Sünnetin yeri mi, şimdi o eskidenmiş, demenin imana zararı olur mu?

Sünnetin yeri mi, şimdi o eskidenmiş, demenin imana zararı olur mu?
Tarih: 31.10.2021 - 15:08 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

 “Sünnetin yeri mi şimdi o eskidenmiş.” demek sakıncalıdır, imana zarar verir, söyleyeni uçuruma götüren sözlerden biridir.

“Geç onları, sen hangi asırda yaşıyorsun?”,
“Onlar Arap toplumunda var olan şeyler.”,
“Onlar çoktan geçmiş şeyler.”,
“Sen şimdiye gel, bugün modern bir toplumdayız.”

gibi benzeri sözler sünneti hafife almak, Peygamberimize (asm) karşı bir tavır içinde olmak, İslami âdet ve alışkanlıkları toplum hayatından kaldırmaya, uzaklaştırmaya, unutturmaya yönelik bir yaklaşım şeklidir.

Öncelikle sünnet nedir, ne değildir, ne anlama gelir ve ne demektir?

Her şeyden önce sünnet, Peygamberimizin (asm) takip ettiği yoldur. Peygamberimizin İslam’ı yaşayış ve uygulayış biçimidir ve hayat tarzıdır.

Sünnet, Peygamberimizin (asm) ne zaman, nasıl hareket ettiğini gösteren bir metottur. Peygamberimizin izinden gitmektir, onu taklit etmek, onun gibi yaşamaya çalışmaktır.

Başka bir ifadeyle sünnetin içeriği şu soruların cevabıdır:

- Peygamberimiz, İslam’ı nasıl anlatmış, nasıl yaşamıştır?
- Kur'an’ı nasıl okumuş, nasıl hayatına geçirmiştir?
- Nasıl namaz kılmış, nasıl oruç tutmuş, nasıl zekât vermiştir?
- Nasıl dua etmiş, Allah’ı nasıl zikretmiş, ona nasıl şükretmiştir?
- Allah bizden nasıl razı olur, nasıl yaşarsak ona gerçek kul oluruz?
- Resulullah Efendimiz nasıl konuşmuş, neleri konuşmuş, nerede susmuş?
- Nasıl yemek yemiş, nasıl su içmiş, nasıl oturmuş, nasıl yatmış, nasıl kalkmış?
- İnsanlarla ilişkileri nasıl olmuş, dünyayı nasıl görmüş, nasıl değerlendirmiştir?
-  ...

İşte bunların ve bunlara benzer akal gelecek bütün soruların cevabıdır sünnetin içeriği.

Demek ki, sünnet bir pusuladır, bir haritadır, bir kılavuzdur, bir yol göstericidir, bir rehberdir. Bunun için sünnet bilinmeden yola çıkılmaz.

Bir hadis-i şerifte, “Ümmetimin bozulmaya yüz tuttuğu bir zamanda, kim benim sünnetime tutunursa yüz şehidin sevabını kazanabilir.” buyuruluyor. (et-Tergib ve’t-Terhib, 1/41)

Ümmetin bozulmaya yüz tutması, günahların açıkça işlenmesidir, çekinmeden haramlara girilmesidir, utanıp sıkılmadan edep ve ahlak dışı davranışların sergilenmesidir, Allah’ın emir ve yasaklarının göz göre göre çiğnenmesidir, sünnete ters düşen bir hayatın teşvik edilmesidir, sünnetin yerini bidatların almasıdır.

Bidat, sünnetin terk edilip, onun yerine konan İslam’a aykırı davranışlar, alışkanlıklar, kurallar ve işlerdir.

Peygamberimiz (asm) bidat hakkında da şöyle buyuruyor:

“Her bidat dalalettir, sapkınlıktır. Her dalalet ve sapkınlık da cehennem ateşindedir.” (Müslim, Cuma 43)

Yani, İslam tamamlanmıştır ve hiçbir eksikliği kalmamıştır, bütün kuralları da Peygamber Efendimiz (asm) tarafından tespit edilmiştir. Bunun için İslam’ı ve sünneti eksik ve noksan görerek, İslam’a yeni şeyler eklemek, bidatlar katmak dalalettir ve sapkınlıktır.

Bu açıdan “O eskidenmiş.”, “Hangi çağda yaşıyoruz?”, “Şimdi medeni olmak lazım.”, “Uygarca yaşamak gerek.” gibi bahanelerle ve ileri sürülen gerekçelerle sünnetin “modasının geçtiğini” söyleyip durmak, dinin ikinci kaynağına dil uzatmaktan başka bir şey değildir.

Mesela, yemek ve sofra adabında pek çok sünnet vardır. Yemeğe Besmele ile başlamak, sağ elle yemek, önünden yemek gibi sünnetler birer Peygamber âdetidir ve içlerinde pek çok hikmet ve faydalar vardır. Hem işlenmesiyle büyük bir sevap vardır, hem de sağlık açısından insan bedenine çok faydası vardır.

Bu sünnetleri küçümser, tenkit eder veya reddeder anlamında konuşmak ve dile dolamak, uygulama esnasında da bile bile aksini yapmak, mesela sol elle yiyip içmeye devam etmek, Batı âdet ve geleneklerine uymak sünnete karşı bir saygısızlıktır.

Bediüzzaman Hazretlerinin anlatımıyla, “Sünnete ittibâ etmeyen, tembellik ederse hasaret-i azîme, ehemmiyetsiz görürse cinayet-i azîme, tekzibini işmam eden tenkit ise dalâlet-i azîmedir.”

Yani sünnete uymayan bir kişi tembellik ederse büyük bir kayıp içine girer. Sünneti önemsiz görürse, büyük bir cinayet işlemiş olur. Sünneti yalanlamaya kalkışır, tenkit ederse bu sefer de büyük sapkınlığa düşmüş olur.

Çünkü Kur'an, Allah’a itaatle Hz. Resulullaha (asm) itaat etmeyi, Allah’ın emrini yerine getirmekle Peygamberimizin sünnetine uymayı aynı kategoride değerlendiriyor. Bir ayette de 

“Allah Resulü size neyi emretmişse onu yapın, sizi neden yasaklamışsa ondan uzak durun” (Haşr, 59/7)

buyuruluyor. Bu açıdan sünnetin kaynağı Kur'an’dır.

“O peygamber kendi istek ve arzusu istikametinde konuşmaz, onun söyledikleri kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir.” (Necm, 53/3-4)

Bunun için her türlü günahın serbestçe işlendiği ortamlarda en küçük bir sünneti işlemek bile çok büyük bir önem kazanıyor.

Çünkü bir sünneti işlediğimiz zaman hemen aklımıza Peygamberimiz (asm) gelir. Peygamberimizi hatırlamakla da Allah’ın huzurunda olduğumuzu anlarız, Allah’ı yakınımızda ve kalbimizde hissederiz.

Diyelim ki, yemek yerken sağ elimizle yedik. Her gün birkaç defa yaptığımız bu davranış, bizi bakın nerelere götürüyor? Çünkü biliyoruz ki, Peygamberimiz (asm) bir şey yiyip içerken hep sağ elini kullanmıştır. Bu davranışı Peygamberimiz (asm) yaptığından dolayı yaptığımız için sıradan olmaktan çıkıyor, bir ibadet oluyor, bize sevap üstüne sevap kazandırıyor.

Böylece, yemek içmek başta olmak üzere, bütün davranışlarımızı sünnete göre yaparsak, Peygamberimizin (asm) nasıl işlediğini öğrendikten sonra uygularsak, günlük hayatımızın tamamı ibadet haline gelir, yirmi dört saat devamlı ibadet yapmış oluruz.

Sünnet denince sadece Peygamberimizin (asm) yaptıkları gelmemeli. Sünnetin kaynağı üçtür:

Peygamberimizin sözleri, fiili ve hâli…

Fiili; Peygamberimizin (asm) yaptıkları, işleri, işledikleri, hareketleri ve uygulamalarıdır.

Hâli ise, Peygamberimizin (asm) tutumu, davranış biçimleri, yaşantısı ve insani halleridir.

Sünnetin bu üç kaynağı da üç kısma ayrılır:

Farzlar, nafileler ve güzel adetler.

Peygamberimizin (asm) farz ve vacip olarak yaptıklarını aynen yapmaya zaten mecburuz.

Mesela, Peygamberimiz (asm) namaz kılmış, oruç tutmuş, zekât vermiş, günah işlememiştir. Bu ibadetlerin her biri birer farzdır.

Her Müslüman’ın bu ibadetleri yapması gerekir. Böylece hem bir farzı yerine getirmiş oluruz, hem de Peygamberimizin (asm) yaptığını yapmış olmakla sünneti işlemiş oluruz.

Bir hadiste Peygamberimiz (asm), kendisinin nasıl namaz kılmışsa, bizim de o şekilde namaz kılmamızı emretmiştir.

Sünnetlerin bir de nafile kısmı vardır. Bu da iki kısımdır:

Birincisi, ibadetlerin içinde yer alan sünnetlerdir.

Abdestin sünnetleri, namazın sünnetleri, orucun sünnetleri ve haccın sünnetleri gibi…

Mesela abdest alırken ağzımıza ve burnumuza su vermek sünnettir. Namazda elimizi bağlamak sünnettir. Oruç tuttuğumuz günlerde sahura kalkmak, iftar yapmak sünnettir.

Bu sünnetler değişmez ve değiştirilemez. Değiştirilmeye kalkılırsa bidat işlenmiş olur, İslam’ın ruhuna aykırı hareket edilmiş olur.

Bu farz ve vacip olmayan sünnetler işleyince çok büyük sevap kazanılır. Fakat terk edince bir azap ve gazap söz konusu değildir. Ancak değiştirilmesi, yerine başka bir şeyin konulması bidattır ve çok büyük bir hatadır.

İkinci tür sünnetler de, Peygamberimizin (asm) oturması, kalkması, yemesi, içmesi ve yürümesi gibi günlük âdetleridir. Bu hallerde de onu taklit etmek, onun yaptığı tarzı benimseyip uygulamak hayatımıza feyizler ve bereketler getirecektir.

Kur'an, Allah’ın sevgisini Resulullah’a (asm) uymaya bağlıyor ve diyor ki:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” (Al-i İmran, 3/31)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun