Ümmi Mektûm hakkında Peygamberimiz (s.a.v.) nasıl bir ilahî ikaz almıştır?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir gün İslâmiyet ve Müslümanlara şiddetli muhalefetleriyle bilinen Velid bin Muğire, Utbe bin Rebîa, Ümeyye bin Hâlef gibi birçok Kureyş ileri gelenleriyle konuşuyor, onlara îmân ve Kur'ân hakikatlarından bahsediyordu.

Zaman zaman muhataplarının dikkatlerini canlı tutmak ve dinlemelerini sağlamak maksadıyla da, "Nasıl, güzel değil mi?" diye soruyordu.

O sırada bir hak aşığı çıkageldi. Maddî gözden mahrum, fakat mânâ gözü açık bu zât, Hz. Hâtice'nin dayısı oğlu ashabdan Abdullah bin Ümmi Mektûm idi. Âmâ olduğundan Peygamber Efendimizin kimlerle konuştuğunun farkında değildi.

"Yâ Resûlallah, beni irşad et, bana Kur'ân okut, Allah'ın sana öğrettiklerinden bana bir şeyler öğret." dedi.

Efendimizin bütün dikkatini Kureyş ileri gelenleri üzerine İslâmiyeti anlatmak için teksif ettiğini fark edemediğinden, bu arzusunu birkaç sefer tekrarlayıp durdu.

Peygamber Efendimiz bu durumdan sıkıldı ve rahatsız oldu. Onunla pek ilgilenmedi. Zira, o her zaman gelip kendisinden İslâmiyetle ilgili her şeyi öğrenebilirdi. Ama, Kureyş müşriklerinin ulularını bir daha böyle toplu halde bulma imkânını elde etmeyebilirdi. Onların İslâmiyeti kabul etmeleri veya düşmanlıklarından vazgeçmeleri ise, Kureyş'in toptan Müslüman olma mânâsına geliyordu.

İşte bu sebeple Fahr-i Âlem Efendimiz, dikkatinin dağıtılmak istenişinden rahatsız olmuştu. Ve bunu hâliyle de izhar etmişti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Kureyş ileri gelenleriyle konuşmasını bitirip kalkacağı sırada vahiy geldi. Gözlerini kapayıp daldı. Abese Sûresi nâzil oldu.1

Sûrede Efendimizin davranışından bahisle şöyle buyuruluyordu:

"Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitip döndü. Nereden bileceksin, belki de o günahlarından arınacaktı. Yahut öğüt alacak ve öğüt kendisine fayda verecekti. Öğütle ihtiyaç duymayan kimseye gelince, sen ona yöneliyorsun. Onun inkâr ve isyan pisliği içinde kalmasından sen mes'ul değilsin. Sana koşarak gelen ve Allah'tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun. Sakın! O Kur'ân bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır." 2

Evet, kalblerinden şirkin pisliğini imân suyu ile gidermek istemeyen, Kur'an'ı dinlemek arzusu duymayan, ondan istifadeyi düşünmeyen kimselerin İslâmiyete girmemesi ve nefsini temizlememesi Resûl-i Kibriyânın üzerine bir mesuliyet yüklemiyordu. Çünkü, Onun vazifesi sadece İslâmı hakkıyla tebliğdi. Ancak, hak ve hakikatı öğrenmek arzusunu izhar eden bir Müslümandan yüz çevirmek, ona bilmediği hakikatleri öğretmemek, arzusuna cevap vermemek, işte böylesine ikazı gerektiriyordu.

Cenab-ı Hak, konu ile ilgili indirdiği âyet-i kerimlerde ma'nen şöyle diyordu:

"Zahir gözü görmese de kulağı ve kalb gözü açık hidâyet aşığı birini bırakıyorsun da zahiren gözü bulunan ve fakat kalb gözü kör, hak sözü dinlemek şânından olmayan müstağnîlerle uğraşıyorsun!"3

Bu hâdise ve ikazdan sonra Resûl-i Ekrem, Abdullah ibn-i Ümmi Mektûm'u her gördüğünde ona ikram ve ihsanda bulunur, ihtiyacı olup olmadığını sorar ve

"Merhaba, ey Rabbimin bana itâb ve ikazda bulunmasına sebeb olan kişi!"4

diyerek ona iltifât ederdi.

Dipnotlar:

1. İbni Hişâm, Sîre: 1/198; İbni Sa'd, Tabakât 4/208-209; Tirmizî, 2/232.
2. Abese Sûresi, 1-12.
3. Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur'ân Dili: 7/5576.
4. İbni Sa'd, Tabakât, 4/209; İbni Kesîr, Tefsir; 4/470-471; Hamdi Yazır, Tefsir, 7/5571.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun