Biz şu anda nerdeyiz? Allah yarattığı her şeyin öncesini ve sonrasını ezeli ilmiyle bilir. O halde şu anda insanlar, Allah indinde hayatlarını yaşamışlar, mükafaat ve cezalarını almak icin cennet veya cehennemdedirler, demek doğru olur mu?..

Tarih: 14.05.2012 - 11:28 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Biz şu anda nerdeysek oradayız. Ancak var olmadan önce, şimdi ve daha sonraki hallerimizle Allah'ın ilmindeyiz. Allah'ın ilmi sonradan olmaz; ezeli ve ebedidir. Sizin demek istediğiniz de bu olsa gerekir.

Konunun Allah (c.c) ile mahlukata göre farklı değerlendirilmesi gerekir. Mahlukat yaşadığı andan sorumludur. Ubudiyet ve kulluk dairesinde hizmet etmekle görevlidir. Uluhiyet ve rububiyet dairesi çok farklıdır.

Her şeyin Allah'ın ilminde olması ile bunların yeri ve zamanı gelince ilim dairesinden kudret dairesine çıkması da farklı şeylerdir.

Esasen varlığı ve ölümü yaratanın aynı zat olduğunu düşünmek, varlığın hakikatini idrak etmek demektir. Hayatı yaratan ölümü de yaratmaktadır. Yağmurun yağması, yaprağın düşmesi, çocuğun doğması ne ise -yaratılma açısından- ölüm de odur. Kainatta mahlukat, Yaratıcının hikmetiyle, "doğma, büyüme ve ölme" şeklinde yaratılıyorlar. Bu durum Yaratıcının, mahlukat için koyduğu bir kanunudur. Kainat durağan değil, seyyaredir.

"Mahlukat, izn-i İlahî ile zaman nehrinde mütemadiyen akıyor."

"Zaman bir ip, bir şerittir ki, o Sani-i Zülcelal her sene bir başka alemi ona takıp gösteriyor."(Mektubat, s. 233)

Yaratılmışlar "alem-i gayb"dan gelerek "alem-i şehadete" bir süre uğradıktan sonra yeniden "alem-i gayb"a gidiyorlar. Gayb alemine dair bilgilerimizin kaynağını, Yaratıcının mesajı olan kutsal kitaplar ve onun yorumlayıcıları olan Yaratıcının elçileri/peygamberlerdir. Yaratıcı mahlukata, önce hayat verip görevlendiriyor, daha sonra da hikmetiyle mevte mazhar ediyor. Kudret dairesinden ilim dairesine geçiriyor.

Yaratılmışları kainatta "belli bir süre" tutarak daha sonra alem-i gayba alan Yaratıcı, mahlukatın seyelanını "zaman"la sağlamıştır. Cism-i maddi / fizik alem, zamanla mukayyed kılınmıştır. Zamanın her anı yeni bir "yaratılma / kün /ol emri" demektir. Mahlukat Hayy-ı Kayyum'un varlığı ile mukayyettir; varlık Onun ile kaimdir. Yaratılmışları bir an bile Fatır-ı Hakim'in yaratmasından ayrı düşünmek mümkün değildir.

Başka bir açıdan bu konuyu açıklamak için “İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn” konularını da kısaca açıklamak gerekiyor.

İmam-ı Mübîn, Kitab-ı Mübîn ve Levh-i Mahfuz. Her üçü “ilmi-i İlâhînin ünvanları”. Ve bunlar arasındaki ince farkı Nurları dikkatlice okumakla bir derece hissedebiliyoruz.

Mektûbat’ta “ilm-i ezelînin ünvanları olan İmam-ı Mübîn, Kitab-ı Mübîn, Levh-i Mahfuz gibi vücud-u ilmî daireleri”nden söz edilir.

Şualarda ise, “Levh-i Mahfuz'un defterleri olan İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn'de bütün mevcudatın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan” şeklinde bir ifade yer alır.

Bu ifadeler birlikte değerlendirildiğinde, her üçünün de birer kayıt levhası oldukları anlaşılır. Üçü de İlâhî ilme unvan olmuşlar. Onlardan söz edildiğinde akla hemen İlâhî ilim gelir; yoksa onlar bu ilmin kendisi değildirler.

Bediüzzaman Hazretleri, tefsir âlimlerinin İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn hakkında değişik görüşler ileri sürdüklerini, bir kısmının bunları aynı kabul ettiğini beyandan sonra kendi kanaatini şu şekilde ortaya koyar:

“İmam-ı Mübîn", ilim ve emr-i İlahînin bir nev'ine bir ünvandır ki; âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani zaman-ı hâlden ziyade, mazi ve müstakbele nazar eder."

“Kitab-ı Mübîn" ise, âlem-i gaybdan ziyade, âlem-i şehadete bakar. Yani, mazi ve müstakbelden ziyade, zaman-ı hazıra nazar eder ve ilim ve emirden ziyade, kudret ve irade-i İlâhîyenin bir ünvanı, bir defteri, bir kitabıdır. İmam-ı Mübîn, kader defteri ise; Kitab-ı Mübîn, kudret defteridir.”
(Sözler)

İmam-ı Mübîn de Kitab-ı Mübîn de Levh-i Mahfuz’un defterleri, ama aralarında fark var.
Bu ince farkı, şu ifadelerde bir derece hissedebiliyoruz:

“Evet bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evamir-i tekviniyenin ünvanı olan "Kitab-ı Mübîn"den haber veren ve işaret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlahînin bir ünvanı olan İmam-ı Mübîn’den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var: Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyat ve vaziyetleri ve heyetleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halk olunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki, tarihçe-i hayat namıyla tabir edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî mikdarı vardır.” (Sözler)

Kitab-ı Mübîn şu varlık âleminde boy gösteren her şeyin yaratılış plânını ve programını ifade ediyor. Meyvelerin çekirdeklerinde, canlıların yumurtalarında yahut nutfelerinde kendilerinden çıkacak varlıkların bütün özellikleri yazılı. Demek ki tabiattaki her varlığın bir plân ve programa göre vücut bulduğunu insanoğlu anlamış, ama bir kısmı bu programı o varlığın kendi tabiatına vererek İlâhî ilmi ve onun bir levhası olan Kitab-ı Mübîn’i düşünememişler.

Çekirdekler parçalanıyor, filizleniyor, fidan haline geliyor, bir süre uzuyor, sonra değişik yönlerden dallar çıkmaya başlıyor. Daha sonra çiçekler ve yapraklar boy gösteriyor. Bütün bunlar “genetik şifre” denilen o ilk programda yer alıyorlar. Kısacası ağacın her şeyi o çekirdekte yazılı. Ve bu kayıt kitab-ı Mübînden haber veriyor.

Öte yandan, bir çekirdek hangi bahçeye ekilecek, ne zaman bir haylaz çocuk bir dalını koparacak, nasıl bir fırtınaya hangi tarihte maruz kalacak, ne gibi zararlar görecek, sonunda ne olacak, kesildikten sonra nereye götürülecek ve ne yapılacak? Bütün bunları o genetik şifrede bulmak mümkün değil. Bunlar da yine İlâhî ilim dairesinde meydana geldiğine göre, bütün bu safhalar da yine bir ilme ve onun mazharı olan bir kitaba göre vücut bulmalı. İşte bu kitap, İmam-ı Mübîn’dir.

Bir insan da böyle değil mi? Nutfe denilen tohumunda bütün fizikî özellikleri yazılmamış mı? İki gözü olması ve bunların yüzde simetrik olarak yerleşmeleri, başının üstte ayaklarının altta bulunması, parmaklarının sayısı ve dizilişi, al ve akyuvarlarının özellikleri, ciğerinin, böbreğinin, kalbinin, beyninin şekilleri, vazifeleri, büyüklükleri kısacası her şeyi o nutfede şifre olarak yazılı. Genlerdeki bazların muhtelif dizilişlerinden değişik özellikler ortaya çıkıyor

Bununla birlikte, hangi ilkokula gideceği, ne zaman mezun olacağı, lise ve üniversite tahsillerini nerelerde yapacağı, kimlerle arkadaş olacağı, onlarla nerelere gideceği, neler yapacağı, hayat imtihanında nelerle karşılaşacağı, ne zaman hangi hastalığa tutulacağı ve yine nerede ve ne zaman öleceği, kabir âleminde nasıl bir muamele göreceği ve ötesi... Bütün bunlar her insan için ayrı bir kitap, ayrı bir eser gibi...

Bu kitabın nutfedeki programla alâkası yok. Nutfe ile başlayan rahim yolculuğunun bütün safhaları Kitab-ı Mübîn’de yazıldığı gibi, bedeni ve ruhuyla insanoğlunun hayat yolculuğunun tamamının kaydedildiği bir ezelî defterin bulunmasını akıl zarurî görüyor. İşte Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu defterin İmam-ı Mübîn olduğunu beyan ediyor.

Şu noktanın gözden uzak tutulmaması gerek:

“Yazma” denilince harf harf kaleme almayı anlamak eksik olur. Genlerin dizilişi yazı yazmadan çok farklı. Hafızanın bir şeyi kaydetmesi de daktiloyla yazmaya benzemiyor. Bir teyp bandında yahut video kasetinde de sözler ve olaylar kalemle kaydedilmiyorlar.

İşte her şeyin ve her hadisenin, Levh-i Mahfuz’un defterleri olan İmam-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn’de yazılması bunların çok ötesinde bir keyfiyetledir. Bu kaydın da harflerle, kelimelerle alakası yoktur.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 5.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun