"Fizik, Kimya ve Biyoloji Bilimin sahasıdır", diyenlere nasıl cevap verirsiniz?

Tarih: 01.05.2026 - 17:39 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

ALLAH; SADECE DİN DERSİNİN DEĞİL, FİZİK-KİMYA’NIN DA KONUSUDUR

Rabbimiz olan “Allah”; sadece din dersinin konusu olmayıp, fizik – kimya gibi diğer derslerin de konusudur. Çünkü bu derslerde de Rabbimiz’in kâinatta görünen “fiil ve eserleri”; bize “ihsan ve ni’metleri” anlatılmaktadır.

Kur’an-Kerim’de ilk vahyolunan “oku” emriyle hem Kur’an-ı Kerim’i hemde kâinat kitabını okumamız emredilir ama “Bismillâh”la okumamız; daha doğru ifadeyle: “Yaratan Rabbimiz’in adıyla” okumamız emredilir. Yani Kâinatı; Rabbimiz’in yarattığı ve her ân yaratmaya devam ettiği; çok boyutlu ve hareketli, canlı bir “kitap” olarak okumamız ve bu kitaptaki harf ve kelimelerin, “suret ve özelliklerinden” daha çok; taşıdığı ve işaret ettiği “anlam ve mesajlara” dikkat edilmesi gereken bir kitap olarak okumamız emredilir.

Eğer varlık ve gerçeği parçalayıp bölen bir kafayla; yani “bilimsellik” diyerek, “sekülârizm ve lâiklik” diyerek; “din dersleri – fen dersleri” ayrımlarıyla, farklı gerçeklik alanları üretir ve bunun sonucunda, Rabbimiz’i sadece din derslerinde anlatır, diğer derslerde unutur ve atlarsak; sokağa çıktığımızda, kâinata bakışımız da “din dışı” (seküler ve lâik); daha doğrusu “ateistçe” olur; bir ateistin gözüyle olur!

Hakikâti parçalayıp, çifte gerçeklik alanları üreten, bu bölmeli seküler anlayışın sonucu olarak; “müslümanlığımız” da, sadece “cami” gibi mekân ve “bayram, namaz” gibi zamanlarda hatırlanan, “parttime müslümanlık”a döner!

TEVHİD; SADECE İNANCIN DEĞİL, BİLGİNİN DE KONUSUDUR

Gerek derslerin anlatımında ve gerekse Bilim’in, araştırma ve gözlemlerden elde ettiği bilgi ve keşiflerin, ifade ve izahında; dinimizin, “Tevhid Paradigması”na zıt olmayan ve körpe zihinlerde itikadî bir aşınma ve sarsıntı meydana getirmeyen ve Rabbimiz’i unutturup – gaflet perdesini kalınlaştırmayan; yani “inkâr ve şirk virüsleri” taşımayan ifadeler kullanmak gerekir.

Yoksa misâlen: Okulda, öğrenciye “yağmur” hâdisesini anlatırken; “Yeryüzündeki su; güneşin ısısıyla buharlaşıp, rüzgârlarla taşınır. Sonra al-çak basınç ve soğuk havayla karşılaşıp, yoğunlaşan su; ağırlaşıp, yerçekimi etkisiyle yere düşer; suyun bu devri daim ve döngü/dönüşümü…” gibi, “failsiz ve öznesiz” ifadelerle anlatmak; “objektif ve olgusal, tarafsız ve inançtan bağımsız” anlatmak değildir.

Fail ve özneyi işe katmadan, yapılan bu tasvir ve ifade tarzı; analojik ve yapısal olarak; “Mona Lisa” gibi bir sanat eserini, “Da Vinci” gibi bir “faile” atıf yapmadan, sadece “resim” üzerinden; “tuvalin şekil – renk – boyutu ve üzerindeki boya – fırça darbeleriyle” anlatmaya benzer!

Fail ve özneyi işe katmadan, yapılan bu tasvir ve ifade tarzı; analojik ve yapısal olarak; “Mona Lisa” gibi bir sanat eserini, “Da Vinci” gibi bir “faile” atıf yapmadan, sadece “resim” üzerinden; “tuvalin şekil – renk – boyutu ve üzerindeki boya – fırça darbeleriyle” anlatmaya benzer!

Hâlbuki iki boyutlu ve gerçeğinin taklidi olan, cansız “Mona Lisa” resminden çok daha sanatlı, kâinattaki hakiki “Mona Lisa”yı anlatırken, olması mantiken zarurî ve şart olan “fail

ve özneye;” yani canlı “Mona Lisa”nın “müessir ve ustası” olan Rabbimize hiç atıf yapılmaması; bundan çok daha mantıksız ve saçmadır.

Görüldüğü gibi: En basit bir resmi bile, “fail ve ustasına” atıf yapmadan; hattâ yan yana gelmiş “iki basit harf” veya “anlamlı bir kelimeyi” bile, “kâtip ve yazar/ yazanına” gönderme yapmadan; o resim ve yazının “neden” ve “nasılını” (neden ve nasıl olduğunu ve olabildiğini) determine edemeyiz; olması zorunlu olan “fail ve yazarı” işe katmadan, kâinatı rasyonalize edemez ve açık-layamayız.

Şapkadan tavşan çıkmasına benzeyen: Cansız atomların birleşmesinden, “canlılık ve bilinç;” görmeyen atomdan, “göz ve görme” çıkmaz!..

Bilim’in virüslü bilgileriyle formatlanmamış ve programlanmamış, “Bilimsellik” illüzyon ve sihrine kapılmamış, her selim kâlp ve sâlim zihin; dinimizin Tevhid nazarıyla bakarsa, görür ki: Varlık sahnesinde olduğunun bile farkında olmayan; “ağaç” gibi bir tahta parçası, meyve yapamaz! İlim – sanat nedir bilmeyen, “toprak” gibi bir çamur; türlü türlü dokuma kumaşlar, narin ve rengarenk, sanatlı çiçekler yapamaz!... Şapkadan tavşan çıkmasına benzeyen: Cansız atomların birleşmesinden, “canlılık ve bilinç;” görmeyen atomdan, “göz ve görme” çıkmaz!...

Verdiğimiz bu örneklerdeki; “atom, ağaç, toprak” gibi madde ve sebepler; tıpkı bir “su borusu” ve “çeşme” gibidir. Nasıl ki “çeşme ve boru;” suyun çıktığı, nakil ve akış yeridir; suyun “terkip sebebi ve inşa nedeni” değil; “fail ve ustası” hiç değil! Bu “madde ve atomlar;” kâinattaki binaların, “inşa malzemesi ve yapım hammad-desidir.”

İşte tâ Big Bang’ten ilk element hidrojenin yaratılmasından itibaren; kâinattan imbiklerle süzüle süzüle, uzay çölünden, “yeşil vahâmız” ve “uzay gemimiz” olan Dünya Gezegenine, çok çok uzak mesafelerden nakledilen/nakledilmiş “su, hayat, ağaç, elma, toprak, çiçek, bal, süt” ve tüm herşey; Rabbimiz’in kudret elinde tuttuğu ve çevirdiği ve hareket ettirdiği, “edilgen bir alet ve münfail bir araç ve pasif bir enstrüman” olan “madde ve zerrelerini” kullanması ve hareket ettirmesi ve yönlendirmesi neticesidir.

Ağaç, toprak, inek, arı, tavuk vs… Bunlar; “Meyve, süt, bal, yumurtayı” kudret eliyle üretip – imâl ettiği, (otomatik değil) “manuel üretim tezgâhıdır.” Rabbimiz’in, ni’metlerini gönderdiği, inzal ve indirdiği; çıkış yerleri, çıkış borularıdır…

İnsanın İktidarında Olan Tek Şey, Sadece İstemektir

Madde ve sebeplerin en kuvvetlisi ve göz – kulak gibi cihazlarla en zengini olan, canlı ve şuurlu “insan” bile; meselâ bir “anne adayı,” kendi karnındaki bebeği kendisi yapmaz, yapamaz. Hattâ o anne adayının, karnında olanlar hakkında ne bilgisi vardır ve ne de olurken şuuru farkeder!

Sebeplerin en zengin ve kuvvetlisi “insan”ın durumu buyken; toprağın ağaca ve ağacın da meyveye, “sebep” ve/veya “fail” olduğunu söylemek ve buradan kâinatta, “sıralı tren vagonları” gibi “sebep – sonuç zincirleri” tahayyül ve tasavvur etmek ve bu “deterministik tasavvur ve şablon” üzerine, “bilgi”yi kodlamak; reel kâinattaki gerçeklerle uyuşmaz ve saçmadır!

Bunun gibi; insanın en basit eylemlerinden olan “yürümek” fiilinde; insanın yaptığı sadece “yürümeyi istemek (dua etmek)”tir. Rabbimiz’de, bu istek ve duayı kabul edip, yürümeyi yaratır. Yoksa o insanın: “Yürümek için hangi sinir ve kas hücreleri uyarılacak, hangi hücrelerde, hangi biyokimyevîelektrikî ateşleme ve reaksiyon gerekiyor, açı – denge – ağırlık – eğim hesapları vs…”

O insanın, bunlar hakkında ne bilgisi vardır ve ne de, “yürüme” fiili yaratılıp – gerçekleşirken bile, vücudundaki o işlemlerin farkında olur!

Şimdi bu insan; kendi vücudunda ve kendi iradesiyle yaptığı fiillerde bile “aktif ve etken” değilken; yani kendi vücudundaki işleyiş ve sonuçlarına bile aktif katılımcı ve “sebep” değilken! Kendi fiillerine sebep olmamasını ve yaratamamasını geçtik; fiili yaratılırken, o fiil sürecindeki işlemlerin bile, farkında değilken!…

İnsanın bu; iradesiyle, isteyerek yaptığı fiillerde durumu buyken, irade ve isteğinin bile karışmadığı: “Sindirim, kanın deveran ve temizlenmesi, hücrelerin beslenmesi” gibi, irade ve bilgisi, iktidar ve şuuru dışında gerçekleşen fiil ve faâliyetlere ise, hiç girmiyoruz!

Meselâ: Toprağın terzilik, tekstil ve konfeksiyon sanatını icra edip; türlü türlü dokuma kumaşlar ve rengarenk elbiseler yapabilecek kabiliyet ve tabiâtta olduğunu ve yapabileceğini ve yaptığını kim iddiâ edebilir!? Hem de aletsiz olarak; hem de göz, kulak gibi duyuları da olmadığı hâlde!

Yani “insan”ın; irade ve şuuru, bilgi ve iktidarında olan tek şey, sadece “istemek” iken; kendinden daha aciz ve cahil, cansız ve şuursuz, iradesiz ve bilgisiz, kör ve sağır diğer “atom ve maddeye”: “Bu, bunun sebebi. Şu, şunun sonucudur” demenin anlamı ne!? Realitede hangi gerçeğe uyar!?

Meselâ: Toprağın terzilik, tekstil ve konfeksiyon sanatını icra edip; türlü türlü dokuma kumaşlar ve rengarenk elbiseler yapabilecek ka-

biliyet ve tabiâtta olduğunu ve yapabileceğini ve yaptığını kim iddiâ edebilir!? Hem de aletsiz olarak; hem de göz, kulak gibi duyuları da olmadığı hâlde!

Örneğin: “Ağacın”, değil meyve ve yapraklarına “etken” ve “sebep” olması; hâlbuki o ağaç, üzerindeki o meyvenin ve üzerindeki işleyişin bile farkında değil; hattâ o ağaç, kendi varlığından bile bîhaber! Farzı muhâl, sorsak: “Üzerindeki elmayı sen mi yaptın ve sebep oldun?”, “Ne alâka! Kendi varlığımdan bile haberim bile yok ki, üzerimdeki şeyler hakkında bilgim olsun!

“Beni alet ve araç olarak kullanan, fail ve ustama sor!” diyecek.

Hem nasıl ki: Süleymaniye’nin yapıtaşları olan “demir, kum, taş” vs.; “kütleçekimi, elektromagnetik kuvvet, kimyasal kuvvet” gibi türlü türlü “itme – çekme rüzgarlarının” ittirme ve çektirmesiyle; bu yapıtaşları ve malzemeler, kendi kendine havalanıp, birleşip, “Süleymaniye”yi inşa ve imâl edemez! Yani Süleymaniye’nin “etken” olmayıp, “edilgen” olan bu yapıtaşları; Süleymaniye’nin mimar ve mühendis, fail ve ustası olamaz! İllâ bir Sinan ve emrinde çalışan usta ve ameleler ve ancak amelelerin eli ve kuvvetiyle hareket edebilen “alet ve araçlar” gereklidir.

Çünkü Süleymaniye’de görünen “mimarî ve sanat, ilim ve irade, ölçü ve şuur” gibi özellik ve sıfatlar; “malzemelerinde, parça ve yapıtaşlarında” yoktur.

Süleymaniye’deki sıfatlar, binasının malzemelerinde olmadığı için de; Süleymaniye’nin “nedeni ve faili, ustası ve mimarı” ondaki malzeme ve yapıtaşları olamaz. Zaten şuursuz ve bilgisiz “atom ve maddelerin” biraraya gelmesi; toplamda, şuursuzluk ve cehaleti arttırmaktan başka da bir işe yaramaz! Yani gözsüz – şuursuzların toplanması, Süleymaniye’nin vücuda gelme ihtimâlini daha da azaltır.

Hem zaten ışığı olmayanın, ışık vermesi; parası olmayanın, para vermesi; ilmi olmayanın bilgi vermesi mümkün olmaması gibi; “cansız ve şuursuz atom ve maddelerin” birleşmesi ve bir araya gelmesiyle; bütün’de, “canlılık ve şuur, bilgi ve sanat” gibi, daha üst özellik ve sıfatların oluşması da, mantıken mümkün değildir. Çünkü: “Parça,” kendisinde olmayan özellikleri; parçası olduğu “bütün”e veremez.

MAKRO KÂİNAT VE MİKRO KÂİNAT, BİRBİRLERİNE İNDİRGENEMEZ

Makro Kâinat ve Mikro Kâinat arasında, birbirleriyle irtibatlandırılamayacak sınır ve duvarlar, maddeyi bölerek, birbirine indirgenemeyecek engeller vardır. Yani su’yun “sıvı – serin ve söndürücü” olması gibi özellik ve sıfatlarının; suyun yapıtaşı ve imâl malzemesi olan, oksijen ve hidrojenin, “gaz – yakıcı ve yanıcı” olması gibi, suya zıt özellikler taşıması nedeniyle; su’yun bu özellik ve sıfatlarının nedeni ve kaynağı, “oksijen ve hidrojen” olmasının mümkün olmaması gibi.

Zaten yukarıda demiştik: Hiçbir şey, kendinde olmayan özellik ve sıfatları, başkasına veremez. Bilgisiz, “bilgi” veremez; ışıksız, “ışık” veremez gibi… Bilinçsiz ve gözsüz atomların toplamından “bilinç, göz ve görme” çıkması vs. hep bu muhâli içinde taşır.

O hâlde: “Madde’nin kendisinde” ve “kâinat’ın bütününde” olan özellik ve sıfatlar, fiil ve eserler; analitik bir mantıkla, analiz – sentezlerle, ayrıştırma – bölmelerle; “maddenin yapıtaşlarında” aranmaz ve kâinattaki “madde – enerjilerle” nedensellenemez ve kâinattaki “alet, araç, malzemelerle” rasyonalize edilemez! Ve “maddî (ve somut)” olmayan ve “neden” olmayıp, “sonuç ve işleyişin tasviri” olan; yani “zihnî ve itibarî” olan “kanun ve mekanizmalarla” da determinize edilemez! O hâlde, bu gibi konularda, analitik ve ayrıştırmacı değil; holistik ve bütüncül, yani vahdet ve vahdaniyyet gözüyle, “Tevhidî Paradigma”dan bakmalıyız.

Galaksileri Ayakta Tutan“Kütleçekimi” Değil, “El Kayyum ve El Hafîz” Olan Rabbimiz’dir!

Örneğin: Milyonlarca ton ağırlık ve büyüklükte olan ve çoğunun hızı, silâhtan çıkan mermiden milyonlarca kat daha hızlı olan “milyonlarca yıldız ve gezegeni;” uzay boşluğunda, bir yere bağlayıp – tutturmadan gezdiren ve döndüren ve milyonlarca yıldır, çarpıştırmayıp – düşürmeyerek, dengede tutan “sebep ve mekanizma ve kuvvet;” “kütleçekimi” değil, “El Kayyum ve El Hafîz” olan Rabbimiz’dir! Rabbimiz’in iradesinin, bu yönde olmasıdır. Kuvvet ve kudretiyle, bu iradesini gerçekleş-tirmesidir.

Çünkü ve zaten: İrade ve kudreti bu yönde olmasa; ne “kütleçekimi” kendi varlığını muhafaza edebilir ve ne de (farzı muhâl, varlığını muhafaza etse bile) yıldızları boşlukta dengede tutabilir ve ne de yıldızları döndürme ve gezdirmeye sebep olabilir! Yani “kütleçekimi”nin en fazla, yapabildiği; “çekmek”tir ve çekmesi de, kendi(liği)nden ve “kütle”den (kütle’nin zât ve tabiâtından) değildir.

Çünkü: Bu kuvveti kütle’de “yaratan” ve kütle’ye “nazil ve inzal eden, bitişik ve yanyana iktiran ettiren” ve Kudret’ini, “kütleçekimi” olarak “tezahür veya tecelli ettiren:” Âlemlerin Rabbi olan “Allah”tır!...

Özetle: Kâinata, Bilim/sellik’in “parçalayıcı” ve insan zihnini “kesrete dağıtıp, çokluk ve madde’de boğdurucu” bakışı yerine; dinimizin “birleştirici ve bütüncül (holistik)”, (daha doğru ifadeyle, “Tevhid ve Vahdet” nazarıyla) ve doğru sorular eşliğinde bakarsak, görürüz ki:

Allah’tan başka hangi sebep, yeryüzünde tonlarca suyu göğe kaldırıp – arıtır; O’ndan başka hangi fail başımızın üzerinde tonlarca suyu gezdirip, muhtaçlara taşıyıp, yetiştirir!?, Allah’tan başka hangi müessir, yağmuru dünya-dan terkip edip; sonra da usulca, yaprak ve çiçeklere indirir!?, Allah’tan başka hangi sebep, uzay boşluğunda sürâtle dönen dünya gemisine, her gün tonlarca “elma, bal, sütten nehirler, ırmaklar” akıtır ve gönderir!? (Çünkü: Boşlukta asılı ve sür’atle dönen ve hiçbir nakil vasıtası ve ulaşım imkânı olmayan “dünya gemisine”, her gün, “yağmur” gibi gönderilen; yani “ağaç musluklarıyla” akıtılan veya “arı, inek gibi kanal – borularla” gönderilen tüm “meyve, bal, sütlerin” miktarları, binlerce – milyonlarca tondur!),

Allah’tan başka hangi neden, hangi fail; anne karnındaki bebeği, göbeğine bağladığı bir kordonla karnından; doğduğunda da, (dişleri olmayan ve katı yiyecekler için sindirim organları gelişmemiş o bebeği,) annesinin göğsünden; böyle en lâzım ve lâtif bir ni’meti gönderip – besleyebilir!?…

Hâlbuki “Ateist ve Materyalist Bilimsellik Felsefesi”nin ürün ve sonucu olan “Bilim”; insan zihnini, sebepler ve kesrete yönelterek, “tevhidî” bakıştan uzaklaştırır ve Rabbimizi unutturur. Bunu, “bilimsel bilgi”de saklı olan, “bilinçaltı (subliminâl)” mesajlarla yapar.

BİLİMSELLİK FELSEFESİNİN DAYATTIĞI AKSİYOMATİK ÖN İNANÇLAR

Bu kısımda; “Bilimsel Bilgi”nin bilinçaltımıza telkin ve ilka ettiği “kirli ve virütik bilgilere;” bizi kodlayıp – programladığı ve formatladığı, “bilinçaltı (subliminâl) ve hipnotik mesajlara” değineceğiz.

Yazımızın başında verdiğimiz “yağmur” örneğinde; yağmurun “neden ve nasıl olduğu ve yağdığını” anlatan, Bilim’in bu “failsiz ve öznesiz” tasvir ve ifadeleri; “Ateist ve Materyalist Bilim”in, “Determinist ve Natüralist Bilimsellik Felsefesi”ne göre yapılmış bir “yağmur” tasviridir.

Bu tasvir ve ifadeler; (sanki “Allah var – yok”un ortası veya bunun 3. bir ihtimâl ve şıkkı varmış gibi veya bu 2 şıkka eşit mesafede kalıp, bakılacak dış bir 3. gözlem ve koordinat noktası varmış gibi!):

“Gözlem ve araştırmalarımda, tüm dinî ve felsefî inançlardan bağımsız olacağım. Kâinata, tarafsız ve objektif bakacağım. Olayları, olgusal ve olduğu gibi an-latacağım!…” iddiasıyla; “ateist” tarafa savrulan, “deist” subjektifliğe kayan ve bu inançları savunan “Bilimsellik Felsefesi”ne göre kurgulanmış ifadelerdir. “Bilimsellik Kriterleri”ne uyarak hazırlanmış “Bilimsel Bilgiler”dir.

“Allah var – yok” dışında 3. bir ihtimâl; gidilecek 3. bir yol ve aklî seçenek olmadığı için; “objektif ve tarafsız, olgusal ve nesnel” olunamayacak bir konuda; güya “objektif ve tarafsız olacağım” diye, Bilimsellik’in, bu “ateist ve deist” taraflı bakışı sahiplenilemez!

Ayrıca, bu konuda “objektif ve nesnel” bir bakış mümkün olsaydı bile; ahlâkî olarak, gene de “tarafsız” olmak doğru değil. Çünkü: “İyi – doğru – güzelden” taraf olmak gibi, insanî bir yükümlülüğümüz de var bizim.

Konumuza dönersek: Bilim’in bu “ateist ve deist yağmur tasviri” (yani: “Yağmur”da Allah yok; yani Rabbimiz, yağmur’a ‘müdahil ve etken ve fail’ değil; belki kâinatın başlangıcında var ve fail olabilir!); yağmur’un, “failsiz ve öznesiz” yağdığına inanmasından kaynaklanmaktadır!

Buna da en büyük delil olarak: Faili görmemesini; Bilimsellik’in ise, gördüklerini konusu olarak kabul ettiğini vermektedir. (“Görmemek”, “olmamaya” delil olmaz; fakat konumuz bu değil.)

Diğer, en büyük zanları da: Görünen “madde ve sebep” ve görünmeyen “otomatik mekanizma” ve “doğa yasalarının;” fail gerektirmeden, bu işleyiş ve sonuçlarını gerçekleştirebileceği ve olanın da, bu mümkünün gerçekleşmiş hâli (vukûu) olduğu inancına sımsıkı yapışmalarıdır!

Yani Bilimsellik: “Yağmur’un; herhangi bir faile zaruret ve ihtiyaç duymadan, olabileceğine ve olduğuna” inanır. “Yağmur’un, failsiz olmasının mümkün olduğunu; olanın da, bu mümkün’ün gerçekleşmesi olduğu” inancını savunur. İşte “Bilimsel Bilgi” dediğimiz şey, Bilimsellik Felsefesi’nin bu itikad ve varlık anlayışına göre dizayn edilir.

“Bilimsel Bilgi”; kısır döngüsel olarak [yani delil ve ispatın (müddeânın) sürekli yer değiştirdiği]:“Mümkün ki oluyor; oluyor ki mümkün” şeklinde yapılan, “totolojik” bir itikada göre dizayn edilir ve sanki bu “ateist felsefî inanç”, doğru ve ispatlanmış gibi kurgulanıp – sunulur.

Yağmur’u, Yatay Deterministik Şablon üzerinden, salt “sebep – sonuç” kurgusuyla resmeden Bilimsellik Felsefesi’nin verdiği bilgiler; güya “Kâinatın varlık ve işleyişinde, herhangi bir fail ve özneye zaruret ve ihtiyaç yok(muş); çünkü ve zaten kâinatın işleyişi, otomatik bir makina ve bilgisayar gibi(ymiş). Yani bu işleyişin failsiz olması mümkün(müş) ki oluyor ve oluyor ki mümkün(müş). Yani Allah yok(muş), varsa bile bu işleyişe karışmıyor(muş)… Zaten kâinatın varlık ve devamında, işleyiş ve faâliyetinde O’na zaruret ve ihtiyaç yok(muş). Çünkü kâinatta O’nu gerektirecek bir nedensel boşluk ve delil de yok(muş)... O, varsa ve olsa bile ancak ‘İlk Neden İlahı’ olabilir(miş); fakat kâinat veya kâinatlar, sınırsız sonsuz veya sonsuz sınırlı ise, bu İlk Neden İlahı’na inanmak için de, aklî bir gerekçe ve gözlemsel, ampirik bir delil kalmayacak(mış)!...” gibi “aksiyomatik öninanç ve önvarsayımlara” göre kurgulanmış ifadelerdir.

“Bilimsellik Felsefesi”nin, bu aksiyomatik varsayım ve tahminleri; bu felsefenin ürün ve sonucu olan “Bilim”in, tarafsız ve objektif olmadığını gösterir. Kâinatı, “olduğu gibi” görmediğini ve araştırma ve gözlemlerini de; “olduğu gibi”, yani “olgusal” anlatmadığını gösterir! Yani: “Bilim/sellik”’in; varlık ve hâdiselere, önyargılı ve şartlı baktığını gösterir. Üstelik: “Bilimselllik Kriterleri” diyerek, bunu tüm dünyaya dayattığını; zihnimize, epistemolojik şiddet ve baskı uyguladığını gösterir!

Bu ön kabül ve aksiyomlara göre düzenlenmiş ve kurgulanmış “Bilimsel Bilgi”nin, bu “varlık ve bilgi anlayışı” (ontoloji ve epistemolojisi); “araştırma ve gözlemlerini”; bir “ateist veya müşrik ve deistin” gözüyle; yani “şirk ve inkâr” itikadına göre anlatır!

Bu varlık ve kâinat tasavvuru ise; güya “Allah yok(muş); varsa bile ancak İlk Neden olabilir(miş); varsa ve olsa bile, kâinattaki işleyişe karışmıyor(muş)!...” şeklinde bir “İlah tasavvur ve anlayışını” (teolojisini), zihinlere enjekte ve empoze eder!

Bunun sonucu: İlkokuldan itibaren, (hatta daha da öncesinden başlayarak) tüm hayatı boyunca, okulda – medyada – sokakta; Bilim’in bu “kirli, virütik alt mesaj ve anlam, bilinçaltı telkin ve gizli subliminâl mesaj” barındıran “Bilimsel Bilgilerine” tekrar tekrar ma’ruz kalan ve başka seçeneği olmayan öğrenciye, insana: “Varlık ve eşya tasavvurunu böyle kur, böyle düşün ve böyle de algıla ve yazılarında da böyle ifade et!...

Kâinata, sana taktığımız Bilimsel Gözlükle baktıkça zaten, hangi dinden olduğun fark etmez. Çünkü inandığın İlah’ı da, bizim tanımladığımız gibi (ateist ve/ veya deist) tasavvur etmeye başlayacaksın zaten!... Sınırlarını ‘Bilimsellik’in çizdiği; varlık ve işleyişini ‘deterministik şablonla’ tasvir eden bu kâinatın; Allah’a ihtiyacı olmadığını (dolayısıyla, Allah’a inanmak için de, aklî bir neden ve gözleme dayalı objektif bir delil olmadığını) sen de anlayacaksın zaten…” demektir!

Bu ise; Bilim’in, kendi “varlık” ve “bilgi” ve “Allah” anlayışını; kendi “ateist ve deist aksiyomatik inançlarını” kabule zorlaması demektir. Tüm din ve inançlardan bağımsız ve ayrı, seküler ve lâik, olgusal ve objektif olduğu iddia edilen Bilimsellik’in dayandığı arka plân ve fonun rengi budur. Bilimsellik Felsefesinin ürün ve sonucu olan Bilimsel Bilgi’nin, zihnimizi yönlendirip – programladığı ve bizi hipnotize eden; “gizli zihinsel kod ve derin bilinçaltı komutlar” (subliminâl mesaj ve telkinler) böyledir.

Buradan geleceğimiz nokta: Bilim’in, “inkâr ve/veya şirk”i savunan; yani “ateizm ve deizm”e hizmet eden Bilimsellik Felsefesi ve sanki bu “felsefî inkâr ve inançları” doğruy(muş) ve ispatlanmış “altmesajıyla” (bu arka fonda) sunulan “Bilimsel Bilgi;” dinimizin “Tevhid ve Vahdet” Paradigmasıyla çelişir ve çatışır.

“Eğer kâinatta bir olay, sebep – sonuç ilişkisi ve madde ile enerji etkileşimleriyle nedensellenebiliyorsa; burada Allah gibi bir fail aramak lüzumsuz ve gereksizdir. Kâinatın işleyişinde, Allah’ı gerektirecek nedensel bir boşluk ve loşluk yoktur(!)” diye iddia eden “Bilimsellik”in; kâinattaki olayları “neden – sonuç kurgu ve şablonuyla” resmetmesi ve (madde ve nedenleri, “neden” olarak atayıp; bunları, fiil ve icraatında “araç / aletedevat” olarak kullanan) “fail”e yer vermemesi; bilinçaltımıza “subliminâl mesaj” olarak: “Bu işleyişe Allah karışmıyor” telkin ve talimatını kodlar!

Bilimsel Bilgi’nin, sesli olarak: “Gördüğümüz bu şey; şu sebep – sonuç ilişki ve etkileşimiyle oluyor” demesi; bilinçaltımıza sessiz olarak: “Bu işleyişin, failsiz olması mümkün ve zaten olmaktadır” mesajını gönderir.

Kulağımızla işitilmesi ve bilincimizle fark edilmesi mümkün olmayan, bu harfsiz ve sessiz – sözsüz mesajları; bir sihir ve hipnoz gibi, “varlık tasavvur ve algımızı” şekillendirerek, irade ve davranışlarımızı yönlendirir.

Bilimsellik Felsefesi’nin (scientism, scientific, philosophy of scientificism), kâinattaki “bilgi”yi (veri/data – information – knowledge), Yatay Deterministik Şablona göre filtreleyip – kodlaması ve “bilim” (science) olarak, yeniden üretmesi neticesi ve gözümüzü açtığımızdan beri, tüm ömrümüz boyunca maruz kaldığımız bu “Bilimsel Bilgilerin” telkin ve tekrarları neticesi; kalbimiz “müslüman” kalsa bile, algı ve zihnimize “inkâr ve şirk virüsleri” bulaşmış, hastalık tüm vücuda yayılmıştır artık!

Üstelik bu virüsleri tanıyıp – teşhis edecek, bir “antivirüs programımız” bile olmadığı için; hasta olduğumuzu bile fark etmeyiz! Ki, tedavi olmayı düşünelim; bir çözüm arayalım!...

SİZ, HİÇ AĞAÇ GÖRDÜNÜZ MÜ!?

Üstelik Bilimsellik Felsefesinin taşıdığı bu “şirk ve inkâr virüsleri”, sadece Rabbimizle münasebetimizi, itikad ve ahiretimizi tehlikeye atmakla kalmaz! Bilim’in, bu, kendi sınırlarını aşarak, bütün hayatımıza sirayet eden, kirli “virütik bilgileri”; algı ve anlamlandırmalarımızı bozan bu “varlık ve bilgi ve ilah anlayışı/ anlayışsızlığının” neticesi olarak; varlık ve gerçeklikle, birebir teması da kaybederiz! Varlıkla aramızda oluşan bu boşluk ve kesiklik neticesinde, artık eşyayla şahsen ve birebir tanışmamız da zorlaşır! Başta kendimiz ve Rabbimiz ve sonra da eşya ile aramızda bir mesafe ve soğukluk ve yabancılaşma başlar!

Yani: “Bilim ve Bilimsel Yöntem”; sadece “bilim insanın” laboratuvarda yaptığı “iş” olarak kalmayıp, sınırlarını aşmış ve bilimle ilgilenmeyen sokaktaki insanın da, algı ve anlam haritalarını bozmuştur!

Kâinat ve Rabbimizle, aramızdaki ilişki ve bağlantıyı koparan ve kapatan ve bizi, bir “yabanî” gibi¸ her şeye soğuk; her şeye dışarıdan ve uzaktan; yani “objektif” bakmaya zorlayan “Bilim/sellik Virüsü’nün zararları neticesi, varlık ve gerçeklikle teması kaybederiz. Her şeye “Bilimsel Göz / Bilimsellik Gözlüğüyle” bakmaya; nesnel ve objektif olmaya; bunun için, her şeye dışarıdan ve pencerelerden bakmaya alışırız.

Burada Bilimsellik Felsefesi (ve daha genelde tüm Felsefe); varlık ve eşyayı, “akıl” üzerinden, bilme ve düşünme sürecinin adı; daha doğrusu, eşya ile, “zekâ” üzerinden kurulan bağlantının adı olup; bu da varlığı, zihne; yani “dil ve mantık”a hapsetmenin diğer adı olmaktadır!

Eşyayla, “kuru zihinsel bilgi” ve “nicelik / bilimsel ölçüm – tanımlar” üzerinden kurulan, bu temas/sızlık neticesinde; “epistemoloji ve objektivite”yi aşarak; eşyayla birebir karşılaşmamız ve tanışıp – kaynaşmamız zorlaşır! Bunun bedelini; eşyanın “ne” olduğu ve bize “yakınlık” ve “hissettirdiklerinin” kaybıyla öderiz!

İşte insanın, “Bilimsel Devrim ve Aydınlanma” denilen; Rabbiyle bağlantısını kesme ve kapatmasının neticesi olarak, “varlık”la da bağlantısını kaybetmesiyle; bir ağaca baktığımızda veya dokunduğumuzda ve yapraklarının çıkarttığı lâhutî hışırtıda, kaybettiğimiz ilk şey; bu yakınlık ve bu histir!

Meselâ “yağmur”un, Rabbimiz’in indirdiği ve gönderdiği “ni’met ve rızık” olduğu, hatırımıza bile gelmez! Yağmur’un, güya tecessüm etmiş ve cisimleşmiş “rahmet” olduğu, çoğumuzun algı ve çağrışımlarından çıkar.

Meselâ; gökte “bulut”a baktığımızda, “kendinde bulut”u algılamayız; “asıl bulut”u görmeyiz. Gördüğümüz; “suyun, buharlaşmış ve yoğunlaşmış hâlidir” sadece! Bu algı ve anlamlandırmayı aşıp; Bilimsellik’in tüm objektif tanım ve nesnel ta’riflerinin ötesine geçerek, bulut’la şahsen tanışmamız çok zordur. (Burada artık, mesela “bulut” ile bulut olarak; yani “bulutun şahsiyeti” üzerinden bir tanışma ve kaynaşma yok. Bulut’a, “su buharının yoğunlaşmış hâli” tanım ve kavramsallaştırılması üzerinden bakma ve öyle baktığı için de, bulutu öyle görme ve algılama ve anlamlandırma var. Yani: Bulutun fiziksel görünüşünü görmek, fakat derinliğini görememek; görsek de fark edememek, fark etsek de anlamlandıramamak ve önemsememek var.)

Bunun gibi; meselâ “su”ya baktığımızda; su’yu, “su” olarak görmeyiz. Gördüğümüz: “2 hidrojen ve 1 oksijenin bileşiminden oluşmuş bir madde”dir sadece! Çevremizdeki “taş, toprak, ağaç, hava, rüzgâr, ışık, ses” gibi varlık ve eşyaya bakışımız hep böyle dolaylı ve uzaktan; “bilimsellik”in hep bu “sayısal ve nicel” tanımları üzerinden olur. Bilim’in, “analitik düşünce” diyerek, analiz – sentezlerle, eşyayı bölüp – parçalayan ta’rifleri penceresinden olur. Varlığa; holistik ve bütüncül, “tevhidî” bakışın terki neticesi; eşyayla, birebir yakınlaşma ve empati ve aracısız iletişim, mümkün olmaz.

Bu tıpkı: Karşımızda tanımadığımız bir insana bakarken, sadece fiziksel görünüşünü görmek ve bununla ilgili detaylı şekilsel tanım ve ta’rifler yapmak ama, o insanla bizzat tanışmadığımız için; o insanın “manevî vücudunu;” yani ahlâk ve karakter, düşünce ve davranışlarını görmemek ve bilmemeye benzer. Uzaktan gözlem ve aracıları ortadan kaldırarak, o insanla direkt tanışıp, iletişim kurmadığımız için; aramızda herhangi bir sevgi veya nefret bağı oluşmamasına benzer. O insana empati kurup, ruh hâlini hissetmemek ve fark etmemek; fark etsek de önemsememek ve bu algı ve anlamlandırmanın doğal sonucu olarak; zaten bu insanla, yakınlık ve arkadaşlık kurmaya hiç niyeti olmamak ve bundan özellikle kaçınmaya benzer. Karşımızda tanımadığımız bir insana bakarken, sadece fiziksel görünüşünü görmek ve bununla ilgili detaylı şekle bağlı ta’rifler yapmak ama, o insanla tanışmadığımız için; o insanın “manevî vücudunu;” yani ahlâk ve karakter, düşünce ve davranışlarını görmemek ve bilmemek; empati kurup, ruh hâlini hissetmemek ve fark etmemek; fark etsek de önemsememek ve bu algı ve anlamlandırmanın doğal sonucu olarak; zaten bu insanla, yakınlık ve arkadaşlık kurmaya niyeti olmamak ve bunu hiç istememeye benzer.

BİLİMSELLİK FELSEFESİ VE ÜRÜNÜ OLAN BİLİM, TEVHİD PARADİGMASI’NIN ZITTIDIR

Bilim’in; başlangıçta “deizm”e yol açarak, buradan “ateizm”e giden yolu kolaylaştıran; yani “şirk ve inkâr”ın teori ve sistemini kurmaya çalışan bu Bilimsellik Felsefesi’nin:

“Kâinattaki olayların ‘nasıl ve neden’ olduğunu, ‘sebep – sonuç’ ilişki ve et-kileşimleriyle açıklayabiliyorsam; ‘kim ve niçin, anlam ve amacı ne?’ gibi, ‘fail ve gaye sorularına’ zaruret ve ihtiyaç yoktur!” diyerek; kâinatta Rabbimiz’e yapacak iş bırakmayan(!) bu “Determinist Kâinatı!;”

“Madde’nin; varlık ve devam, hareket ve çalışmasında, Rabbimiz’e zaruret ve ihtiyaç duymadığı;” bu bizatihî (kendinden / kendi tabiât ve zâtından kaynaklı) “Kayyum Kâinatı!;”

Rabbimiz’i, eğer varsa ve olsa bile, ancak “İlk Neden” olarak kâinatın başlangıcına kadar uzaklaştıran ancak burada ihtiyaç duyan ve (kerhen de olsa) ufacık bir rol veren “Deist Kâinatı!;”

“Ama, eğer ‘sonsuz kâinatlar’ veya ‘sonsuz sonlu kâinatlar’ ispatlanırsa; bu ‘İlk Neden İlahına da ihtiyaç ve inanmak için neden kalmayacağını” iddia eden “Ateist Kâinatı!;”

“Şu anlattığım iş ve işleyişe, Allah müdahil ve fail değil; bu işleyişte Allah yok” diyen “Ateist Kâinatı!;”

“Alenî Deist” ve “Gizli Ateist” olan, sıkıştırınca da: “Bunu gözleyip – bilemeyiz. Dolayısıyla Allah’ın varlık – yokluğu ve kâinatla münasebeti gibi meseleler, Bilim/selllik’in konusu değildir” diyerek, bu sefer “Agnostizm”e kaçan “Agnostik Kâinatı!;”

Elhasıl, varlık ve faâliyetlerine bakarken “Kim?” ve “Niçin / niye? (Gaye ve amacı ne?)” sorularını sormayacağını, daha baştan deklare etmiş “Bilimsellik Felsefesi”nin; güya “inanç ve taraftan bağımsız ve ayrı olacağım; her şeye, seküler ve lâik bakacağım” iddiâsıyla, geldiği ve bizi getirdiği yer burası!

Sonuç olarak: Bilim’in (science), kâinattan elde ettiği Bilgi’yi (veri/data – information – knowledge); “Ateist ve Materyalist, Determinist ve Natüralist” felsefî inanç ve aksiyomlarına göre filtreleyip – işleyerek, ürettiği Bilimsel Bilgi ve bize sunduğu, bu “kâinat tasavvur ve tasvirleri,” Tevhid Paradigması’nın tam aksi isti-kametidir!

Hâlbuki “Tevhid ve vahdet”; hem düşünerek, kendi içimizde (enfüs), mantıken ulaşılabilecek aklî bir ilke ve hem de dışımızda (afak), varlığı inceleyerek, elde edilebileceğimiz gözlemsel bir bilgidir.

Üstelik: Bu “enfüsî ve afakî” düşünme ve araştırma neticesi elde ettiğimiz bilginin doğruluğu; sistem dışından gelen bir “bilgi ve haber” olan “Risalet/Nübüvvet/ Vahiy”le de, ayrıca te’yid edilip, doğruluğu onaylanmış.

Burada, bir düşünme ve araştırma yöntemi olarak “tevhid” kavramından an-laşılması gereken, sadece Rabbimiz’in varlık ve birliği; tek olup, ortağı olmaması değil. Rabbimiz’in, icraat ve fiilleri ve sonuçları olan eserlerinde de ortağı olmaması, ortaklar kullanmaması; kendisine yardımcılar atamaması demektir.

Bu Tevhid Paradigması’nın, kâinat gözlem – araştırmalarında sonucu ise; Rabbimiz gibi bir fail ve özne olmadan, hiçbir şeyin hiçbir şeye, hakikî fail ve sebep, aktif ve etken olamayacağıdır. İpe dizili tesbih taneleri gibi, kâinattaki zerre ve kürrelerin birbirlerine bağlı olup; bu hâliyle kâinatın tek parça bir bütün olduğu; buradan herhangi bir parçayı koparıp, kâinat ve Rabbimizle bağlantısını kesip, herhangi bir sebep ve mekanizma, madde ve kuvvet, tesadüf ve tabiata bağlanamayacağıdır.

Çünkü: Kitabı yazanın, içindeki cümleleri yazanla; cümleleri yazanın da, cümle içindeki kelimeleri yazanla ve kelimeleri yazanın da, kelimelerdeki harfleri yazanla aynı olması zaruret ve mecburiyeti vardır.

Çünkü: Elma’yı yapan kim ise, ağacı da o yapmıştır. Ağacı yapan kim ise, toprak ve dünyayı da ancak o yapmış olabilir… Elhasıl: “Madde alet edevatlarını” kullanarak, elma’yı kim terkip ve inşa etmiş ise; elmanın bağlı ve asılı olduğu “kâinat ağacını”; elmanın yapıldığı ve dokunduğu “kâinat tezgâhını” da o yapmıştır…

Aksi hâlde; “Bilimsellik”in, birbirlerine ve Rabbimiz’e tevhid edilerek, bağlanmış varlığı parçalayıp – ayrıştırarak ve Rabbimiz’den kopararak: “Elma, ağaçtan; bitki, topraktan; yumurta, tavuktan; şifa, ilâçtan; su, H2O’dan veya buluttan; ışık, güneşten…” şeklinde Yatay Deterministik Zincir Şemaları ve tasvir kalıpları; bize, “toprağın elma yapabileceği ve yaptığı; tavuğun, yumurta imâl edebildiği ve ettiği; güneşin, bize ısı ve ışık göndermeyi irade ettiği ve gönderdiği” veya “kâinatta gaz hâlinde bulunan, yanıcı / yakıcı, hidrojen / oksijenin, birleşerek, kendilerinde olmayan ‘sıvı ve serin ve söndürücü su’ yapabildiği ve yaptığı (kendilerinde olmayan özellik ve niteliklerin ortaya çıkması; yani bütün’ün, parça ve yapıtaşlarına indirgenememesi ve rasyonalize edilememesi)” gibi saçma sapan şeyler bilinçaltımıza kodlanır.

Bunun sonucu olarak: “Kayyum (var olup, ayrıca varlıkta durma ve devamında, her şey O’na muhtaç ve bağlı/bağımlı) ve Samed (her şey O’na muhtaç, O ise hiçbir şeye muhtaç değil) olan Allah” inancı yerine; “Kayyum ve Samed olan Kâinat” inancı zihnimize işlenir…

Bu kodlama ve Yatay Deterministik Düşünce Kalıpları sonucu; “Mona Lisa, Da Vinci / resim – ressam” bağlantı ve çağrışımları; kâinat ölçeğinde “Varlık – Allah / eser – müessir” olarak kopar. Bu zihinsel alışkanlık neticesi: Bu ni’metleri, varlık tezgâhında; “madde”, araç ve alet – edevatlarıyla imâl ve inşa ederek, bize gönderen Rabbimiz’i bize unutturur. “Yaratma”, oluşuma; “ni’met”, mala; “rızık”, gıda maddesine; “sevk-i ilâhî ve ilham”, sevk-i tabiî ve içgüdüye dönüşür.

Araştırmacı-Yazar Ayhan KÜFLÜOĞLU

İstanbul/TÜRKİYE, [email protected]

Kaynak: Bilimler Işığında Yaratılış Derneği

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun