekilde idrak edilemeyecektir. 

Ayrıca Mutezile'ye şunu da deriz ki:

Eğer ayetteki idrakin "görme" manasında olduğunda hâlâ ısrar ediyorsanız biz de deriz ki: Bu durumda da ayet-i kerime bir çok manaya gelebilir. Mesela: 

1. Allahu Teâlâ azametinin hakkıyla tecelli ettiğinde gözler onu göremez.

2. Dünyada gözler onu göremez.

3. Kâfirlerin gözleri onu göremez.

Ayette bunlar gibi bir tahsis olabilir. Ayetlerin ve birçok hadisin açık beyanı yanında, böyle farklı manalara gelebilecek bir ayetin delaletiyle Allah'ı görmek inkâr edilemez; edene de ehl-i ilim denmez.

Kardeşlerim, ilmî bir mesele işledik. Böyle ilmî meseleler bazen bir defa okumaklaanlaşılmaz. Metni bir defa daha okumanızı ve cevabı biraz daha tefekkür etmenizi tavsiye ediyorum.

12. Maddeden ve cisimden münezzeh olan Allah'ı görmek nasıl mümkün olur?

Bu dersimizde, Allah'ın ahirette görüleceğini inkâr eden Mutezile'nin dördüncü sözde delillerine cevap vereceğiz. Mutezile diyor ki: 

— Görmek bazı şeyleri gerektirir. Bunlar: Görülenin bir mekânda olması, karşı karşıya olmak, görülenin cisim olması ve gözün görülenin resmini çekmesi gibi hususlardır. Hâlbuki bunlar Allah hakkında düşünülemez. Allah mekândan münezzehtir ve cisim değildir. Dolayısıyla göz Allah'ı göremeyecektir.

İşte Mutezile böyle diyor. Mutezile'nin bu sözüne karşı deriz ki: 

Görmenin şartı olarak saydığınız bütün bu maddeler bu dünya için geçerlidir. Ahiret şartlarıise dünya şartlarıyla aynı değildir. Dünya bir imtihan meydanı olduğundan dârü'l-hikmettir. Yani burası bir hikmet yurdu olup her şey bir sebeple yaratılmaktadır. Ahiret ise dârü'l-hikmet değil, dârü'l-kudrettir. Yani kudret yurdudur. Ahirette hiçbir şey sebeple yaratılmaz. Allah "Ol." der ve olur.

Bu dünyada görmenin şartları olan; görülenin bir mekânda olması, karşı karşıya olmak, görülenin cisim olması gibi hususlar sadece Allah'ın hikmeti sebebiyle koyduğu kanunlardır. Yoksa Allahu Teâlâ, göze göstermek için bu sebeplere muhtaç değildir. 

– Allah dilerse göz olmadan da gösterir. 

– Allah dilerse -karşı karşıya olmadan- ta dünyanın öbür ucunu gösterir. 

– Allah dilerse cisim olmayanı da gösterir. 

Bunlar Allah'ın kudretine çok kolaydır. Zaten onun kudretine her şey kolaydır...

Ey Mutezile mensupları! Sizin nasıl bir Allah inancınız var! 

— Yoksa siz Allah'ı, kendi koyduğu kanunlara tabi olmak zorunda kalan bir varlık olarak mı tasavvur ediyorsunuz?

— Ne yani, Allah göze göstermek için bu dünyada koyduğu kanunların dışına çıkamaz mı? 

— Hatta gözsüz gösteremez mi?

Sizler dünya yurduyla ahiret yurdunu birbiriyle karıştırıyorsunuz. Zannediyorsunuz ki budünyada geçerli olan kanunlar ahirette de geçerlidir. Yok, hiç geçerli değildir. Allah ahirette her şeyi sebepsiz olarak, bir emriyle icad eder.

Hem bilin ki: Allah'a, "Kendisini gösteremez. İnsana, kendisini görecek bir göz ve fıtrat veremez." demek Allah'a âcizlik isnad etmektir. Allah aczden münezzehtir; onun kudretine her şey kolaydır. Koca cenneti bir çiçek kadar kolay yaratır. Bütün insanların öldükten sonra diriltilmesi, bir sineğin icadı kadar ona kolaydır. 

Ey Mutezile imamları! Nasıl oluyor da böyle bir zata âcizlik isnad edip, onu kendi koyduğu kanunlara mahkûm ediyorsunuz?

Allah size hidayet versin!

Kardeşlerim, Allahu Teâlâ'nın ahirette görüleceği meselesini on iki başlıkta işledik. Meselemizi ilk önce Kur'an'ın ayetleriyle, sonra da hadis-i şeriflerle ispat ettik. Daha sonra da Allah'ı görmeyi kabul etmeyen Mutezile'nin sözlerine cevap verdik. Bütün bu izahlarla da Allah'ın ahirette görüleceğini kati bir şekilde ispat ettik. 

Bu fakirin son sözleri şudur: Ya Rabbi! Bu eseri günahlarıma ve bu hakikatlerin yayılmasına çalışanların günahlarına bir kefaret yap; ahirette yüzümüzün akı eyle. Bizleri Kur'an ve iman hizmetinde daim eyle. Ayaklarımıza sebat, fikirlerimize istikamet ve gönüllerimize inşirahver. Bizi bize bırakma. Âmin.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 10.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun