İnanmayanlar, "Muhammed bugün emrettiğini yarın yasaklayarak ashabıyla alay ediyor." demişler midir? Nedeni nedir?

Tarih: 06.05.2009 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- Önce şunu hatırlatalım ki, Hz. Peygamber (a.s.m)’e “sen peygamber değilsin” diyen inkârcıların “Muhammed bugün emrettiğini yarın yasaklar” şeklindeki eleştirilerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.

- İkinci olarak şu noktaya dikkatleri çekmek isteriz ki; bir şeye inanmak, belli bazı deliller ister. İnanmamak, inkâr etmek ise, delilsiz de olabilir. İnanmayanın tutumu, bir cehaletten kaynaklanabilir, belli bir garazdan dolayı gerçeği görmezlikten, başka menfaat ve gayeler için bile bile bir “cahdî” inkârdan gelebilir. Bu perspektiften konuya baktığımız zaman, inkâr edenlerin bu inkârları herkes için ayrı bir sebebe dayandığı için, onların bu konudaki kalabalıklarının ilmî ve aklî hiçbir değeri yoktur. İnkâr etmek, bir hendeği atlamak gibidir. Atlayanların birbirine destek olmaları söz konusu değildir. Halbuki, aynı şeyin varlığını savunanlar, aynı delillere, aynı gerekçelere dayandıkları için ittifakları çok güçlü bir bilgiyi gösterir.

Bu, şuna benzer; bütün İstanbul ahalisi, bir gün sonra Ramazan bayramı olup olmadığını öğrenmek için gözlerini göğe dikmeye başlar, Ay’ı gözlemlemeye çalışır. Sonuç; iki kişiden başka Ay’ı gören yoktur. Bu sunucu değerlendiren Kadı efendinin kararı şöyle olur: “Yarın bayramdır, çünkü iki şahit Ay’ı görmüştür. Bunların şahitliği kuvvetlidir, çünkü bunların her birisi “Biz gökteki Ay’ı gördük.” dedikleri için, her biri diğer arkadaşının şahitliğini takviye etmiştir.  Diğer kalabalığın görmemesinin hiçbir tesiri yoktur.Çünkü, bunların Ay’ı görmemeleri gerçekten onun gökte var olmadığından değil, her birinin kendi gözlerine görünmediğindendir.”

- Soruya gelince; Kur’an’da Nesih denilen bazı konuların hükmünün değiştirilmesi söz konusudur. Bu farklı hükümler, bir hükmün yürürlükten kaldırılması, yerine başak bir hükmün vazedilmesi, pek çok hikmeti barındıran Allah’ın hikmetinin bir yansımasıdır.

Mesela; İslamî cihadın ilk dönemlerinde coşkun bir heyecan taşıyan sahabilerin bu coşkularından doğan güçlerini göstermek için, Allah şu mealdeki ayeti indirmiştir:

“Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer sizden tam sabırlı yirmi kişi olursa, iki yüz kişiye galip gelir ve eğer siz müminlerden yüz kişi olursa, kâfirlerden bin kişiyi mağlup eder; çünkü o kâfirler gerçeği ve âkıbeti anlamayan bir güruhtur.”
(Enfal, 8/65).

Bu ayetten çıkarılan dinî bir hüküm vardır ki, yirmi mümin iki yüz kâfirin önünden kaçarsa -büyük bir suç işlemiş olarak- günahkâr olur. 

Fakat daha sonra, insan olarak eski coşku ve heyecanları azalmış sahabenin bu durumlarını çok iyi bilen Allah, merhametiyle bu kuralı değiştiriyor ve daha hafif bir kural getiriyor:

“Ama şimdi Allah yükünüzü hafifletti, çünkü sizde savaşma konusunda bir zayıflık olduğunu müşahede etti. O halde sizden sabırlı yüz kişi, Allah’ın izniyle onlardan iki yüz kâfire üstün gelir ve eğer sizden bin kişi olursa, onlardan iki bin kişiye galip gelir. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”(Enfal, 8/66).

İşte bir kısım Yahudiler ve münafıklar, son derece hikmetli olan, zamana ve şartlara bağlı olarak farklılık gösteren bu gibi değişikliği bahane ederek İslam peygamberini -akıllarınca- köşeye sıkıştırmaya çalışmışlardır.

Örneğin, kıblenin Mescid-i Aksa’dan Mescid-i Harama çevrilmesi konusu, özellikle Yahudiler tarafından kıyasıya eleştirilmiştir.

Onların bu eleştirilerine karşı Kur’an şöyle cevap vermiştir:

“Akılsız insanlar: Bu Müslümanları daha önce yöneldikleri kıbleden çeviren sebep nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da Batı da Allah’ındır. O dilediği kimseyi doğru yola yöneltir.”
(Bakara, 2/142)

Yine, Abdullah b. Abbas’tan aktarıldığına göre, içinde sert bir ifadeyi barındıran bir ayetten sonra, daha yumuşak bir mesajı ihtiva eden bir ayet indiğinde Kureyş müşrikleri: “Vallahi Muhammed arkadaşlarıyla dalga geçiyor; bugün bir şey emrediyor, yarın onu yasaklıyor. Doğrusu o bütün bunları kendi kendine uyduruyor.” diyorlardı. (bk.Razî;  İbn Aşur, Nehl, 16/101. ayetin tefsiri).

Bunun üzerine şu ayet indirilmiştir:

“Biz bir âyetin yerine onun hükmünü neshedecek başka bir âyet getirdiğimiz zaman -ki Allah göndereceği âyetleri pek iyi bilmektedir- onlar: “Sen iftiracının tekisin!” dediler. Hayır, hiç de öyle değil! Onların çoğu işin gerçeğini bilmiyorlar. Söyle onlara: “(Kur’an uydurulmuş bir kitap değil), iman edenlere tam bir sebat vermek ve Allah’a teslimiyet gösterecek Müslümanlara bir hidâyet ve müjde olmak üzere Kur’ân’ı, Rabbin tarafından gerçek olarak getiren, Ruhu’l-kudüstür.”(Nahl, 16/101).

Dikkat edilirse, Kur’an’da bu eleştirenler “câhil” olarak vasıflandırılmıştır. Meal olarak, “Onların çoğu işin gerçeğini bilmiyorlar” ifadesi, bunu belirtiyor. Yani, onlar, vazedilen bir hükmün neden vazedildiğini, hükmün bir süre sonra neden askıya alındığını, yerine gelen başka bir hükmün yürürlüğe konmasının hangi amaca hizmet ettiğini bilmezler.

Halbuki, “Her zamanın bir hükmü var, kaydını gösterse itiraz edilmez.” Mesela, bir doktor, hastaya verdiği bir ilacı bir süre sonra kesebilir, yerine başka bir ilacı verebilir. Bu iş, doktorun bilgisizliğine değil, bilgisine, maharetine verilir.

İlave bilgi için tıklayınız:  Nesh, Nesih.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun