Allah'ın arşa istivası hakkında bilgi verir misiniz?

Tarih: 21.11.2019 - 14:29 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

1. "Allah Arş'tadır." diyenlere soruyoruz: Arş yokken Allah neredeydi?

Kendilerine "Selefî" diyen bazı kimseler Allah'ın Arş'ta olduğunu söylüyorlar. Hatta size şöyle sorarlar: 

— Allah nerededir? 

Siz, "Allah mekândan münezzehtir. Hiçbir mekânda değildir." deyince, size şöyle derler: 

— Allah Kur'an'da Arş'ta olduğunu söylüyor. Sen ayeti inkâr ettin, kâfir oldun.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre, Allah'ın mekândan münezzeh olduğuna inananlar kâfirdir ve ayeti inkâr etmişlerdir. Bu eserimizde -Allah'ın izni ve inayetiyle- onların bu batıl fikirlerinin belkemiğini kıracağız. 

İlk önce Allah'ın mekândan münezzeh olması hakkında biraz konuşalım:

Mekânla kayıtlı olan insanın mekândan münezzehliğin manasını anlaması çok zordur. Bu hakikati akla şöyle yaklaştırabiliriz:

Size sorsam: 

— Allah ezelî midir?

Elbette cevap olarak dersiniz ki: 

— Evet, Allah ezelîdir. Yani sonradan var olmamış, başkası tarafından yaratılmamış, bizatihi kaimdir.

Şimdi şöyle sorsam: 

— Peki, madde ezelî midir?

Buna da cevap olarak dersiniz ki:  

— Hayır, madde ezelî değildir. Madde Allah tarafından yaratılmış ve sonradan var olmuştur.

Buraya kadar iki meselede hemfikiriz:

1. Allah'ın ezelî olduğu. 

2. Maddenin ezelî olmayıp sonradan var olduğu.

Şimdi en önemli soruyu soruyorum: 

— Allah ezelî, madde ise ezelî olmadığına göre, Allah ezelde neredeydi?

Cevabınız ne olacak? Ya diyeceksiniz ki: 

— Allah mekândan münezzehtir. Zatıyla hiçbir mekânda olmadığı hâlde, isim ve sıfatlarıyla her yerdedir. 

Ya böyle diyecek ve Allah'ın mekândan münezzeh olduğunu kabul edeceksiniz. Ya da Allah'a bir mekân isnat edeceksiniz. Ancak bunu yaptığınızda o mekânın da ezelî olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız. Çünkü ezelî olan bir zat sonradan var olan bir mekânla kaim olamaz. Ezelî zat ya mekândan münezzeh olmalı ya da mekân ve madde de ezelî olmalı. Bunun başka bir yolu yok!

Şimdi, Allah'ın Arş'ta olduğunu kabul eden Selefîlere soruyoruz:

— Arş ezelî midir yoksa sonradan mı yaratılmıştır?

Ya da şöyle soralım: 

— Arş'ı Allah mı yarattı yoksa ezelde kendisi var mıydı?

Herhâlde buna cevabınız: "Allah yaratmıştır." şeklindedir. Bu cevapla da şunu kabul ediyorsunuz: Allah ezelî, Arş ise sonradan yaratılmıştır.

Şimdi size ikinci sorumuzu soruyoruz: 

— Allah Arş'ı yaratmadan önce neredeydi?

Yani hayalen şunu tasavvur edin: Ezeldeyiz... Daha Arş yaratılmamış, madde yaratılmamış, kâinat yaratılmamış, Allah'ın zatından başka hiçbir şey yok...

— İşte maddenin ve Arş'ın olmadığı bu ezelde Allah neredeydi?

Hadi bize cevap verin... 

"Allah Arş'taydı." diyemezsiniz, çünkü daha Arş yok. "Allah şuradaydı." diyemezsiniz, çünkü daha madde yok. Şunu demeye mecbursunuz: 

— Allah hiçbir yerde değildi. Allah mekândan münezzehtir. 

Ya bunu diyeceksiniz ya da Arş'a ve maddeye ezeliyet vereceksiniz. Başka bir yolunuz yok!

Arş'a ve maddeye ezeliyet veremezsiniz. Çünkü ezeliyet sadece Allah'a mahsustur. Zaten münazaranın başında Arş'ın Allah tarafından yaratıldığını kabul etmiştiniz. Bu kabul de sizimekândan münezzeh bir Allah inancına yönlendirmişti. Şimdi ise Allah'ın Arş'ta olduğunu söylüyorsunuz. 

— İyi de mekândan münezzeh olan Allahu Teâlâ, kâinatı yarattıktan sonra ne oldu da mekânla kayıtlandı? 

Allah'ın sıfatlarında değişiklik olmaz. Siz batıl itikadınız sebebiyle Allah'ın tahavvüle ve değişikliğe maruz kaldığını kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. 

— Bunu nasıl kabul ediyorsunuz?

Hem bu batıl itikadınızla, ezelî olan Allahu Teâlâ'yı sonradan var olan Arş'a mahkûm ediyorsunuz. 

— Ezelî olan zat yarattığı bir eşyaya mahkûm olur mu? 

Bu nasıl bir itikattır! Hiç bunları düşünmüyor musunuz?

Kardeşlerim, kendilerine Selefî diyen bu kimselerin nasıl bir muhali kabul ettiklerinigördünüz. Bir sonraki dersimizde bu muhallere devam edeceğiz. Aklı olan her Selefî bu dersleri okuduğunda itikadının yanlışlığını görecek ve Allah'ı Arş'a nispet etmekle nasıl bir cinayet işlediğine kani olacak. Ve eğer nasibi varsa tövbe edecek.

2. "Allah Arş'tadır." diyenlerin işledikleri cinayetler

Bu dersimizde, "Allah'ın Arş'ta oturduğunu" söyleyenlerin işledikleri cinayetleri sıralayacağız. Muhatabımız bu batıl sözün sahibidir. Ona diyoruz ki:

İşlediğin birinci cinayet şu: Sen "Allah Arş'ta oturmaktadır." diyorsun. Oturmak için ilk önce ayakta olmak lazım. O zaman sana göre, Allah Arş'a oturmadan önce ayaktaydı. Bu durumda sen; ayakta olan, oturan, giden, gelen, yatan, kalkan bir mabuda iman ediyorsun. 

Hâlbuki biz Allah'ı bütün bu beşerî sıfatlardan tenzih ediyoruz. Sen ise Allah'ı beşer gibi kabul ederek büyük bir cinayet işliyorsun!

İşlediğin ikinci cinayet şu: Oturmak cisim olan maddi bir varlığın sıfatıdır. Cisim ve maddi olmayan bir varlık için oturmadan bahsedilemez. Mesela ruh maddi bir varlık olmadığı için, ruhun oturmasından ve ayakta durmasından bahsedilemez. Sen Allah'ın Arş'ta oturduğunu kabul etmekle Allah'ın cisim ve maddi bir varlık olduğunu kabul etmek zorunda kalırsın. 

Hâlbuki bizim inancımıza göre, Allah maddeden münezzehtir. Sen ise Allah'ın maddi bir varlık olduğunu kabul ederek büyük bir cinayet işliyorsun!

İşlediğin üçüncü cinayet şu: Allah Arş'a oturmuşsa ya Arş'ın içindedir ya da bir kısmı içinde olup bir kısmı Arş'ın dışına taşmıştır. Eğer Arş'ın içinde ise Arş Allah'ı içine almıştır. Bu durumda, Allah'ın yarattığı bir varlığın Allah'ı ihata etmesi ve içine alması söz konusudur. 

Yok, Allah'ın bir kısmı Arş'ın dışına taşmışsa, bu durumda, taşan kısım nerededir ve hangi mekâna taşma olmuştur?

Biz hadislerle biliyoruz ki Arş bütün âlem-i kevni kuşatmış olup, onun ötesinde maddi bir varlık yoktur. Eğer Allah Arş'a sığmamışsa taşan kısım nerede durmaktadır? 

Bizim inancımıza göre, Allah mekândan münezzeh olduğu için bu soruların hiçbiri sorulamaz. Sen ise Allah'ın Arş'a oturduğunu kabul etmekle ya Arş'ın Allah'ı kuşattığını ya da Allah'ın bir kısmının Arş'tan taştığını kabul etmek zorunda kalıyor ve büyük bir cinayet işliyorsun!

İşlediğin dördüncü cinayet şu: Oturmak ya bir ihtiyaçtan ya da zevkten ileri gelir.Oturmanın bir sebebi yorulma ve dinlenmeye olan ihtiyaçtır. Allah ise yorulmaktan ve dinlenmeye muhtaç olmaktan münezzehtir. Oturmanın diğer bir sebebi de keyif almaktır. Allah ise bu manada keyiften de münezzehtir. 

Bizim inancımıza göre, Allah mekândan münezzeh olduğu için Allah'a böyle bir ihtiyaç ve keyif alma atfedilemez. Sen ise Allah'ın Arş'ta oturduğunu kabul etmekle Allah'ın dinlenmeye muhtaç olduğunu veya oturmakla keyif aldığını kabul etmek zorunda kalıyor ve büyük bir cinayet işliyorsun!

İşlediğin beşinci cinayet şu: Arş'ın üzerinde oturan ya hareket edip bir yerden başka bir yere geçmeye muktedirdir ya da onun için böyle bir şey mümkün değildir. Eğer bir yerden başka bir yere geçmeye muktedirse, o zaman hareketin ve durmanın mahalli hâline gelmiş olur. Bu durumda da zorunlu olarak, sonradan yaratılmış bir varlık olur. Çünkü bu sıfatlar sonradan yaratılana aittir. 

Eğer ikinci ihtimal olan, hareket edip geçmeye muktedir değilse, o zaman bağlanmış ve mahkûm bir varlık gibi olur. 

Bizim inancımıza göre, Allah mekândan münezzeh olduğu için bu iki durum da Allah için söz konusu değildir. Sen ise Allah'ın Arş'ta oturduğunu kabul etmekle bu iki durumdan birini kabul etmeye mecbur oluyor ve büyük bir cinayet işliyorsun!

İşlediğin altıncı cinayet şu: Allah'a mekân atfettiğine göre, Allah ya her mekânda vardır ya da sadece bir mekândadır. Eğer her mekânda varsa o zaman Allah'ın pislik ve necaset mekânlarında da bulunduğunu kabul etmen gerekir. Bunu ise hiçbir akıl sahibi kabul edemez.

Eğer Allah bütün mekanlârda değil de sadece Arş'ta bulunuyorsa, o zaman kendini o mekâna mahkûm etmiş olur. Bu ise Allah hakkında imkânsızdır. 

Bizim inancımıza göre, Allah mekândan münezzeh olduğu için bu iki durum da Allah için söz konusu değildir. Sen ise Allah'a mekân atfetmekle bu iki durumdan birini kabul etmek zorunda kalıyor ve büyük bir cinayet işliyorsun!

İşte senin "Allah Arş'ta oturmuştur." sözün böyle cinayetleri netice veriyor. 

— Sen Allah'ın Arş'ta olduğunu söylerken bu neticeleri hiç düşündün mü? 

— "Allah Arş'tadır." sözü sana ne kadar masum bir söz gibi geldi değil mi?

Ama iş böyle değilmiş. Bir sözü kabul ettin mi neticelerini de kabul etmek zorundasın!

Bu neticeleri kabul edebiliyorsan batıl itikadına inanmaya devam et. Yok, kabul edemiyorsanbu itikattan vazgeç ve tövbe et.

3. "Allah Arş'tadır." diyenlere soruyoruz: Arş'ı melekler taşırken Allah nerede olacak?

Bu dersimizde, Allah'ın Arş'ta olduğunu söyleyenlere bir soru soracağız:

Hakka suresi 17. ayette şöyle buyrulmuş:

وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ  

O gün Rabbinin Arş'ını onların üstünde olan sekiz melek taşır. (Hakka 17)

Mezkûr ayetin ifadesiyle, mahşer günü Arş'ı sekiz melek taşıyacaktır. Şimdi, "Allah Arş'tadır." diyen kişiye şunu soruyoruz: 

— Melekler Arş'ı taşırken Allah nerede olacak?

Eğer "Allah Arş'ın üzerinde olacak." dersen, bu durumda, meleklerin Allah'ı taşıması lazım gelir. Bu ise mümkün değildir. Çünkü Allahu Teâlâ mahlukatını koruyup gözetendir. Mahluk olan, Allah'ı ne koruyabilir ne gözetebilir ne de taşıyabilir. Demek, bu şık batıldır.

Eğer "Yok, Allah Arş'ın üzerinde olmayacak." dersen, bu sefer de şu soruyu sorarız: 

— Allah o zaman nerede olacak?

Eğer "Allah hiçbir yerde olmayacak." dersen, bu durumda, Allah'ın mekândan münezzeh olduğunu kabul etmiş olursun. Bu kabulle de Allah'ın Arş'ta olduğunu iddia etmen batıl olur. 

Yok, Eğer "Allah mekândan münezzeh değildir." dersen, o zaman, Allah Arş'tan inince nereye gidecek, bunu söylemen gerekiyor.

Gördün mü batıl itikadın seni nasıl bir duruma soktu!

Bizim inancımıza göre ise Allahu Teâlâ mekândan münezzeh olduğu için bu soruların hiçbiri bize sorulamaz. 

Netice olarak deriz ki: Şu üç şıktan birini kabul etmek zorundasın:

1. Melekler Arş'ı taşırken Allah Arş'ın üzerinde olacak.

2. Melekler Arş'ı taşırken Allah Arş'ın üzerinde olmayıp başka bir mekânda olacak. Bu şıkkı kabul ediyorsan, Allah'ın gideceği mekânı bize söylemelisin.

3. Allah mekândan münezzehtir. Eğer bu şıkkı kabul ediyorsan, Allah'ın Arş'ta olduğuinancından tövbe etmelisin. Çünkü mekândan münezzeh olan zat hiçbir mekânda olmaz ve hiçbir yere oturmaz. 

Biz Ehl-i sünnet mensupları -elhamdülillah- üçüncü şıkkı kabul ediyoruz.

4. Kur'an'daki mecaz ve teşbihlerin hikmeti nedir?

Bu dersimizde şu sorunun cevabını vereceğiz:

— Kur'an'ın ifadelerinde mecaz ve teşbih niçin vardır? Bunun hikmeti nedir?

İlk önce mecaz ve teşbihin manasını öğrenelim:

Bir kelime kendi manasında kullanılırsa "hakikat" olur. Eğer asıl manasından başka bir manada kullanılır ve kendi manasında kullanılmasına engel bir hâl bulunursa "mecaz" olur.

Mesela "bülbül" kelimesini kuş için kullandığımızda "hakikat" olur; güzel sesli biri hakkında kullandığımızda "mecaz" olur. 

Teşbih ise aralarında maddi veya manevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetme sanatıdır.

Kur'an'da mecaz ve teşbih vardır. İbni Teymiye ve avanesi mecazı ve teşbihi inkâr ettikleri için ayetlerin zahirini hakikat zannetmişler. Bu sebeple de bir temsil olan "Rahman Arş'a oturdu." ayetini gerçek kabul edip, Allah'ın Arş'ta oturduğu fikrini kabullenmişler.

Bizler bu dersimizde, Kur'an'daki mecaz ve teşbihin hikmetini izah edeceğiz. Bir sonraki dersimizde de Kur'an'daki mecaz ve teşbihlere örnekler vereceğiz.

Meselemize şu soruyla başlayalım: 

— Kur'an kime inmiştir? Ve Allahu Teâlâ Kur'an vasıtasıyla kiminle konuşmaktadır?

Kur'an insana inmiştir ve Allahu Teâlâ'nın muhatabı insandır. Madem Kur'an insana inmiştir, o hâlde tarz-ı beyanı insanın anlayabileceği şekilde olmalıdır. Yani hitabı insanların konuşma tarzına uygun olmalı ve bu sayede Kur'an'ı okuyan manasını kolayca anlamalıdır.

Malumdur ki çocukla konuşan çocukça konuşur. Çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki çocuk onu anlayabilsin.

Bir doktor size hastalığınızı anlatırken anlayabileceğiniz şekilde anlatır. Eğer anlatımında sizi esas almayıp kendi bilgisini esas alsa ve tıbbi terimlerle konuşsa siz bundan hiçbir şey anlamazsınız.

Yine bir avukata gitseniz, avukat meseleyi size hukuk diliyle anlatmaz; sizin anlayabileceğiniz şekilde anlatır. Bu, her meslek erbabı için geçerlidir.

Zira konuşmaktan murad, meramımızı karşımızdakine anlatmaktır. Karşımızdakinin fehminive anlayışını göz önünde bulundurmadan konuşuyorsak ve o kişi bizi anlayamıyorsa, bu konuşmanın manası yoktur ve hikmetsiz bir konuşmadır. Bundan dolayıdır ki edipler ve ehl-i belagat ince hakikatleri tasavvur, dağınık manaları tasvir ve ifade için temsil ve teşbihlere müracaat ederler.

Allahu Teâlâ da hikmeti ve merhameti icabı, Kur'an'da insanların anlayabileceği tarzla konuşmuş ve bizlerin ülfeti olan temsil ve teşbihleri kullanmıştır. Bizler nasıl ki aramızda konuşurken mecaz ve teşbih yapıyorsak, Allahu Teâlâ da bazı yüksek hakikatleri mecaz ve teşbih yoluyla bizlere bildirmiştir. Bu hakikat hadis-i şerifler için de geçerlidir. 

Kur'an bütün insanlara indirilmiş umumi bir muallim ve mürşittir. Ders halkasında oturan nev-i beşerdir, insandır. İnsanların ekserisi ise âlim değil avamdır. Mürşidin nazarında az çoğa tabidir. Yani umumi irşadını azların hatırı için onların seviyesine göre yapmaz. Zaten avama yapılan konuşmalardan havas hissesini alır. Eğer avam esas kabul edilmeyip havasa göre konuşulursa, avam o yüksek konuşmaları anlayamayacağı için hakikatten mahrum kalır. 

İşte Allahu Teâlâ insanların ekserisi Kur'an'ın irşadından mahrum kalmasın diye hitabında avamı esas yapıp, onların ülfetinde olan üslup ve teşbihlerle konuşmuştur.

Avam ülfetlerinde olan ifade ve lafızlardan fikirlerini ayıramadıkları için çıplak hakikatleri anlayamaz. Ancak o yüksek hakikatler onlara ülfet ettikleri ifadelerle anlatılmalıdır. Bu ifade şekline "Tenezzülat-ı İlahiye" denilir. Tenezzülat-ı İlahiye, Allah'ın beşerin anlayışını göre konuşmasıdır. Bu, insanların zihinlerini hakikatten kaçırmamak için İlahî bir okşamadır.

Kur'an'daki teşbih ve temsiller hakikate geçebilmek için bir vesiledir. Yoksa o teşbihlerin hakiki manası kastedilmemiştir. 

Demek, müteşabihat denilen Kur'an'ın üslûpları, hakikatlere geçmek için ve en derin incelikleri görmek için insanların gözüne bir dürbün veya numaralı birer gözlüktür.

İbni Teymiye ve avanesi bu anlattıklarımızı bilmedikleri için Kur'an'ın teşbih ve temsillerini hakikat zannetmişler; hem sapmışlar hem de binleri saptırmışlar. Zanlarına göre demişler ki:

— Allah mecaz ve teşbihle konuşmaktan münezzehtir. 

Bilememişler ki konuşmada esas olan muhatabın durumudur, konuşanın durumu değildir. Muhatabın seviyesi neyse konuşma ona göre yapılır ve onun anlayış ve fehmi esas alınır. Eğer böyle yapılmazsa, konuşma anlaşılamayacağı için abes ve boş bir konuşma olur. Allahu Teâlaise abes iş yapmaktan münezzehtir. Dolayısıyla hikmet-i İlahi, kelamında mecaz ve teşbihlerin bulunmasını iktiza etmiştir.

Bu derste anlatmaya çalıştığımız meseleyi Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin eserinden iktibas yapmaya çalıştık. Elbette Üstad Hazretlerinin üslubundaki kuvveti muhafaza edemedik. Bu meseleyi Risale-i Nur külliyatından okumanızı tavsiye ediyoruz. 

Bu dersimizde, Kur'an'daki teşbih ve temsillerin hikmetini beyan ettik. Bir sonraki dersimizde, Kur'an'daki mecaz ve teşbihlere örnekler vereceğiz. 

5. Kur'an'daki mecaz ve teşbihlere örnekler

Bu dersimizde, Kur'an'daki mecaz ve teşbihlere örnekler verecek ve mecazı kabul etmeyen İbni Teymiye ve tabilerinin neleri kabul etmek zorunda olduklarını göstereceğiz. 

BİRİNCİ ÖRNEK

İlk örneğimiz "Allah'ın unutmasıyla" ilgili ayetlerdir. Araf suresi 51. ayette şöyle buyrulmuş:

فَالْيَوْمَ نَنْسَيهُمْ كَمَا نَسُوا لِقَاءَ يَوْمِهِمْ هذَ  

Onların bu kavuşma gününü unuttuğu gibi biz de onları unuttuk. 

Tevbe suresi 67. ayette şöyle buyrulmuş:

نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ

Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onları unuttu. 

Secde suresi 15. ayette şöyle buyrulmuş:

إِنَّا نَسِينَاكُمْ  

Şüphesiz biz sizi unuttuk. 

Bu ayet-i kerimelerde "Allah'ın unuttuğundan" bahsedilmektedir. Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler, buradaki unutmayı "Allah'ın rahmeti cihetiyle unutması" yani onlara rahmetiyle muamele etmemesi ve iyilikte bulunmaması şeklinde anlıyoruz. Bu anlayışla da Allah'ı unutmaktan tenzih ediyoruz. 

Peki, siz ey İbni Teymiyeciler!

— Sizler bu ayetleri nasıl anlıyorsunuz? 

Siz "Kur'an'da mecaz yoktur." diyorsunuz. Bu itikadınız sebebiyle, ayetlerdeki "unutmayı"gerçek manasına hamletmek zorundasınız. Bu durumda da Allah'ın unuttuğunu kabul etmek zorunda kalırsınız. 

— Sizin inandığınız Allah unutuyor mu? 

— Siz unutan bir mabuda mı iman ediyorsunuz?

Kur'an'daki mecazı inkâr ettiğinizde neyi kabul etmek zorunda kaldığınızı gördünüz mü?

İKİNCİ ÖRNEK

İkinci örneğimiz "Allah'ın eli olduğu" ile ilgili ayettir. Sa'd suresi 75. ayette şöyle buyrulmuş:

قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا مَنَعَكَ أَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّ  

Allah dedi ki: Ey İblis! Benim iki elimle yarattığım şeye -Hazreti Adem'e- seni secde etmekten ne menetti? 

Bu ayet-i kerimede, Allahu Teâlâ'nın Hazreti Adem'i "iki eliyle yarattığından"bahsedilmektedir. Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler, buradaki iki eli "Allah'ın kudretiyle"tefsir ediyor ve elden murad "kudrettir" diyoruz. Bu izahla da Allah'ı eli olmaktan tenzih ediyoruz. 

Peki, siz ey İbni Teymiyeciler!

— Sizler bu ayeti nasıl anlıyorsunuz? 

Siz "Kur'an'da mecaz yoktur." diyorsunuz. Bu itikadınız sebebiyle, ayetteki "iki eli" gerçek manasına hamletmek zorundasınız. Bu durumda da Allah'ın iki elinin olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız.

Yine Allahu Teâlâ başka ayet-i kerimelerde, Hazreti Adem'i topraktan yarattığını beyan buyurmuştur. 

Şimdi size sorumuz şu: -Haşa, yüz bin defa haşa- Allah toprağa çömeldi de iki eliyle topraktan Hazreti Adem'i mi yarattı?

— Siz "iki eli olan" ve "eliyle topraktan insan yapan" bir mabuda mı iman ediyorsunuz?

Kur'an'daki mecazı inkâr ettiğinizde neyi kabul etmek zorunda kaldığınızı gördünüz mü?

ÜÇÜNCÜ ÖRNEK

Üçüncü örneğimiz "Allah'ın yüzü olduğu" ile ilgili ayettir. Bakara suresi 115. ayette şöyle buyrulmuş:

 وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ  

Doğu da batı da Allah'ındır. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır.

Bu ayet-i kerimede, "Allah'ın yüzü olduğundan" bahsedilmektedir. Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler, buradaki "yüzü" Allah'ın rızasıyla tefsir ediyor ve yüzden murad "rıza-yıİlahidir" diyoruz. Bu izahla da Allah'ı yüzü olmaktan tenzih ediyoruz. 

Peki, siz ey İbni Teymiyeciler!

— Sizler bu ayeti nasıl anlıyorsunuz? 

Siz "Kur'an'da mecaz yoktur." diyorsunuz. Bu itikadınız sebebiyle, ayetteki "yüzü" gerçek manasına hamletmek zorundasınız. Bu durumda da Allah'ın yüzünün olduğunu kabul etmek zorunda kalırsınız.

Bu kabulle de şu ortaya çıkar: 

Ayet-i kerimede deniliyor ki: Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır.

Her nereye döndüğümüzde Allah'ın yüz oradaysa, bu durumda, Allah'ın yüzünün dünyayı çevrelemesi ve kuşatması lazımdır. Ancak bu durumda her nereye dönersek Allah'ın yüzüyle karşılaşırız.

Ey İbni Teymiyeciler!

— Siz "insanlar gibi yüzü olan" ve "yüzü bütün dünyayı çevreleyen" bir mabuda mı iman ediyorsunuz?

Kur'an'daki mecazı inkâr ettiğinizde neyi kabul etmek zorunda kaldığınızı gördünüz mü?

Kardeşlerim, Kur'an'daki mecazın ve teşbihin varlığını ispat etmek çok önemli! Çünkü Allah'ın Arş'ta olduğunu iddia edenler, Kur'an'daki mecazı inkâr ediyorlar ve ayetin zahirini hakiki kabul ediyorlar. Biz ilk önce onların "Kur'an'da mecaz yoktur." sözünü çürütmeliyiz. Bu sözü çürüttükten sonra da Allah'ın Arş'a oturmasıyla ilgili teşbihin manasını izah etmeliyiz. 

"Kur'an'da mecaz yoktur." sözünü çürütmeden "Allah'ın Arş'a oturmasındaki" teşbihi izah etmek manasızdır. Çünkü bu durumda bize, "Kur'an'da mecaz yok." derler ve izahımızı kabul etmezler. Bu sebeple, Kur'an'daki mecazın örneklerini çoğaltmalı ve bu kaleyi tahkim etmeliyiz. Bu durum iyice netleştikten sonra "Allah'ın Arş'a oturmasındaki" manayı izah edebiliriz. Öyleyse örneklere devam edelim:

DÖRDÜNCÜ ÖRNEK

Dördüncü örneğimiz "Allah'ın yerde ve gökte olduğu" ile ilgili ayettir. En'am suresi 3. ayette şöyle buyrulmuş:

 وَهُوَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي اْلأَرْضِ  

O Allah göklerde ve yerdedir. 

Bu ayet-i kerimede, Allah'ın hem göklerde hem de yerde olduğundan bahsedilmektedir. Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler, bunu "Allah'ın isim ve sıfatlarıyla her yerde olduğuyla" izah ediyoruz. Yani Allah ilmiyle, kudretiyle ve diğer isimleriyle her şeyi ihata etmiştir, diyoruz. Bu izahla da Allah'ı bir mekânda olmaktan tenzih ediyoruz.

Peki, ey İbni Teymiyeciler!

— Sizler bu ayeti nasıl anlıyorsunuz? 

Siz "Kur'an'da mecaz yoktur." diyorsunuz. Bu sebeple de "Rahman Arş'a oturdu." ayetini hakiki kabul ediyor ve Allah'ın Arş'ta olduğunu söylüyorsunuz. 

Mezkûr ayette ise "Allah'ın göklerde ve yerde olduğu" bildirilmiş. O hâlde bu ayeti de hakikat kabul etmek zorundasınız. Bu durumda da şu ortaya çıkar: 

Siz Allah'ın Arş'ta oturduğunu kabul ettiğinize göre, Allah'ın maddi bir varlık ve cisim olduğunu kabul etmek zorundasın. Çünkü bir mekânda oturmak cisim olan maddi bir varlığın sıfatıdır. 

Şimdi karşınıza başka bir ayet daha çıktı ve "Allah'ın göklerde ve yerde olduğunu" bildirdi. Bu durumda size göre, Allah üçe ayrılmalı ve her bir cüzü bir mekânda olmalı. Zira maddi bir varlık aynı anda üç yerde olamaz. Aynı anda üç yerde olmasının tek yolu parçalanıp üçe bölünmesidir.  

Neticede, sizler Allah'ın üçe bölündüğünü, bir parçasının Arş'ta, diğer parçasının göklerde ve bir diğer parçasının da yerde olduğunu kabul etmek zorundasınız. 

— Siz, parçalanan ve cüzlere bölünen bir mabuda mı iman ediyorsunuz?

Kur'an'daki mecazı inkâr ettiğinizde neyi kabul etmek zorunda kaldığınızı gördünüz mü?

BEŞİNCİ ÖRNEK

Beşinci örneğimiz "Allah'ın her varlığın perçeminden tuttuğu" ile ilgili ayettir. Hud suresi 56. ayette şöyle buyrulmuş: 

 مَا مِنْ دَابَّةٍ إِلاَّ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا  

Hiçbir canlı yoktur ki Allah onun perçeminden tutuyor olmasın. 

Bu ayet-i kerimede, "Allah'ın bütün varlıkların perçeminden tuttuğu" bildirilmiş. (Perçem, alna düşen saçtır.) Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler, Allah'ın varlıkların perçeminden tutmasını "Allah'ın onlara hâkim olması, onları idare etmesi, tasarrufu altında bulundurması"gibi manalarla izah ediyoruz. Bu izahla da Allah'ı canlılar adedince elleri olmaktan, bu ellerle varlıkların perçemini tutmaktan ve varlıklarla maddi bir temasa girmekten tenzih ediyoruz.

Peki, ey İbni Teymiyeciler! 

— Sizler bu ayeti nasıl anlıyorsunuz? 

Siz "Kur'an'da mecaz yoktur." diyorsunuz. O hâlde bu ayeti de hakikat kabul etmek zorundasınız. Mezkûr ayette, Allah'ın bütün canlıların perçeminden tuttuğu bildirilmiş. Bu durumda da şu ortaya çıkıyor: 

-Haşa, yüz bin defa haşa- Allah'ın canlılar adedince elleri var ve her eliyle bir canlının perçemini tutmuş. Allah ile varlıklar arasında böyle maddi bir temas var.

— Siz, milyarlarca eli olan ve bu ellerle perçemlerden tutan bir mabuda mı iman ediyorsunuz?

Kur'an'daki mecazı inkâr ettiğinizde neyi kabul etmek zorunda kaldığınızı gördünüz mü?

ALTINCI ÖRNEK

Altıncı örneğimiz "Allah'ın iki elinin açık olduğu" ile ilgili ayettir. Maide suresi 64. ayette şöyle buyrulmuş:

  وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللَّهِ مَغْلُولَةٌ غُلَّتْ أَيْدِيهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُوا بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ    

Yahudiler dediler ki: Allah'ın eli bağlıdır. Dedikleri yüzünden elleri bağlansın ve lanete uğrasınlar. Bilakis Allah'ın iki eli de açıktır. Dilediği gibi infak eder.

Bu ayet-i kerimede, Allah'ın iki elinin açık olmasından bahsedilmektedir. Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler, Allah'ın iki elinin açık olmasını "Allah'ın cömert olmasıyla" izah ediyoruz. Bu izahla da Allah'ı insanlar gibi el sahibi olmaktan ve ellerinin açık olmasından tenzih ediyoruz. Diyoruz ki: 

— Bu sıfatlar insanlara ait sıfatlardır. Allahu Teâlâ insani sıfatlarla sıfatlanmaktan münezzehtir.

Peki, ey İbni Teymiyeciler!

— Sizler bu ayeti nasıl anlıyorsunuz? 

Siz "Kur'an'da mecaz yoktur." diyorsunuz. O hâlde bu ayeti de hakikat kabul etmek zorundasınız. Mezkûr ayette "Allah'ın iki elinin açık olduğu" bildirilmiş. 

— Siz, iki eli açık olan bir mabuda mı iman ediyorsunuz?

Hem ayetin başında, Yahudilerin "Allah'ın eli bağlıdır." dedikleri bildirilmiş. Size göre:

— Yahudiler bu sözü söylerken, "Allah'ın maddi elleri var ve bu eller bağlıdır." manasını mı kastetmişler? 

— Yoksa -haşa- Allah'ın cimri olduğunu mu kastetmişler?

Mecazı inkâr ederseniz birinci ihtimali kabul etmek zorunda kalırsınız. Hâlbuki elin bağlı veya açık olması mecaz bir ifadedir. Cimri insan için "Eli sıkıdır, eli bağlıdır." deriz. Cimri kişinin eli olmasa da bu söz doğrudur. Yine cömert kişi için "Eli açıktır." deriz. Cömerdin eli olmasa da bu söz doğrudur. Bunlar birer teşbih ve mecazdır.

Ayrıca ayette bu mananın kastedildiği ayetin sonuyla da bellidir. Ayetin sonunda şöyle buyrulmuştur:

يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ   Dilediği gibi infak eder.  

Bu beyan ispat eder ki "elin açık olması" cömertlikten kinayedir. Bu da Kur'an'da mecazın olduğuna delildir.

YEDİNCİ ÖRNEK

Yedinci örneğimiz "Allah'ın binalara temellerinden geldiği ve binaları yıktığı" ile ilgili ayettir. Nahl suresi 26. ayette şöyle buyrulmuş:

 قَدْ مَكَرَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَأَتَى اللَّهُ بُنْيَانَهُمْ مِنَ الْقَوَاعِدِ فَخَرَّ عَلَيْهِمُ السَّقْفُ مِنْ فَوْقِهِمْ    

Şüphesiz onlardan öncekiler de tuzak kurmuştu. Fakat Allah binalarına temellerinden geldi ve tavan tepelerinden üzerlerine çöküverdi.

Bu ayet-i kerimede, Allah'ın binalara temellerinden geldiği ve binaları yıktığından bahsedilmektedir. Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler, bunu "Allah'ın azabının gelmesiyle" izah ediyoruz. Yani Allah'ın azabı gelmiş ve onların binalarını yıkmıştır, diyoruz. Bu izahla da Allahu Teâlâ'yı binalara gelmekten ve eliyle binaları yıkmaktan tenzih ediyoruz.

Peki, siz ey İbni Teymiyeciler!

— Sizler bu ayeti nasıl anlıyorsunuz? 

Siz "Kur'an'da mecaz yoktur." diyorsunuz. Bu sebeple de "Rahman Arş'a oturdu." ayetini hakiki kabul ediyor ve Allah'ın Arş'ta olduğunu söylüyorsunuz. O hâlde bu ayeti de hakikat kabul etmek zorundasınız.

Bu durumda da şuna inanacaksınız: -Haşa- Allahu Teâlâ asi bir kavmin binalarını yıkmak isteyince Arş'tan iniyor ve o şehre geliyor. Elleriyle de bu binaları yıkıyor!

Kur'an'daki mecazı inkâr ettiğinizde neyi kabul etmek zorunda kaldığınızı gördünüz mü?

SEKİZİNCİ ÖRNEK

Sekizinci örneğimiz "bu dünyada kör olanın ahirette de kör olduğu" ile ilgili ayettir. İsra suresi 72. ayette şöyle buyrulmuş: 

  وَمَنْ كَانَ فِي هذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي اْلآخِرَةِ أَعْمَى  

Kim bu dünyada kör ise o, ahirette de kördür.

Bu ayet-i kerimede, bu dünyada kör olanın ahirette de kör olduğu bildirilmektedir. Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler, buradaki körlüğü "kalbin kör olmasıyla" izah ediyor ve diyoruz ki: Bu dünyada hakikatlere karşı kalbi kör olanlar -yani kâfirler- ahirette kör olarak haşredilecektir. Dünyada kör olan müminler ise cennette asla kör olmayacaktır. Ayetin manasımecazdır, maddi körlük kastedilmemektedir.

Peki, siz ey İbni Teymiyeciler!

— Sizler bu ayeti nasıl anlıyorsunuz? 

Siz "Kur'an'da mecaz yoktur." diyorsunuz. Mezkûr ayette, bu dünyada kör olanın ahirette de kör olacağı bildirilmiş. Bu durumda şunu kabul etmek zorundasınız: Bu dünyada kör olanlarcennete girse de kör olarak girecekler ve cennetin hiçbir nimetini göremeyecekler. 

Bu kabulle de size göre, mesela kör sahabe olan Abdullah b. Ümmü Mektûm Hazretleri -hakkında ayetler inen o büyük kahraman- cennette kör olacak ve cennetin hiçbir nimetini göremeyecek.

— Buna mı inanıyorsunuz?

"Kur'an'da mecaz yoktur." sözünüzün sizi getirdiği yeri gördünüz mü?

DOKUZUNCU ÖRNEK

Dokuzuncu örneğimiz "Kadın ve erkeğin birbiri için elbise olması" ile ilgili ayettir. Bakara suresi 187. ayette şöyle buyrulmuş:

  هُنَّ لِبَاسٌ لَكُمْ وَأَنْتُمْ لِبَاسٌ لَهُنَّ  

O kadınlar sizin için bir elbisedir ve siz de onlar için bir elbisesiniz.

Bu ayet-i kerimede, kadın ve erkeğin birbiri için elbise olmasından bahsedilmektedir. Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler diyoruz ki: Ayetteki "elbise olmak" ifadesi mecazdır. Bununla şu manalar kastedilmiştir:

1. İnsanın elbisesiz duramaması gibi, kadın ve erkek de birbiri olmadan duramaz.

2. Elbise insanı sardığı gibi, kadın ve erkek de birbirini sarar.

3. Elbise insanın ayıbını örttüğü gibi, kadın ve erkek de birbirinin ayıbını örter.

İşte "kadın ve erkeğin birbiri için elbise olması" bu ve benzeri manaları ifade etmektedir.

Bizler böyle diyor ve ayeti mecaza hamlediyoruz.

Peki, siz ey İbni Teymiyeciler!

— Sizler bu ayeti nasıl anlıyorsunuz? 

Siz "Kur'an'da mecaz yoktur." diyorsunuz. 

— Kur'an'da mecaz yoksa, kadın ve erkek birbirine nasıl elbise olmuştur?

Elbise giyilen şeydir. Ben bugüne kadar, bir kadını giyen erkek ya da bir erkeği giyen kadın görmedim. Yine bugüne kadar, erkek ve kadının elbise gibi asıldığını da görmedim. Ayetteki "elbise" ifadesi hakikat olsaydı herhâlde bunları görmemiz lazım gelirdi.

Bu kadar ayetler karşısında, hâlâ nasıl "Kur'an'da mecaz yoktur." diyebiliyorsunuz, bunu anlayamıyorum!

ONUNCU ÖRNEK

Onuncu örneğimizde farklı bir tahlil yapacağız. Kur'an'da mecazı kabul etmeyenler, Allah'a uzuv atfeden ayetleri hakikat kabul etmek zorundadır. Bu durumda da Allah'ın uzuvlardan ve cüzlerden meydana geldiğini kabul etmiş olurlar. Bunu yaptıklarında iki seçenekleri vardır: 

– Ya Kur'an'da bahsedilen uzuvlara bir ilavede bulunmayacaklar.

– Ya da bu uzuvlara başka uzuvlar ilave edecekler. 

İkinci şık muhaldir. Çünkü Allah'ın bildirmediği uzuvları Allah'a atfetmek olamaz. O hâldeKur'an'da bildirilen uzuvları kabulle yetinecekler. Bu durumda, mecazı kabul etmeyenlerAllah'ı şöyle tasvir etmek zorunda kalacaklar:

1. Kasas suresi 88. ayette, "O'nun yüzü hariç her şey yok olucudur." buyrulmuş. Allah'ın yüzünden başka her şey yok olucu ise Allah sadece yüzden ibaret olmalıdır. 

2. Bakara suresi 115. ayette, "Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır." buyrulmuş. Her nereye döndüğümüzde Allah'ın yüz oradaysa, bu durumda, Allah'ın yüzünün dünyayı çevrelemesi ve kuşatması lazım. Ancak bu durumda her nereye dönersek Allah'ın yüzüyle karşılaşırız. Demek, Allah bir yüzden ibarettir ve yüzü dünyayı kuşatmıştır.

3. Kamer suresi 14. ayette, "Gözlerimin önünde akıp gider." buyrulmuş. Buna göre, dünyayı kuşatan o yüzde çok gözler vardır.

4. Yasin suresi 71. ayette, "Ellerimizle yaptık." buyrulmuş. Buna göre, o yüzde çok eller vardır.

5. Kalem suresi 42. ayette, "O gün baldır açılır." buyrulmuş. Buna göre, o yüzde tek bir bacak vardır ve bu bacağın baldırı da o gün açılır.

İşte bu tasvirle:

– Üzerinde pek çok gözlerin olduğu, 

– Çok ellerin bulunduğu, 

– Tek bir bacağın olduğu bir yüz parçası ortaya çıkar

– Bu yüz parçası da dünyayı kuşatmıştır.

Bu ortaya çıkan şeklin en çirkin şekil olduğu malumdur. Kur'an'da mecazı kabul etmeyenler, Allah'ın bu şekilde olduğunu kabul etmek zorundadırlar. 

Biz Kur'an'da mecazı kabul edenler ise bütün bu lafızları mecaz ve teşbih kabul ediyor ve Allah'ı böyle çirkin olmaktan tenzih ediyoruz. Ve diyoruz ki: Cennetin bütün güzelliği, Allah'ın cemalinin zayıf bir gölgesi ve o güzelliğin bir tecellisidir. 

Ey mecazı inkâr eden İbni Teymiyeciler! Size günah olarak bu Allah tasviriniz yeter!

"Yok, biz Allah'ı böyle tasvir etmiyoruz." diyorsanız, o hâlde siz mecazı kabul etmek zorundasınız. Sizler için yol ikidir:

– Ya mecazı kabul etmeyip Allah hakkındaki mezkûr tasviri kabul edeceksiniz.

– Ya da mecazı kabul edip "Kur'an'da mecaz ve teşbih vardır." diyeceksiniz.

Mecazı kabul ettiğinizde de "Allah Arş'a oturdu." ayetini mecaza hamledip Allah'a mekân isnadından tövbe edeceksiniz. Başka bir yolunuz yok!

Bu örnekle birlikte mecaz ve teşbihe ait 10 örneği tamamladık. Aslında bu başlığı yazmaya karar verdiğimde 50 örnek yazmaya niyet etmiştim. Ancak söz uzadığı için bu kadarla iktifa ediyorum. İnanın sıkılmayacağınızı bilsem 50'den fazla örnek verebilirim. Herhâlde bu 10 örnek de davamızı ispat için kâfidir. 

Kur'an'daki mecaz ve teşbihi ispat ettik. Şimdi sıra geldi "Allah Arş'a oturdu." ayetinin izahına. Bir sonraki dersimizde bu teşbihin manasını izah edeceğiz.

6. Allah'ın Arş'a istivasının manası nedir?

Bu dersimizde, "Allah Arş'a oturdu." ayetinin manasını izah edeceğiz.

Bundan önceki dersimizde Kur'an'daki mecaz ve teşbihin hikmetini izah etmiş ve bununla ilgili 10 örnek vermiştik. Bu örneklerle de Kur'an'daki mecazın varlığını ispat etmiştik. 

"Allah Arş'a oturdu." ifadesi de mecaz bir ifadedir ve burada bir teşbih yapılmıştır. Hakiki oturma söz konusu değildir. Allah oturmaktan, ayakta durmaktan ve diğer beşerî sıfatlardan münezzehtir.

Bizler kendi konuşmalarımızda da bu tip teşbihleri çok kullanırız. Mesela büyük bir şirket hakkında, "Falanca koltuğa oturdu." deriz. Bu sözle hakiki bir oturmayı kastetmeyip,falancanın idareyi eline aldığını ve artık işleri onun yöneteceğini kastederiz. Bu kişi bir koltuğa oturmasa da bu söz doğrudur. Çünkü bununla hakiki oturma kastedilmeyip, işleri ele alma manası kastedilmiştir.

Şirket için "koltuğa oturma" ifadesini kullanırken, bir memleket için "tahta oturma" ifadesini kullanırız. Birisi bir memlekete hükümdar olsa, "Falanca tahta oturdu." deriz. Bu sözümüzle ne hakiki tahtı ne de hakiki oturmayı kastederiz. Kastettiğimiz şey, falancanın hükümdar olduğu, artık devleti onun idare ettiği ve her işten onun sorumlu olduğudur.

İşte Allahu Teâlâ da bu âlemdeki hâkimiyetini, malikiyetini, tedbirini, her şeye gücü yetmesini, işlerin yegâne sahibi olduğunu ve bütün âlemin sultanı olduğunu "Arş'a oturma"ifadesiyle beyan etmiştir. Sanki Arş şu âlemin bir tahtı olmuş; Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allah'ın hakimiyeti de ona oturmakla ifade edilmiştir. Burada ne hakiki oturma vardır ne de Arş'ın taht olması. Bu bir teşbihtir ve bir mecazdır. 

"Tahta oturdu." ifadesi, "Melik oldu.", "Sahip oldu.", Hâkim oldu." gibi ifadelerden daha kuvvetli ve belagatça daha güzeldir. Bu sebeple Rabbimiz, bu kuvvetli ve beliğ ifadeyi tercih etmiş; hâkimiyet ve saltanatını bir teşbihle beyan etmiştir. 

Mesele bu kadar basitken, kendilerine Selefî diyen güruh bu mecaz ifadeyi hakikat zannetmişler ve Allah'ın Arş'ta oturduğu fikrine sapmışlar. Ne diyelim, Allah onlara hidayet etsin!

7. Nüzul hadisinin manası nedir?

Bu dersimizde nüzul hadisinin manasını izah edeceğiz. 

Nüzul hadisi şöyledir: Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuş: Gecenin üçte ikisi geçip de son üçte biri kaldığında Rabbimiz dünya semasına iner ve der ki: Yok mu bana dua eden, duasına icabet edeyim. Yok mu benden bir şey isteyen, istediğini ona vereyim. Yok mu benden af dileyen, onu affedeyim. (Müslim, 758)

Allah'ın Arş'ta olduğunu iddia edenler bu hadisi gösterip diyorlar ki: 

— Bu hadiste Allah'ın dünya semasına indiğinden bahsedilmiş. Dünya semasına inmek içinüstte olmak lazım gelir. Bu üst mekân da Arş denilen mekândır. 

Yani onlara göre, Allahu Teâlâ zatıyla Arş'ta oturuyor. Gecenin üçte ikisi geçtiğinde dünya semasına iniyor.

Kardeşlerim, kendilerine Selefî diyen bu kişilerin zerre miskal muhakeme kabiliyeti yok. Hadisteki mecazı hakikat zannediyorlar. Hadisin manası, o vakitte yapılan ibadetlerin sevabının kat kat olması ve o saatte yapılan dualara çabucak icabet edilmesidir. Yani dünya semasına inen Allah'ın zatı değildir; rahmetidir, keremidir, ihsanıdır. Allahu Teâlâ o saatlerdeki ihsanının bolluğunu mecaz bir ifadeyle beyan buyurmuştur. Lakin bu Selefîler ne mecaz bilir ne de teşbih!

Şimdi, mecazı hakikat zanneden Selefîlere altı soru soracağız. Bu soruları işittiklerinde itikatlarından utanacaklar.

1. Allah dünya semasına niçin iniyor? -Haşa- Arş'ta iken dünyada dua edenlerin sesini işitemiyor ve onları göremiyor da seslerini işitmek ve kimlerin dua ettiğini görmek için mi dünya semasına iniyor?

— Ey Selefîler! Allah'ın dünya semasına inmesindeki hikmet nedir?

2. Hadi Allah indi diyelim. İyi de biz Allah'ın bu nidasını işitmiyoruz. İşitmediğimiz bir sözüAllah her gece niçin söylesin? Siz, sizi duymayan birisine devamlı seslenir misiniz? 

— Ey Selefîler! Allah'ın her gece böyle nida etmesinde ne fayda var?

3. Hadis-i şeriflerle bildirilmiştir ki: Bütün kâinatı alıp Kürsî denilen mekâna atsak, kâinatın Kürsî'ye nispeti çöle atılmış yüzük gibidir. Yani kâinat yüzük olsa Kürsî bir çöl olur. Kürsî bu kadar büyüktür. Kürsî'yi alıp Arş'a atsak, Kürsî de Arş'ta çöldeki yüzük gibi olur.

Şimdi şunu hayal edin: Eğer Allah Arş'ta ise dünya semasına inmek için önce Kürsî'ye, sonra da dünya semasına inecek. Selefîler Allah'ın Arş'ı kapladığını söylüyorlar. Bu durumda, Allah Kürsî'ye nasıl sığacak? Kürsî, Arş'a kıyasla çöldeki yüzük gibidir.

Hadi Kürsî'ye sığdı. Peki, dünya semasına nasıl sığacak? Bunun olabilmesi için, Allah'ın Arş'tan inerken küçülmesi lazım gelir.

— Ey Selefîler! Siz, küçülen ve zatı değişikliğe uğrayan bir mabuda mı iman ediyorsunuz?

4. Ülkelerin geceleri farklı farklı zamanlardadır. Bir yerde gece olurken, başka bir yerde öğlen, başka bir yerde ikindi, başka bir yerde akşam olmaktadır. Hadiste belirtilen gecenin o vakti her an yeryüzünün başka bir tarafına isabet etmektedir.

Bu durumda, Allah'ın devamlı Arş ile dünya arasında mekik dokuması gerekir. Bir ülkede gecenin son üçte biri olduğunda Allah o ülkeye yakın semaya inmeli; bir boşluk olduğunda tekrar Arşa çıkmalı; sonra hemen başka bir ülkenin semasına inmeli...

— Ey Selefîler! Siz böyle Arş ile dünya arasında mekik dokuyan bir mabuda mı iman ediyorsunuz?

5. Allah Arş'ta iken dünya semasının hâkimi ve müdebbiri midir yoksa değil midir?

Eğer "Hâkimi ve müdebbiridir." derseniz, o zaman biz de deriz ki: Madem hâkimi ve müdebbiridir, o hâlde ne diye dünya semasına iniyor? Arş'tan da idare edebilir.

"Yok, hâkimi ve müdebbiri değildir." derseniz, bu sefer de deriz ki: O zaman Allah Arş'ta iken dünya semasını kim idare ediyor? Ve Allah dünya semasına indiğinden Arş'ı kim idare ediyor?

— Ey Selefîler! Gördünüz mü batıl itikadınız sizi hangi sorulara muhatap ediyor?

6. Allah'ın dünya semasına indiği ifadesi hakikat kabul edilirse, bu durumda Allah hakkındahareketin varlığını kabul etmemiz gerekir. Yani Allah Arş'tan hareket etti ve dünya semasına indi...

Hâlbuki hareket etmek demek, bir evvelki durumdan başka bir hâlde bulunmak yani bir hâlden başka bir hâle intikal etmek demektir. Bir hâlden başka bir hâle intikal etmek,sonradan olan bir hâlin hareket sahibine hulûlü demektir. Çünkü hareket eden varlık hareket etmeden önce başka bir hâldedir. Hareketle birlikte bu hâli değişmiş, yeni hâl ona hulûl etmiştir. Hâdis olan -yani sonradan olan- hâllerin ezelî olan Allah'a hulûlü, Allah'ın da hâdis olduğu neticesini verir.

— Ey Selefîler! Siz, ezelî olmayan, hâdis olan bir mabuda mı iman ediyorsunuz?

"Yok, Rabbimiz ezelîdir, hâdis değildir." derseniz, biz de deriz ki: O hâlde hâdis sıfatlar ezelîolan zata nasıl ârız oluyor?

Kardeşlerim, böyle ilmî dersler bazen bir defa okumakla tam anlaşılmaz. Dersi bir defa daha okumanızı tavsiye ediyorum.

8. "Allah göktedir." hadisinin tahlili

Bu dersimizde, Selefîlerin delil olarak gösterdiği اَيْنَ اللَّهُ "Allah nerededir?" hadisini tahlil edeceğiz.

اَيْنَ اللَّهُ hadisi şöyledir: Peygamberimiz (a.s.m.) bir cariyenin Müslüman olup olmadığını anlamak için ona, "Allah nerededir?" diye sormuş. Cariye bu soruya cevaben "Allah göktedir." demiş. Daha sonra Peygamberimiz (a.s.m.) "Ben kimim?" demiş. Cariye "Sen Allah'ın resulüsün." deyince Peygamberimiz (a.s.m.) onun Müslüman olduğuna hükmetmiş.(Müslim, Mesâcid, 33; Ebû Dâvûd, Salat, 166; Nesâî, Sehv, 20; Ahmed İbni Hanbel, V, 447-449; İbni Ebî Şeybe, VII, 215)

Selefîler bu hadisi delil gösterip diyorlar ki: 

— Peygamberimiz (a.s.m.) cariyenin "Allah göktedir." sözünü kabul etmiş ve onun Müslüman olduğuna hükmetmiştir. Demek, Allah göktedir. Yine bir kimsenin Müslüman olupolmadığını anlamak için kendisine bu soru sorulur. Allah'ın gökte olduğunu söylerseMüslüman olduğuna hükmedilir.

İşte Selefîler böyle diyorlar. Bu derste onların bu sözünü kökünden çürütüp atacağız.

Evvela mezkûr hadis-i şerif zayıftır, çünkü hadiste ızdırab vardır. 

Hadis ıstılahında ızdırab şudur: Hadisin senedi sahih dahi olsa, bir hadis farklı raviler tarafından nakledilir ve hadisin metninde uyumsuzluk olursa buna "ızdırab" denir. Izdırab, hadisin sıhhat derecesini zayıfa düşürür. 

Şimdi, bu hadisin kaç farklı şekilde rivayet edildiğini görelim:

Birinci rivayeti biraz evvel zikrettiğimiz hâliyle Atâ b. Yesâr nakletmiştir. Bu hadiste, Peygamberimiz (a.s.m.) "Allah nerededir?" diye sormuş; cariye ise bu soruya cevaben "Allah göktedir." demiştir.

İkinci rivayet yine Atâ b. Yesâr'dan gelmiştir. Bu rivayette Peygamberimiz (a.s.m.) "Allah nerededir?" dememiş; "Semada kim var?" diye sorarcasına elini yukarıya kaldırıp işaret etmiştir. (ez-Zehebî, el-Uluvv li'l-Aliyyi'l-Azîm, I, 254)

Üçüncü rivayet yine Atâ b. Yesâr'dan gelmiştir. Bu rivayet şöyledir: Peygamberimiz (a.s.m.) cariyeye, "Allah'tan başka bir ilah olmadığına şahitlik eder misin?" diye sordu. Cariye "Evet." dedi. (Sonra Peygamberimiz) "Muhammed'in Allah'ın kulu ve Resulü olduğuna şahitlik eder misin?" diye sordu. Cariye yine "Evet." dedi. (Abdürrezzak, el-Musannef, IX, 175)

Hadis bu şekliyle, Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe b. Mes'ud isimli sahabe tarafından da nakledilmiştir. (Ebû Dâvûd, Eymân, 16; Ahmed İbni Hanbel, III, 452)

Dördüncü rivayette, cariye Peygamberimiz (a.s.m.)'ın sorularına sadece işaretle cevap vermiştir. (Ebû Dâvûd, Eymân, 16; Ahmed İbni Hanbel, II, 291) Yani Efendimiz (a.s.m.) cariyeye "Allah nerededir?" diye sormuş, cariye eliyle yukarıyı işaret etmiştir. 

Beşinci rivayette, Peygamberimiz (a.s.m.) cariyeye "Allah nerededir?" diye değil, "Rabbin kimdir?" diye sormuş. Cariye eliyle yukarıyı işaret etmiştir. (İbni Huzeyme, Kitâbu't-Tevhid, 123; el-Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, VII, 388)

Altıncı rivayette, eliyle işaret etmeyip başıyla yukarıyı göstermiştir.

Gördüğünüz gibi, hadisin rivayetleri farklı farklıdır. 

– Bir rivayette Peygamberimiz (a.s.m.) "Allah nerededir?" diye sormuş.

– Başka bir rivayette "Rabbin kim?" diye sormuş. 

– Diğer rivayette ise sormamış. Sadece elini yukarıya kaldırıp işaret buyurmuş.

– Başka bir rivayette "Allah'tan başka bir ilah olmadığına şahitlik eder misin?" diye sormuş.

– Yine bir rivayette cariye "Allah göktedir." demiş. Ama diğer bir rivayette böyle dememiş, sadece eliyle yukarıyı işaret etmiş. Diğer bir rivayette ise başıyla yukarıyı işaret etmiş. 

İşte rivayetlerdeki bu farklılıklar sebebiyle ıztırab oluşmuş; ıztırab da hadisin sıhhat derecesini zayıfa düşürmüş.

— Peki, şimdi Selefîler ne yapmalı?

Şunu yapmalı: Bu manada sahih bir hadis göstermeli ve bu zayıf hadisi ona dayamalı.

Hadi bize bu manada sahih bir hadis göstersinler. 

— Yapabilirler mi? 

Hayır, yapamazlar! Hatta sahih hadis bulamazlarsa, hiç değilse zayıf hadis göstersinler.Zayıflar bir araya gelip kuvvet bulsunlar.

— Peki, bu manada zayıf bir hadis gösterebilirler mi?

Hayır, bunu da yapamazlar. Çünkü bu manada başka hiçbir hadis yoktur.

Şimdi merak ediyor ve diyorsunuz ki: 

— Peygamberimiz (a.s.m.) bu olaydan başka, bir kimsenin Müslüman olup olmadığını hiç araştırmadı mı sorgulamadı mı? Yani bu olay tek mi?

Hayır, Peygamberimizin sorguladığı onlarca olay var. Lakin ne hikmetse hiç birinde Peygamberimiz (a.s.m.) "Allah nerededir?" diye sormuyor. Tek sorduğu soru: "Rabbin kim?" ve "Ben kimim?"

Onlarca örnekten altı tanesini nakledelim:

Birinci hadise: Sahabeden eş-Şerid b. Süveyd Hazretlerinden nakledilmiştir. eş-Şerid b. Süveyd Hazretleri, Peygamberimiz (a.s.m)'a gelerek, annesinin mümin bir cariyeyi özgürlüğe kavuşturmasını vasiyet ettiğini, kendisinin de siyahi bir cariyesi olduğunu söyler. Onu azat etmekle bu vasiyeti yerine getirmiş olup olmadığını sorar. Peygamberimiz (a.s.m.) cariyeyi kendisine getirmesini söyler. Cariye gelince, Peygamberimiz (a.s.m.) "Rabbin kimdir?" diye sorar. Cariye "Allah" der. Ardından "Ben kimim?" diye sorar. Cariye "Allah'ın resulüsün." der. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.m.) eş-Şerid b. Süveyd'e der ki: Onu azat edebilirsin. Zira o mümindir. (Ahmed İbni Hanbel, IV, 222, 388-9; İbni Hibban, I, 419)

İkinci hadise: Bu hadise önceki hadiseye benzemektedir ve İbni Ebî Şeybe tarafından nakledilmiştir. Bir adam Peygamberimiz (a.s.m.)'a gelerek, annesinin mümin bir köleyi azat etmeyi adadığını ve kendisinin bir cariyesi olduğunu söyler. Peygamberimiz (a.s.m.) cariyeyi kendisine getirmesini söyler. Cariye gelince, "Allah'tan başka bir ilah bulunmadığına ve benim Allah'ın resulü olduğuma şahitlik eder misin?" diye sorar. Cariye "Evet." deyince, sahabeye "Onu azat et." der. (İbni Ebî Şeybe, VII, 215)

Üçüncü hadise: Bu hadise el-Hakîm tarafından nakledilmiştir. Bu sefer Peygamberimizegelen bir kadındır ve yanında siyahi bir cariyesi vardır. Peygamberimiz (a.s.m.) cariyenin mümin olup olmadığını öğrenmek için şu soruları sorar: "Rabbin kim? Dinin ne? Ben kimim? Namaz kılıyor musun? Benim Allah katından getirdiklerimin hak olduğunu ikrar ediyor musun?" Cariyenin bütün bu sorulara "Evet." diye cevap vermesi üzerine Peygamberimiz(a.s.m.) "Onu azat et." der. (el-Hakîm, III, 258)

Dördüncü hadise: Ramazan hilalini gördüğünü söyleyen bir adamın mümin olup olmadığını öğrenmek için Peygamberimiz (a.s.m.) kendisine şöyle sorar: "Allah'tan başka bir ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve resulü olduğuna şahitlik eder misin?" Adam "Evet." deyince Peygamberimiz (a.s.m.) oruca başlanmasını emreder. (Ebû Dâvûd, Sıyam, 14; Nesâî, Sıyam, 8; Tirmizî, Savm, 7; İbni Mâce, Sıyam, 6)

Beşinci hadise: Yahudi bir ailenin çocuğu ölüm hastalığındayken Peygamberimiz (a.s.m.) onun yanına gitmiş ve kendisine şöyle sormuş: "Allah'tan başka bir ilah olmadığına şahitlik eder misin?" Çocuk "Evet." demiş. Bu sefer Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle sormuş: "Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şahitlik eder misin?" Çocuk yine "Evet." diye cevap vermiş. Bir süre sonra çocuk vefat ettiğinde Peygamberimiz (a.s.m.) ve sahabeler onu yıkayıp defnetmişler. (Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebir, VIII, 67; Heysemi, Mecmâu'z-Zevaid, II, 323)

Altıncı hadise: Başta Buhârî ve Müslim olmak üzere pek çok kaynakta zikredilen İbni Sayyad kıssasıdır. Peygamberimiz (a.s.m.) İbni Sayyad'a, "Benim Allah'ın resulü olduğuma şahitlik eder misin?" diye sormuştur.

Bunlar gibi daha birçok hadise var. Bu örnekler Peygamberimiz (a.s.m.)'ın bir kişinin mümin olup olmadığını anlamak için "Allah nerededir?" sorusunu sormayıp, "Rabbin kim? Ben kimim?" sorusunu sorduğunu ve kelime-i şehadeti ikrar etmesini istediğini göstermektedir. Bu kadar sahih hadis varken zayıf bir hadisi delil getirmek ehl-i ilmin işi değildir. 

Hafız Abdullah b. Muhammed el-Harâri, "Şerhu's-Sırâtu'l-Müstakim" isimli eserinde şöyle diyor: Cariye hadisi iki sebepten dolayı sahih değildir.

1. Bu hadis muzdarib bir hadistir. Çünkü birbirinden farklı rivayetleri vardır. 

2. Bu hadis usul kaidelerine muhaliftir. Çünkü dinimizin kurallarına göre, kelime-i şehadeti söyleyen mümin ve Müslüman olur. Nitekim 15 sahabenin rivayet ettiği bir hadis-i şeriftePeygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: 

— İnsanlar Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Allah'ın resulü olduğuma şehadet edinceye kadar savaşmakla emrolundum.

"Allah nerededir?" hadisi, zahirine göre alındığı taktirde bu mütevatir hadise muhaliftir. O zaman ya tevil edilir ya da reddedilir. Çünkü muhaddisler mütevatir hadislere muhalif olan ve tevil edilemeyen hadisleri reddederler. (Muhammed el-Harâri'nin tespiti burada bitti.)

Bu makamda şöyle bir soru akla gelebilir:

— Mezkûr cariye hadisini İmam Buhârî nakletmiştir. İmam Buhârî'nin naklettiği bir hadisinasıl sahih kabul etmeyiz? 

Buna cevaben deriz ki: İmam Buhârî bu hadisi Sahih'inde değil, "Halku ef'âli'l-ibad" isimli eserinde zikretmiştir. Bu eser için de "Bu kitaptaki bütün hadisler sahihtir." dememiştir. Kaldı ki İmam Buhârî Sahih'indeki bir kısım hadisleri de zayıf kabul eder. Bu hadislerin zayıfolduğuna işaret olması için de hadisi senetsiz bırakmıştır. 

Dersimizde buraya kadar şu noktaları ispat ettik: 

1. Cariye hadisi zayıftır, çünkü hadiste ızdırab vardır.

2. Peygamberimiz (a.s.m.) cariyeden başka kimseye "Allah nerededir?" diye sormamıştır. Bu hadis tektir.

3. Peygamberimiz (a.s.m.)'ın sorduğu tek soru, "Rabbin kim? Ben kimim?" sorusudur ve kelime-i şehadeti ikrar etmesini istemektir.

4. Cariye hadisi usul kaidelerine muhaliftir. Çünkü dinimizin kurallarına göre, kelime-i şehadeti söyleyen mümin ve Müslüman olur. 

Bütün bu izahlardan sonra, Selefîler hâlâ inat edip, "Yok, biz cariye hadisiyle amel ederiz." derslerse, şimdi onlara farklı bir izah yapacağız:

Onlara deriz ki: Cariye hadisini sahih kabul etseniz dahi bu, Allah'ın gökte olduğunu ispat etmez. Zira Peygamberimiz (a.s.m.) اَيْنَ اللَّهُ diye sormuş. Arapçada اَيْنَ kelimesi sadece mekân için kullanılmaz. Hem mekân hem de mekânet yani şan için kullanılır. Dolayısıyla soru "Allah nerededir?" şeklinde değil, "Allah'ın şanı nerededir?" şeklinde olabilir. Cariye "Semadadır." derken, "Makamı çok yüksektir." demek istemiştir. Nitekim Araplar, "Falanın mekânı semadadır." sözüyle ne semayı ne de orada yer tutmayı kastederler. Bu sözle o kişinin şanının yüceliğini kastederler. 

Hadiste geçen  اَيْنَ kelimesini mekânet ile açıklayan bir kısmı âlimler şunlardır:

1. İmam Râzî (Esâsu't-Takdis)

2. Hafız Sübkî (es-Seyfu's-Sakil)

3. İmam Kurtubî (et-Tezkâr)

4. İmam Nevevi (Şerh-i Sahih-i Müslim) 

5. İmam Süyûtî (Şerh-i Sünen-i Tirmizî)

6. İmam Ebû Hayyan Endulisî (el-Bahru'l-Muhit Tefsiri)

7. Hafız Askalânî (Risalet el-Kazbini) 

Daha bunlar gibi yazabileceğimiz çok âlim var. Bunların hepsi hadisteki اَيْنَ  lafzını"mekânet" yani şanla tefsir etmişlerdir. 

Ey Selefîler! Kaçacak yeriniz yok! Hadisteki ıztıraba gözünüzü yumsanız, hadis âlimlerinin"Bu hadis zayıftır." sözüne kulaklarınızı tıkasanız ve bu hadisi sahih kabul etseniz yine de Allah'ın gökte olduğunu ispat edemezsiniz. Çünkü hadisteki اَيْنَ lafzını "mekânet" ile izah edebiliriz. Zira bu, Arapların kullandığı bir üsluptur!

9. "Yoksa siz gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?" ayetinin tahlili

Bu dersimizde, Selefîlerin şu sözüne cevap vereceğiz. Selefîler diyor ki: Cenab- Hak şöyle buyurmuştur: 

أَأَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ أَنْ يَخْسِفَ بِكُمُ الأَرْضَ

Yoksa siz gökte olanın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz? (Mülk 16)

أَمْ أَمِنْتُمْ مَنْ فِي السَّمَاء أَنْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا  

Yoksa siz gökte olanın size taş yağdıran bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin mi oldunuz?(Mülk 17)

Bu ayetlerde "gökte olan" ifadesiyle Allah kastedilmiştir. Bu da ispat eder ki Allah göktedir.

İşte Selefîler böyle diyorlar. Evvela onlara deriz ki: Ayette "Allah" lafzı geçmiyor; "gökte olan" deniliyor. "Gökte olan" ifadesiyle Allah'ın kastedildiğini nereden biliyorsunuz?

"Gökte olan" ifadesi dört farklı şekilde izah edilebilir:

Birinci ihtimale göre: Gökte olandan murad Hazreti Cebrail'dir. Zira Cebrail (a.s.) birçok kavmi emr-i İlahî ile helak etmiştir. Buna göre, ayetin manası şöyle olur: 

— Siz gökte olan Cebrail'in sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden ve size taş yağdıran bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin mi oldunuz?

Bu izahımıza karşı Selefîler şöyle diyebilir: Gökte olan Cebrail olamaz. Çünkü insanları yere batıracak olan Allah'tır.

Biz de onlara deriz ki: Vallahi siz Kur'an'ı hiç anlamıyorsunuz. Şimdi bunu size ispat edeceğiz:

— Kur'an'ı kim indirdi? 

Herhâlde "Allah indirdi." diyeceksiniz. Şimdi Bakara suresinin 97. ayetine bakalım:

 مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَى قَلْبِكَ

Kim Cebrail'e düşmanlık ediyorsa şüphesiz Kur'an'ı senin kalbine indiren O'dur. (Bakara 97)

— Ayet-i kerime ne dedi?

"Kur'an'ı Cebrail indirdi." dedi. Hâlbuki Kur'an'ı indiren Allah'tır. 

— Peki, niçin ayette Cebrail'e atfedildi? 

Çünkü Hazreti Cebrail vesiledir. Bir fiil vesile olana atfedilebilir.

İkinci örneğimiz: Selefîlere yine soruyoruz: 

— İnsanı öldüren kimdir?

Herhâlde "Allah öldürür. Ölüm de hayat da O'nun elindedir." diyeceksiniz. Şimdi Secde suresinin 11. ayetine bakalım:

 قُلْ يَتَوَفَّيكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ  

De ki: Sizi ölüm meleği öldürecek. (Secde 11)

— Ayet ne dedi?

"Sizi ölüm meleği öldürecek." dedi. Hâlbuki bizi öldüren Allah'tır. 

— Peki, öldürme fiili niçin ölüm meleğine atfedildi? 

Çünkü ölüm meleği vesiledir. Bir fiil vesile olana atfedilebilir. 

Bir örnek daha verelim: Selefîlere yine soruyoruz: 

— Kıyametten sonra insanları kim diriltecek? Topraktan kim çıkaracak? 

Herhâlde "Bu işi Allah yapacak." diyeceksiniz. Şimdi Zilzal suresinin 2. ayetine bakalım:

 وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا

Yer ağırlıklarını çıkarıp attığında... (Zilzal 2)

Ayette geçen "ağırlık" ölülerdir. Ağırlıkların dışarı atılması da ölüleri kabirlerinden fırlatıp çıkarmaktır. 

— Ayet-i kerime ne dedi?

"Ölüleri kabirlerinden yeryüzü çıkaracak." dedi. Hâlbuki bizi kabirden Allah çıkaracak. 

— Peki, kabirlerden çıkarma işi niçin yeryüzüne atfedildi?

Çünkü yeryüzü bu işin mazharıdır. Bir fiil vesile olana atfedilebileceği gibi, mazhar olana da atfedilebilir. 

Bu üç misal gibi, Kur'an'dan onlarca misal verebiliriz. Sözü uzatmamak için üç misalle yetiniyoruz. 

Aynen bu misallerde olduğu gibi, insanları yerin dibine geçirmek ve onların üzerine taş yağdıran rüzgârı göndermek de Allah'ın fiilidir. Ancak bu fiilde Hazreti Cebrail (a.s.)vesiledir. Vesile olması cihetiyle bu fiilin ona isnadı caizdir ve Kur'an'ın üslubundandır. Buna itiraz edilemez.

İkinci ihtimale göre: Gökte olandan murad meleklerdir. Çünkü Hazreti Cebrail gibi, melekler de birçok kavmi izni İlahî ile helak etmişlerdir. "Ashab-ı fil" kıssası hepinizin malumudur. Buna göre ayetin manası şöyle olur: 

— Siz gökte olan meleklerin sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden ve size taş yağdıran bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin mi oldunuz? 

Biraz önce, fiili vesileye isnat etmenin caiz olduğunu ve Kur'an'ın üslubundan olduğunu ispat etmiştik. O makamda yaptığımız izah bu ihtimal için de geçerlidir.

Üçüncü ihtimale göre: Gökte olandan murad azabın kendisidir. Zira azap genelde gökten gelir. Kur'an'da helak edilişi anlatılan neredeyse bütün kavimler gökten gelen bir azapla helak olmuşlardır. Buna göre ayetin manası şöyle olur: 

— Siz gökte olan azabın -yani gökten gelecek azabın- sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden emin mi oldunuz?

Dördüncü ihtimale göre: Gökte olandan murad Allah'ın saltanatıdır. Her ne kadar Allah'ın saltanatı hem yeryüzünde hem gökyüzünde gözükse de yeryüzü o saltanatın haşmetini hakkıyla gösterebilecek kabiliyette değildir. Bu sebeple, saltanat-ı İlahîyenin mazharı olarak gökler gösterilmiştir. Buna göre ayetin manası şöyle olur: 

— Siz, haşmeti ve saltanatı göklerde olan Allah'ın sizi yerin dibine geçirmeyeceğinden vesize taş yağdıran bir rüzgâr göndermeyeceğinden emin mi oldunuz?

Netice olarak deriz ki: Ayette geçen "gökte olan" ifadesini dört farklı şekilde anlamak mümkündür. Bu mümkünleri bırakıp muhal olan bir manayı ayete yüklemeye çalışmak hem ayete hem Kur'an'a hem de Allah'a iftiradır!

10. Dua esnasında eller semaya neden kaldırılır?

Bu dersimizde Selefîlerin şu sözüne cevap vereceğiz: 

Selefîler diyor ki: 

— Dua esnasında ellerimizi semaya kaldırıyoruz. Bu da ispat eder ki Allah göktedir.

Bu sözü söyleyen kişilere deriz ki: Yahu bu nasıl bir delildir? Şunu hiç mi düşünmüyorsunuz: Eğer Allah gökte olsaydı ellerimizi değil, yüzümüzü semaya çevirirdik. 

Sizin bu mantığınızdan yola çıkan başka birisi şöyle der: 

— Secdede başımızı yere koyuyoruz; demek, Allah aşağıdadır.

Bir başkası da şöyle der: 

— Namazda Kâbe'ye dönüyoruz; demek, Allah Kâbe'dedir. 

Eğer siz, duada ellerimizi semaya kaldırdığımız için "Allah semadadır." derseniz, diğerleri de böyle der ve onlara söyleyecek hiçbir sözünüz de olmaz.

Şimdi, duada elleri niçin semaya kaldırdığımızı izah edelim:

1. Ellerimizi semaya çeviriyoruz, çünkü duanın kıblesi semadır. Namazın kıblesi nasıl Kâbe ise duanın kıblesi de sema cihetidir.

2. Rahmet ve rızık semadan iner. Zira ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

وَفِي السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ  Sizin rızkınız göklerdedir. (Zâriyât 22)

Rızkımız göklerde olduğu için, isterken ellerimizin içini semaya çeviririz.

3. Sema Allah'ın rububiyetinin ve uluhiyetinin mazharıdır. Rububiyet ve uluhiyet hem yeryüzünde hem gökyüzünde tecelli etse de yeryüzü o rububiyet ve uluhiyetinin haşmetinesema kadar mazhar olamaz. İşte duada elleri yukarıya kaldırmak, o rububiyetin tecellisine mazhar olmayı lisan-ı hâl ile istemektir.

4. İnsan fıtraten, maksadının hasıl olacağı yöne doğru yönelmeye meyillidir. Fıtratında bu meyil vardır. Mesela bir devlet başkanı halkına rızık vaat ettiği zaman, insanlar sultanın orada olmadığını bilseler de yine de onun hazinesine doğru yönelirler. 

Gökyüzü Allah'ın hazinelerinin mahalli olduğu için, insan isterken o hazineye el açar ve elini o hazineye doğru uzatır.

İşte bu gibi sebeplerden dolayı, dua ederken ellerimizi semaya açarız. Bunun Allah'ın semada olmasıyla zerre miskal alakası yoktur. Lakin bu Selefîler bunu dahi anlamaktan âcizdirler.

11. Selefîlerin Allah inancındaki bozukluk!

Ehl-i sünnet âlimleri Allahu Teâlâ'yı şöyle tavsif ediyor:

– Allah cisim değildir. 

– Maddi bir varlık değildir. 

– Aza ve uzuvdan münezzehtir. 

– Mekândan münezzehtir. 

– Zamandan münezzehtir. Ve hakeza... 

Selefîler, Ehl-i sünnet âlimlerinin Allah'ı böyle vasfetmelerine karşı diyorlar ki: 

— Bu yokluğu tariftir. Cisim olmayan, maddi olmayan, mekânda olmayan şey yoktur. Var olduğu kabul edilen bu sıfatlardaki Rab ile hiç olmayan rab arasında bir fark yoktur.

İşte onlar böyle diyorlar. Onlara göre, Ehl-i sünnet âlimleri yok olan bir rabbi tarif ediyormuş. Onlara cevaben deriz ki: 

Eğer biz herhangi bir varlığı anlatsaydık Selefîlerin bu sözü doğru olabilirdi. Cisim olmayan, maddi olmayan, mekânda olmayan şey tarifimizle yokluğu tarif etmiş olurduk. Ama biz Allah'ın yarattığı bir mahluku tarif etmiyoruz, Allah'ı tarif ediyoruz. 

Eğer bir mekânda olmamak yokluk ise Selefîlere soruyoruz: 

— Mekân yokken Allah vardı. Mahlukatın hiçbiri yokken ve "nerede" mefhumu mevcut değilken Allah vardı. Demek, Allah hakkında bir mekânda durmaktan bahsedilemez.

Mekân gibi, zaman ve cihet de mahluktur. Nasıl ki Allah ciheti yaratmadan önce yukarıda ve aşağıda değildi. Elbette ciheti yarattıktan sonra da yukarıda ve aşağıda olmayacaktır.

Yine âlemi yaratmadan önce âlemin içinde olmadığı gibi dışında da değildi. Elbette âlemi yarattıktan sonra da içinde veya dışında olmayacaktır. 

Yine nasıl ki âlemi yaratmadan önce âleme bitişik veya ayrı değildi. Elbette âlemi yarattıktan sonra da âleme bitişik veya ayrı olmayacaktır.

Yine nasıl ki zamanı yaratmadan önce zamanla kayıtlı değildi. Elbette zamanı yarattıktan sonra da zamanla kayıtlı olmayacaktır.

Allah ezelde bu mefhumlardan münezzeh iken -yani mekânda olmaktan, aşağıda yukarıda olmaktan, içinde dışında olmaktan, bitişik ayrı olmaktan, zamanla kayıtlı olmaktan ve diğer mefhumlardan münezzeh iken- şimdi nasıl olur da bu mefhumlardan münezzeh bir Rabbi kabul etmek yokluğu kabul etmek olur?

Madem mekân yaratılmadan önce Allah vardı, o hâlde Allah mekânsız olarak vardı. Ezelde mekâna muhtaç olmayan Allahu Teâlâ şimdi niye mekâna muhtaç olsun ve Arş'a otursun?

Ey Selefîler! Ehl-i sünnet âlimleri değil, aslında siz Allah'ı yok olan bir şeye benzetiyorsunuz. Çünkü Allah'a mekân atfetmek, O'nu bir mekâna muhtaç kıldığı için O'nu yok olan bir varlık hâline getirir. Zira ezelde mekân yoktu. Mekânın olmadığı ezelde mekâna muhtaç olan elbette yok olacaktır. 

Hem Allah mekâna muhtaç ise muhtaç olduğu şeyin bulunmaması hâlinde yine yok olacaktır. Siz yokluğa mahkûm bir mabuda inanıyorsunuz. Size göre, Allah bu âlemi ve mekânları yok etse Allah da yok olacaktır. Zira mekâna muhtaç olan, mekânın yok olmasıyla yok olur. 

— Allah'ı nasıl yokluğa mahkûm ettiğinizi gördünüz mü?

Yok, eğer şöyle derseniz: Sizin yaptığınız Allah tarifinde Allah anlaşılamamaktadır.

Biz de cevaben deriz ki: Anlaşılamamaktan kastınız, hayal ve tasavvur edemediğimiz bir Rab olduğunu söylüyorsanız isabet ettiniz. Çünkü Allahu Teâlâ tasavvura ve hayale sığmaz. Bu hususta Kur'an şöyle der:

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur. (Şûrâ 11)

— Benzeri olmayan Allah'ı hayaliniz ve tasavvurunuz nasıl ihata edecek? 

Lakin kabul etmek için illaki ihata mı etmek lazım? O hâlde gayba iman nerede kaldı?

Biz Allah'ı O'na layık sıfatlarla tavsif ederiz. O sıfatların künhüne ve hakikatine ulaşamadığımızı da itiraf ederiz. 

— Mahluk olan akıl, yaratıcısını hakkıyla nasıl anlayacak?

— Sınırlı insan sınırsızlığı nasıl bilecek?

— Kayıtlı olan beşer kayıtsızlığı nasıl idrak edecek?

— Şu küçücük insan Allah'ın azamet ve kibriyasını, sonsuz ve sınırsızlığını, her şeyden münezzeh oluşunu ve O'nun sıfat ve şuunatını nasıl hakkıyla anlayacak?

Anlayamaz! Sadece iman eder, tenzih eder, takdis eder ve tesbih eder!

12. Miraç Allah'ın gökte olduğu manasına mı gelir?

Bu dersimizde şu sorunun cevabını vereceğiz: 

— Peygamberimiz (a.s.m.) miraçta göklere çıkmış ve Allah'ı görmüştür. Bu, Allah'ın gökte olduğunu ispat etmez mi?

Cevaben deriz ki: Soru sahibi miracı şöyle zannediyor: Allahu Teâlâ gökte ve Peygamberimiz (a.s.m.) gökyüzüne Allah'ı görmeye gitti.

Bu zan yanlıştır. Evet, Peygamberimiz (a.s.m.) Allah'ı görmüştür. Ancak miraç sadece Allah'ı görmek için yapılan bir seyahat değildir.

Miracın sebeb-i hikmeti şudur: Allahu Teala kudretini ve azametini, haşmetini ve kibriyasını, izzetini ve celalini, rahmetini ve cemalini göstermek için Peygamberimiz (a.s.m.)'a bu seyahati yaptırmış ve kudretinin eserlerini ona temaşa ettirmiştir. Ta bize dönüp o kudreti ve azameti tarif etsin, o haşmeti ve kibriyayı bildirsin, o izzeti ve celali tavsif etsin, o rahmeti ve cemali ilan etsin. Bununla da bizleri ibadete ve itaate sevk etsin...

Miracın bunlar gibi çok hikmetleri vardır ki Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hikmetleri 31. Söz namıyla meşhur "Miraç Risalesi"nde izah etmiştir. Orada beyan edilen bütün hikmetleribir derste anlatmak mümkün değildir. Belki bir nebze anlatmak için 20-30 derse ihtiyaç vardır. Miracın manasını ve hikmetini merak edenleri ilgili esere havale ediyoruz.

Peygamberimiz (a.s.m.) bu gibi hikmetler için gökyüzüne çıkartıldığında Allahu Teâlâ ona orada tecelli etmiştir. Allah'ın semada Peygamberimize tecelli etmesi farklıdır, Allah'ın semada olması farklıdır. Meseleyi bir ayetle izah ettiğimizde daha iyi anlaşılacaktır:

Kur'an'ın beyanıyla, Hazreti Musa (a.s.) Allah'ı görmek istemiştir. Cenab-ı Hak HazretiMusa'nın bu isteğine cevaben, “Benim tecelli ettiğim dağ yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin." (Araf 143) buyurmuş ve zatının görülmesini dağın yerinde durabilme şartına bağlamıştır. Daha sonra Allahu Teâlâ dağa tecelli etmiş ve dağ paramparça olmuştur. Bu manayı Kur'an şöyle beyan eder:

فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا  Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti. (A'raf 143)

Ayet-i kerimede beyan edilen, Allah'ın dağa tecelli etmesi bir nevi ru’yet yani görmedir. Dağ bir nevi hayata ve görme kabiliyetine nail olmuş, Allah'ı görme şerefine kavuşmuş fakat bunun azamet-i tesiriyle parçalanmıştır.

Bakın, Allah'ın dağa tecelli etmesi farklıdır, dağda olması farklıdır. Evet, Allah dağa tecelli etmiştir lakin asla dağda değildir. Allah mekândan münezzehtir.

Aynen bunun gibi, Allahu Teâlâ Peygamberimiz (a.s.m.)'a semada tecelli etmiş ve ru'yetinemazhar kılmıştır. Ancak Allah semada değildir. 

Dolayısıyla Peygamberimiz (a.s.m.)'ın miraçta Allah'ı görmesi, Allah'ın semada olduğunu göstermez. Sadece Allah'ın Peygamberimize semada göründüğünü gösterir. Allah cennetehline de cennette görünecektir. Şimdi, Allah cennette mi olacak? Hayır, haşa ve kella!

Allah'ın mekândan münezzeh olmasını daha önceki derslerde onlarca delille ispat ettiğimizden burada bu bahsi açmıyoruz. 

Bu dersi şu cümle için yaptık: Semada olmak farklıdır, bir kuluna semada tecelli etmekfarklıdır. Allah semada değildir. Sadece has bir kuluna semada tecelli etmiş ve ru'yetinemazhar kılmıştır. Dağa tecelli ettiği gibi ve ehl-i cennete cennette tecelli edeceği gibi...

13. İmam-ı Azam Hazretleri "Allah göktedir." demiş midir?

Bu dersimizde, Selefîlerin İmam-ı Azam Hazretlerine attığı bir iftirayı çürüteceğiz. Selefîlerdiyor ki: 

— İmam-ı Azam Hazretleri Allah'ın gökte olduğuna itikat ediyordu. Zira eserinde şöyle demiştir: "Rabbim gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum." diyen kimse kâfir olmuştur. Aynı şekilde, "Allah Arş'ın üzerindedir. Arş'ın gökte mi yerde mi olduğunu bilmiyorum." diyenin durumu da böyledir. 

Selefîlere göre, İmam-ı Azam Hazretlerinin bu sözleri, Allah'ın gökte olduğuna inandığına delilmiş. Bu sözü tahlil etmeden önce İmam-ı Azam'ın başka sözlerini nakledelim:

İmam-ı Azam, "el-Fıkhu'l-Ebsat" isimli eserinde, "Allah nerededir?" sorusuna şöyle cevap verilmesini istiyor: 

— Yaratılmadan önce mekân yoktu, hâlbuki Allah vardı. Mahlukatın hiçbiri yokken, "nerede" mefhumu mevcut değilken Allah vardı. O her şeyin yaratıcısıdır. 

İmam Azam Hazretleri bu sözüyle, Allah'ın mekândan münezzeh olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Yine "el-Vasiyye" isimli eserinde şöyle diyor: 

— Allahu Teala kendisi için bir ihtiyaç ve istikrar (yerleşme ve oturma) olmaksızın Arş'a istiva etmiştir. O, Arş'ı da diğer mahlukatı da korumaktadır. Eğer Arş'a ve bir yerde yerleşip oturmaya muhtaç olsaydı, tıpkı mahlukat gibi âlemi yoktan yaratmaya ve idare etmeye muktedir olamazdı. Bir mekânda oturmaya muhtaç olsaydı, Arş'ı yaratmadan önce Allah neredeydi? Yüce Allah bundan münezzehtir.

İmam-ı Azam Hazretleri bu sözüyle, Allah'ın Arş'ta olmadığını; eğer bir yerde yerleşip oturmaya muhtaç olsaydı âlemi yaratmaya muktedir olamayacağını beyan ediyor. Ve diyor ki: Allah mekânda olmaktan münezzehtir.

Yine "el-Vasiyye" isimli eserinde şöyle diyor: 

— Cennet ehlinin Allah'a keyfiyet, teşbih ve cihet olmadan mülaki olmaları haktır. 

İmam Azam Hazretleri bu sözüyle, Allah hakkında ciheti açıkça inkâr etmektedir. Ahirette Allah'ı keyfiyet, teşbih ve cihetten münezzeh tutan İmam-ı Azam Hazretleri, nasıl oluyor da Allah'a bu dünyada cihet isnat ediyor? Bu mümkün müdür? 

Bu sözleri söyleyen İmam-ı Azam Hazretleri hakkında, nasıl olur da "Allah'ın gökte olduğuna itikad ederdi." denilebilir? Bundan daha büyük bir iftira var mıdır? 

Ey Selefîler! İmam-ı Azam Hazretleri yarın ahirette yakanıza yapıştığı zaman hâliniz ne olacak? Siz de hiç mi Allah korkusu yok ki İmam-ı Azam'ın bu kadar açık beyanları varkenona iftira atabiliyorsunuz?

Şimdi, İmam-ı Azam Hazretlerinin başta zikrettiğimiz sözünü izah edelim:

İmam-ı Azam şöyle demişti: "Rabbim gökte mi yoksa yerde mi olduğunu bilmiyorum." diyen kimse kâfir olmuştur. Aynı şekilde, "Allah Arş'ın üzerindedir. Arş'ın gökte mi yerde mi olduğunu bilmiyorum." diyenin durumu da böyledir. (el-Fıkhu'l-Ebsat)

Bir müçtehidin sözünü anlamak için mezhebinin büyük âlimlerinin izahına bakılır. Müçtehidin sözünü en iyi onlar anlar ve bu sözüyle neyi kastettiğini en iyi onlar bilir. Şimdi size bazı nakiller yapacağız. Bakalım İmam-ı Azam Hazretleri bu sözüyle neyi kastetmiş:

Yusuf-u Nebhâni Hazretleri şöyle diyor: 

— Bir kimse "Allah'ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum." derse kâfir olur. Zira bu söz, Allah için bir mekân var da o kişi bunda şüphedeymiş vehmini verir. (Şevâhidü'l-Hak, 218)

El-Beyâdî Hazretleri "İşaretü'l-Meram" isimli eserinde şöyle diyor: 

— Bu sözü söyleyenin kâfir olma sebebi, sözü söyleyenin bu söz ile Allah'a cihet ve hudut tayin etmesidir. Zira ciheti ve hududu olan her şey mahluktur. Dolayısıyla bu söz Allah'a kusur atfetmektir. Bu da onu kati bir surette imansızlığa götürür.  (el-Kevserî, Makâlât, 368-369)   

Ebu'l Leys Semerkandî Hazretleri şöyle diyor: 

— O kişi bu sözüyle, Allah'ın bir mekânı olacağını söylemek istemiş ve bu yüzden kâfir olmuştur. Çünkü Allah varken mekân yoktu. Allah varken ne mekân, ne mahluk, ne de başka bir şey vardı. O her şeyin yaratıcısıdır. (Zahid el-Kevserî'nin neşrinden İmam-ı Azam'ın 5 eseri, Şamil yayınları, sf.94)

Molla Aliyyü'l Kâri Hazretleri şu açıklamayı yapar: 

— İmam İzz b. Abdusselam "Hillu'r-Rumuz" isimli kitabında İmam-ı Azam'ın şu sözünü kaydediyor: Kim "Allah'ın yerde mi gökte mi olduğunu bilmiyorum." derse kâfir olur. Çünkü bu söz, Allah'ın bir mekânı olduğu düşüncesini akla getirir. Allah'ın mekânı olduğunu düşünen kimse ise Allah'ı mahlukata benzeten kişidir. (Fıkhu'l-Ekber şerhi, Miraç ve Allah'a mekân isnadı)

Allame Muhaddis Ebu'l-Mehasin el-Kavukci Hazretleri "El-itimad fi'l-İtikad" isimli eserinde şöyle diyor: 

— Allah yönlerden ve cisim olmaktan münezzehtir. Onun hakkında, "Sağı, solu, arkası, önü vardır.", "Arş'ın üstünde, altında, sağında, solunda bulunmamaktadır.", "Âlemin içinde veya dışındadır." demek de caiz değildir. "O'nun yerini O'ndan başkası bilmez." de denilemez. Ve her kim, "Bilmiyorum Allah gökte midir yerde midir?" derse küfre düşer. Çünkü bu iki yerden birini Allah'a mekân olarak nispet etmiş olur.

Hakim es-Semerkandî Hazretleri, İmam-ı Azam'ın akidesini açıkladığı eserinde şöyle diyor: 

— Müminin Allah'a mekân, gelmek, gitmek ve mahlukatın sıfatlarından herhangi bir sıfatı isnat etmemesi lazımdır. Kul Allah'ın bir mekânda bulunmadığını, mekâna ihtiyacı olmadığınıve Arş'ın O'nun kudretiyle ayakta durduğunu bilmeli; gidip gelme gibi sıfatları Allah'a izafe etmemelidir. (er-Reddü alâ eshabi'l-hevâ el-müsemma kitabu's-sevadi'l-a'zam alâ mezhebi'l-İmami'l-A'zam)

Daha bunlar gibi onlarca âlimin, İmam-ı Azam Hazretlerinin mezkûr sözü hakkındaki izahını nakledebiliriz. Bütün bu sözlerin ortak noktası şudur: 

İmam-ı Azam Hazretleri Allah'a mekân atfetmiyor. Atfedeni de küfre nispet ediyor. İmam-ı Azam Hazretleri selef uleması gibi, bir yandan müteşabih ayetlerin manasını izah etmiyor ve Allah'ın ilmine havale ediyor; diğer yandan da Allah'ı O'na yakışmayacak sıfatlardan tenzih ediyor. Ama Selefîler bütün bu izahlara gözlerini kapatıp, İmam-ı Azam Hazretlerininsözünde olmayan bir manayı ona isnat ediyorlar.

Selefîlerin başka bir iftirası da şudur: Diyorlar ki: Bir kadın İmam-ı Azam'a gelmiş ve şöyle demiş: 

— Dinini terk ettiğin hâlde insanlara çeşitli meseleler öğretmeye kalkışan sen misin? Kendisine ibadet edilen ilahın nerededir?

İmam-ı Azam susup, yedi gün sonra "Şüphesiz Allah yerde değil semadadır." demiş.

Bu hadise hakkında Ehl-i sünnet âlimlerinin, "Bu rivayet yalandır." dediğini nakletsek bizeinanmazlar. O hâlde biz de onların en çok güvendiği ve yere göğe sığdıramadıkları Elbâni'ninsözünü nakledelim. Elbâni bu rivayet hakkında şöyle diyor: 

— Bu nasıl sahih olabilir ki? Bunu rivayet eden, uydurmakla itham edilmiş olan Nuh el-Cami'dir. Hatta bazıları, "O doğrudan başka her şeyi toplamıştır." demiştir. (Zehebî, Muhtasar el-Uluvv li'l-Aliyyi'l-Azim)

Gördüğünüz gibi, bu rivayeti onların hadisçileri reddediyor. Daha fazla söz söylemeye herhâlde gerek yok!

Bu dersten kıssadan hissemiz şu olsun: Selefîlerin âlimlere atfettikleri sözlere hemen inanmayın. Bunların atıflarının çoğu yalandır. Bunların hadis diye gösterdiklerinin de çoğu hadis değildir. Ehl-i sünnet'in itirazından korktukları için kendi çirkin inançlarını Ehl-i sünnet âlimlerine nispet etmişler, onlara iftira atmışlar hatta hadis dahi uydurmuşlar. İmam-ı AzamHazretlerine attıkları iftirayı gördünüz, diğerlerini siz kıyas edin!

14. İmam Malik Hazretleri "Allah göktedir." demiş midir?

Bu dersimizde, Selefîlerin İmam Malik Hazretlerine attığı bir iftirayı çürüteceğiz. Selefîler diyor ki: 

— Allah Arş'ın üzerine yükseldi ve oturdu. Lakin bu oturuş celaline ve kemaline yaraşır şekilde olmuştur. Nasıl oturduğunu düşünmeyiz, tevil etmeyiz ve benzetmeyiz. İmam Malik'in "İstivanın manası malumdur ve sabittir." sözünün manası budur.

Selefîler böyle diyorlar. İmam Malik Hazretleri "İstivanın manası malumdur ve sabittir." sözüyle Allah'ın Arş'ta oturduğunu kastetmiş.

Onların bu iftirasına cevaben deriz ki: Bir çok şeyi yanlış anladığınız gibi, İmam Malik'in, "İstivanın manası malumdur ve sabittir." sözünü de yanlış anlamışsınız. 

"İstivanın manası malumdur." demek, "Dilde anlamı bilinmez değildir, lügat manası bellidir." demektir. 

İstivanın sabit olması da Arş'a istivanın ayette geçmesidir. 

— "İstivanın manası malumdur ve sabittir." sözünün manası bu iken, siz nasıl oluyor da bu sözü, İmam Malik'in Allah'ın gökte olduğuna inandığına yorumluyorsunuz? 

— Ayrıca İmam Malik'in sözünün tamamını niçin nakletmiyorsunuz?

Sizin yarıda kestiğinizi biz tamamlayalım:

İmam Malik'e bir adam, "Allah Arş'a nasıl istiva etmiştir?" diye sordu. İmam Malik adama,"Allah'ın istivası malumdur ve sabittir. Keyfiyeti ise imkânsızdır ve ona iman edilmesi farzdır. Bunun hakkında nasıl diye soru sormak bidattır." diye cevap verdi.

Bakın, İmam Malik diyor ki: İstivanın keyfiyeti imkânsızdır. 

Yani oturma ve yerleşme Allah hakkında düşünülemez. Bu, Allah hakkında imkânsızdır. Arş'a istiva hakkında nasıl diye sormak da bidattır.

İmam Malik "istiva"nın manasını açıklamamış ve -selef âlimleri gibi- manasını Allah'ın ilmine havale etmiş. Bu konularda konuşmayı da bidat kabul etmiş. Bu sırdan dolayıdır ki Maliki mezhebi mensupları bu bidat pisliğine düşmemişler; Allah hakkında teşbih ve tescimgünahından -yani Allah'ı insanlara benzetmek ve Allah'ı cisim kabul etmek fikrinden-muhafaza olmuşlar. 

Şimdi meseleyi toparlayalım:

1. İmam Malik Hazretleri bu konuda konuşmayı bidat kabul ediyor.

2. Ayetin zahiri manasının Allah için imkânsız olduğunu söylüyor. 

3. Selef âlimleri gibi, ayetin manasını izah etmeyip, "Allah'ın muradı neyse biz ona iman ettik." diyor. 

Hâl böyle iken, Selefîler, İmam Malik'in Allah'ın gökte olduğuna inandığını söylüyorlar. 

— İmam Malik'e bundan daha büyük bir iftira var mıdır?

Bu Selefîler İmam Malik'e iftira attıkları gibi, Ahmed İbni Hanbel Hazretlerine de birçok iftira atmışlar. İbnu'l Cevzi bu iftiraları, "Def'u Şühebi't-Teşbih" isimli eserinde teker tekerçürütmüş. 

Yine Takiyuddin el-Hinsi, bu iftiraları çürütmek için özel bir eser yazmış. Bu eserin ismi de şudur: Def'u şübehi men şebbehe ve temerrade ve nesebe zâlike ile's Seyyid-el İmam Ahmed

Kardeşlerim, Selefîlerin âlimlere atfettikleri sözlere hemen inanmayın. Bunların atıflarının çoğu yalandır. Bunların hadis diye gösterdiklerinin çoğu da hadis değildir. Ehl-i sünnetin itirazından korktukları için, kendi batıl itikatlarını Ehl-i sünnet âlimlerine nispet etmişler, onlara iftira atmışlar hatta hadis dahi uydurmuşlar. Bunların tek işi âlimlere iftira atmaktır.

Allahu Teâlâ bunların şerrinden ümmet-i Muhammed'i muhafaza eylesin. Âmin.

15. İmam Ebû Yusuf "Allah göktedir." demiş midir?

Bu dersimizde, Selefîlerin İmam Ebû Yusuf Hazretlerine attığı bir iftirayı çürüteceğiz. Selefîler diyor ki: 

— İmam Ebû Yusuf, Bişr el-Merîsî'yi, Allah'ın Arş'a oturmasını inkâr ettiği için tövbe etmeye davet etmiştir. 

Şimdi bu olayın aslını nakledelim de bu Selefîlerin ne kadar iftiracı olduğu anlaşılsın: 

Bişr b. Velid el-Kindî, İmam Ebû Yusuf'a gelerek, "Sen bana kelamla uğraşmayı yasaklıyorsun. Hâlbuki Bişr el-Merîsî ve Ali el-Ahvel kelamla uğraşıyorlar." dedi. 

İmam Ebû Yusuf, "Onlar ne söylüyorlar?" diye sordu. Bişr b. Velid el-Kindî, "Onlar, 'Allah her yerdedir.' diyorlar." dedi. Bu sefer İmam Ebû Yusuf, "Onları yanıma getir." diye emretti. 

Onları getirmek üzere gidenler bulundukları yere varınca Bişr el-Merîsî kalkıp gitmiş idi. Bundan dolayı sadece Ali el-Ahvel ile bir başka yaşlı kişiyi getirdiler. Ebû Yusuf yaşlı olana bakarak dedi ki: "Eğer sende bir parça edep görmemiş olsaydım senin canını yakardım." EbûYusuf, edebinden dolayı onu hapse attırdı. Ali el-Ahvel'e ise sopa vuruldu ve etrafta teşhir edildi. (Hafız Zehebî, el-Uluvv li'l Aliyyi'l-Azim, Ümmü'l-Kurra, sh. 181)

İşte olay bu... Bişr el-Merîsî ve Ali el-Ahvel "Allah her yerdedir." diyordu. İmam Ebû Yusuf'un itirazı onların bu sözünedir. Yani İmam Ebû Yusuf, Ali el-Ahvel'i, Allah'ın Arş'ta oturmasını inkâr ettiği için değil, Allah'a mekân atfettiği için cezalandırıyor. Eğer Ali el-Ahvel, "Allah Arş'tadır." deseydi, İmam Ebû Yusuf onu yine cezalandırırdı.

Bu nasıl kıt bir akıldır ki İmam Ebû Yusuf, Ali el-Ahvel'i, "Allah her yerdedir." dediği için cezalandırıyor. Selefîler bu olay üzerine şöyle diyor:

— Ali el-Ahvel, Allah'ın Arş'ta oturduğunu söyleseydi cezalandırılmazdı.

Yahu bu nasıl bir niyet okumadır!

— İmam Ebû Yusuf, Allah'a mekân atfettiği için cezalandırdığı kişiyi, "Allah Arş'tadır." deseydi cezalandırmayacak mıydı?

Allah'a mekân atfettikten sonra, ister "Arş'tadır." demişsin ister "Her yerdedir." demişsin, ne fark eder? Buradaki kusur ve kabahat Allah'a mekân atfetmektir. Neresinin atfedildiğinin bir önemi yoktur!

Bişr el-Merîsî, "A'lâ ve esfel olan Allah'ı tesbih ederim." diyordu. Bu sözünden anlaşılıyor kio, Allah'ın hem Arş'ın üstünde olduğuna hem de diğer yerlerde bulunduğuna inanıyordu. İmam Ebû Yusuf ise ne onun dediği gibi Allah'ın zatıyla her yerde olduğuna inanıyor ne de Selefîlerin dediği gibi Allah'ın Arş'ta olduğuna inanıyor. Onun itikadı Eh-i sünnet itikadıdır kio da şudur: 

Allah mekândan münezzehtir. Maddeden münezzehtir. Cisim olmaktan münezzehtir. Oturmaktan ve kalkmaktan, gelmekten ve gitmekten ve bunlar gibi beşerî bütün sıfatlardan münezzehtir.

Bundan önceki derslerimizde, Selefîlerin İmam-ı Azam Hazretlerine, İmam Malik'e ve Ahmed İbni Hanbel'e attıkları iftiralardan bahsetmiştik. Bu dersimizde de İmam Ebû Yusuf'a attıkları iftirayı gösterdik. Bunların tek işi âlimlere iftira atmaktır. Onların hiç söylemedikleri sözleri, alakası olmayan olaylardan istinbat edip onlara nispet ederler. 

Bu makamda Selefîlere diyoruz ki: 

Bırakın böyle niyet okumayı! Bize İmam-ı Azam'ın, İmam Malik'in, İbni Hanbel'in, İmam Ebû Yusuf'un ve diğer Ehl-i sünnet âlimlerinin açık bir sözünü getirin. Bu âlimler onlarca kitap yazmış, hepsi ortada... Hadi gelin, binlerce sayfa içinde, bu âlimlerin açıkça "Allah göktedir." dedikleri bir sözü bize gösterin. 

— Niçin bunu yapamıyorsunuz? 

— Niçin bize tek bir satır gösteremiyorsunuz?

— Hiç mümkün müdür ki bu âlimler Allah'ın gökte olduğuna inanacaklar da bununla ilgili tek bir cümle yazmayacaklar. Bu mümkün müdür?

Madem mümkün değildir, o hâlde haydi bize tek bir satır gösterin. Eğer gösteremezseniz -ki asla gösteremezsiniz- siz dünyanın en yalancı, en müfteri insanlarısınız!

16. Selefîler selef âlimlerinin yolu üzere midir?

Malumunuz, hicri takvime göre ilk üç asırda yaşayan âlimlere "selef âlimleri" denir. Zatensözlük anlamı itibarıyla selef "önceden yaşayan", "daha önce gelen" anlamındadır. Üçüncü asırdan sonra yaşayan âlimlere de "halef âlimleri" denir. Sözlük anlamı itibarıyla halef"sonradan gelen" demektir.

Selef ve halef âlimleri, müteşabih ayetleri anlama hususunda farklı bir yol takip etmişlerdir. Şöyle ki:

Selef âlimleri müteşabih ayetleri izah etmemiş, ayetin zahiri manasından Allah'ı tenzih etmiş ve hakiki manasını Allah'ın ilmine havale etmiştir. Mesela "Allah Arş'a oturdu." ayeti hakkında şöyle demişlerdir: 

— Allah oturmaktan münezzehtir. Zira ezelde Allah varken ne Arş vardı ne de mekân... Mekândan münezzeh olan Allah'ın daha sonra mekâna muhtaç olması düşünülemez. BizAllah'ı oturmaktan tenzih eder ve bu ayetin manasını Allah'ın ilmine havale ederiz. Allah'ın muradı neyse ona da iman ederiz.

İşte selef âlimleri "Allah Arş'a oturdu." ayeti hakkında böyle demişler. Diğer müteşabih ayetler hakkındaki sözleri de budur. Onların müteşabih ayetleri izah etmemesinin sebebi, hata yapıp ayete yanlış mana verme korkularıdır. 

Daha sonra gelen halef âlimleri ise bu ayetleri izah etmek zorunda kalmışlardır. Çünkü Mutezile gibi, Müşebbihe gibi, Mücessime gibi batıl mezhepler ortaya çıkmış, bu ayetleri delil gösterip Allah'ı cisimleştirmeye, Allah'a aza ve uzuv atfedip insana benzetmeye başlamışlar. Halef uleması da -mecburiyet tahtında- onların bu yanlış fikirlerinden ümmet-iMuhammed'i muhafaza etmek için müteşabih ayetleri Arap dili ve usulüne göre izah etmişler. 

Bu kısa bilgilendirmeden sonra, şimdi geldik meselemiz olan, günümüzün Selefîleri ve Selefilik ile selef âlimlerinin yolunun farkına:

Selefîlik ile selef âlimlerinin yolu birbirinden o kadar uzaktır ki biri yerde diğeri göktedir. Biri doğuda diğeri batıdadır. 

Selef âlimleri müteşabih ayetleri izah etmemişler ancak zahiri manasından Allah'ı tenzih etmişler. Hiçbir selef âlimi "Allah'ın Arş'ta oturduğunu" söylememiş. Bırakın söylemeyi, hepsi Allah'ı oturmaktan tenzih etmiş ve Allah'a oturma isnadının küfür olduğunu söylemiş. 

Şimdiki Selefîler ise Allah'ın Arş'ta oturduğuna inanıp, bu fikri kabul etmeyenlere kâfir diyor. Selef âlimleri ile Selefîlerin yolunun farkını gördünüz mü?

Bu meseleleri bilmeyen de zannediyor ki Selefîlik selef âlimlerinin yolu üzere olmaktır.

Soruyoruz: 

— Selefîler selef âlimlerinin hangi yolunu takip etmişler?

— Hangi meselede onlara tabi olmuşlar?

— Tevessülde mi tabi olmuşlar?

— Teberrükte mi tabi olmuşlar?

— Müteşabih ayetleri anlamada mı tabi olmuşlar?

Hiçbir meselede tabi olmamışlar! Aralarında bir isim benzerliğinden başka hiçbir benzerlik yoktur. Bu böyle biline...

Kardeşlerim, "Arş'a İstiva" isimli eserimiz bu ders ile tamamlandı. Rabbimize hamdüsena olsun, bu kıymetli hizmette -liyakatimiz olmadığı hâlde- bizi istihdam ediyor. Rabbim bu çalışmaları dergâhında kabul etsin. Bu eseri günahlarıma kefaret eylesin. Ayaklarımızı hak yoldan ayırmasın. Ehl-i sünnet itikadı üzerine yaşatsın ve bu itikad üzere diriltsin. Bizleri Ehl-i sünnet itikadının muhafızları eylesin. Âmin.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun