İmam Gazâli'ye göre kâinatın yaratılış gayesi ve hikmeti nedir?

Tarih: 07.05.2026 - 12:49 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

MA'RİFATULLAH WITHIN THE CONTEXT OF TRANSFIGURATION OF DIVINE

ATTRIBUTES AND NAMES ACCORDING TO AL GAZZALI

Asst. Prof. Dr. İbrahim Halil ERDOĞAN

Akdeniz Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, Antalya, Türkiye

[email protected]

Abstract

The human was created in the most beautiful form by presenting as the caliph of the earth and the universe serving him has undoubted wisdom and purpose. Each society and the systems governing these societies have different ideas about the wisdom and purpose in the creation of the human life and the universe. If these ideas are known to the human, it will have an impact on the actions of individuals and societies. In this sense, a person will adopt a lifestyle that is appropriate to their own creation purpose, and their comprehension of the wisdom in the creation of the universe will lead them to contemplate.

In this context, a secular life style which is trying to dominate the life of the Muslim as a modern problem with modernism seems to cause deviation from the real wisdom and purpose of the creation of the universe and man. In our age, it is seen that there are some deficiencies in understanding / introducing the Creator, as well as understanding the aim and wisdom in creating the human and the universe. Accordingly, that deism, types of disbelief such as atheism are increasing every passing day is a matter of the agenda of the scientific world.

Therefore, it is of great importance to put forward different ideas about the aim and wisdom of life and discuss the issue on a scientific basis. In this study, the wisdom of the creation of the human and the universe, and the purpose of the great philanthropist and kalam al-Qawam al-Suleim al-Ghazali’s views will be put forward in the theoretical sense. The points of view of the Islamic scholar of the Qur'an, who did not accept the classical evidence and used the rules of logic in the Quran, introduced the logic of the Qur'an to the literature of logic, and accepted the logic of logic as a section within the chanting discipline (d.505 / 1111) will be examined.

Key Words: Kalam, The universe, Human creation, Gazzali

GAZZÂLÎ’DE İLÂHÎ SIFAT VE İSİMLERİN TECELLİSİ BAĞLAMINDA MA'RİFETULLAH

Dr. Öğr. Üyesi İbrahim Halil ERDOĞAN

Özet

Yeryüzünün halifesi şeklinde takdim edilerek en güzel bir sûrette yaratılan insan ve ona hizmet eden evrenin şüphesiz bir hikmet ve gayesi vardır. Her toplumun ve bu toplumları idare eden sistemlerin insanın yaşamı ve evrenin yaratılmasındaki hikmet ve gaye ile ilgili farklı düşünceleri vardır. Bu düşüncelerin insan tarafından bilinmesi ise birey ve toplumların eylemlerine bir şekilde etkisi olacaktır. Bu anlamda kişi kendi yaratılış gayesine uygun bir yaşam tarzını benimseyeceği gibi, evrenin yaratılmasındaki hikmeti kavraması da onu tefekkür etmeye sevk edecektir.

Bu bağlamda, modernizm ile birlikte gelişen ve çağdaş bir sorun olarak Müslüman’ın hayatına hakimiyet sağlamaya çalışan seküler bir yaşam tarzı gerek evrenin ve gerekse insanın yaratılışının gerçek hikmet ve gayesinden sapmasına sebep olduğu görülmektedir. Çağımızda yaratıcıyı tanıma/tanıtmada, insan ve evrenin yaratılmasının gaye ve hikmetini anlamada birtakım eksikliklerin olduğu görülmektedir. Buna bağlı olarak Deizm, Ateizm gibi din dışı inanışların da her geçen gün artarak taraftar bulması bilim dünyasının gündeminde olan bir meseledir.

Dolayısıyla hayatın gaye ve hikmetlerine yönelik farklı fikirlerin ortaya atılması, meselenin bilimsel bir zemin üzerinde tartışılması büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmanın, insan ve evrenin yaratılış hikmeti ve gayesine yönelik büyük mütefekkir ve kelam âlimi Ebû Hâmid el-Gazzâlî’nin görüşleri teorik anlamda ortaya konulmaya çalışılacaktır. Klasik delilleri kabul etmeyip kelamda mantık kurallarını kullanan, Kur’an’ın Allah’ı tanıtmada kullandığı delilleri mantık literatürüne aktararak, mantık ilmini kelam disiplini içerisinde bir bölüm olarak kabul eden ve fikirleriyle orta çağ Müslüman ve Hristiyan bilim adamlarını etkileyen İslam bilgini Gazzâlî’nin (ö.505/1111)meseleye bakış açısı incelenecektir

Anahtar Kelimeler: Kelâm, Evren, Yaratılış, Gazzâlî

GİRİŞ

Dünya hayatından sonra bir dirilişin varlığındaki hikmeti anlama ile ilk yaratılışın ve mevcut olanın hikmetini anlama arasında yakın bir ilişki vardır. Zira ilk yaratılışın gerçekleşmesinde, varılacak hedefin/dirilişin de hesabı yapılmış ve hayatın planlanması bu esasa göre belirlenmiştir. Varoluş aşamalarındaki dizilimin bir halkası da sonrasında tekrar bir dirilişin mevcut olmasıdır. Birey ve toplumun yaşam felsefesi bu halka ile olgunluğa erişir ve belirlenen hikmetlerin kavranmasıyla da zirveye ulaşır. Yaratılış hikmet ve gayelerinden gaflette olmak ise varoluşun anlamının birey tarafından kaybedilmesi anlamını taşır. Halbuki yaratılmış olan tüm olgulardaki bu hikmet ve gaye, kozmolojik evrenin tüm sayfalarında oldukça belirgin bir durumdadır. Hatta yaşamın her alanına serpiştirilen her varlık, yaratılıştaki bu hikmet ve gayeyi tarif etmektedir.

Kelam ilminde, endüksiyon/tümevarım yöntemiyle ifade edilen gâye, nizâm, inâyet ve hikmet gibi kavramlar, evrenin yaratılışından hareketle, isbât-ı vâcip/zorunlu varlığı kanıtlamaya yönelik metotlardan biridir. Bu kanıt yöntemlerini farklı bir metodoloji ile İslam filozofları da benimsemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesiyle, “iç ve dış âlemdeki harikuladeliklerin insanlara gösterilmesi” (Fussilet: 41/53), yaratılıştaki hikmet ve gayeyi bildirmeye yöneliktir. Bu anlamda, öncelikle uluhiyet bağlamında yüce Allah’ın varlığının hakikati, sonrasında bu dinin ve kitabı olan Kur’ân’ın gerçek olduğunu tüm insanlar kavrayıncaya kadar evrendeki yaratılış hikmetlerinin gösterileceği ifade edilmiştir. Zira doğru bir hayat tarzı, ancak varlığın hikmet ve gayesini anlamakla mümkündür. Gayesiz ve hikmetsiz bir yaratılış, abes/anlamsız demektir (Arslan, 2009). Anlamsızlık ise, insanda bulunan akıl, şuur ve idrak ile bağdaşması mümkün olmayan bir durumdur.

Arapça “hakeme” )حكم( fiilinden türeyen hikmet, ilim, bilgelik, doğru düşünme, felsefe ve adalet manalarına gelir (İbn Manzûr, t.y). Hikmetin; ilim, îcâd ve trigonometrik eylemler olmak üzere üç anlama geldiği de ifade edilmiştir. Kavram olarak ise insanda bulunan güç ölçüsünde, eşyanın hakikatini varoluş şekliyle araştıran bir ilim şeklinde tanımlanmıştır (Ferâhîdî, 1998). Bu anlamda hikmet, mekanik değil teorik bir bilgidir. Hikmeti, ileri derece duyarsızlık ve aşırı duygu arasında bulunan bilimsel zihin gücü diye tanımlamışlardır. Bu tanıma göre ise hikmet; kulun kendi gücü nispetinde, varlığın yaratılış hakikatinde bulunan realiteyi öğrenmeyi elde ettiği bir olgudur. İbn-i Abbâs (r.a.) hikmeti “helal ve haramı öğrenmek” şeklinde tefsir etmiştir. Ayrıca hikmetin sözlük anlamında hem pratik eylem hem de teorik bilgi vardır. Cürcânî (ö. 816/1413) hikmeti; gerçeğe uygun, anlamsızlık içermeyen makul, yerinde söylenen ve iyi bir sonuç elde edilen söz, diye tanımlamıştır. Hikmet, ilah lafzına izâfe edildiğinde ise (hikmet-i ilâhî); insanın gücü ve iradesi dışında meydana gelen evrendeki varlığın, yaratılışını inceleyeme anlamı taşır. Bireyin varlıktaki yaratılış amaç ve gayesini bilmesi, yaşam tarzının yaratılış gayesine uygun olmasını sağlayacaktır (Cürcânî, 1983).

Gaye ise; Arapça “ğa-ye-ye” fiilinden türeyen )ي ي غ( ve son, nihai nokta, hedef, maksat, gaye, niyet anlamına gelir (İbn Mazûr, ty.). Cürcânî, bir şeyin varlığının, kendisi için olduğu olgu, diye tarif etmiştir (Cürcânî, 1983). Erekbilim/teleoloji anlamına gelen Gâyelilik ise, evrenin varoluşunun ve içinde oluşan olayların hiyerarşisi, tabi oldukları kuralların belli bir plan ve program çerçevesinde bir gayeye göre var olmasıdır (Arslan, 2009; Aydın, 2004)).

1. GAZZÂLÎ’DE HİKMET

Eş‘arî kelam ekolüne mensup, Şâfiî alimi ve mütekellim, felsefecilere yönelttiği tenkitlerle bilinen büyük İslâm mütefekkiri Gâzzâlî, hikmet kavramını bilimin bir dalı olarak değerlendirmiştir. Ona göre bedenin gıdası yemek içmek ise kalbin gıdası da bilgi ve hikmettir. Hikmetin olmadığı bir kalp ölü kalptir (Gazzâlî, 1982). Ona göre, Allah’ı kesin bir bilgi ile tanımanın yolu, yaratılıştaki hikmetleri bilmekten geçer. Ma’rifetullah/Allah’ı tanıma, onun yoktan var ettiği mahlukatına saygı duymak, yaratmadaki olağanüstü durumları tefekkür etmek ve yaratılıştaki hikmetleri anlamaktır. Böyle bir anlayış, Allah’ı yakînen tanımaya ve imanın kalpte kesinlik arz etmesine sebep olacaktır (Gazzâlî, 1978).

Gazzâlî’ye göre, hikmet mefhumu dahil olmak üzere İslam terminolojisindeki bazı kavramların nosyonu sonrakiler tarafından değiştirilmiştir. Ona göre, fıkıh, ilim, tevhid, tezkîr ve hikmet kelimelerinin tasarımı, selefin kullandığı konseptin dışına çıkılarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu anlamda fıkhın kapsamı daraltılarak sadece fetva vermeye indirgenmiş, “ilim”, Allah’ı, onun âyetleri ve mahlukatı üzerindeki tasarruflarını bilmek anlamında kullanılırken, tekelleştirilerek sadece cedel ve hilafiyât alanına hasredilmiş, “tevhid ilmi” sadece kelamcılara özgü kılınmış, zikir ve tezkîr ile de kıssa ve hikâye anlatanlar kastedilmeye başlanmıştır. Gazzâlî, bunu yapanlara “dini terimleri zâhirî anlamlarından koparıp hiçbir fayda sağlamayan bâtınî anlamlara aktaranlar” mânâsına gelen “Tâmmât” nitelemesini kullanmıştır. Hikmet teriminin de içi boşaltılarak asıl ifade etmesi gereken konseptin dışına çıkarıldığını iddia eden Gazzâlî, hikmetin bir bilim dalı olduğunu, buna sahip olanların övüldüğünü ve hikmet/bilge nitelemesine haiz olan kimselerin önemli bir makama sahip olduklarını söylemiştir. Ancak diğerleri gibi hikmet terimi de asıl kapsamından kaydırılmıştır. Nitekim tabip, müneccim/astroloji uzmanı, şâir ve hatta sokak başlarında durarak bilgisiz insanların el falına bakan kimselerin bile hekîm/bilge kişi olarak anılmasının doğru olmadığını söyleyen Gazzâlî, Allah’ın övgü ile bahsettiği hikmetin böyle bir nosyonu olmadığını ifade etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona çok hayır verilmiş demektir” (Bakara, 2/269) buyurulmuştur. Buna göre Kur’ân’da ifade edilen bu tasarım, farklı konseptlerle anılarak te’vil edilmemelidir. Âyette ifade edilen “Allah hikmeti dilediğine verir” cümlesindeki hikmet, “bilgi ve akıl ile hakikate isabet etmek” demektir (Gazzâlî, 1982).

Hikmet kavramının yaratıcıya/hâlıka ve yaratılana/mahlûka bakan şeklinde iki yönü vardır. Yaratıcıya bakan yönü, O’nun mevcudatı en üst düzey kurallara göre yaratmış olmasıdır. Mahlûka bakan yönüyle ise eşyanın yaratılışındaki hikmet ve gayenin bilinip tanınması ve kulun bu hikmet ve amaca uygun hayırlı eylemlerde bulunmasıdır (İsfahânî, 1961). Dolayısıyla Kur’ân’da ifade edilen “biz Lokman’a hikmet verdik” yargısından hareketle, âyetin siyâkında ifade edilen ve nimetlere şükredip nankörlük yapmama, güzel evlat yetiştirme, şirkten uzak durma, anne-babaya itaat, insanlarla iyi geçinme, Allah’ın sıfatlarını bilme ve inanma, namazı ikâme etme, iyiliği emredip kötülükten sakındırma, imtihanlar karşısında sabırlı davranma, kibirden ve kendini beğenme gibi gayri ahlaki durumlardan uzak durma, tevazu ile yürüme ve hatta sesi kullanırken nezaket ölçülerine dikkat etme gibi birçok etik ve ahlaki durumlar, hikmetli davranmanın muhtevasını oluşturmaktadır (Lokman, 31,12-19).

Gazzâlî, hikmet kavramını Allah’ın fiilleri meselesinde ele almış ve husun-kubuh konusunun anlaşılabilmesi için hikmet kavramı da dahil olmak üzere abes ve sefeh lafızlarının doğru tanınması gerektiğini söylemiştir. Ona göre bu lafızlar birden fazla anlamı olan kelime grupları arasında yer alan ve “müşterek” adı verilen terimlerdendir. Bu durumda “husun” olarak ortaya çıkan olgunun fâilin gayesine uygun olması, ondan nefret etmesi veya ifâ ve ihmalinde fayda olmayan bir aksiyona sahiptir. Fâilin kendi gayesine uygun olan eylemler husundur/güzel olarak kabul edilir. Buradaki hüsniyet/güzellik ve kubuh/çirkinlik sadece failin amacına uygun olup olmaması yönündedir. Çünkü bireyin amaç ve gayesine hizmet etmeyen bir fiil kubuh/çirkin olarak değerlendirilir. Bu ikisi dışında, hiçbir amaca hizmet etmeyen, içerisinde fayda ve zararın olmadığı bir fiil, “abes/saçmalık” diye isimlendirilmiştir. Böyle bir aksiyona sahip kimseler de âbis/saçma ya da sefih/aptal şeklinde tesmiye edilmişlerdir (Gazzâlî, 1983). Hikmet terimi de iki mana içeren müşterek kelimelerdendir. Birinci anlamı, yaratılıştaki konsepti en ince ayrıntısına kadar (bilgi anlamında) kuşatmak ve hedeflenen gaye/yaratılıştaki amaç konusunda kesin kanıya/hükme varmaktır. İkinci anlamı ise bilgiye bir de kudreti/gücü ilave ederek, eşyanın sistemli, düzenli, sapasağlam ve en mükemmel bir şekilde yaratılmadır (Gazzâlî, 1983). Burada hikmetin ilk anlamı, insanın eşyadaki hikmeti kavraması ve ona göre davranması, ikinci anlamı ise Allah’ın eşyayı yaratmasındaki hikmet-i ilahiyedir. Yani hikmet bir yönüyle teorik bilgi, diğer yönüyle de pratik eylemdir. Nitekim “hikmet” lafzından, “hakîm/bilge” (َحِكيم( kuramsal/teorik/soyut bir anlam elde edildiği gibi, “ihkâm/sistemli/sapasağlam/mükemmel yapma” )ُمْحَْكم-ِإْحَكام( anlamındaki aksiyonel/somut bir anlam elde etmek de mümkündür (Gazzâlî, 1983).

Eserlerinde evrenin yaratılış gaye ve hikmetlerine sık sık vurgu yapan Gazzâlî, yaratılıştaki hikmet ve gayeleri konu edinen ve Muhammed Reşîd Kubbânî tarafından tahkik edilerek 1978 yılında yayımlanan “el-hikmetu fî mahlûkâtillâh” adlı bir eseri günümüze kadar ulaşmıştır. Gazzâlî bu risalesini, evrende bulunan güneşin, ayın, gezegen ve yıldızların, yeryüzünün, denizlerin, suyun, havanın, ateşin, insanın, hayvanın, arının, karıncanın, örümceğin, sineğin, balığın ve tüm bitkilerin yaratılmasındaki Allah’ın hikmetleri açıklamaya hasretmiştir. Gazzâlî, evrende mevcut olan bu yaratılışların fevkaladeliği ve harikulade oluşlarını izah etmeye çalıştırmıştır. Tüm bunları izah ederken, evrendeki olağanüstü yaratılışı bilmenin, yaratıcının azameti ve büyüklüğü konusunda insanın kalbinde oluşturduğu marifete vurgu yapmıştır.

2. EVRENİN YARATILIŞINDAKİ GAYE VE HİKMETLER

Aslında “gaye” ya da “gaiyyet”, varlık ve hadiselerin ilâhî hikmet ve inâyet uyarınca kozmik düzeni gerçekleştirmeye yönelik bir amaca sahip olduğunu savunan bir doktrindir (Kutluer, 1996). Yaratılıştaki hikmet ve gayeyi bilmek, Allah’ı gerçek anlamda tanımaya sevk eder. Kur’ân’da “Allah, melekler ve ilim sahibi kimseler, Allah’ın varlığına şahitlik ettiler” (Âli İmrân: 3/18) buyrulmuştur. Allah Teâlâ insanlara her fırsatta “yeryüzünde gezerek ilk yaratılışın nasıl başladığını” (Ankebût, 29/20) öğrenmelerini, “yeryüzünde ve gökyüzünde neler olduğuna bakmalarını” (Yûnus, 10/101), “su ile yeryüzündeki her şeye hayat verdiğini düşünmelerini ve görmelerini” emretmiştir. Evrendeki tüm bu olağanüstü yaratılışın hikmet ve gayeleri, aklıselim ile bilinebilen durumlardır. Gazzâlî’ye göre, evrenin yaratılışındaki gaye ve hikmetleri kavramak, bireyin dünyada Allah’ı yakinen tanımasını sağlar. Yüce yaratanı tanımakla, gerçek huzur ve mutluluğa erişir. Dünyada iman şeklinde bir huzuru yakalayan kimse ise ahirette de Allah’ın bizzat müşahedesiyle elde edilecek olan büyük nimetlere, cennete kavuşarak ebedi mutluluğun sahibi olur. Kısaca yaratılıştaki hikmet, dünya ve ahiret saadetinin kaynağıdır. (Gazzâlî, 1978).

Gazzâlî, itikâdî meselelere yaklaşımında, İslâm filozoflarının konuyla ilgili fikirlerini tenkit etmesinin yanısıra o fikirleri geliştirme gayreti içerisinde de olmuştur. Dolayısıyla seleflerinin aksine, öncelikle “ilâhî hikmet” ve “ilâhî irade” arasında mevcut olan ilişkiye dikkat çekmiştir. Ona göre ilâhî hikmet evrendeki illiyyet, nizâm ve gâyeliliğin ilkesidir. Hikmet ise sebepleri düzenleyip, müsebbebâta tevcih etmektir. Bu durumda müsebbibül esbab olan yaratıcı mutlak hakîmdir, yani hikmetle hükmedicidir (Kutluer, 1996).

Gazzâlî, evrenin yaratılışındaki gaye ve hikmetleri ifade esnasında kelamcıların çokça kullandığı inâyet, hikmet, illet-i gâiyyet, ihtira’, ibda’ ve nizâm-ı âlem şeklinde ifade edilen kanıt yöntemlerini kullanma şeklinde bir metodolojiyi ortaya koymaktadır. Yaratılıştaki hikmet, gaye ve inâhet delili, kelamda kullanılan imkân ve hudûs delilinden daha kolay ve anlaşılır olduğu gibi, Kur’an-ı Kerîm’in de en çok kullandığı kanıt yöntemidir. Aynı şekilde insanın doğasıyla daha yakın bir ilişki içerisindedir. İnâyet delilinin ilk nüvelerini oluşturan ve doğasını belirleyen kişi İslâm meşşâî okulunun en büyük sistemci filozofu ve ortaçağ tıbbının önde gelen temsilcisi İbn Sina’dır (ö. 428/1037). Ona göre, evrenin teşekkülündeki harikulade etkiler, semâvî detaylar, bitki ve hayvanların yaratılışındaki ayrıntılar rastgele değildir. Evrendeki eşyanın özen gerektiren bir yaratılış ile meydana gelmelerini inkar etmenin hiçbir yolu yoktur. İnâyet, ilk zorunlu varlığın, mevcudatın bulunduğu iyilik nizamı konusunda âlim olması, mümkün olan iyiliğin ve kemâletin bizzat illeti olması ve zikredildiği şekilde ondan razı olmasıdır (İbn Sînâ 1982). Bu durumda yaratılışın manası ile ilahi bilimin konuları, yaratıcının ilmi ve sıfatları ile doğrudan ilişkilidir. Dolayısıyla İbn Sina’daki ilahi inâyet düşüncesi, “Allah’ın ezelî ve ebedî ilminin, varlıkların en mükemmel bir sistem üzerinde düzenlemesi” şeklindeki sudur nazariyesi üzerine bina edilmiştir.

İnâyet delilini daha farklı bir bakış açısı ile değerlendiren meşşâî okulunun son temsilcisi, İbn Rüşd (ö. 595/1198) ise bu delili itikâdi anlamda daha meşru bir zeminde açıklama yolunu tercih etmiştir. İbn Rüşd’ün bu yöntemi, ısbât-ı vâcip konusunda birçok kelamcının ortaya koymaya çalıştığı hudûs delilini, inayet delili ile mezcetmeye yöneliktir. Onun ortaya koyduğu bu mantıksal model ise iki asıldan oluşur:

Birincisi: Evrendeki tüm varlıklar, insan doğası ile bir önemli entegrasyona sahiptir. Nitekim gece, gündüz, güneş ve ay gibi varlık türlerine bakıldığında, insan tabiatıyla ahenk içerisinde olduğu görülecektir. Aynı şekilde dört mevsimin oluşumu, yeryüzünün yapısı, birçok hayvan ve bitki türü ile birlikte cansız varlıklar da insan yaşamı ile uyum halindedir. Aynı şekilde insan ve diğer canlıların parçaları/uzuvları kendi arasında müthiş bir ahenge sahip oldukları gibi cansız varlıklardan su, hava, ateş yağmur ve nehir gibi doğanın parçaları da yine kendi arasında üstün bir uyum göstermektedir. Dolayısıyla tüm bunların insana sağladığı faydaların bilinmesi ve üzerinde tefekkür edilmesi bu delilin kurallarını oluşturmaktadır. Netice itibariyle yaratıcıyı tam anlamıyla tanımanın yolu varlıktaki bu yararları bilmektir (İbn Rüşd, 1998).

İkincisi: Evrendeki eşyanın insanın varlığı ve yaşamı ile ahenk içerisinde olması bir tesadüfün eseri değildir. Aksine fâilinin amaç ve iradesi doğrultusunda belli bir gayeye yöneliktir (İbn Rüşd, 1998). Dolayısıyla evren ve muhtevası, Allah’ın varlığını ispatlama alanında inâyet delilinin unsurlarını oluşturmaktadır.

Gazzâli, İbn Sînâ’nın ifade ettiği illet ve gaye prensibini daha da geliştirmiş, konu ile ilgili Kur’ân âyetlerinden yararlanmış ve kozmolojik evrenin yaratılmasındaki olağanüstü durumları inâyet/gâiyyet çerçevesinde değerlendirmiştir. Bu anlamda yeryüzü ve gökyüzünün yaratılması ile ilgili hikmet ve gayeyi açıklama sadedinde “üstlerindeki göğe bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik, nasıl donattık, onda hiçbir düzensizlik ve eksiklik yoktur” (Kâf, 50/6) ve “Allah, yedi göğü ve yerden bir o kadarını yaratandır. Allah'ın emri bunlar arasından inip durmaktadır” (Talâk, 65/12) ayetlerinden sonra şunları söylemiştir: “Evrenin yaratılışı düşünüldüğünde gökyüzünün tavan şeklinde yükseltildiği, yeryüzünün halı gibi serildiği, yıldızların lamba gibi asıldığı, önemli zâhirelerin toprakta gizlendiği, içerisinde insanın ihtiyacı olan her şeyin bulunduğu bir ev şeklinde olduğu görülür. Her türlü imkanın bulunduğu bu malikanenin sahibi ve yetkilisi de insandır. Birçok çeşidi ile bitkiler onun ihtiyaçları için hazırlanmış, hayvan çeşitleri de yine insanın maslahatına ve kullanımına verilmiştir. Gökyüzü için, göz zevki ve güçlü bakışlara en uygun renk olan mavi renk seçilmiştir. Eğer bunun dışına bir ışın veya ışık olsaydı bakışlara zarar verirdi. Çünkü yeşil ve mavi tonlar gözler için en uygun olan renklerdir. Nitekim geniş olan gökyüzüne bakan her göz, mutlak surette bir rahatlık ve huzur hissedecektir” Gazzâlî, 1978).

Gazzâlî, kâinatın en saygın varlığı olarak kabul edilen insanın yaratılışındaki hikmeti ifade ederken, Kur’ân âyetlerinde belirtilen ilk yaratılıştaki evrelerin (Mü’minûn, 23/12-16) hikmetlerinden bahsetmiştir. Bu noktada “kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde birçok alametler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?” (Zâriyât, 53/21) âyetine istinat ederek, insan bedeninde bulunan organların her birinin icra ettiği fonksiyonlardan hareketle, yaratılışındaki hikmetleri ortaya koymaya çalışmıştır. İnsan vücudunda yaratılan tüm bu olağanüstü durumların, hikmet ve gayelerinin idrak edilmesi yine insanda yaratılan akıl sayesinder. Gazzâlî, bu anlamda yüce yaratıcıyı tanıma da aklın fonksiyonuna özel bir önem atfetmiştir (Gazzâlî, 1978).

SONUÇ

Hayatta başarılı olmanın en önemli hususlarından biri de kişinin kendisine doğru bir hedef belirlemesi ve bu hedefe götürecek bir yönelime sahibi olmasıdır. Akıl ve şuur ile donatılmış insan, bu dünyaya neden geldiğini, ne yapması gerektiğini ve varış yerinin neresi oluğunu mutlaka sorgulamıştır. Çünkü hedefin doğru bilinmesi, bu sorulara verilecek doğru cevaplarla orantılıdır. Yaşadığı evrenin ve kendisine sunulan tüm varlığın yaratılışındaki amaç, gaye ve sebeplerin doğru teşhis edilmesi, hayatın anlamını değiştirecek ve hedefe doğru atılan adımların isabetli olmasını sağlayacaktır. Dini terminolojide “yaratılışın gaye ve hikmetleri” olarak ifade edilen bu durum evren ve içerisindekilerin yaratılışındaki hikmet ve gayeyi anlamaya matuftur.

Büyük mütefekkir Gazzâlî, kainattaki tüm varlıkların ihkâm/en mükemmel şekilde yaratıldığını şu sözleri ile ifade etmiştir: “Mevcut olandan daha sistemli, mükemmeli ve uygunu yaratılamaz” (Gazzâlî, 1982). Ona göre, hikmetin olmadığı şeyler abes, hikmetli iş yapmayan kimse sefih/bedbaht şeklinde ifade edildiğine göre, büyük bir sanat eseri olan kâinatın hikmetsiz ve gayesiz olması mümkün değildir. Aynı şekilde, evrendeki yaratılışın gaye ve hedefinin sadece bu dünya hayatı ile sınırlı tutulması da yaratılıştaki hikmetin anlaşılmadığını gösterir. Eş’arî kelam ekolünün bir savunucusu olan Gazzâlî, husun-kubuh meselesi çerçevesinde ele aldığı yaratılıştaki hikmet ve gaye problemini de yine bu ekolün düşünceleri doğrultusunda açıklamaya çalışmış ve eşyadaki hikmetin, husun ve kubuhun yine yaratıcı tarafından belirtildiğini ifade ETMİŞTİR.

Kaynakça

  1. Arslan, H., “Maturîdî’ye Göre Evren Ve İnsanın Yaratılış Hikmeti” Hikmet Yurdu, İmam Matüridî ve Matürîdîlik Özel Sayısı, Yıl: 2, S.4 (Temmuz-Aralık, ss. 71 – 90, 2009.
  2. Arslan, H., “Yaratma ve Gâyelilik Bağlamında Mutezilenin Fayda Teorisi”. KADER Kelam Araştırmaları Dergisi, 14 (2), 343-360. 2016.
  3. Aydın, H., İlim, felsefe ve din açısından yaratılış ve gayelilik : (Teleoloji)., (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, , s.129, 2004.
  4. İbn Manzûr, M. M., Lisânu’l-Arab, Dâru Sâdır, Beyrut; t.y.
  5. Cürcânî, S. Ş., Kitâbu’t-Ta’rîfât, Dâru’r-Reyyân li’t-Turâs, Kahire; 1983.
  6. Ferâhîdî, H. A., Kitâbu’l-Ayn, Haz. Mehdî el-Mahzûmî, Müessesetü Dâru’l-Hicre, İran; 1998.
  7. Gazzâlî, E. H., el-Hikmetü fî Mahlûkâtillâhi, Haz. Muhammed Reşîd Kabbânî, Dâru İhyâi’l-Ulûm, Beyrut; 1978.
  8. Gazzâlî, E. H. İhyâu Ulûmi’d-Dîn, Dâru’l Ma’rife, Beyrut; 1982.
  9. Râğıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, Tah. Muhammed Seyyid Keylânî, Matba’atuMustafa el-Bâbî el-Halebî, Kahire; 1961.
  10. Gazzâlî, E. H. Kitâbu’l-İktisâd fi’l-İ’tikâd, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut; 1983.
  11. İbn Rüşd, E.V., el-Keşfü an Menâhici’l-Edille fî Akâidi’l-Mille, Haz. Muhammed Âbid el-Câbirî, Merkezü Dirâsâtu Vahdeti’l-Arabiyye, Beyrut, 1998.
  12. İbn Sînâ, H. A., Kitâbu’n-Necât fi’l-Hikmeti’l-Mantıkiyyeti ve’t-Tabîiyyeti ve’l-İlâhiyye, Haz. Mâcid Fahrî, Dâru’l-Âfâki’l-Cedîde, Beyrut, 1982.
  13. Kutluer, İ., Gâiyyet, T.D.V. İslam Ansiklopedisi; 1996; 13: 292-295.

Kaynak: Bilim Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun