Duanızın başında bana salavat getirmedikçe o dua Allah’a ulaşmaz, hadisi sahih midir?

Soru Detayı

- Bu hadis gerçekten var mıdır; varsa açıklaması nasıldır?

- Her şekilde bu söz çok bencilce bir söz değil mi? Bizim bildiğimiz peygamber asla bencil değildir, öyleyse bu söz nasıl ona ait olabilir veya nasıl açıklanabilir?

- İnternette bu hadisin farklı bir versiyonu olarak ta şunu gördüm:

"Bana ve Ehl-i beytime salat-ü selam getirmedikçe, dua, Cenab-ı Hakk'a perdelidir." (Taberani, İbni Mesud'dan riv.)

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Taberanî’nin el-Evsat’ta (h. no: 721) Hz. Ali’den rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

“Muhammed’e ve onun Âl-i beytine salavat getirilmedikçe, yapılan her dua  mahcuptur / perdelidir / engellidir (ilahi kabul huzuruna çıkamaz).”

Heysemi, bu hadisin senedinin sahih olduğunu belirtmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, h. no.17278)

Benzer bir rivayeti Deylemi de Hz. Ali’den nakletmiştir. (bk. Deylami, h. no: 4754)

Hz. Peygamber (asm)'in kendisiyle ilgili övgülerini, büyüklüğünü ifade eden sözlerini, başka herhangi bir insanın sözleri gibi algılamamak gerekir. Çünkü onun sözleri Allah’ın elçisi olan bir kimsenin sözleridir. Onun sözleri heva ve hevesinden kaynaklanmaz, Allah’ın emir veya izni dairesinde ilahi vahye dayalıdır. (Necm, 53/3-4)

Mesela, şöyle buyuruyor:

“Kıyamet günü bütün peygamberler de benim sancağım altında toplanır. Fakat / bunları söylerken benden taraf asla bir gurur ve böbürlenme yoktur.”

Demek ki, bunları bir elçi olarak ifade etmek durumundadır.

Salavat konusu da böyledir:

Kur’an’da Allah emrediyor:

“Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab, 33/56)

Alimler bu ayetteki salavat emrinin özellikle namaz kılarken “teşehhüd”de farz veya mendub / sünnet olduğu konusunda farklı görüşler belirtmişlerdir. Alimlerin büyük çoğunluğu bu emrin sünnet olduğunu söylerken, İmam Şafii gibi bazı alimler bunun farz olduğu kanaatindedir.

İster farz olsun, ister sünnet olsun, her iki durumda da konunun bir ibadet yönü vardır. Salavat da bir ibadettir. Ümmetinin her hususta yegâne rehberi olan Hz. Peygamber (asm), başka değişik farz veya sünnet konusunda muallimlik yaptığı ve  önemli bir sevap kaynağı olduğu gibi, Allah’ın rızasını kazandıran önemli bir ibadet şekli olan salavatın şeklini, ehemmiyetini, (sırf kendisiyle alakalı olduğu için) ihmal etmesi düşünülebilir mi?

Eğer meseleyi -haşa- bencillik olarak değerlendirirsek, bundan daha önemli olan konular ve ayetler vardır; onları nereye koyacağız? İşte bazı örnekler:

“Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 4/80)

“Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Kur’ân’ı ve Resûlullah’ın öğütlerini işitip durduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!” (Enfâl, 8/20)

“Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salihlerle birliktedir. İşte bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisâ, 4/69)

“Allah ve Resûlü, herhangi bir meselede hüküm bildirdikten sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab, 33/36)

“Hayır, hayır! Senin Rabbin hakkı için, onlar aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem kabul edip, sonra da verdiğin hükümden ötürü içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın sana tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65)

Bu konuyla ilgili bir soru ve cevabı aynen aktarmayı uygun görüyoruz:

Sual: Salavatın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?

Elcevab: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a salavat getirmek, tek başıyla bir tarîk-ı hakikattır. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir.

Çünkü Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saadetleriyle nasîbedardır. Nihayetsiz istikbalde ebed-ül âbâdda nihayetsiz ahvale maruz ümmetin bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihayetsiz salavata ihtiyaç göstermiştir. Hem Resul-i Ekrem hem abd, hem resul olduğundan ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki; ubudiyet halktan Hakk'a gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلاَة  (Salat) ifade eder.

Risalet Hak'tan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki, سَلاَم (selam) lafzı onu ifade ediyor.” (Nursi, Barla Lahikası, s. 270)

Allah’ın sonsuz lütuflarına mazhar olmuş biri olarak Hz. Peygamber (asm)'in yine de insanlardan salavat getirmelerini istemesi, bir bencillik değil, büyük bir tevazu örneğidir. Çünkü salavat getirmek, rahmet istemekle dua etmek demektir.

Allah’ın en sevgili kulu, en büyük peygamberi, en son dinin muallimi, alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamber olarak, insanlardan bu kadar ısrarla kendisi için dua etmelerini istemesi, tenkit edilmeye değil, hayranlıkla tebrik edilmeye değer bir haslettir.

İşte her konuda olduğu gibi tevazuda da eşsiz bir insan!

Sana kainatın elementleri, cansız varlıkların atomları-molekülleri ve canlıların hücreleri sayınca salat ve selam olsun, Ey insanlığın iftihar tablosu Peygamber!..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun