Tâhâ suresinin 87. ve 96. ayetlerinde geçen "Samiri'nin heykel yapma olayını" açıklar mısınız?

Tarih: 15.04.2011 - 03:08 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

İlgili ayetler:

83. Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden nedir, ey Musa! 
 
84. Musa: İşte, dedi, onlar da benim peşimdeler. Ben, memnun olasın diye sana acele ile geldim Rabbim.
 
85. Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı. 
 
86. Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan vâdinizden döndünüz?
 
87. Dediler ki: Biz sana olan vâdimizden, kendi kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısırlıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.
 
88. Bu adam, onlar için, böğürebilen bir buzağı heykeli icat etti. Bunun üzerine: İşte, dediler, bu, sizin de Musa'nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu.
 
89. O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermek gücünde olmadığını görmezler mi? 
 
90. Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey kavmim demişti, siz bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan Allah'tır. Şu hâlde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.
 
91. Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!
 
92. (Musa, döndüğünde) Dedi: Ey Harun! Bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit seni engelleğen ne oldu. 
 
93. (Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime âsi mi oldun? 
 
94. (Harun:) Ey annemin oğlu, dedi, saçımı sakalımı, yolma! Ben, senin: "İsrailoğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!" demenden korktum. 
 
95. Musa: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî, dedi.
 
96. O da: Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.
 
97. Musa: Defol, dedi, artık hayatın boyunca sen: "Bana dokunmayın!" diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize savuracağız! 

 

Hz. Mûsâ kırk gece sürecek bir bu­luşma için Allah Teâlâ'nın huzuruna çağırılmış, Mûsâ bu amaçla kavminden ayrılırken kardeşi Harun'u vekil olarak bırakmış ve ona şöyle demişti:
"Kavmimin içinde benîm yerime geç; onları ıslah et; bozguncuların yoluna uyma." (A'raf, 7/142).

Bu süre içinde Sâmirî isimli bir kuyumcu, altından bir buzağı yaparak İsrâiloğullarının ona tapmalarını sağlamış, Hz. Hârûn bunu önlemeye çalışmakla beraber ba­şarılı olamamıştı, Kavminin Sâmirî tarafından saptırıldığını vahiy yoluyla öğrenen Hz. Mûsâ, son derece kızgın ve üzgün bir biçimde geri dönüp ağabeyi Harun'a çıkışmıştı, çünkü onun görevini yerine getirmede kusurlu olduğunu düşünüyordu. Oysa Hârûn bu sapkın hareketi engelleme çabalarında ısrarcı davrandığı takdirde kardeşi Mûsâ tarafından kavmi içinde bozgunculuğa yol açmakla itham edilebile­ceğinden endişe ediyordu. Bu durumu ona açıklayınca Musa'nın öfkesi yatıştı.

87. âyette işaret edilen kavmin Mısırlılar olması muhtemeldir. Kitâb-ı Mu­kaddes'te de Mısır'dan çıkış tasvir edilirken şu ifadelere yer verilmiştir:

"Ve İsrâiloğulları Musa'nın sözüne göre yaptılar; ve Mısırlılardan gümüş şeyler ve altın şeyler ve esvap istediler; ve Rab Mısırlıların gözünde kavme lütuf verdi ve istediklerini verdiler. Ve Mısırlıları soydular."(Çıkış, 12/35-36)

Tevrat'ın buradaki açıklaması ile Kur'an'ın bu konudaki ifadesi arasında bir paralellik görünmekle birlikte, yukarıda aktarılan anlatım, heykel yapımında kullanılan malzemeye iliş­kin bilgi açısından da eleştiriye açık görünmektedir. Zira Kur'an İsrâiloğullarının o kavmin ziynet eşyalarından yüklendiklerini, Tevrat da onların Mısırlılardan "soydular" ifadesine bakılırsa (muhtemelen ödünç adı altında fakat iade etmemek niyetiyle) gümüş şeyler ve altın şeyler istediklerini belirtmektedir. Yukarıda nakledilen buzağı yapımı tasvirinde ise, sadece kulaklardaki altın küpelerin kırılıp or­taya konmasından söz edilmektedir.

96. âyette geçen ve "elçi" diye tercüme ettiğimiz "resul" kelimesi müfessirler tarafından genellikle "Cebrail" olarak anlaşılmış ve âyetin diğer kısımlarına da buna göre mâna verilmiştir. Bu açıklamaların özeti Sâmirî denen şahsın "Cebrail'i gör­düğü ve onun bineğinin ayak bastığı yerden bir miktar toprak alıp attığı" şeklinde­dir. Bu yoruma göre "onların görmediklerini gördüm" cümlesinin anlamı, Sâmi­rî'nin Cebrail'i gördüğünü ileri sürmüş olmasıdır. Râgıb el-İsfahânî'nin açıklama­larına göre ise "besura" fiilinin Arap dilinde kalbî (zihnî) bir idrak anlamıyla bir­likte olmaksızın sırf görme organının algılamasını belirtmek için kullanımı nâdir­dir. Bu fiil daha çok "bir şeyin künhüne vâkıf olmayı, bilinçli bilgiyi" ifade eder.(el-Müfredat, "bsr" md)

Râzî, İsfahânî'nin bu izahından yola çıkarak Cebrail merkezli yorumları eleştirir ve burada "elçi" kelimesi ile Hz. Musa'nın kastedil­miş olduğu yorumunu yapar. Râzî'nin yorumuna göre Sâmirî'nin âyette aktarılan sözünün anlamı şudur: "Ben onların göremediklerini gördüm, yani sizin izlediğiniz yolun doğru olmadığını anladım ve ey elçi senin dininden ve sünnetinden bir kıs­mını çıkarıp attım." 

Esed, Râzî'nin bu yorumunu esas alan açıklama­larında önce Sâmirî'nin, müteâl ve görünmeyen Tanrı ya da Allah fikrine karşı çıktığına ve halkın "görünen, elle dokunulabilen somut" bir tanrıya inanması gerektiğini düşündüğüne dikkat çekmekte, "elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım" ifadesini de "Resulün öğretisinden bir tutam (yani onun bir kısmını) al­dım ve onu (öğretinin muhtevasından) çıkarıp attım" şeklinde izah etmektedir.

Kur'an'da yer alan bu kıssanın teması ile ilgili olarak Esed'in daha sonra ortaya koyduğu şu açıklama da dikkat çekicidir:

"Kanaatimizce, Sâmirî'nin Hz. Mûsâ'nın öğretisinden bir kısmını reddetmesi, onun putperestliğe ve Allah'tan başka nesnelere ya da varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırmaya ilişkin bilinç altı eğilim­lerini açığa vurmaktadır. Tanrısal varlığın yahut en azından onun 'tecellisi' olarak tasarlanabildiği şeyin somut bir imajını ortaya koyarak (koymaya kalkışmak) kavranamaz, tasarlanamaz olanı insanın sınırlı algı ve duyu alanına yaklaştırmayı amaçlayan boş ve aldatıcı bir hayalcilikten ibarettir. Bu yoldaki tüm çabalar, insa­nın Allah'a ilişkin kavrayışını aydınlatacağına daha da bulanık bir hâle soktuğun­dan, bu yönde atılan her adım en başta kendi amacını baltalamakta ve böylece çık­maz bir yola sokulmuş olan dindar eğilimli kişinin manevî potansiyeli büsbütün ziyan edilmektedir. Kur'an'daki veriliş tarzı itibariyle, altın buzağı kıssasıyla an­latılmak istenen gerçek de şüphesiz budur."

Hz. Mûsâ, Sâmirî'yi yanından uzaklaştırırken İsrâiloğullarının onunla aynı ortamı paylaşmalarını yasaklamış, böylece Sâmirî'ye toplumdan tecrit edilme şeklinde çok ağır bir ceza verilmişti. 97. âyette bu hususa işaret edildiği anlaşılmaktadır. (Taberî, XVI/206) Bunun yanı sıra, Allah tarafından Sâ­mirî'nin insanlardan uzak durmaya mecbur eden veya zürriyet sahibi olmasını en­gelleyen fiziksel bir hastalık verilerek cezalandırıldığı (Râzî, XXII/112) yorumları da yapılmıştır.(bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu: III/550-553)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun