Evliyanın keramet göstermesini ayet ve hadislerle açıklar mısınız?

Evliyanın keramet göstermesini ayet ve hadislerle açıklar mısınız?
Tarih: 11.04.2019 - 09:22 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

"KERAMETE İNANMAK ŞİRKTİR." DİYENLERE CEVAP

Bizim itikadımız olan Ehl-i sünnet itikadına göre, velilerin keramet göstermesi caizdir. Şia'nın itikatta mezhebi olan Mutezile'ye göre ise keramet caiz değildir. Şia kerameti inkâr ettiği gibi, Vehhabi zihniyetine sahip bir kısım kişiler de -tevhid hesabına- hem veliyi hem de kerameti inkâr etmektedir. Kendilerine Ehl-i sünnet diyen bu kısım Vehhabiler, galiba bu konuda Mutezile olduklarının farkında değiller!

Önce şunu belirtelim: Biz "Keramet caizdir." derken, "Bunu veli zat yaratır." demiyoruz. Biz de biliyoruz ki her şeyin yaratıcısı Allah'tır ve O'ndan başka yaratıcı yoktur. Kerameti yaratan da Allah'tır. Sadece keramet o veli kulun hürmetine yaratılır.

Ehl-i sünnet'in keramet hakkındaki görüşünü şöylece maddeleyebiliriz:

1. Keramet haktır ve hakikattir. Nasıl peygamberlerin mucizesi varsa, evliyanın da kerameti vardır. 

2. Keramet bazen velinin duası hürmetine yaratılır. Bazen de veli istemeden hatta farkında olmadan Allah tarafından ona ihsan edilir.

3. Kerameti yaratan Allah'tır. Mucize gibi, kerameti de Allah yaratır. Velinin bu yaratmada hiçbir müdahalesi yoktur.

Şimdi, kerameti inkâr edenlerin en çok iliştiği, Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerinin tavukla olan kerameti üzerinde biraz tefekkür edelim: 

Geylânî Hazretleri tavuğun kemiklerine, قُمْ بِاِذْنِ اللَّهِ  "Allah'ın izniyle kalk." der. Tavuk birden ete kemiğe bürünüp kalkar ve hayat bulur. 

Kerameti inkâr edenler bu keramete karşı diyor ki: Buna inanmak şirktir. Yaratmak ancak Allah'a mahsustur.

Şimdi biz onlara diyoruz ki: Bu keramet en sahih kitaplarda kaydedilmiş ve en makbul zatlar tarafından nakledilmiş. 

— Bizler bu keramete inanırken, "Ölü tavuğa Geylânî Hazretleri hayat verdi." diye mi inanıyoruz?

— Yaratma işini ona mı hamlediyoruz?.

Yoo, haşa ve kella! Allah'tan başkası zerre miskal fiile fail olamaz. 

— Peki, biz neyi kabul ediyoruz? 

Şunu kabul ediyoruz: Allahu Teâlâ, Geylânî kulunun makbuliyetine bir işaret olsun diye, çok hikmetleri bulunan bir kerameti onun eliyle yaratmıştır. Tavuğun kemiklerinden iskeletini kuran Allah'tır. Ona et giydiren Allah'tır. Ona hayat veren yine Allah'tır. Geylânî Hazretleriise bu hadisenin vukua gelmesinin sebebidir. Onun duası hürmetine yaratılmış ve onun makbuliyetine bir işaret olmuş.

Şimdi, bu hadiseyi inkâr edenlere soruyoruz: 

— Tavuğa hayat vermek Allah'a zor mudur? 

— Kışın ölmüş ağaçlara baharda hayat veren; onları çiçeklerle, meyvelerle ve yapraklarla cennet hurileri gibi süsleyen bir Zata, bir tavuğa hayat vermek zor mudur?

Hem siz hiç Kur'an okumuyor musunuz? Bakın, Bakara suresinin 259. ayetinde aynen buna benzer bir hadise nakledilir. Allahu Teâlâ Hazreti Üzeyir (a.s.)'ı 100 sene öldürür. Üzeyir (a.s.) 100 sene sonra dirildiğinde eşeğinin çürümüş kemiklerini görür. Allahu Teâlâ o eşeği onun gözü önünde diriltir. 

— Siz buna inanmıyor musunuz? Ölü eşeğin diriltilmesi oluyor da tavuğun diriltilmesi neden olmuyor? 

Yine Bakara suresinin 260. ayetinde şu hadise nakledilir: Hazreti İbrahim'in duası hürmetine, Allahu Teâlâ onun gözü önünde, ölmüş 4 kuşa hayat verir. 

— Hazreti İbrahim (a.s.)'a bu mucizeyi gösteren Allahu Teâlâ, halis bir kulunun eliyle, misalibir olayı ümmet-i Muhammed'e niçin göstermesin?

Yine Âl-i İmran suresinin 49. ayetiyle sabittir ki Hazreti İsa (a.s.)'a ölüleri diriltme mucizesi verilmişti. Hazreti İsa (a.s.) bu ayette şöyle der:

وَأُحْيِ الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللَّهِ  Ben Allah'ın izniyle ölüleri diriltirim. (Âl-i İmran 49)

— Şimdi, Hazreti İsa'nın ölüleri dirilttiğine inanmak şirk midir?

İnanmak şirk değil, inanmamak küfürdür. Çünkü bu, ayetle sabittir. 

— Hazreti İsa'nın eliyle ölüleri dirilten Rabbimiz, Geylânî kulunun eliyle, ölmüş bir tavuğa hayat veremez mi? 

— Bunda aklınızın almadığı yer neresi? 

— Bunun neresi şirktir? 

— Bir hadisede Allah'ın kudretini temaşa etmek şirk midir? 

Eğer bu şirkse, Hazreti İsa'nın ölüleri dirilttiğine inanmak da şirktir. Hazreti İbrahim'in gözü önünde kuşların, Hazreti Üzeyir'in gözü önünde eşeğinin diriltilmesine inanmak da şirktir. İyi de bunlar ayetlerle sabit. 

— Şimdi biz bunlara iman etmeyecek miyiz? 

Tevhid, mucizeleri ve kerameti inkâr etmek değil; o mucize ve keramet üstünde Allah'ın kudretini görmektir!

Bu dersle keramet konusuna giriş yaptık. Daha söyleyecek çok sözümüz ve gösterecek çok delilimiz var. İnayet ve tevfik Allah'tandır.

KERAMETİN HAK OLDUĞUNA DAİR BİRİNCİ DELİL

Kerametin hak olduğuna dair birinci delilimiz Âl-i İmran suresinin 37. ayetidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:

كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْعِندِ اللَّهِ

Zekeriya her ne zaman onun (Hazreti Meryem'in) yanına mihraba girse onun yanında bir yiyecek bulurdu. Dedi ki: Ey Meryem! Bu sana nereden geldi? Hazreti Meryem dedi ki: O, Allah katındandır. (Âl-i İmran 37)

Ayetin apaçık ifadesiyle, Hazreti Meryem'e gökten sofralar iniyordu. Şimdi, bu hadise üzerine bir kaç soru sorarak biraz tahlil yapalım:

— Gökten sofranın inmesi örfte emsali olan bir şey midir? Yani sizin evinize ya da bir tanıdığınızın evine gökten sofra indi mi?

Herhâlde inmemiştir. O hâlde bu hadise örfte emsali olan bir hadise değildir.

— Madem örfte emsali yok, bu durumda buna mucize diyebilir miyiz?

Hayır, diyemeyiz. Çünkü mucizeler peygamberlere hastır. Hazreti Meryem ise peygamber değildir.

— Bu olaya mucize diyemiyorsak ne diyeceğiz? Adını koymamız lazım. Örfte emsali olan bir şey değil. Mucize de değil. Peki, öyleyse adı ne?  

Biz "keramet" diyoruz. Hadi kerameti kabul etmeyenler bu hadiseye bir isim bulsunlar!

Eğer şöyle derlerse: Bu hadise keramet değildir. Çünkü sofrayı indiren Allah'tır, HazretiMeryem değildir. 

Buna cevaben deriz ki: İyi de biz, "Kerameti insan yaratır." demiyoruz ki. Önceki dersimizde şöyle demiştik: 

— Kerameti yaratan Allah'tır. Velinin bu yaratmada hiçbir müdahalesi yoktur. Allah'tan başkası zerre miskal fiile fail olamaz. Keramet, kulun makbuliyetine bir işaret olsun diyeAllah tarafından yaratılan olağanüstü hadisedir. Bazen velinin duası hürmetine yaratılır. Bazen de veli istemeden hatta farkında olmadan Allah tarafından ona ihsan edilir. 

Biz kerameti böyle tarif ettik. Siz ise kerameti kulun icadı olarak tarif ediyor, sonra da "Kul hiçbir şeyi yaratamaz." diyerek kerameti inkâr ediyorsunuz. Sizin keramet tarifiniz yanlış. Yanlış tarif üzerine doğru bir hüküm bina edemezsiniz. 

Evet, kulun hiçbir şeyi yaratamayacağı doğrudur. Ancak biz, "Kerameti yaratan kuldur." demiyoruz ki sözümüzü çürütebilin.

Hazreti Meryem'e gökten sofra indirilmesi bir keramettir. Elbette sofranın sahibi Allah'tır. Onu gökten indiren yine Allah'tır. Lakin Allahu Teâlâ bu sofrayı Hazreti Meryem kulunun hürmetine indirmiştir. Bu sebeple bu hadise Hazreti Meryem'in defterine kaydedilen bir keramet olmuştur. 

Eğer kerameti kabul etmiyorsanız bu hadiseye bir isim bulmalısınız. Hadi bize bir isim söyleyin de öğrenelim!

KERAMETİN HAK OLDUĞUNA DAİR İKİNCİ DELİL

Kerametin hak olduğuna dair ikinci delilimiz Neml suresinin 40. ayetidir. İlk önce 38. ayet-i kerimeye bakalım:

قَالَ يَا أَيُّهَا المَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

Süleyman (a.s.) şöyle dedi: Ey ileri gelenler! Onlar (Belkıs ve kavmi) bana Müslüman olarak gelmeden önce, hanginiz onun (Belkıs'ın) tahtını bana getirecek? (Neml 38)   

قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّاعِندَهُ قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي

Yanında kitaptan bir ilim olan zat dedi ki: Gözünü açıp kapamadan ben onu sana getireceğim. Hazreti Süleyman birden tahtı yanında durur vaziyette görünce, "Bu, Rabbimin fazlındandır." dedi. (Neml 40)   

İbni Abbas Hazretleri, Belkıs'ın tahtını uzak mesafeden getiren kişinin Hazreti Süleyman'ın kâtibi Âsaf olduğunu söyler. 

İmam Mücahid, Said İbni Cübeyr, Muhammed b. İshak ve diğer müfessirler de şöyle der: 

— Belkıs'ın tahtı Yemen'de, Hazreti Süleyman ise Kudüs'te idi. Âsaf Allahu Teâlâ'ya şöyle dua etti: "Ey İlahımız! Senden başka ilah yok. Onun tahtını bana getir." Bu duası üzerine taht birden Hazreti Süleyman'ın yanında beliriverdi. (İbni Kesir)

İmam Mücahid, onun duasında, "Ey celal ve ikram sahibi olan Allah!" dediğini nakleder. (İbni Kesir)

Daha detaylı bilgiyi tefsir kitaplarında bulabilirsiniz. Şimdi bu hadise üzerinde biraz tahlil yapalım: 

— Bir tahtı Yemen'den Kudüs'e bir anda getirmek örfte emsali olan bir şey midir? Yani siz daha önce böyle bir şey gördünüz mü veya duydunuz mu?

Herhâlde ne görmüş ne de duymuşsunuzdur. O hâlde bu hadise örfte emsali olan bir hadise değildir.

— Madem örfte emsali yok, bu durumda buna mucize diyebilir miyiz? 

Hayır, diyemeyiz. Çünkü mucizeler peygamberlere hastır. Âsaf ise peygamber değil, HazretiSüleyman'ın kâtibidir.

— Bu olaya mucize diyemiyorsak ne diyeceğiz? Adını koymamız lazım. Örfte emsali olan bir şey değil. Mucize de değil. Peki, öyleyse adı ne? 

Biz "keramet" diyoruz. Hadi kerameti kabul etmeyenler bu hadiseye bir isim bulsunlar!

Eğer şöyle derlerse: Bu hadise keramet olmaz. Çünkü tahtı hakikatte getiren Allah'tır, Âsafdeğildir. 

Buna cevaben deriz ki: İyi de biz, "Kerameti insan yaratır." demiyoruz ki. Birinci dersimizde şöyle demiştik: 

— Kerameti yaratan Allah'tır. Velinin bu yaratmada hiçbir müdahalesi yoktur. Allah'tan başkası zerre miskal fiile fail olamaz. Keramet, kulun makbuliyetine bir işaret olsun diyeAllah tarafından yaratılan olağanüstü hadisedir. Bazen velinin duası hürmetine yaratılır. Bazen de veli istemeden hatta farkında olmadan Allah tarafından ona ihsan edilir. 

Biz kerameti böyle tarif ettik. Âsaf'ın Belkıs'ın tahtını bir anda getirmesi bir keramettir. Elbette tahtı getiren Allah'tır ve bu hadise Allah'ın kudretiyle vuku bulmuştur. Lakin Allahu Teâlâ bu tahtı Âsaf kulunun duası hürmetine getirmiştir. Bu sebeple bu hadise Âsaf'ındefterine kaydedilen bir keramet olmuştur. 

Eğer kerameti kabul etmiyorsanız bu hadiseye bir isim bulmalısınız. Hadi bize bir isim söyleyin de öğrenelim!

KERAMETİN HAK OLDUĞUNA DAİR ÜÇÜNCÜ DELİL

Kerametin hak olduğuna dair üçüncü delilimiz Bakara suresinin 248. ayetinde bahsi geçen, Tâlût'un göstermiş olduğu keramettir. Önce 39. sayfada anlatılan kıssanın özetini beyan edelim: 

İsrailoğulları kendi peygamberlerine gelerek bir hükümdar göndermesini isterler ve bu hükümdarla Allah yolunda savaşacaklarına dair söz verirler. Allahu Teâlâ onlara Tâlûtismindeki zatı hükümdar olarak gönderir. Ancak Tâlût fakirdir; bu yüzden İsrailoğulları onu hükümdar olarak kabul etmek istemez ve kendilerinin hükümdarlığa daha layık olduklarını iddia ederler.

Bunun üzerine Peygamberleri onlara şöyle der:

 إِنَّ آيَةَ مُلْكِهِ أَنْ يَأْتِيَكُمُ التَّابُوتُ فِيهِ سَكِينَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ

Şüphesiz onun hükümdarlığının delili size sandığın gelmesidir. O sandıkta Rabbinizden bir sekine vardır. (Bakara 248)

Fahru'r-Râzî, Ebu's-Suud, Hazîn, Kurtubî ve Âlûsî tefsirlerinin beyanlarına göre: İsrailoğulları Hazreti Musa'nın vefatından sonra bozulup isyan edince, Allahu Teâlâ onlara Amalikakavmini musallat etti. Bu kavim sandığı onlardan aldı. Daha sonra Allahu Teâlâ, Tâlût'unhükümdarlığına bir alamet olarak melekleri vasıtasıyla o sandığı tekrar İsrailoğulları'nagönderdi. 

Ayette geçen,  تَحْمِلُهُ الْمَلآئِكَةُ  "O sandığı melekler taşır." ifadesi, sandığın melekler tarafından taşınarak Tâlût'a getirildiğini bildirmektedir. 

Kıssanın detayını tefsir kitaplarına havale edelim. Burada bilmemiz gereken şey şu: Tâlût'unhükümdarlığının alameti olan sandık melekler tarafından taşınarak Tâlût'un evine getirilmiştir.

Şimdi bu hadise üzerinde biraz tahlil yapalım: 

— Bir sandığın melekler tarafından taşınarak bir zatın evine getirilmesi örfte emsali olan bir şey midir? 

— Bir zatın seçilmişliğine alamet olsun diye meleklerin onun için bir sandık taşıması ve sandığı onun evine getirmesi alelade bir şey midir? 

— Siz daha önce böyle bir şey gördünüz veya duydunuz mu?

Herhâlde ne görmüş ne de duymuşsunuzdur. O hâlde bu hadise örfte emsali olan bir hadise değildir.

— Madem örfte emsali yok, o hâlde buna mucize diyebilir miyiz? 

Hayır, diyemeyiz. Çünkü mucizeler peygamberlere hastır. Tâlût ise peygamber değildir. 

— Bu olaya mucize diyemiyorsak ne diyeceğiz? Adını koymamız lazım. Örfte emsali olan bir şey değil. Mucize de değil. Peki, öyleyse adı ne? 

Biz, "Tâlût'un kerameti." diyoruz. Hadi kerameti kabul etmeyenler bu hadiseye bir isim bulsunlar!

Eğer şöyle derlerse: Bu hadise keramet olmaz. Çünkü tahtı melekler getirmiştir, Tâlût değil. 

Buna cevaben deriz ki: İyi de biz, "Kerameti insan yaratır." demiyoruz ki. Birinci dersimizde şöyle demiştik: 

— Kerameti yaratan Allah'tır. Velinin bu yaratmada hiçbir müdahalesi yoktur. Allah'tan başkası zerre miskal fiile fail olamaz. Keramet, kulun makbuliyetine bir işaret olsun diyeAllah tarafından yaratılan olağanüstü hadisedir. Bazen velinin duası hürmetine yaratılır. Bazen de veli istemeden hatta farkında olmadan Allah tarafından ona ihsan edilir.

Biz kerameti böyle tarif ettik. Meleklerin Tâlût'un makbuliyeti için bir sandık taşıması ve bu sandığı Talut'un evine getirmesi bir keramettir. Elbette tahtı taşıyan meleklerdir. Melekler de Allah'ın emriyle taşımış ve bu hadise Allah'ın kudretiyle vuku bulmuştur. Lakin Allahu Teâlâ bu sandığı meleklere Tâlût kulunun hürmetine taşıtmıştır. Bu sebeple bu hadise Tâlût'undefterine kaydedilen bir keramet olmuştur. 

Eğer kerameti kabul etmiyorsanız bu hadiseye bir isim bulmalısınız. Hadi bize bir isim söyleyin de öğrenelim!

KERAMETİN HAK OLDUĞUNA DAİR DÖRDÜNCÜ DELİL

Kerametin hak olduğuna dair dördüncü delilimiz Kehf suresinin 25. ayetidir. Bu ayet-i kerimede Ashâb-ı Kehf hakkında şöyle buyrulur:

 وَلَبِثُوا فِي كَهْفِهِمْ ثَلاَثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا  

Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz yıl da buna ilave ettiler. (Yani mağarada şemsî takvime göre 300 yıl, kamerî takvime göre 309 sene uykuda kaldılar.) (Kehf 309)

Ashâb-ı Kehf'in kıssası hepinizin malumudur. Zorba hükümdarın yüzüne karşı hakkı söylerlerve onun zulmünden kaçarak bir mağaraya sığınırlar. Bu mağarada uykuya dalarlar. Allahu Teâlâ onları bu mağarada 300 sene uyutur ve daha sonra uyandırır. Uyanınca birbirlerine sorarlar:

كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ  

Ne kadar kaldınız? Onlar der ki: Bir gün veya bir günün bir kısmı kaldık. (Kehf 19)

300 sene onlara bir gün gibi gelmiştir!

Kıssanın detayını tefsir kitaplarına havale ediyoruz. Şimdi bu hadise üzerinde biraz tahlil yapalım: 

— 300 sene uykuda kalmak örfte emsali olan bir şey midir? Siz hiç 300 sene uyuyan bir kişi gördünüz mü veya duydunuz mu?

Herhâlde ne görmüş ne de duymuşsunuzdur. O hâlde bu hadise örfte emsali olan bir hadise değildir.

— Madem örfte emsali yok, o hâlde buna mucize diyebilir miyiz?

Hayır, diyemeyiz. Çünkü mucizeler peygamberlere hastır. Ashâb-ı Kehf ise peygamber değildir. 

— Bu olaya mucize diyemiyorsak ne diyeceğiz? Adını koymamız lazım. Örfte emsali olan bir şey değil. Mucize de değil. Peki, öyleyse adı ne? 

Biz "keramet" diyoruz. Hadi kerameti kabul etmeyenler bu hadiseye bir isim bulsunlar!

Eğer şöyle derlerse: Bu hadise keramet olmaz. Çünkü onları uyutan Allah'tır. Onlar uyuduklarının farkında bile değillerdir. 

Buna cevaben deriz ki: İyi de biz, "Kerameti insan yaratır." demiyoruz ki. Birinci dersimizde şöyle demiştik: 

— Kerameti yaratan Allah'tır. Velinin bu yaratmada hiçbir müdahalesi yoktur. Allah'tan başkası zerre miskal fiile fail olamaz. Keramet, kulun makbuliyetine bir işaret olsun diyeAllah tarafından yaratılan olağanüstü hadisedir. Bazen velinin duası hürmetine yaratılır. Bazen de veli istemeden hatta farkında olmadan Allah tarafından ona ihsan edilir.

Biz kerameti böyle tarif ettik. Ashâb-ı Kehf'in 300 sene uyuması bir keramettir. Elbette onları uyutan Allah'tır. Bu hadise Allah'ın kudretiyle vuku bulmuştur. Lakin Allahu Teâlâ bu hadiseyi onların hürmetine yaratmıştır. Onların zalim sultanın yüzüne hakkı haykırması belki de bu kerametin sebebi olmuştur. 

Eğer kerameti kabul etmiyorsanız bu hadiseye bir isim bulmalısınız. Hadi bize bir isim söyleyin de öğrenelim!

KERAMETİN HAK OLDUĞUNA DAİR BEŞİNCİ DELİL

Kerametin hak olduğuna dair beşinci delilimiz Kasas suresinin 7. ayetidir. Bu ayet-i kerimede şöyle buyrulmuş:

وَأَوْحَيْنَا إِلَى أُمِّ مُوسَى أَنْ أَرْضِعِيهِ فَإِذَا خِفْتِ عَلَيْهِ فَأَلْقِيهِ فِي الْيَمِّ

Musa'nın annesine onu emzir diye vahyettik. Onun aleyhinde bir korku hissettiğinde de onu denize bırakıver. (Kasas 7)

Bu ayetin açık beyanıyla, Hazreti Musa'nın annesi evladını bir sandık içinde denize bırakıyor. Firavun'un ailesi Hazreti Musa'yı buluyor ve evlat ediniyor. Kıssanın detayını tefsir kitaplarına havale ediyoruz. 

Şimdi bu hadise üzerinde biraz tahlil yapalım: 

— Bir anneye, evladını denize bırak diye ilham edilmesinin örfte emsali var mıdır? Yine bir annenin evladını denize bırakmasının ve o evladın sağ salim kurtulmasının benzeri var mıdır?Siz böyle bir hadise gördünüz veya duydunuz mu?

Herhâlde görmemiş ve duymamışsınızdır. O hâlde bu hadise örfte emsali olan bir hadise değildir.

— Madem örfte emsali yok, o hâlde buna mucize diyebilir miyiz?

Hayır, diyemeyiz. Çünkü mucizeler peygamberlere hastır. Hazreti Musa'nın annesi ise peygamber değildir. 

— Bu olaya mucize diyemiyorsak ne diyeceğiz? Adını koymamız lazım. Örfte emsali olan bir şey değil. Mucize de değil. Peki öyleyse adı ne? 

Biz, "Hazreti Musa'nın annesine ikram edilen bir keramettir." diyoruz. Hadi kerameti kabul etmeyenler bu hadiseye bir isim bulsunlar!

Eğer şöyle derlerse: Bu hadise keramet olmaz. Çünkü Hazreti Musa'yı denizden kurtaran Allah'tır; Hazreti Musa'nın annesi değildir. 

Buna cevaben deriz ki: İyi de biz, "Kerameti insan yaratır." demiyoruz ki. Birinci dersimizde şöyle demiştik: Kerameti yaratan Allah'tır. Velinin bu yaratmada hiçbir müdahalesi yoktur.Allah'tan başkası zerre miskal fiile fail olamaz. Keramet, kulun makbuliyetine işaret olsun diye Allah tarafından yaratılan olağanüstü hadisedir. Bazen velinin duası hürmetine yaratılır. Bazen de veli istemeden hatta farkında olmadan Allah tarafından ona ihsan edilir. 

Biz kerameti böyle tarif ettik. Hazreti Musa'nın annesine ilham edilmesi ve Hazreti Musa'nın boğulmaktan kurtulması bir keramettir. Elbette Hazreti Musa'nın annesine ilham eden Allah'tır. Hazreti Musa'yı kurtaran da Allah'tır. Bu hadise Allah'ın kudretiyle vuku bulmuştur. Lakin Allahu Teâlâ'nın kudretiyle vuku bulması bu hadiseyi keramet olmaktan çıkarmaz. Bu hadise olağanüstü bir hadisedir. Veli bir zatın elinde zuhur eden olağanüstü hadiseye de keramet denir.

KERAMETİN HAK OLDUĞUNA DAİR ALTINCI DELİL

Kerametin hak olduğuna dair altıncı delilimiz Meryem suresinin 17. ayetidir. Bu ayet-i kerimede, Hazreti Meryem hakkında şöyle buyrulmuş:

 فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا  

Sonra onların ötesinde bir perde edinmişti. Biz ona Cebrail'i gönderdik. Cebrail ona düzgün bir insan şeklinde göründü. (Meryem 17)

Bu ayetin açık beyanıyla, Cebrail (a.s.) Hazreti Meryem'in yanına gelmiş ve ona insan suretinde temessül etmiştir. Hazreti Meryem ile Cebrail (a.s.) arasında geçen konuşma içinMeryem suresinin ilgili ayetlerine bakabilirsiniz. Biz şimdi bu hadise üzerinde biraz tahlil yapalım: 

— Cebrail (a.s.)'ın ziyarete gelmesi ve kişiye temessül etmesi örfte emsali olan bir şey midir?Hazreti Cebrail size hiç geldi mi? Ya da bir tanıdığınıza geldi mi? Siz daha önce böyle bir şey gördünüz veya duydunuz mu?

Herhâlde ne görmüş ne de duymuşsunuzdur. O hâlde bu hadise örfte emsali olan bir hadise değildir.

— Madem örfte emsali yok, o hâlde buna mucize diyebilir miyiz?

Hayır, diyemeyiz. Çünkü mucizeler peygamberlere hastır. Hazreti Meryem ise peygamber değildir. 

— Bu olaya mucize diyemiyorsak ne diyeceğiz? Adını koymamız lazım. Örfte emsali olan bir şey değil. Mucize de değil. Peki, öyleyse adı ne? 

Biz keramettir diyoruz. Hadi kerameti kabul etmeyenler bu hadiseye bir isim bulsunlar!

Eğer şöyle derlerse: Bu hadise keramet olmaz. Çünkü Hazreti Cebrail'in gelmesinde Hazreti Meryem'in hiçbir müdahalesi yoktur.  

Buna cevaben deriz ki: İyi de biz, "Kerameti insan yapar, insan yaratır." demiyoruz ki. Birincidersimizde şöyle demiştik: Kerameti yaratan Allah'tır. Velinin bu yaratmada hiçbir müdahalesi yoktur. Allah'tan başkası zerre miskal fiile fail olamaz. Keramet, kulun makbuliyetine işaret olsun diye Allah tarafından yaratılan olağanüstü hadisedir. Bazen velinin duası hürmetine yaratılır. Bazen de veli istemeden hatta farkında olmadan Allah tarafından ona ihsan edilir.

Biz kerameti böyle tarif ettik. Cebrail (a.s.)'ın Hazreti Meryem'e gelmesi ve insan şeklinde ona temessül etmesi bir keramettir. Elbette Hazreti Cebrail'i gönderen Allah'tır. Hazreti Meryem'in bu olayda hiçbir müdahalesi yoktur. Hatta Cebrail (a.s.)'ı görünce kendisi de korkmuştur. Lakin bunlar bu hadiseyi keramet olmaktan çıkarmaz. 

Nasıl ki Hazreti Musa, elindeki asayı atıp, asanın yılan olduğunu görünce korkmuş ve kaçmış. Lakin korkup kaçması ve asayı yılan yapmada müdahalesinin olmaması bu hadiseyi mucize olmaktan çıkarmamış. Aynen bunun gibi, Hazreti Meryem'in korkması ve Hazreti Cebrail'in gelmesinde müdahalesinin olmaması, bu hadiseyi keramet olmaktan çıkarmaz. Bu hadiseolağanüstü bir hadisedir. Veli bir zatın elinde zuhur eden olağanüstü hadiseye keramet denir. Bunun başka bir ismi yoktur.

KERAMET HAKKINDAKİ HADİS-İ ŞERİFLER

Bu dersimize kadar kerameti Kur'an'ın ayetleriyle ispat ettik. Bu dersimizde ise keramet hakkında birkaç hadis-i şerif nakledeceğiz. Nakledeceğimiz hadis-i şerifler, kerametin gaybtan haber verme kısmına ait.  

Buhârî'de geçen bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuş:

قَدْ كَانَ فِيمَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ رِجَالٌ يُكَلَّمُونَ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَكُونُوا أَنْبِيَاء فَإِنْ يَكُنْ مِنْ أُمَّتِي مِنْهُمْ أَحَدٌ فَعُمَرُ  

Şüphesiz İsrailoğulları'ndan, sizden önce gelip geçen öyle kimseler vardır ki onlar peygamber olmadıkları hâlde kendilerine ilham olunurdu. Eğer ümmetim içinde bunlardan biri varsa, o Ömer'dir. (Buhârî, Enbiya, 3469, Menâkıb, 3689) 

Hadiste geçen, "Eğer ümmetim içinde bunlardan biri varsa" sözü tekit içindir. Bu şuna benzer: 

"Benim bir arkadaşım varsa, o da Ahmet'tir." desek, bu sözle arkadaşlığı Ahmet'e has kılmak, onun arkadaşlığının kemalinden dolayıdır; yoksa diğer arkadaşları reddetmek için değildir. 

Hazreti Ömer'in hadisteki tahsisi de bu manada olup, ona yapılan ilhamların en üst seviyede olduğunu göstermek içindir. Yoksa "Ondan başkasına ilham edilmez." manasında değildir.

Yine Hazreti Aişe'den rivayet edilen başka bir hadis-i şerifte, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: 

قَدْ كَانَ يَكُونُ في الأُمَمِ قَبْلَكُمْ مُحَدَّثُونَ فَإِنْ يَكُنْ فِي أُمَّتِي مِنْهُمْ أحَدٌ فإنَّ عُمَرَ بنَ الْخَطَّابِ مِنْهُمْ

— Sizden önce geçen ümmetlerde kendisine ilham olunanlar bulunurdu. Şüphesiz Ömer b. Hattab onlardandır. (Müslim, Menâkıb, 2398; Tirmizî, Menâkıb, 3702)

Bu hadislerden anlaşılıyor ki: Bu ümmetten, kendisine ilham olunan fertler vardır. Bu ilham bir keramettir. Eğer bu ümmette kendisine ilham olunanlar olmasaydı, Hazreti Ömer hakkında, "Şüphesiz Ömer b. Hattab onlardandır." buyrulmazdı.

Hadis-i şerifte geçen  مُحَدَّثُونَ lafzı hakkında İmam Kurtubî şöyle der: "Muhaddesun" doğru olan işlerin kalplerine söylenmesidir. Böylece hadise kalplerine vaki olduğu şekliyle ortaya çıkar. Bu da Allah'ın, salih kullarına olan kerametidir. (el-Müfhim, VI, 259)

Yine İmam Buhârî hadis-i şerifte geçen  مُحَدَّثُونَ hakkında şöyle der: "Muhaddesun,peygamber olmaksızın doğruların dillerine geldiği kimselerdir." Zerkeşi de aynı sözü söyler. (el-Fecru's-Satı, VIII, 276)

Hattâbî şöyle der: Kalbine bir şey gelir ve sanki daha önce yaşamış gibi tahmin eder ve doğru çıkar. Aklına gelen şey hemen oluverir. Bu, velilerin mertebeleri arasında yüksek bir mertebedir. (Aynî, Umdetü'Kârî, XVI, 275; Kastallânî, İrşâdü's-Sârî, VII, 426)

Mezkûr hadis-i şerife bir de şu cihetten bakalım: 

Peygamber Efendimiz (a.s.m.)'ın ümmeti en faziletli ümmettir. Bu sabit olunca, diğer ümmetlerde olan faziletli kişilerin bu ümmette de bulunması gerekir. Diğer ümmetlerdekendisine ilham olunan fertlerin varlığı hadisle sabit olunca, bu ümmette böyle kişilerin bulunması da sabit olmuş olur. Bu da kerametin hak olduğu neticesini verir. 

Şunu da izah edelim: Kendisine ilham olunan zatlar içinde Hazreti Ömer'in hususi olarak beyan edilmesinin sebebi, Hazreti Ömer'in gönlünden geçen hükümlerin ayetlerle desteklenmesi sebebiyledir. Hazreti Ömer birçok hususta bir görüş beyan etmiş, daha sonra onun görüşü ayetle tasdik edilmiştir. 

Söz buraya kadar gelmişken, Hazreti Ömer'in bir kerametini nakletmeden olmaz:

Hazreti Ömer'in halifelik yıllarıydı. Halife her cuma olduğu gibi, o cuma da Mescid-i Nebevî'de hutbedeydi. Hutbede konuşurken bir ara sözleri arasında şöyle dedi: 

— يا سارِيَةَ الجبلَ يا سارِيَةَ الجبلَ Ey Sâriye, dağa çekil, dağa çekil! 

Mescittekiler birbirlerine baktılar. Zira Sâriye İran'da görevli bir komutandı. Hazreti Ömer onu İran'a komutan olarak göndermişti. Hazreti Ömer Medine'de, Sâriye ise İran'daydı. Bu konuşma da neyin nesiydi?

Hazreti Sâriye bu hususta der ki:

—  سمِعتُ صوتًا يا سارِيَةَ الجبلَ يا سارِيَةَ الجبلَ "Ey Sâriye, dağa çekil, dağa çekil!"diye bir ses işittim.

Evet, Hazreti Ömer'in minberden hitap ettiği o dakikada, Sâriye'nin askerleri Sâsânî ordusuylaçarpışıyordu. Savaş sırasında Hazreti Sâriye, Hazreti Ömer'in bu sözlerini duymuş ve askerin sırtını yakındaki dağa verip zaferi kazanmıştı. 

Bu hadiseyi İbni Kesir "El-bidâye ve'n-nihâye"de, İbni Hacer, "el-İsâbe"de, İbni Hibban, "Sahih"inde" zikreder. Daha bir çok kaynakta da geçiyor.

Bir keramet de Hazreti Ebû Bekir (r.a.)'dan nakledelim:

Hazreti Ebû Bekir hasta iken, kızı Hazreti Aişe'ye miras vasiyetinde bulunuyordu. Hazreti Ebû Bekir'in hanımı hamile idi. Hazreti Ebû Bekir, hanımının bir kız çocuğu doğrucağınıbildirdi ve hadise bildirdiği gibi vukua geldi. (İmam Malik, Muvatta, 1443)

İmam Sübkî bu hadise üzerine şöyle der: Bu rivayette Hazreti Ebû Bekir'in iki kerameti vardır. Birincisi bu hastalıktan dolayı öleceğini haber vermesi, ikinci ise hamile eşinin karnındaki çocuğun kız olduğunu bildirmesidir. (Tabakat eş-Şafiiyye Sübkî, II, 322)

Bu konuda söylenebilecek bir kitap kadar söz vardır. Biz bu kadarla iktifa ediyor, meraklılarını hadis kitaplarına havale ediyoruz.

KERAMET İLE İSTİDRACIN FARKI

Bu dersimizde keramet ile istidracın farkını beyan edeceğiz. Daha önceki derslerimizde şöyle demiştik: Keramet, kulun makbuliyetine işaret olsun diye Allah tarafından yaratılan olağanüstü hadisedir.

— Peki, her olağanüstü hadise keramet midir? 

— Ve kendisinden böyle bir hâl zuhur eden her zat veli midir? 

Elbette değildir! Kerametin bir üvey kardeşi vardır. Adı istidractır. Keramet ile istidraczahirde birbirine yakın gibi gözükse de hakikatte aralarındaki mesafe yerle gök arası kadardır.

İstidrac: Allah'a yakınlığı olmayan kişilerde gözüken olağanüstü hâldir. Eğer kişinin ibadeti, takvası ve salih ameli olmamasına rağmen, kendisinde olağanüstü hâller gözüküyorsa, buna keramet değil, istidrac denir.

Keramet ile istidracın farkını bilmek şu bakımından önemlidir: 

Her olağanüstü hâli keramet zannedersek, bu hâlin sahibini de veli bir kul zannederiz. Bu zanla da o kişiye muhabbet besler ve onun peşinden gideriz. Eğer bu kişi, keramet değil de istidrac sahibi ise onun peşinden gitmemiz bizi helake sürekler. İşte bu sebeple, her olağanüstü hâlin keramet olmadığını çok iyi bilmeliyiz.

Bu durumda şöyle bir mesele ortaya çıkıyor: 

— Olağanüstü bir hâlin keramet mi yoksa istidrac mı olduğunu nereden bileceğiz?

Bunu bilmenin yolu şudur: Kişiye bakarız; eğer kişi istikamet sahibiyse, itikadı düzgünse, takvası ve salih ameli varsa, sünnet-i seniyyeye tabi oluyorsa, bu kişide gözüken keramettir. Eğer bu sıfatlara sahip değilse, isyanda ve günahta geziyorsa, bu kişide gözüken istidractır.

Şunu da bilmeliyiz ki: Asıl önemli olan keramet değil, istikamettir. Bu sebeple âlimler şöyle demişlerdir: 

— Bir kimsenin denizde yürüdüğünü ya da havada uçtuğunu görseniz; eğer bu kişinin istikameti yoksa onun bu hâllerine itibar edilmez. 

Dolayısıyla bizler üstad ve rehber seçerken, onun kerametine değil, istikametine bakmalıyız. İstikamet sahibiyse, hiç kerameti olmasa da bizim hocamız, üstadımız ve rehberimiz olabilir.Çünkü asıl olan keramet değil; ihlastır, istikamettir, takvadır ve hakeza.

MUTEZİLE'NİN BİR SÖZDE DELİLİNE CEVAP

Bu dersimizde, kerameti inkâr eden Mutezile'nin bir sözde deliline cevap vereceğiz. Şöyle ki:

Cin suresinin 26 ve 27. ayetlerinde şöyle buyrulmuş:

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَدًا إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ

(Allah) gaybı bilendir. Seçtiği resul müstesna, gaybını hiç kimseye açmaz. (Yani gaybı ancak seçtiği resullere açar.) (Cin 26-27)

Mutezile bu ayeti gösterip şöyle diyor: 

— Bu ayet-i kerimede kerametin bulunmadığına bir delil vardır. Çünkü bu ayette AllahuTeâlâ, gaybı bildirmeyi sadece seçtiği resullere tahsis etmiştir. Kendilerine keramet nispet edilen veliler ise resul değildir. Bu da ispat eder ki veliler gaybtan haber veremezler. 

İşte kerameti inkâr den Mutezile böyle diyor ve kerametin bir nevi olan gaybtan haber vermenin veliler için mümkün olmadığı söylüyor. 

Büyük müfessir Fahreddin er-Râzî Hazretleri Mutezile'ye şöyle cevap veriyor:

"Allah gaybını hiç kimseye açmaz." ayetindeki gaybtan maksat kıyamet vaktidir. Gaybınkıyamet vakti olduğuna delil şunlardır:

Bu ayetten bir önceki ayette şöyle buyrulmuştur: De ki: Tehdit edildiğiniz (azabın) yakın mıyoksa Rabbimin ona uzun bir müddet mi tayin ettiğini ben bilmem. (Cin 25) 

Bu ayette, Peygamber Efendimiz (a.s.m.)'ın "Ben bilmem." dediği şey kıyametin vaktidir. 

İşte bu ayette sonra şu ayet gelir: "Allah gaybını hiç kimseye açmaz." Bu ayetteki gayb, bir önceki ayette belirtilen gayb olmalıdır ki o da kıyametin kopma vaktidir. 

Bu izahla anlaşıldı ki "sadece seçilmiş resullere bildirilen gayb" kıyametin kopsa vaktidir; gaybın diğer meseleleri değildir.

Ayetteki "gayb" ifadesiyle kıyametin kopma vaktinin kastedildiğine ikinci delil şudur: 

Ayetteki  غَيْبِهِ  ifadesindeki "gayb" lafzı müfred bir kelimedir. Müfred kelimeler tek bir ferde işaret ederler. Dolayısıyla bu kelimeyi tek bir gayba hamletmek yeterli olur. O tek gayb dakıyametin kopma vaktidir. Bu kelimenin bütün gaybları ifade ettiğine dair hiçbir delil yoktur. 

Ayetteki "gayb" ifadesiyle kıyametin kopma vaktinin kastedildiğine üçüncü delil şudur:

Ayetteki  غَيْبِهِ ifadesindeki "gayb" lafzı aynı zamanda muzaf bir kelimedir. Muzafun ileyh olan zamir marife olduğundan muzaf da marife kabul edilir. Bu, Arapça bir kaidedir. Marife isimler belirli bir şeyden bahseden isimlerdir. Dolayısıyla "gayb" kelimesiyle belirli bir gaybtan bahsedilmiş olmalıdır. Bu belirli gayb da kıyametin kopma vaktidir. 

O hâlde bir önceki ayetle birlikte, ayetin manası şöyle olur: De ki: Tehdit edildiğiniz (azabın)yakın mı yoksa Rabbimin ona uzun bir müddet mi tayin ettiğini ben bilmem. (Allah) gaybı (yani kıyamet vaktini) bilendir. Gaybını (yani kıyamet vaktini) hiç kimseye açmaz. Seçtiği resul müstesna.

Bu makamda şöyle bir soru sorulabilir:

— Ayet-i kerimede, "Gaybı ancak seçtiği resule açar." buyrulmuş. Eğer ayetteki "gayb"kıyamet vaktiyse, Allahu Teâlâ kıyamet vaktini resullerine de bildirmemiştir. Bunun izahı nedir?

Fahreddin er-Râzî Hazretleri bu soruya şöyle cevap veriyor: 

— Buradaki "resul" ifadesiyle kastedilen meleklerdir. Resul kelimesi Kur'an'da birçok yerde melekler için de kullanılmıştır. Şûrâ suresi 51. ayette, İsra suresi 95. ayette, A'raf suresi 37. ayette ve daha birçok ayette, Allahu Teâlâ meleklerden resul olarak bahsetmiştir. Bu ayetteki durum da böyledir. Ayetteki "resul" ifadesiyle kastedilen meleklerdir. Allahu Teâlâ kıyametin kopma vaktini, kıyametin kopması yaklaştığında meleklere açıklayacaktır. Zira Cenab-ı Hakşöyle buyurmuştur: "O gün gök bulutlarla parçalanacak ve melekler indirilecek." (Furkan 25) İşte o zaman melekler kıyametin koptuğunu anlayacaklardır. 

Bu dersle şunu da öğrenmiş olmalıyız: Bazen itikadımıza muhalif bir delil sunulur. Bu delil bize çok kuvvetli gelir. Sakın bu durumda sarsılmayın. Şunu bilin ki: O sözde delili Ehl-i sünnet âlimleri çürütüp çöpe atmıştır. Ya bir bilene sorun ya da kitaplardan araştırıp cevabınıöğrenin. Ama sakın içinizde büyümesine müsaade etmeyin!

Kardeşlerim, ilmî bir ders oldu. Böyle ilmî meseleleri bazen bir defa okumakla anlamak mümkün olmaz. Eğer meseleyi tam anlayamadıysanız tekrar okumanızı tavsiye ediyorum. Unutmayın, itikada ait meseleleri ne kadar çok dinlesek ve ne kadar çok okusak yine de azdır!

Bu dersimiz keramet konusunun son dersiydi. Rabbimize hamdüsena olsun, bir imani eseri daha bizlere tamamlattı. Rabbim bizleri iman hizmetinden ayırmasın. Bu eseri benim ve halisane bu dersleri okuyanların günahlarına kefaret yapsın. Bizi kendine kul, Habibine ümmet eylesin. Âmin.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Okunma sayısı : 10.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun